HABERLEŞMENİN GİZLİLİĞİNİ İHLAL SUÇUNUN KAPSAMI- AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

HABERLEŞMENİN GİZLİLİĞİNİ İHLAL SUÇU

GENEL OLARAK

Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu TCK’nın 132. Maddesinde şöyle düzenlenmiştir; (1) Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, verilecek ceza bir kat artırılır. (2) Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın hukuka aykırı olarak alenen ifşa eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğinin ihlâli suç TCK’da olarak tanımlanmaktadır.  Söz konusu suç, belirli kişiler arasındaki haberleşmenin içeriğinin öğ­renilmesiyle işlenmektedir. Kişiler arasındaki haberleşmenin ne suretle ya­pıldığının suçun oluşumu açısından önemi yoktur. Bu haberleşme, örneğin mektupla, telefonla, telgrafla, elektronik posta yoluyla yapılabilir. Bu suç açısından önemli olan, haberleşmenin belirli kişiler arasında yapılmasıdır. Söz konusu suçu, bu haberleşmenin tarafı olmayan kişi işleyebilir.  Haberleşmenin gizliliğinin sadece dinlemek veya okumak suretiyle ihlâl edilmesi, bu suçun temel şeklini oluşturmaktadır. Ancak, bu gizlilik ihlâlinin, haberleşme içeriklerinin yani konuşulanların veya yazılanların kayda alınması suretiyle yapılması, bu suçun nitelikli şekli olarak tanımlan­mıştır. Örneğin telefon konuşmalarının ses kayıt cihazıyla kayda alınması hâlinde, suçun bu nitelikli hâli gerçekleşmektedir.  Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerinin belli bir suça ilişkin soruş­turma kapsamında Anayasa ve kanunların belirlediği koşullar çerçevesinde öğrenilmesinin veya kayda alınmasının hukuka uygun olduğu muhakkaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, kişiler arasındaki haberleşme içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Ha­berleşme içerikleri hukuka uygun bir şekilde veya birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi suretiyle öğrenilmiş olabilir. İkinci fıkrada tanımlanan suç, haberleşme içeriklerinin ifşasıyla, yayılmasıyla, yani yetkisiz kişilerce öğre­nilmesinin sağlanmasıyla oluşur. Fıkra metninde bu ifşanın hukuka aykırı olması açıkça vurgulanmıştır. Bu bakımdan örneğin kişiler arasındaki tele­fon konuşmalarına ilişkin kayıtların, savcılık veya mahkemeye verilmesi, duruşmada açık bir şekilde dinlenmesi veya okunması hâlinde, söz konusu suç oluşmayacaktır. Buna karşılık, henüz soruşturma aşamasında iken, kişi­ler arasındaki konuşma içeriklerinin, hukuka uygun bir şekilde kayda alın­mış olsalar bile, örneğin televizyonlarda veya gazetelerde yayınlanması hâ­linde, bu suç oluşacaktır. Maddenin üçüncü fıkrasında, kişinin kendisiyle yapılan haberleşmele­rin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın alenen ifşa etmek suretiyle ha­berleşmenin gizliliğini ihlâl etmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun oluşabilmesi için, ifşanın alenen yapılması gerekir. Bu bakımdan, örneğin kişi kendisine gönderilen mektubu gönderenin bilgisi ve rızası dı­şında bir başkasına okutması hâlinde, bu suç oluşmayacaktır. Buna karşılık, mektubun gönderenin bilgisi ve rızası dışında alenen okunması, başkaları tarafından okunmasını temin için bir yere asılması veya basın ve yayın yolu ile yayınlanması hâlinde, söz konusu suç oluşacaktır[1]. 

Kanun koyucu 6352 sayılı Kanun’un 79. maddesiyle TCK’nın 132. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan; “Bu gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” şeklindeki ibareyi “verilecek ceza bir kat artırılır” şeklinde değiştirmek suretiyle de gizlilik ihlalinin kayda alma şeklinde gerçekleştirilmesinin bu suçun nitelikli hâli olduğunu yönündeki iradesini ortaya koymuştur[2].

Haberleşmenin gizli­liğinin ihlâli suçları TCK’nın 137. maddesine göre kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle veya belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.  Ancak sanığın mesleğinin haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu işlemesinde nasıl bir kolaylık sağladığı gerekçeli olarak açıklanmam suretiyle ağırlatıcı nedeninin uygulanması şarttır. 

Demokratik toplumlarda kişilerin serbestçe haberleşmesi, insan kişiliğinin bir sonucu olarak görülmektedir[3]. Anayasamızın “Haberleşme hürriyeti” başlıklı 22. Maddesine göre; “Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır. Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi halde, karar kendiliğinden kalkar. İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir.” şeklinde olup, anılan düzenleme ile haberleşme özgürlüğü kişiye bir hak olarak tanınmış ve bu hak haberleşme özgürlüğünün sınırlandırılabileceği hâller belirtilmek suretiyle bu özgürlük anayasal güvence altına alınmıştır[4].

İnsan haklarını düzenleyen uluslararası metinlerde kişinin temel hakları arasında yer aldığı belirtilen haberleşme özgürlüğü, hak sahibinin dilediği kimselerle dilediği biçimde haberleşmesinin engellenmemesini ve bu haberleşmenin ilgililerin izni olmadıkça üçüncü kişilerin algı ve müdahalesinden korunmasını ifade etmektedir. Bir başka deyişle haberleşme özgürlüğü, daha geniş bir kapsama sahip olan özel hayatın dokunulmazlığının bir yönünü oluşturur. Bu nedenle haberleşme özgürlüğü Anayasa’da özel hayatın gizliliği ve korunması kapsamında düzenlenmiş ve Anayasa’nın kişinin hakları ve ödevlerini düzenleyen ikinci bölümünde “Özel hayatın gizliliği ve korunması” başlığı altında haberleşme özgürlüğü hüküm altına alınmıştır. Anayasal bir hak olan haberleşme özgürlüğünün korunması ise haberleşme özgürlüğüne yapılacak müdahalelerin TCK’da suç olarak düzenlenmesi suretiyle sağlanmıştır[5].

Haberleşme özgürlüğü ile kişilere kişiliğini serbestçe geliştirebileceği bir olanak sağlamak üzere, her türlü baskıdan uzak, özel bir dünya, özerk bir alan sağlanır; bu bakımdan özel hayatın gizliliği haberleşmenin gizliliğine dokunulmamasını kapsamaktadır[6].

TCK’nın 132. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen suçun maddi konusu haberleşme, ikinci ve üçüncü fıkralarında düzenlenen suçların maddi konusu ise haberleşmenin içeriğidir[7].

TCK’nın 132/1. Maddesinde haberleşmenin gizliliğini ihlal, ikinci fıkrasında haberleşme içeriklerinin ifşa edilmesi, üçüncü fıkrasında ise kişinin kendisi ile yapılan haberleşme içeriğini ifşa olarak üç farklı suç tipi düzenlenmiştir[8].

Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu ile haberleşme özgürlüğünün korunması amaçlanmıştır[9]. Anayasamıza göre, haberleşmenin gizliliği esastır (m. 22). Soyut olarak belirtilen bu özgürlükler korunan hukuki yararlar olarak Türk Ceza Kanunu’nda somutlaşmaktadır[10]. Haberleşme özgürlüğü, hak öznesinin dilediği kimselerle dilediği biçimde haberleşmesinin engellenmemesi ve bu haberleşmenin ilgililerin izin ve onayı olmadıkça üçüncü kişilerin algı ve müdahalesinden korunmasını ifade etmektedir[11].

TCK’nın 132. maddesinde düzenlenen suç ile korunan hukukî yarar; genel olarak kişilerin özel yaşamına saygı hakları, özel olarak da bireysel haberleşme özgürlüğüdür. Bu nedenle özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu düzenleyen norm ile haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu düzenleyen norm arasında genel-özel norm ilişkisi bulunmaktadır. Ancak suçun oluşabilmesi için bu ihlalin hukuka aykırı olarak yapılması zorunludur[12].

     Fail ancak gerçek kişi olabilir. Ancak tüzel kişilerin televizyon, radyo, gazete veya sosyal medya yoluyla işlediği suçlarda fail haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kişi ve yayın yönetmeni sorumludur. Ayrıca tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri de uygulanacaktır. Sadece gerçek kişilere yönelik olarak haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu işlenebilmektedir.

Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu (TCK m.132/1) ile kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini ifşa suçunu (TCK m.132/2) haberleşmenin tarafı olmayan üçüncü bir kişi işleyebilir. Kendisiyle yapılan haberleşme içeriğini ifşa suçunun faili haberleşmenin tarafı, mağduru ise haberleşmenin diğer tarafı yani haberleşmenin yapıldığı diğer kişi veya kişilerdir [13]. Diğer bir ifadeyle, TCK’nın 132. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında düzenlenen suçu haberleşmenin tarafı olmayan üçüncü bir kişi işleyebilir. Suçun mağduru haberleşmenin tarafları olan kişi veya kişilerdir. Maddenin üçüncü fıkrasında düzenlenen suçun faili haberleşmenin tarafı, mağduru ise haberleşmenin diğer tarafı yani haberleşmenin yapıldığı diğer kişi veya kişilerdir[14].

 Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunda haberleşmeyi gerçekleştirmek için yararlanılan araçlar bakımından herhangi bir sınırlama söz konusu olmayıp yapılma biçimi ne olursa olsun her türlü haberleşme açısından bir koruma sağlanmıştır. Kanun koyucu teknolojik gelişmeleri göz önünde tutarak, haberleşmenin yapıldığı araçları tek tek saymak yerine sadece gizliliğin ihlali bakımından haberleşmeden söz etmiştir. Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde; haberleşme kelimesi, “iletişim, yazışma“; iletişim kelimesi, “duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bildirişim, haberleşme, komünikasyon“; teknik anlamda iletişim ise, “telefon telgraf, televizyon, radyo vb. gibi araçlardan yararlanarak yürütülen bilgi alışverişi, bildirişim, haberleşme, muhabere, komünikasyon” şeklinde tanımlanmıştır. Görüldüğü gibi haberleşmeden söz edebilmek için bir araç kullanılması şart değildir. Haberleşme ya da iletişim iki kişi arasında herhangi bir haberleşme aracı bulunmadan da söz konusu olabilir. Bu anlamda yüz yüze konuşmak da bir tür haberleşme şeklidir. Ancak hükmün konuluş amacı göz önüne alındığında, suçun hukuki konusunun haberleşme vasıtaları ile yapılan haberleşme veya iletişim olduğu kabul edilmelidir[15].

AVUKAT

CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

GENÇLİK CEZA PLATFORMU

cezahukukubilinci.org


[1] TCK’nın 132. Maddesinin gerekçesi.

[2] YCGK’nun 21. 05 .2025 tarihli, 2025/2.MD-94 esas ve 2025/227 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3] Özek, Çetin, “Türk Ceza Kanunu’na Göre Hürriyet Aleyhine Cürümlerin Genel Prensipleri”, İÜHFM, CXXIX, s. 965.

[4] YCGK’nun 21. 05. 2025 tarihli, 2025/2MD-94 esas ve 2025/227 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] YCGK’nun 21. 05. 2025 tarihli, 2025/2.MD-94 esas ve 2025/227 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[6] Özbudun Ergun, “Anayasa Hukuku Bakımından Özel Haberleşmenin Gizliliği”, Ankara Hukuk Fakültesi 50.Yıl Armağanı, 1925-1977,C.1, s. 265..

[7]  YCGK’nun 21. 05. 2025 tarihli, 2025/2.MD-94 esas ve 2025/227 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8] Tezcan, Durmuş / Erdem, Mustafa Ruhan /Önok, Murat, Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 18. Baskı, Ankara, 2020, s. 894.

[9] Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 7. Baskı, Ankara, 2014., s. 523.

[10] Apaydın, Cengiz, Ceza Muhakemesine Egemen İlkeler Işığında Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, Ankara, 025, s. 45.

[11] Kaboğlu İbrahim Ö, Özgürlükler Hukuku, 6. Baskı, Ankara, 2002, s. 297

[12] YCGK’nun 21. 05. 2025 tarihli, 2025/2.MD-94 esas ve 2025/227 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13]Sevük, Handan Yokuş, Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/213966, 172 (erişim tarihi: 12.10.2025).

[14] YCGK’nun 21. 05. 2025 tarihli, 2025/2.MD-94 esas ve 2025/227 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[15] YCGK’nun 21. 05 .2025 tarihli, 2025/2.MD-94 esas ve 2025/227 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

KASTEN ÖLDÜRME SUÇUNUN ÜSTSOY, ALTSOY, EŞ VEYA KARDEŞE YÖNELİK İŞLENMESİ

KASTEN ÖLDÜRME SUÇUNUN ÜSTSOY, ALTSOY, EŞ VEYA KARDEŞE YÖNELİK İŞLENMESİ

Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Kasten öldürme suçunun; üstsoy veya altsoydan birine ya da eş, boşandığı eş veya kardeşe karşı işlenmesi halinde ise kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer bir ifadeyle, TCK’nın 82/1- (d) bendinde, kasten öldürme suçunun belli akrabalık ilişkisi içinde bulunulan kişilere yani üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı işlenmesi, cezayı ağırlaştıran nitelikli bir hâl olarak tanımlanmıştır[1].

Kan hısımlığı olan bu hal, evlilik içi ilişki nedeniyle gerçekleşmiş olmalıdır; Dolayısıyla evlilik dışı altsoy ya da üstsoy ilişkisi bu durumu meydana getirmemektedir. Ancak bu evlilik dışı durum tanınma ile sabit olmuş, ahvali şahsiye kayıtlarına geçmiş ise, kısaca fiili ilişki hukuki bir niteliğe kavuşmuşsa, altsoy üstsoy ilişkisi var olarak kabul edilecektir[2].

Yargıtay’ın iki nitelikli halin birleşmesine ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir; “Sanık ile resmi nikâhlı eşi olan maktulün, birlikte yaşamakta oldukları evde maktulün sanığı aldattığı gerekçesiyle tartıştıkları sırada sanığın adli emanette kayıtlı bıçaklarla maktule 16 kez vurmak suretiyle, bir kısım bıçak darbesinin vücuda sokulduktan sonra kanırtma ile gelişen iç organ ve büyük damar yaralanmasına bağlı olarak öldürdüğü olayda; Maktule C…’ın sanık V… ile evlilik birliği devam ederken, suç tarihine kadar olan son 185 günde F… ile karşılıklı olarak 1268 kez sesli görüşme yaptıkları ve aralarında 247 adet karşılıklı mesajlaşma olduğunun gelen hts raporlarından tespit edilmiş olup, yine tanıkların beyanı ile maktule ile F….in evlilik dışı ilişkileri olduğu anlaşılmış olup, sanığın bu ilişkiyi öğrenmesi nedeniyle aralarında oluşan geçimsizlik ve tartışma sonucu kapıldığı öfke sonucu suçu işlediği anlaşıldığından, maktule den kaynaklanan haksız hareketler sebebiyle, tahrikin ulaştığı boyut dikkate alınarak, tahrik nedeniyle 18 yıldan 24 yıla kadar hapis cezası öngören 5237 sayılı Kanun’un 29’uncu maddesinin uygulanması sırasında, alt ve üst sınırlar arasında makul bir ceza tayini yerine, bozma ilamını etkisiz kılacak şekilde azamiye yakın indirim yapılarak 19 yıl hapis cezası verilmesi suretiyle eksik ceza tayini hukuka aykırı bulunmuşsa da aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır”[3].

 Kasten insan öldürme suçlarında nitelikli hallerin birleşmesi halinde her iki nitelikli halden de hüküm kurulmalıdır.  Yargıtay’ın akrabalıktan kaynaklanan nitelikli insan öldürme suçuyla ilgili bir kararında şöyle denilmektedir; “Sanık Ş.. …’in, maktul …..in babası olduğu, aynı evde birlikte yaşadıkları, maktulün psikolojik sorunlarının ve çakmak gazı bağımlığının bulunduğu bu nedenle aile içinde sorunlar yaşadıkları, maktulün aile bireylerine karşı zaman zaman hırçın ve saldırgan tavırlar sergilediği, olay günü ise maktulün çakmak gazı almak için dışarı çıkmak istediği babası olan sanığın ise maktulü göndermek istemediği, bu nedenle çıkan tartışmaya maktulün annesinin de müdahil olduğu maktulün, annesini ve babasını ölümle tehdit ederek babasına karşı bıçak çektiği, bıçağı savurarak babası olan sanığı sol ön kolunda 8 cm cilt altı kesi oluşacak şekilde basit tıbbi müdahale ile giderilecek düzeyde yaraladığı, … memuru olan sanığın oğlu maktulün elinden bıçağı alarak o an kapıldığı öfkeyle maktulü çoğu vücudunun yaşamsal bölgeleri olmak üzere toplamda on kez bıçakladığı, maktulün kesici delici alet yaralanmasına bağlı kot kesiler ile karakterli iç organ ve büyük damar kesilmelerinden dolayı gelişen iç ve dış kanama sonucu öldüğü anlaşılan olayda, nitelikli insan öldürme suçu gerçekleşmiştir”[4].

İnsan hayatı Anayasal teminat altında olup yaşam hakkının ihlali halinde etkili bir ceza soruşturması yapmak şarttır. Türkiye’de yaşanan kasten insan öldürme suçlarının  yaklaşık olarak yüzde doksanı ruhsatsız silahlarla işlenmekte olup ruhsatsız silah taşımanın cezası 4 yıl ile 8 yıl arası hapis ve ruhsatsız silah bulundurmanın cezası 3 yıl ile 6 yıl hapis cezası olarak düzenlenmelidir. Ruhsatsız silah taşımak veya bulundurmak suçu öncü suç olup esas suç ya da amaç suç kasten insan öldürme veya yaralama suçlarıdır. Bu nedenle ruhsatsız silah bulundurmak suçları seri muhakeme kapsamından çıkarılarak CMK da düzenlenen katalog suçlar kapsamına alınmak suretiyle tutuklama nedeni haline getirilmelidir.

Üstsoy, altsoy, kardeş veya eşe yönelik ölümle tehdit suçları öncü suç olup bu suçla mücadelenin etkin bir şekilde yapılması gerekir. Eğer ölümle tehdit suçu tekrar ediyorsa tutuklama nedeni olmalı ve fail tutuklandığında rehabilitasyona alınmalıdır. Esas olan insan hayatıdır. Hem mağdurun hem de failin hayatı korunarak toplumsal gelişme sağlanmalıdır.

Cumhuriyet savcısı kasten insan öldürme suçunda en baştan itibaren bizzat soruşturmak suretiyle ivedilikle olayı aydınlatmaya çalışır. Özellikle olay yerini inceler, şüpheli ile tanıkları bizzat dinler. Cumhuriyet savcısı olayı bizzat aydınlatıp yardımcı memurlarını polisi veya jandarma gibi başka makamları görevlendirirse, araştırmaları yönetmek mecburiyetindedir. Hiç olmazsa yönü ve kapsamını belirler. Belirli araştırma işlemlinin yapılma şekli konusunda emirler verebilir. Suçu ihbar eden, şüpheli veya diğer bir süje ile sözlü olarak yapılan görüşmelerde beyanlar tutanağa geçilmek suretiyle ceza muhakemesine egemen ilkeler ışığında soruşturma yapılması gerekir. Özellikle teknik ve bilimsel delillerin çağdaş standartlara uygun bir şekilde yaygın olarak kullanılmasına yönelik yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Adli kolluk kurularak cinayet bürolarının tüm teknik imkânları kullanmaları sağlanmalıdır. Delillerin ivedilikle toplanmasına yönelik rehber niteliğinde yol haritalarının yönetmelik düzeyinde standartlaşmasında hukuki ve fiili yararlar bulunmaktadır.

Kasten insan öldürme suçu ağır cezalık bir suç olup olayın öğrenilmesi ile ilgili kolluk tarafından ihbar tutanağı düzenlenir[5]. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 158’inci maddesinde, “suça ilişkin ihbar veya şikâyet, Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılabilir. Valilik veya kaymakamlığa ya da mahkemeye yapılan ihbar veya şikâyet, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Bir kamu görevinin yürütülmesiyle bağlantılı olarak işlendiği iddia edilen bir suç nedeniyle, ilgili kurum ve kuruluş idaresine yapılan ihbar veya şikâyet, gecikmeksizin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. İhbar veya şikâyet yazılı veya tutanağa geçirilmek üzere sözlü olarak yapılabilir”, denilmek suretiyle yasa koyucu ceza soruşturmasının Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütüleceğini açıkça belirtmiştir.

Kasten öldürme suçunun; üstsoy veya altsoydan birine ya da eş, boşandığı eş veya kardeşe karşı işlenmesi halinde iştirak hükümlerinin uygulanması uygulamada problemler oluşturmaktadır. Müşterek faillik durumunda, faillerin suça katkılarının mahiyetinin suçun icrası bakımından zorunluluk arz etmesi şarttır. Fiil üzerinde fonksiyonel bir hâkimiyet kurmayan sanıkların suçun icrasında üstlendikleri rolleri ve katkılarının suçun işlenmesi etkisine göre iştirak halinin tespiti gerekir. Fiilin zorunluluk arz etmesi ölçütünün somut olayın özelliklerine göre belirlenmesi gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “sanıkların maktulü eve getirme sırasında yardımcı olmaktan ve yalnız kalmasını sağlamaktan ibaret eylemlerinin suçun işlenmesine fonksiyonel bir katkısının olmadığı, fiil üzerinde fonksiyonel bir hakimiyet kurmayan sanıkların suçun icrasında üstlendikleri rolleri ve katkılarının suçun işlenmesi açısından taşıdığı önem göz önünde bulundurduğunda; suça katkılarının mahiyetinin suçun icrası bakımından zorunluluk arz etmediği ve müşterek faillik boyutuna ulaşmadığı; ancak maktulün tasarlama suretiyle öldürülmesine suçun işlenmesinden önce ve işlenmesinden sonra maddi yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak suretiyle yardım eden sıfatı ile katıldıkları anlaşılmakla, sanıklar A.. ve M..’nin “yardım eden” sıfatıyla 5237 sayılı Kanun’un 39. maddesi uyarınca cezalandırılmaları yerine, iştirakin derecesinde yanılgıya düşülerek, yazılı biçimde 5237 sayılı Kanun’un 37. maddesi uyarınca fail sıfatıyla cezalandırılmalarına karar verilmesi, hukuka aykırı bulunduğundan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının yerinde olduğu sonucuna varılmıştır.

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     “Olay günü maktul A..’in babası sanık D..’un babadan kalma arazisini sattığını öğrendiği ve annesi olan mağdur N…’yı arayarak, “hepinizin amına koyacağım, o tarlaya kimseyi sokmayacağım, orospu, bunlar hep senin başının altından çıkıyor” şeklinde sözler söylediği, maktul A..in bu söylemlerini tanık S… ve katılan E…’un da duyduğu, aynı gün sanığın tarladan eve geldiği, mağdur N…nın sanığa, maktulün kendisine söylediklerini anlattığı, sanığın maktul A.. ile telefonda konuştuğu ve maktulün sanığa “seni öldüreceğim, seni keseceğim” dediği, sanığın da maktule eve gelmesini söyledikten sonra görüşmeyi sonlandırdıkları, akşam yemeğinden sonra mağdur N…, tanık S.. ve katılan E…’un yatmak için odalarına çekildikleri, maktul A.. ve eşi olan maktul M…’in, tatil için bulundukları M… ilinden sanığın ikamet ettiği D… Mahallesi’ne araç ile geldikleri, ikametin bahçesinde araçtan indikleri, maktullerin geldiğini gören sanığın ateş etmeye başladığı, ilk olarak maktul A..’i öldürdüğü, maktul A..’in vurulduğunu gören maktul M..’in ikametin üst katına doğru kaçtığı, sonrasında sanığın maktul M..’i de 3. katın balkonunda öldürdüğü, ardından sanığın acil çağrı merkezini arayarak durumu bildirdiği anlaşılan olayda sanığın oğlu olan maktule yönelik nitelikli kasten öldürme, maktul M..’e yönelik kasten öldürme suçlarını işlediği kabul edilerek buna göre uygulamalar yapıldığı belirlenmiştir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 16. 10. 2023 tarihli, 2023/243 esas ve 2023/6192 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2]     Dönmezer, Sulhi, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler, 16. Baskı, İstanbul 2001, 50.

[3]     Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 30. 04. 2024 tarihli, 2023/7732 esas ve 2024/3004 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4]     Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 11. 07. 2024 tarihli, 2022/9699 esas ve 2024/5303 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5]     Ekerbiçer, Beytullah, Adli Polisin El Kitabı, 3. Baskı, Ankara 2018, 155.

ÖRGÜTLÜ SUÇLARDA HUKUKA UYGUNLUK NEDENLERİ VE ZORUNLULUK HALİNİN UYGULAMA ALANLARI – AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Hukuka aykırılık kanundaki tipe uygun fiile hukuk düzeninin imkân vermemesi hem ceza hukuku hem de bütün hukuk düzeni ile çatışma içinde bulunması anlamına gelmektedir[1]. Diğer bir ifadeyle, fiilin hukuka aykırı olabilmesi için hem hukuk düzeniyle çatışmalı hem de hukuka uygunluk nedenlerinden herhangi birisinin bulunmaması gerekir. Suçun unsurları maddi ve manevi unsurları ile birlikte hukuka aykırılıktır. Hukuka uygunluk nedenlerinin bulunduğu hallerde hukuka aykırılıktan bahsedilemez.[2]. Ceza normunun yasakladığı bir fiilin işlenmesine izin vermek suretiyle fiilin hukuka aykırı olmasını önleyen nedenlere hukuka uygunluk nedenleri denilmektedir[3].

     Hukuka uygunluk nedeninin bulunması durumunda fiil kanuni tarife uygun olmasına rağmen ortada bir suç bulunmamaktadır. Çünkü hukuka uygunluk nedeni eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Hukuka uygunluk nedenleri TCK’da açıkça belirlenmiş olup kanunun hükmünü icra, meşru savunma, hakkın icrası ve ilgilinin rızasıdır.

     Zorunluluk halinin hukuka uygunluk nedeni mi yoksa kusurluluğu kaldıran bir neden mi olduğu öğretide tartışmalı olup bizim de katıldığımız görüşe göre zorunluluk hali de bir hukuka uygunluk nedenidir[4]. Ceza Hukukunun belirliliği ilkesi gereğince doktrinel tartışmaların ışığında Alman Ceza Kanununa uygun bir şekilde zorunluluk halinin hem kusurluluğu kaldıran bir hal hem de bir hukuka uygunluk sebebi olarak yasa koyucu tarafından açıkça düzenlenmesini hukukun gelişmesi ve problemli alanların ortadan kalkması açısından faydalı olacağını düşünmekteyiz.

TCK’da suç örgütü açısından herhangi bir özel hukuka uygunluk nedeni bulunmamakta olup suç işlemek için örgüt kurma, örgüte üye olma veya örgüt yönetici olma eylemlerinin hukuka uygunluk nedenleri olan hakkın icrası ve ilgilinin rızasının suçun eylemleri açısından uygulanabilme olanağı bulunmamaktadır. Ancak kanunun hükmünü icra veya somut olayın özelliklerine göre koşullarının oluşması halinde meşru savunma hukuka uygunluk nedenleri örgüt faaliyetleri kapsamında işlenen suçlara doğrudan katılmadan hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilebilir.

     Örgüt üyeliği, örgüte yardım etme veya örgüt propagandası yapma eylemlerinde zorunluluk halleri hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilebilecektir[5].  Kamu görevlisinin gizli soruşturmacı olarak görevlendirilmesi halinde kamu görevlisinin örgüt üyesi veya yöneticisi olması görevin ifası kapsamında yani amirin emrini yerine getirme hukuka uygunluk nedeni oluşturması nedeniyle eylem suç oluşturmayacaktır[6]. Ancak gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kamu görevlisinin görev tanımı ve görevin sınırları dışına çıkarak suç işlemesi halinde hukuka uygunluk nedeni bulunmamaktadır. Gizli soruşturmacının görevi hangi sınırlan içerisinde yapacağı yasaca belirlenmiş olup kendi inisiyatifiyle suç teşkil eden eylemlerde bulunması halinde cezai sorumluluğu bulunacaktır.

Kasten işlenmiş, tipe uygun/haksızlık içeren fiil, olayda bir hukuka uygunluk sebebi varsa suç teşkil etmeyecek, kusurluluğu ortadan kaldıran bir sebep varsa, suç oluşturmasına rağmen yaptırıma tabi tutulamayacaktır[7].

Hukuka uygunluk nedenleri ve kusurluluğu etkileyen nedenler birbirinden farklı olup TCK’da kusurluluğu etkileyen nedenler; amirin hukuka aykırı emrini ifa (TCK’nın 24/4. maddesi), meşru savunmada sınırın korku, heyecan veya telaş ile aşılması (TCK’nın 27/2. maddesi), cebir şiddet, korkutma ve tehdit (TCK’nın 28. maddesi), haksız tahrik (TCK’nın 29. maddesi), kusurluluğu etkileyen nedenlerin maddi şartlarında hata (TCK’nın 30/3. maddesi), yasak hatası-haksızlık yanılgısı (TCK’nın 30/4. maddesi), yaş küçüklüğü (TCK’nın 31. maddesi), akıl hastalığı (TCK’nın 32. maddesi), sağır ve dilsizlik (TCK’nın 33. maddesi), geçici nedenler, alkol veya uyuşturucu etkisinde olma (TCK’nın 34. maddesi) olarak sayılabilir[8].

Anayasa’nın 141. ve 5271 sayılı CMK’nın 34. maddeleri uyarınca bütün mahkeme kararlarının gerekçeli yazılması zorunludur. Gerekçe, verilen hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak izah edilmesidir. Yasal ve yeterli olmayan, dosya içeriğine uymayan bir gerekçeyle karar verilmesi hem kanun koyucunun amacına uygun düşmeyecek, hem de tarafları tatmin etmeyerek keyfiliğe yol açacaktır[9]. Mahkemenin hukuka uygunluk nedeninin bulunup bulunmadığı veya kusurluluğu ortadan kaldıran zorunluluk halinin bulunup bulunmadığı kararda gerekçeli olarak tartışması şarttır.

Ceza muhakemesinin amacı, maddi gerçeğin insan onuruna yaraşır biçimde araştırılıp bulunmasıdır. Soruşturma evresinin asıl yetkilisi olan Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenir öğrenmez ceza yargılamasının temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için soruşturmaya başlayacaktır. CMK’nın 160/1 maddesinde yer alan “bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hal” ifadesinden de anlaşılacağı üzere belli bir suç şüphesine karşı soruşturmaya başlanılabilmesinin maddi koşulu, o suça ilişkin başlangıç şüphesinin var olmasıdır. Başlangıç şüphesi, soyut bir izlenimle değil; suçun işlendiği izlenimini uyandıran somut vakıalar ile oluşur. Cumhuriyet savcısı, başlangıç şüphesinin olup olmadığını yani, suçun işlendiği izlenimini uyandıran somut vakıaların bulunup bulunmadığını değerlendirerek soruşturmaya başlayacaktır. Kısaca, başlangıç şüphesinin bulunup bulunmadığını değerlendirme yetkisi, Cumhuriyet savcısına aittir (Veli Özbek, Nihat M. Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınlar, Ankara, 2011, sayfa 186 ve devamı).Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı iddianame düzenler. “Yeterli şüphe”, şüphelinin müsnet suçtan yargılanması için gerekli ve yeterli olan şüphe derecesini ifade eder. Bu şüphenin, hukuka uygun olarak elde edilmiş her türlü delile dayanması gerektiğinde kuşku yoktur. Cumhuriyet savcısı topladığı delillerin iddianame düzenlemek için yeterli olup olmadığını takdir edecek, delilleri olaylarla ilişkilendirerek yeterli şüpheyi ortaya koyacaktır. Kamu davasının açılmasında yeterli şüpheden bahsedebilmede önemli olan, suçun işlendiğine yönelik tartışılabilirlik ve mahkûmiyetin ne derecede mümkün olabilirliğidir[10].

Soruşturma aşamasında toplanan deliller sonucunda hukuka uygunluk nedeninin bulunması durumunda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi gerekir. Hukuka uygunluk nedeninin bulunması halinde ortada bir suç bulunmadığından masumiyet karinesi ışığında kamu davası açılmamalıdır. Maalesef bizim yargı pratiğimizde kamu davası açılmakta ve hukuka uygunluk nedeninin bulunup bulunmadığına ilişkin tartışma mahkemenin takdirine bırakılmakta olup bu durum hukuk güvenliği ve lekelenmeme hakkı açısından sakıncalar içermektedir.

Soruşturma aşamasında toplanan deliller sonucunda kusurluluğu kaldıran hallerden olan zorunluluk halinin bulunması durumunda kamu davasının açılması şarttır. Mahkemenin yargılama yaparak ortada bir suç bulunup bulunmadığını, sanığın atılı suçu işleyip işlemediğini veya zorunluluk halinin bulunup bulunmadığını kararında tartışması gerekir. Suç işlenmemiş ise beraat kararı verilecek olup eğer suç işlenmiş olup zorunluluk hali bulunuyorsa ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmelidir.

AVUKAT

CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler,15.Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2018, s.313; Tuğrul Katoğlu, Ceza Hukukunda Hukuka Aykırılık, 1.Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2003, s.23

[2] Harun Ersin Polat, “Türk Ceza Hukukunda Hukuka Uygunluk Nedeni Olarak Kanunun Hükmünü Yerine Getirme”, Yüksek Lisans Tezi, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015,  s. 8.

[3] Nurullah Kunter, Suçun Kanuni Unsurları Nazariyesi, İstanbul,1949, s. 108 vd.

[4] Aynı yönde olmak üzere Yılmaz, Ahmet Çağrı, Ceza Hukukunda Örgütlü Suçlar,  Ankara,  2023,s. 286.

[5] Cihan Kavlak, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu, 3. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2017, s. 421; Yılmaz, s. 288.

[6] Ertan Demirci, “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu (TCK m. 220)”,  Yüksek Lisans Tezi, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2019, s. 101.

[7] YCGK’nun 2.07.2025 tarihli, 2024/1-322 esas ve 2025/300 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8] YCGK’nun 2.07.2025 tarihli, 2024/1-322 esas ve 2025/300 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[9] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 4.06. 2025 tarihli, 2022/27610 esas ve 2025/16988 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[10] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 13.05. 2025 tarihli, 2024/23146 esas ve 2025/14296 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

İNSAN ÖLDÜRME SUÇLARINDA KASTIN TESPİTİ

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN Avukat Cenk Ayhan APAYDIN

İNSAN ÖLDÜRME SUÇLARINDA KASTIN TESPİTİ

Kast somut olayın özelliklerine ve bu özellik içindeki ayrıntıların niteliklerine göre tespit edilmelidir. Kasta yüklediğimiz anlamın temelindeki beklenti failin bir zarar ve tehlikeyi gerçekleştirmek için hazırlıklara başladığını ve tam olarak planladığı şekilde gerçekleşmesi için çaba göstermesi durumu bulunmaktadır. Failin kastının tespiti için amacını elde etmek amacıyla gösterdiği çabaların araştırılarak, fail ile mağdurun ilişkisi, failin kullandığı vasıtanın niteliği, darbelerin sayısı ve yöneldiği bölge failin olay öncesi, olay sırası ve olay sonrası davranışları olayın yeri ve zamanı faili suç işlemeye sevk eden sebepler ile suçun işlenmesine gerekçe olarak ileri sürülen her şekil muhtemel hakkı sebepleri ve mazeretleri hayatın olağan akışı içerisinde değerlendirerek failin zihnindeki resmi ortaya çıkarmaya çalışmak gerekmektedir. Çünkü kasıtlı suçlarda failin zihninde istediği sonucun nasıl gerçekleşeceği konusunda adeta zihinsel bir resim mevcuttur. Ceza hukukun da sanığın suç işleme kararını alırken zihninde geçirdiği aşamaları kavramak ve sanığın gerçekleştirdiği eylemden neyi amaçladığı tespit ispat hukukuna ilişkin bir sorun olduğundan muhakeme hukuku ile ilgili olup insanların ruh durumlarını doğrudan bilemeyeceğimizden onları tanımak için elle tutulur verilere dayanmamız gerekmektedir. Gerçekte kast, somut olaylarda harici delillerle yani tanık anlatımları, bilirkişi raporları, şikâyetçinin ifadeleri, kamera kayıtları, olay yeri krokileri ve inceleme raporları bilimsel ve teknik bulgularla tespit edilebileceği gibi harici delillerden tamamen bağımsız olan kanıtla örneğin itiraf yoluyla da tespit edilebilir[1].

Kastın tespiti için, olay anında failin vermiş olduğu eylem kararının niteliksel karakteri ile bu olgunun ispatında kullanılan kanıtları birbirinden ayrıştırarak değerlendirmemiz gerekir. Örneğin, “failin kişiliği” emaresi, kastın tespitinde kullanılabilir bir kanıt olabilir ama bu kavram, kastın maddi içeriğine dâhil olamaz. Bu durumda, objektif niteliği haiz emarelerin yanı sıra sübjektif niteliği ortaya koyabilecek emareler de kastın ispatında kullanılmalıdır. Bunlara örnek olarak, eylem öncesi ve sonrasındaki tavrı, failin gençliği, profesyonelliği, zihni durumu, algılamada eksiklik yaşayıp yaşamadığı, risk karşısındaki kişisel tavrı, mağdur ve fail arasındaki duygusal bağ vb. kanıtlar sıralanabilir. Asıl önemli olan, uygulamacının bu kanıtları kataloğa dönüştürmekten ziyade onları her somut olayda yeri geldiğinde incelemiş olmasıdır[2].

Ceza yargılamasında amaç, maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın ortaya çıkarılmasıdır[3]. Ceza muhakemesi, maddi sorunun çözülmesi suretiyle maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını ve ardından hukuki sorunun çözüme kavuşturulmasını amaçlamaktadır[4].

Ceza hukuku sistemimizde maddi gerçeği ortaya çıkarılması için delil serbesti ve delillerin serbestçe takdiri esas alındığında kural olarak hâkimin somut olayı özelliklerine ve eldeki delillere göre kastı tespit etmesi gerekmektedir. Hâkimin kastın hangi suça yönelik olduğu hususunda veya suç kastının olup olmadığı hususunda kesin bir yargıya ulaşamaması halinde “şüpheden sanık yararlanır”, ilkesi uygulanır. Şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesi, masumiyet karinesinin uzantısı olan evrensel bir kuraldır. Bu ilke, ceza yargılamasında ispat konusunda bir husus şüpheli kaldığında sanık lehine sonuç çıkarmayı ve karar vermeyi gerekli kılan bir prensiptir. Buna göre, sanığın mahkûm edilmesi için, suçluluğu konusunda yargıca yüzde yüz kanaat gelmesi şarttır[5]. Örneğin, failin eyleminin adam öldürmeye yönelik olduğu saptanmıyorsa failin yaralama kastıyla hareket ettiği kabul edilmelidir. Ancak uygulamada delil toplama tekniklerinin yetersizliği, delil toplamakta görevli araştırma ve soruşturma organlarının teknik ve donanım yetersizliği nedeniyle yeterince delil toplanamamakta olup kastın belirlenmesinde olayı yargılayan hâkimin bakış açısına göre “şüpheden sanık yararlanır”, ilkesi uygulandığı gibi, ”şüpheden iddia güçlenir” şeklinde hukuksal bir temeli olmayan fiili bir uygulamaya yol açılmıştır. Oysa olayı yargılayan hâkimin sanığın kastını tespit için maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik her türlü delil ve verilerin hukuka uygun yöntemlerle toplanarak mahkemeye sunulması gerekmekte olup, mahkemeyi yetersiz soruşturma ve delillerle baş başa bırakarak sanığın kastının tespiti ceza hukukuna itibar sağlamayacağı gibi toplumun ceza adaletine olan güvenini ortadan kaldıracaktır. Şüphesiz ki, kast ceza hukukunun en önemli kavramlarından biri olup, yukarıda Yargıtay’ın sanığın kastını belirlerken belli suç tiplerine yönelik belli ölçütlere göre suç kastını tespit ettiği, ancak bazı ölçütlerin değişen olayın özelliklerine göre kasta farklı anlamlar yüklediği görülmüştür[6].

Kasten öldürme kastını ortaya koyan birden fazla parametrenin birleşme halinde artık eylemin kasten yaralama suçunu oluşturduğundan bahsedilemez[7]. Öldürme kastı failin tehlikelilik halini ortaya koyan dışa yansıyan davranışlarıyla belirlenmektedir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Mağdurun tabanca ile bir el ateş edilmek suretiyle sağ omuz bölgesinden (klavikula) hayati tehlike geçirmesine, iyileşme olanağı bulunmayan bir hastalığa yakalanmasına, (2) derecede kemik kırığına sebebiyet verecek şekilde yaralandığı olayda suçta kullanılan araç, hedef alınan bölge, katılanda meydana gelen yaralanmanın ağırlığı, sanıkların eylem sonrasında sergilediği tutum ve davranışlar birlikte nazara alındığında sanıklar hakkında kasten öldürmeye teşebbüs suçundan hükümler kurulması gerektiği gözetilmeksizin suçun vasıflandırmasında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde kasten yaralama suçundan hükümler kurulması yönünden hükümde hukuka aykırılık bulunmuştur”[8].

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”1. Olay günü saat 21:30 sıralarında sanıklar Samet, Özkan ve Müjdat ile Hacı …’ in aralarında anlaşıp araç ile yol kenarında bekleyerek kendisine ait traktör ile yanında oğulları Erkan ve Serhat ile birlikte katıldığı düğünden evine dönmekte olan katılan Hüseyin’in yolunu kestikleri, sanıklar Samet, Özkan, Müjdat ve Hacı M..’ in traktörde bulunan katılan Hüseyin ile temyiz dışı katılanlar Erkan, Serhat’ı aşağı indirip ellerinde bulunan sopalarla darp etmeye başladıkları, katılan Hüseyin’in kafasına nacak, sopa veya bu nitelikte bir cisimle vurulduğu, bu esnada Erkan’ın elinde eve geç saatte dönecekleri için tedbiren yanına aldığı babası katılana ait av tüfeğini sanık Samet’in aldığı, arbede esnasında Erkan’ın yanında getirdiği tüfek ile ele geçirilemeyen ikinci bir tüfeğin ateşlendiği, bu arada kime ait olduğu belli olmayan bir erkek sesinin 2 defa “Özkan sıkma” diye bağırdığı, olay yerine yaklaşmakta olan bir araç görülmesi üzerine sanıkların eylemlerini tamamlayamadan olay yerinden ayrıldıkları olayda, katılan ve temyiz dışı mağdurların istikrarlı beyanlarına göre sanık Hacı M..’in diğer sanıklar ile birlikte iştirak iradesi ile hareket ettiği ve eyleminin sübuta erdiği anlaşıldığından tebliğnamede bozma öneren görüşe iştirak edilmemiştir. Olayın oluş şekli, soruşturma aşamasında beyanı alınan tanık Gökhan’ın beyanı, temyiz dışı mağdur Serhat’ın ibraz etmiş olduğu ses kaydı nazara alındığında, temyiz dışı mağdurlardan ve katılandan sanıklara yönelen haksız söz ve davranış bulunmadığı anlaşıldığından sanıklar hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi aleyhe temyiz bulunmadığından bozma sebebi yapılmamıştır. Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanıklar tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, olayın oluş şekline göre meşru savunma şartlarının oluşmadığı, suçta kullanılan araç, darbe yeri ve sayısı, hedef alınan bölge, katılanda meydana gelen yaralanmanın ağırlığı, sanıkların eylem sonrasında sergilediği tutum ve davranışlar nazara alındığında suç vasfının kasten öldürmeye teşebbüs olarak kabulünde isabetsizlik bulunmadığı, yargılama sonucunda oluşan kanaat ve takdire göre ceza yaptırımının yasal bağlamda ve gerekçesi gösterilerek belirlendiği anlaşıldığından, sanığın temyiz sebeplerinin incelenmesinde hükümlerde bozma nedeni dışında bir hukuka aykırılık bulunmamıştır”[9].

Yargıtay’ın ilk derece mahkemesinin temyiz edilmesi üzerine verilen bir kararda şöyle denilmektedir;  “Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eksik incelemenin bulunmadığı, dosyada mevcut delillerin isabetli şekilde değerlendirildiği, adil yargılanma haklarının ihlal edilmediği, adli raporların yeterli ve hüküm kurmaya elverişli olduğu, eylemlerin sanıklar tarafından öldürme kastıyla gerçekleştirildiğinin saptandığı, suç vasfının isabetli bir şekilde belirlendiği, meşru savunma ve sınırın aşılması hükümlerinin uygulanma koşullarının oluşmadığı, dosya içeriğinden varlığı anlaşılan, maktulden sanıklara yönelen ve haksız tahrik oluşturan eylemlerin niteliği ve ulaştığı boyut dikkate alındığında belirlenen indirim oranının isabetli olduğu, suçun kanuni tanımındaki fiili gerçekleştiren sanıkların fail olarak kabulünde isabetsizlik bulunmadığı, takdiri indirimin Mahkemenin takdir yetkisi kapsamında, yasal, yerinde ve yeterli gerekçelerle uygulanmasına karar verildiği anlaşıldığından temyiz sebeplerinin incelenmesinde hükümlerde hukuka aykırılık bulunmamıştır”. Yargıtay kararında belirtildiği üzere suç kastının tespitine yönelik somut olgular üzerinden bir değerlendirme yapılmamış olup olması gereken hukuk açısından suç kastının tespitine yönelik itirazların hangi gerekçelerle reddedildiğinin ayrıntılı bir şekilde kararda tartışılması ve gerekçeli olması şarttır. Hukukun gelişmesi ve adaletin etkin bir şekilde tecelli etmesi ancak yargı organlarının gerekçeli kararları ile mümkün olup silahların eşitliği gözetilmek suretiyle ceza hukukuna egemen ilkeler ışığından adil bir yargılama yapılarak tarafların tatmin edilmesi, hukuka duyulan güvenin artması ve adalet duygusunun geliştirilmesi gerekir.

Ceza hukuku sistemimizde maddi gerçeği ortaya çıkarılması için delil serbesti ve delillerin serbestçe takdiri esas alındığında kural olarak hâkimin somut olayı özelliklerine ve eldeki delillere göre kastı tespit etmesi gerekmektedir. Hâkimin kastın hangi suça yönelik olduğu hususunda veya suç kastının olup olmadığı hususunda kesin bir yargıya ulaşamaması halinde “şüpheden sanık yararlanır”, ilkesi uygulanır. Şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesi, masumiyet karinesinin uzantısı olan evrensel bir kuraldır. Bu ilke, ceza yargılamasında ispat konusunda bir husus şüpheli kaldığında sanık lehine sonuç çıkarmayı ve karar vermeyi gerekli kılan bir prensiptir. Buna göre, sanığın mahkûm edilmesi için, suçluluğu konusunda yargıca yüzde yüz kanaat gelmesi şarttır[10].

Anayasa’nın 38 ve 138/1 ile CMK’nın 217/1 ve İHAS’nin 6/2. maddeleri sarahatine göre ispat hukuku bakımından vicdani kanaat esasını benimseyen Ceza muhakememizin amacı,  geçmişte yaşanan ya da yaşandığı iddia olunan vakıayı/maddi gerçekliği, insan onuruna yaraşır biçimde ortaya çıkarmaktır. Olay mahkemesi yapacağı öğrenme yargılamasında taraflar ve delillerle doğrudan muhatap olup muhakeme hukukuna ilişkin normlar doğrultusunda, gerektiğinde mantık ilminden ve tecrübe kurallarından da faydalanarak sorunu mahkeme önünde temsil etmeye çalışacak, böylece sezgileriyle değil akıl yoluyla vicdani kanaate ulaşarak (Metin Feyzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin Yayınevi, s. 139) maddi sorunu çözecektir. Bu yetki münhasıran olay mahkemesine aittir. Vicdani kanaate ulaşılması, isnat olunan fiilin ispatlandığı anlamına gelir. Bu nedenle, vicdani kanaat hukuki sorunla değil, maddi sorunla ilgili bir kavramdır ve vicdani kanaate ulaşacak makam da maddi uyuşmazlığı çözmeye yetkili derece mahkemeleridir. Hukuki sorunun çözümünde vicdani kanaat ölçütü kullanılamaz. Çünkü hukuki sorunun doğru çözümü, maddi olaya uygulanması gereken hukuk kurallarının doğru bulunması ve doğru yorumlanması ile ilgilidir. Vicdani ispat sisteminde hâkimler, hür vicdanlarına göre hüküm verirler. Kural olarak her türlü delil aracı kullanılabilir ve bunlar serbestçe değerlendirilir. Ancak bu serbestliğin sınırını yine hukuk nizamı belirler. Nitekim Anayasa’nın 138/1. maddesine göre hâkim, vicdani kanaatini oluştururken, Anayasa’nın, kanunların ve hukukun çizdiği çerçevede kalmak zorundadır. Delil araçlarının ne zaman ve kimler tarafından ikame edilebileceği, bunların muhakemede tabi tutulacakları işlemler, delil aracı ikame taleplerinin hangi şartlarda ret olunabileceği, çelişme yönteminin hayata nasıl geçirileceği, delil aracı yasaklarının neler olduğu gibi konular hukuk tarafından düzenlenir (Feyzioğlu, s. 357). Kural olarak delillerle doğrudan temas kurmayan ve öğrenme yargılaması yapamayan Yargıtay’ın, hukuka uygun olarak elde edilen delilleri takdir etme ve bu suretle ilk derece mahkemelerinin vicdani kanaatini denetleme, aslında olayın nasıl cereyan ettiğini ortaya koyma imkânı bulunmamaktadır. Ancak hükmün gerekçesini esas alarak, bu delillerle varılan sonucun/kabul edilen maddi vakıanın, akıl yürütme/mantık kurallarına, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel kaidelere uygun olup olmadığını denetleyebileceğinde de kuşku yoktur. CMK’nın 288. maddesinin Hükûmet Tasarısı’ndaki gerekçesinde bu duruma: “Delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde elbette ki hukuka aykırılık oluşturur.” denilerek işaret edilmiştir.  Uygulama da bu şekilde istikrar kazanmıştır. Doktrinde Yenisey; “Bir hukuk normu olmayan fizik ve mantık kuralları ve tecrübe kaidesi, bir hukuk normu gibi ele alınarak bunlara aykırı olan vicdani kanaatin denetlenmesine imkân sağlamaktadır.” (Feridun Yenisey, İstinafta Maddi ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Dr. Silvia Tellenbach’a Armağan, Seçkin Yayınları, s. 1282) diyerek aynı düşünceyi benimsendiğini ifade etmiştir. Çünkü sağlıklı bir hukuki denetimin ön şartı, maddi vakıanın usulüne uygun, tam ve doğru olarak belirlenmiş olmasıdır. Buna göre ceza yargılamasında kanıt serbestliği ilkesi başlığı altında; a) Her şeyin kanıt olabileceği (hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş), b) İlgililerin kanıt ileri sürebilecekleri, c) Hâkimin kendiliğinden kanıt araştırabileceği, (hatta zorunlu olarak araştırması gerektiği), d) Kanıt ileri sürmede zaman kısıtlaması olamayacağı, e) Kanıtlama külfetinin sanığa yüklenemeyeceği, f) Kanıt değerlendirmede hâkimi bağlayan üstün kanıtın söz konusu olmayıp hâkimin tüm kanıtları serbestçe değerlendirebileceği, (vicdani kanaat) şeklinde ulaşılabilecek olan temel prensipler aynı zamanda ceza yargılamasının da temel ilkelerini oluşturur. Bu ilkelerin birinden dahi vazgeçmek, ceza yargılamasının temel ilke ve yapısına aykırı davranmak anlamını taşır (YCGK, 08.04.1991 tarihli ve 81-111 sayılı)[11].

Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada, suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık ispata dayanmalı, bu ispat hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Toplanan delillerin bir kısmı gözetilip diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaat üzerinden yüksek de olsa bir ihtimale göre sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir (YCGK, 11.6.2013 tarihli ve 36-294 sayılı). Şu hâlde, isnat edilen fiilin sanık tarafından icra edildiğinin kabulü için, gerekçeli ve muhtemel şüphenin tamamen yenilmesi gerekir. Zira kabili te’lif olmayan şüphe ve gerçeğin yan yana mevcudiyeti üzerinden salt bir kanaate ulaşılmasının, mantık ve hukuk kurallarına uygun olduğu söylenemeyeceği gibi maddi gerçekliğin bütünüyle ortaya çıkarıldığı da ileri sürülemeyecektir. Somut olayda, eski eşi olan sanık D..in annesi, anneannesi ve dedesini öldürdüğü kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü ile sabit olan ve koşullu salıverme kararıyla cezaevinden çıktıktan sonra bir şekilde sanıkları aynı evde birlikte yaşamaya ikna eden katılanın, olay tarihinden bir gün önce sanık D.. ile arasında çıkan tartışma sırasında evin camını kırdığı, sanık D..’i tehdit ettiği ve darp ettiği, bu nedenle katılan hakkında uzaklaştırma kararı alındığının dosyadaki tutanaklardan sabit olduğu, sanıkların suça konu yanma olayı henüz gerçekleşmeden katılana telefonla bu kararı haber verdikleri, buna rağmen katılanın olay tarihinde müşterek konuta konuşmak için gittiğini ikrar ettiği anlaşılmaktadır.  Katılan her ne kadar kovuşturma aşamasında sanıkların, kapının hemen girişinde sırtından vurarak kendisini yere düşürdüklerini, sanık U..’un pet şişedeki benzini üzerine döktüğünü ve eşi sanık D..’in çakmakla ateşe verdiğini beyan etmiş ise de; hastanede alınan ilk beyanında benzini kimin ateşlediğini bilmediğini söyleyerek çelişkiye düştüğü, olay yeri inceleme raporunda evin içerisinin dağınık vaziyette olduğu ve girişten sonra sağdaki odada bulunan kanepe ile üzerindeki battaniyede yanık izi olduğunun belirtilmesinin çıkan arbede ve yanma hadisesinin antrede değil oturma odasında gerçekleştirdiğini gösterdiği, yine katılanın adli muayene raporunda yer verildiği üzere sırtında bir sopa izine veya ekimoza dair bir bulgu görülmediği, dosyadaki ekspertiz raporundan anlaşıldığı üzere; sanıkların ellerinden alınan svaplarda benzin türevi herhangi bir maddenin tespit edilmediği, olay yerinde ele geçirilen benzin dolu pet şişe üzerinde yalnızca sanık D..’in parmak izine rastlanmasının ise; katılanın oğlu Umut’un şişeden benzin döktüğüne dair anlatımıyla ters düşmekle birlikte sanık D..’in ateşi söndürme sırasında veya sonrasında bir kenara koymak amacıyla şişeye dokunması sonucu da oluşabileceğine dair sanık savunmasını destekleyen bir şüphe oluşturmaktan öteye geçmediği, adli muayene raporlarında sanıkların vücutlarının aynı ev içinde çıkan yangından hiçbir şekilde etkilenmediklerinin belirtildiği ve katılanın sanıklar tarafından battaniye ile söndürülmesinin hemen akabinde sanık Dilek’in 112 acil servisi aramasının öldürme veya yaralama kastı ile hareket ettiğini şüphede bıraktığı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; mahallinde ikame olunan ve tartışılan delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin tamamen ortadan kaldırılması ve sanığın müsnet teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçunu işlediği yönünde vicdani kanaat oluşması için yeterli olmadığı anlaşılmakla in dubio pro reo/şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince ispat edilemeyen suçtan beraat kararı verilmesi gerektiği kabul edilmelidir[12].

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından ceza hukukunun en problemli alanlarından biri olan suç kastının tespitinin sağlıklı ve etkin bir şekilde yapılarak ceza adaletinin sağlanarak toplum düzenini koruma ve insanların güvenli bir hukuk devletinde yaşamaları için Cumhuriyet savcıları, ceza hâkimlerinin niteliklerinin ve niceliklerinin arttırılması, hâkim ve savcı bağımsızlığı ile teminatının sağlanarak kurumsallaştırılması gerekmektedir. Ayrıca gerçek bir adli kolluk sisteminin oluşturularak, adli kolluk içerisinde hukuk, maliye, bilişim ve iletişim uzmanları istihdam edilerek, fizikçi, biyolog ve kimyacı adli tıp uzmanlarının nitelik ve niceliklerinin arttırılmalıdır. Özellikle adli kolluk görevlileri, olay yeri uzmanları, haberleşme uzmanları, adli bilişim uzmanları ile adli tıp uzmanlarının cumhuriyet savcılarının koordinesinde işbirliği içinde hareket etmesi adil, hızlı ve etkin soruşturmaların yapılması için şarttır. Delil toplama tekniklerinin geliştirilerek, parmak izi ve DNA bankalarının kurulması, kamuya açık belli alanlarda kamera görüntülerinin kaydedilerek, hukuka uygun bir şekilde araştırılıp, soruşturma ve kovuşturma organlarınca kullanılarak, failin suç kastının olup olmadığı veya suç kastının hangi suça yönelik olduğunun soruşturma aşamasından başlayarak titiz bir çalışma ile her somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmesi gerekmektedir[13].

Suç vasfının tespitinde dosya kapsamındaki delillerin aklın, bilimin ve mantığın ışığında hayatın olağan akışına göre değerlendirilmesi gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Önleme araması kapsamında üzerlerinden uyuşturucu madde bulunan Yakup ve Tuncay’ın uyuşturucu alışverişi için sanıklar Armağan ve Muhammet ile buluşacaklarının jandarma tarafından öğrenilmesi üzerine katılanların buluşma noktasına giderek beklemeye başladıkları,  sanık Muhammet’in sevk ve idaresindeki araçla sanıkların olay yerine geldiği, araçların yan yana durduğu, sanıkların uyuşturucu alışverişi için beklerken katılanların “dur, Jandarma” şeklinde ikaz ederek silahlarla araçtan inmesi üzerine sanıkların yakalanacaklarını anlayıp bulundukları aracın sağ ön kısmından katılanlara ateş açıldığı ve her iki katılanın hayati tehlike meydana gelecek şekilde yaralandıkları olayda;  katılanların ilk beyanlarında “sanıkların bulunduğu aracın sağ ön yolcu koltuğunda oturan kişinin kendilerine ateş ettiğini” anlattıkları, olay yerinde bulunan kamera görüntülerinde sanıkların bulunduğu aracın sağ ön kapısının açılarak ateş açıldığının anlaşıldığı, olay anında silahla ateş edenin aracın sağ ön yolcu kısmında oturan sanık Armağan olduğunun duruşmada hazır bulundukları sırada katılanlar tarafından beyan edildiği, sanık Armağan’ın kolluk beyanında “olay yerinden kaçarken silahla geriye doğru ateş ettim, ancak mermi bittiği için tabanca ateş almadı, bu nedenle silaha dokunduğum için parmak izim çıkabilir”  şeklindeki beyanları, olay sonrası sanıkların Armağan’ın ailesinin evine birlikte gittikleri, olay nedeniyle kaçmak ve saklanmak için Armağan’ın ailesinden para istedikleri, Armağan’ın ailesine “bize ateş açıldı, ama ben onları vurdum” şeklinde anlatımlarda bulunmuş olması hususları da nazara alındığında, sanık Armağan’ın katılanlara yakın mesafeden hedef gözeterek birden fazla el ateş ettiği, jandarma tarafından yakalanacakları korkusu ile olay yerinden bu şekilde kurtulmak istediği, eylemlerinin kamu görevlisine karşı nitelikli kasten öldürmeye teşebbüs suçunu oluşturduğu, sanık Armağan’ın 5237 sayılı Kanun’un 37. maddesi gereği nitelikli kasten öldürmeye teşebbüs suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yerinde olmayan gerekçe ile beraatına karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur[14].

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     Apaydın, Ceza Hukukunda Doğrudan Kast, Olası Kast, Basit Taksir ve Bilinçli Taksir Kavramları. 118.

[2]     Ozansü, Mehmet Cemil, Ceza Hukukunda Kasttan Doğan Sübjektif Sorumluluk, Ankara 2007, 194.

[3]     YCGK.8.7.1991, 1–200/231, YKD, Haziran 1992, 91 vd.

[4]     Yurtcan, Erdener, Ceza Yargılaması Hukuku, 5. Baskı, İstanbul 1996, 212; Feyzioğlu, Metin, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Ankara 2002, 68.

[5]     Yurtcan, 52.

[6]     Apaydın, Ceza Hukukunda Doğrudan Kast, Olası Kast, Basit Taksir ve Bilinçli Taksir Kavramları, 120.

[7]     Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, hükme esas alınan adli raporların yeterli olduğu, eyleme uyan suç vasfının doğru biçimde belirlendiği, yargılama sonucunda oluşan kanaat ve takdire göre ceza yaptırımının yasal bağlamda ve gerekçesi gösterilerek belirlendiği, eşinin kendisini maktul Erdoğan ile aldattığını düşünen sanığın, İbrahim ile birlikte silahlı bir şekilde maktul Erdoğan’ı iş yerinden alarak olay mahalline geldiği, maktul İbrahim ve maktul Erdoğan arasında arabada çıkan tartışmanın büyümesi üzerine İbrahim’in aracı durdurduğu ve her iki maktulün de araçtan indiği, İbrahim’in aracın bagajında bulunan silaha doğru yöneldiği, bu sırada maktul Erdoğan’ın maktul İbrahim’i yakın atış mesafesinden vurarak kaçtığı, sanığın da kendisine ait olan tüfeği alarak olay yerinden kaçarak uzaklaşmakta olan maktul Erdoğan’a öldürmeye elverişli olan tüfek ile ateş ettiği, maktule isabet eden iki iri saçma tanesinden birinin kişiyi başlı başına ve müştereken öldürebilecek mahiyette olduğu, sanığın olayda kullandığı suç aletinin elverişliliği, atışların vücuttaki isabet bölgeleri ve maktul ile arasındaki husumet dikkate alındığında sanığın olayda öldürme kastıyla hareket ettiğinin kabulü gerektiği, sanığın suçu eşinin kendisini maktul ile aldattığı düşüncesiyle işlemiş olması karşısında haksız tahrik hükümlerinin yerinde ve doğru oranda uygulandığı, takdiri indirimin Mahkemenin takdir yetkisi kapsamında, yasal, yerinde ve yeterli gerekçelerle uygulanmasına karar verildiği anlaşılmakla, hükümde hukuka aykırılık bulunmamıştır”. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 11. 03. 2024 tarihli, 2022/9254 esas ve 2024/1611 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8]     Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 16. 04. 2024 tarihli, 2022/14845 esas ve 2024/2525 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[9]     Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 21. 05. 2024 tarihli, 2023/7386 esas ve 2024/3739 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[10] Yurtcan, Erdener, Ceza Yargılaması Hukuku, 5. Baskı, İstanbul 1996, 52.

[11] YCGK’nun 11.06.2025 tarihli, 2022/1-610 esas ve 2025/249  sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12] YCGK’nun 11.06.2025 tarihli, 2022/1-610 esas ve 2025/249 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13]   Apaydın, Cengiz, Ceza Hukukunda Doğrudan Kast, Olası Kast, Basit Taksir ve Bilinçli Taksir Kavramları, 120.

[14] Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 28. 05. 2025 tarihli, 2023/8446 esas ve 2025/4377 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

KİŞİSEL VERİLERİN HUKUKA AYKIRI OLARAK KAYDEDİLMESİ SUÇUNDA SORUŞTURMA USULÜ – AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

KİŞİSEL VERİLERİN HUKUKA AYKIRI OLARAK KAYDEDİLMESİ SUÇUNDA SORUŞTURMA USULÜ

1.GENEL OLARAK

Bireyin özel hayat alanı ile ters orantılı şekilde gelişen, çeşitlenen ve ilerleyen teknoloji nedeniyle, bireye ve özellikle bireyin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin ihlaline yönelik tehlikeler ve/veya zararlar artarak devam etmektedir. Bireyin maruz kaldığı tehlike ve/veya zararlar kişisel verilerin korunması ihtiyacını ortaya koymaktadır. Çünkü kişisel verilerin önce kaydedilmesi daha sonra da yayılması kişilere maddi ve/veya manevi olarak büyük zararlar vermektedir[1]. Kişisel verilerin kaydedilmesi daha sonra yayılmasının bir ön koşulu olup kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesinin bir tehlike suçu olması nedeniyle  TCK’da suç olarak düzenlenmesinin yerinde olduğu kanaatindeyiz.

Kişisel verilerin neler olduğu insanlık tarihinin hemen her döneminde önemli bir yer tutmuştur. Bu durum hem ilkel çağlarda hem de modern çağda insanoğlunun içgüdüsel bir özelliği olan merak duygusu temelinde başkaları hakkındaki bilgileri öğrenme ve bilme arzusundan kaynaklanmıştır. İletişin artması ve çeşitlenmesi ile birlikte kişisel veriler, devletin toplumu yönetmesi ile yönetilenler üzerindeki gözetimin sağlanması, bireysel ve toplumsal gelişme amacına hizmet etmesi gibi nedenlerle önemli ve korunması gereken bir alan haline gelmiştir[2].

Kişisel verilerin hukuk düzeni tarafından himaye gören bir hukuksal değer olarak kabul edilmesi bazı gelişmiş ülkelerde göreceli olarak uzunca bir geçmişe sahip olsa da; bilişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak kişisel verilerin gerek elde edilmesine gerekse işlenmesine ve paylaşılmasına ilişkin süreçlerin olağanüstü hız kazanması ve bu itibarla kişisel verilerin evrensel düzeyde asimetrik biçimde yayılması, kişisel verilerin korunması gerekliliğinin tüm dünyada tartışılmasına yol açmıştır[3].

Türkiye’de de kişisel verilerin korunmasına yönelik ilk düzenlemeler 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu3 (TCK) m. 135’te “Kişisel verilerin kaydedilmesi”, m. 136’da “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” ve m. 138’de “Verileri yok etmeme” suçlarına ilişkin düzenlemelerdir. 12.9.2010 tarihinde 5982 sayılı Kanun’un 2’nci maddesi ile Anayasa’nın 20’nci maddesine eklenen ek fıkra ile kişisel verilerin korunması anayasal boyuta kavuşturulmuştur. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin müstakil yasal düzenleme, 24 Mart 2016 tarihinde kabul edilen 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) ile yapılmıştır[4].

Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu TCK’nın 135. Maddesinde şöyle düzenlenmiştir; (1) Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. 2) Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır.

TCK m. 135/1 hükmüne göre suçun konusu özel niteliği olmayan kişisel verilerdir. Maddenin 2’nci fıkrası hükmüne göre ise, suçun niteliği aynı kalmakla birlikte konusu, özel niteliği olan (hassas veriler) veriler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Hassas verilerin sahip oldukları önem nedeniyle daha ağır yaptırıma tabi tutulması yerindedir. Hassas verilerin ihlali durumunda, mağdurun yaşayacağı maddi ve manevi çöküntü daha ağır olmaktadır. Ancak TCK m. 135/2’nin ilk halinde, suçun konusu özel nitelikli kişisel veriler olsa bile 135’inci maddenin 1’inci fıkrasına göre cezalandırma öngörülmüştü. 6698 sayılı KVKK’nın 30’uncu maddesi ile özel nitelikli verileri ayrımı gözetilerek verilecek cezada yarı oranında artırım öngörülmüştür[5]. TCK’135/2. maddesi kapsamında korunan hukuki değerlerini önemi gözetilerek ağırlatıcı haller tek tek saymak suretiyle, özel hayata ilişkin suçlar açısından genel ağırlatıcı nedenlere ek ağırlatıcı nedenlerin kanun koyucu tarafından öngörülmesi kişisel veri kavramının yetkisiz kişilerce kaydedilmesinin oluşturabileceği zararları önlemeye yönelik bir tercihtir. 

Öte yandan yasa koyucu özel hayata ve özel hayatın gizli alanına karşı suçlar açısından ortak ağırlatıcı bir neden kabul etmiş olup kişisel verilerin kaydedilmesi suçu TCK’nın 137. maddesine göre kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle veya belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

          Suçla korunan hukuki değer özel hayattır. Bu suç tipi Anayasada yer alan “herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz”, düzenlemesinin yaptırımını göstermektedir[6]. Özel hayat hakkı, insan hakları ve anayasal boyutunun yanı sıra özel ilişkiler açısından da gündeme gelebilmektedir. Özel hayat, toplumsal ve bireysel gelişmenin temeli olup bireyin devletle olan “dikey ilişkileri” ile bireyin bireyle olan “yatay ilişkilerini” ilgilendirir[7]. Özel hayat, bireyin kişiliğini geliştirmek ve değerlerine başkalarının müdahalesini engellemek için başka insanlar tarafından bilinmesini istemediği olgu ve olaylar bütünüdür[8].

 Kişisel verilerin elde edilme amacına uygun bir şekilde kullanılması şarttır. Herkesin kendi hakkında kaydedilen bilgilere erişme ve bu verilerin kullanma şeklini öğrenme hakkı bulunmaktadır[9].

          Kişisel veriler ile özel hayat arasındaki yakın ilişki, her iki hukuki değerin bir hak olarak Anayasa’nın 20’nci maddesinde düzenlenmiş olması ile de ortaya konulmaktadır. “Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu” ile korunan hukuki değer, özel hayatın gizliliği ve özel hayatın korunması hakkına yönelik müdahalelerin önlenmesidir[10].

 5237 sayılı TCK’da geniş anlamda kişisel verilerin korunmasına yönelik çeşitli suç tipler düzenlemiştir. 2016 yılında yürürlüğe giren KVKK’nın 17.maddesi ise kişisel verilerin korunmasına yönelik suçlar açısından TCK m.135-140 maddelerine atıf yapmıştır. Türk hukuku böylece kişisel verilerin ceza yaptırımı ile daha etkili bir şekilde korunmaya değer bir hukuk niteliğe sahip olduğunu kabul etmek suretiyle Anayasal teminatlar ışığında mahremiyet ve unutulma hakkı gibi kişilerin maddi ve manevi varlığını koruyup geliştirmesine hizmet eden hukuk değerler cezai müeyyideler ile korumayı amaçlamaktadır[11]. Kanaatimizce korunan hukuki değerler kişisel verinin niteliğine göre değişmekte olup karma niteliktedir. Kişilerin özel hayatı, sosyo ekonomik durumu, inanç sistemi, aidiyetleri, ruh ve beden sağlığı ile maddi ve manevi olarak kendisini koruma ve/veya geliştirme hakkın koruma altına alınmaktadır.

           Her suçun bir hukuki konusu bulunmakta olup bu hukuki konu, suç oluşturan fiilin ihlal ettiği hukuki varlık veya hukuki değerdir[12]. Kişisel verilerin kaydedilmesi suçunun hukuki konusu kişisel veridir[13]. Kişisel veriler kapsam ve nitelik olarak iki türe ayrılmışlardır. Bunlar; özel nitelikli kişisel veriler ve genel nitelikli kişisel verilerdir. Üçüncü kişiler tarafından öğrenildiği durumda mağduriyet ve ötekileştirmeye neden olabilme ihtimali, genel nitelikli kişisel verilerden daha çok olmasından ötürü, özel nitelikli kişisel veriler özel kurallara bağlanmıştır. Türk Hukukunda özel nitelikli kişisel veri gruplarına, uluslararası düzenlemelerle genel itibariyle paralel şekilde, sınırlı sayıda yer verilmiştir[14].

          Kişisel verilerin kaydedilmesi suçunun maddi konusu kişisel veridir. Kişisel verinin ne olduğu veya bundan ne anlaşılması gerektiği konusunda suç tipinde bir açıklık bulunmamaktadır[15]. Kişisel veri kavramından, kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı nüfus bilgileri (T.C. kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, anne ve baba adı gibi), adli sicil kaydı, yerleşim yeri, eğitim durumu, mesleği, banka hesap bilgileri, telefon numarası, elektronik posta adresi, kan grubu, medeni hali, parmak izi, DNA’sı, saç, tükürük, tırnak gibi biyolojik örnekleri, cinsel ve ahlaki eğilimi, sağlık bilgileri, etnik kökeni, siyasi, felsefi ve dini görüşü, sendikal bağlantıları gibi kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilginin anlaşılması gerekir[16]

          Her veri kişisel veri olmayıp örneğin şirket sırları kurumsal veriler olarak kabul edildiğinden kişisel veri kapsamında değerlendirilemez. Aynı kapsamda olmak üzere ticari sır, bankacılık sırrı, müşteri sırrı, fenni keşif ve buluşlar ya da sınai uygulamaya ilişkin veriler kişisel veri olmayıp kişisel verilerin kaydedilmesi suçunun koruması altında değildir[17].

            Ceza hukukunda yorum serbest olup kıyas yasağı bulunmaktadır. Suç tipinde yer alan değerlendirici unsurun ne anlama geldiği kıyas yasağı ihlal edilmeden yorum yoluyla ortaya konulabilir[18].

           Fail ancak gerçek kişi olabilir. Ancak tüzel kişilerin televizyon, radyo, gazete veya sosyal medya yoluyla işlediği suçlarda fail kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme eylemini gerçekleştiren kişi ve yayın yönetmeni sorumludur. Ayrıca tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri de uygulanacaktır.

 Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu herkes tarafından işlenebildiğinden özgü suç olmayıp sadece TCK’nın 137. maddesine göre kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle veya belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde nitelikli hal özgü suç kapsamına girmektedir.

Suçun mağduru da gerçek kişi olabilir, tüzelkişiler suçun mağduru olamazlar. Tüzel kişilerin verileri kişisel veri olarak kabul edilmez. Tüzel kişilerin verilerinin kaydedilmesi şartların oluşması halinde tazminat sorumluluğunu gerektirmektedir.

2. SORUŞTURMA YÖNTEMİ

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçunun takibi şikâyete tabi olmayıp re’sen soruşturulması gereken suçlardandır. Cumhuriyet savcısı şikâyet aramaksızın gerekli araştırma ve delil toplama sürecini tamamlayarak iddianame düzenlenmesini gerektirecek yeterlilikte delil elde ederse iddianame düzenler. Ön ödeme, uzlaştırma veya seri muhakeme usulleri uygulanamaz. 

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından dosya kapsamındaki eylemlerin ve delillerin net bir şekilde ortaya konulması gerekir. İddianamede hangi şüphelinin hangi eylem veya eylemleriyle kanunilik sınırları içerisinde kalmak kaydıyla hangi suçu ne şekilde işlediğinin delilleriyle birlikte ortaya konulması şarttır. Genel geçerli ifadelerle şüphelileri veya sanıkları suçlamak yerine bilimsel ve teknik veriler ışığında somut delillerle atılı suçun belirtilmesi adil yargılanma ilkesi açısından bir gereklilik oluşturmaktadır.  

Somut olayın özelliklerine göre, arama ve el koyma kararı ile bilgisayar kütüklerinde arama ve kopyalama kararlarının hukuka uygun olması, arama ve el koyma işlemlerine yönelik tutanakların Ulusal Yargı Ağı Bilişim sisteminde mevcut olması, arama ve el koyma işleminin sulh ceza mahkemesi kararında belirtildiği tarih ve saatler arasında yapıldığının tespiti şart olup arama kararında belirtilen saatler dışında herhangi bir arama veya el koyma işleminin yapılmaması gerekir. 

Bilgisayar ve kütüklerinde arama usulü 5271 sayılı Kanun’un 134. maddesinde düzenlenmiş olup, somut delillere dayanan kuvvetli suç şüphesinin varlığı halinde şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilmelidir.

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçu uzlaştırma kapsama giren örneğin özel hayatın gizliliğini ihlal suçuyla birlikte işlendiği hallerde soruşturma aşamasında özel hayatın gizliliğini ihlal suçu açısından uzlaştırma işlemi yapılmadan her iki suçla ilgili olarak doğrudan iddianame düzenlenmesi gerekir.

Şüphelinin kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçunu işlediğine ilişkin yeterli şüphe yoksa Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmektedir. Ancak şüphe oluşturan delil varsa iddianame düzenlenmelidir. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi soruşturma aşamasına ilişkin değil kovuşturma aşamasında geçerli olan ceza muhakemesine egemen ilkelerdendir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere; “Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.” Ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet kararının verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak şekilde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerekir[19].

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçunda delil araştırılmasının titizlikle yapılması şarttır. Özellikle dijital ortamdaki eylemlerde failin tespiti ve eylemle ilişkinin belirlenmesi önem arz etmektedir. Hukuk güvenliği ve adaletin tecellisi soruşturmada doğru ve hukuka uygun yöntemlerle delil tespitini zorunlu kılmaktadır.

CMK’nın 170/2. maddesine göre kamu davası açılabilmesi için soruşturma aşamasında toplanan delillere göre suçun işlendiğine dair yeterli şüphe bulunması gerekir. Suç ihbar veya şikâyeti yoluyla soruşturma yaparak maddi gerçeğe ulaşma yükümlülüğü ve yetkisi bulunan Cumhuriyet savcısı, soruşturma sonucunda elde edilen delilleri değerlendirerek kamu davası açmayı gerektirir nitelikte yeterli şüphe olup olmadığını takdir edecektir. Ancak soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısının delil değerlendirmesiyle, kovuşturma aşamasında hâkimin delilleri değerlendirmesi birbirinden farklı özelliklere sahiptir. CMK’nın 170/2. maddesine göre soruşturma aşamasında toplanan deliller kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturup oluşturmadıkları çerçevesinde incelemeye tabi tutulurken, kovuşturma aşamasında, isnat edilen suçun işlenip işlenmediği hususunda mahkûmiyete yeter olup olmadığı ve tam bir vicdani kanaat oluşturup oluşturmadığı çerçevesinde değerlendirilmektedir[20].

Suç vasfının tayini açısından delillerin titizlikle incelenmesi gerekir. Mevcut delillerin neyi temsil ettiği ve hangi delillerin hangi suçun unsurlarının oluştuğunun tespitinin göz ardı edilmemesi maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ile doğru eylemi doğru kanuni yaptırımların uygulanmasına olanak sağlayacaktır.

           Maddi gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik olarak yapılacak soruşturma ve/veya kovuşturmanın hukuka uygun yöntemlerle yapılması şarttır. Eğer bir soruşturma ve/veya yargılama özel hayatı incelemeyi zorunlu kılmaktaysa incelemenin gizli bir şekilde ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olması gerekir. Yarışan değerler kıyaslandığında ölçülülük ilkesi ışığında maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amaçlanmalıdır[21].

Etkili bir ceza soruşturması yürütülüp yürütülmediği incelenirken soruşturmanın derhal başlaması, bağımsız bir biçimde ve kamu denetimine tabi olarak özenle ve süratle yürütülmesi ve etkili olması unsurları araştırılmaktadır (Mehmet.. [1. B.], B. No: 2013/1656, 16/7/2014, § 29). Etkili soruşturma yapma yükümlülüğü, iddialar doğrultusunda lehe ve aleyhe delillerin toplanmasını ve ulaşılan sonucun temel hakların öngördüğü güvenceleri sağlayacak şekilde ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanmasını gerekli kılmaktadır. (Meral . [2. B.], B. No: 2018/8050, 7/10/2021, § 37[22];

SONUÇ

Kişisel veri kavramı ne Anayasada ne de Türk Ceza Kanunu’nda net bir şekilde tanımlanmamış olup idari müeyyideler içeren 6698 sayılı KVKK’da tanımlanmıştır.   Ceza hukuku anlamında hayatın dinamizmi gözetildiğinde belirli ve kesin bir tanım yapmanın uygulamada problemler yaratacağı açıktır. Hapis cezası içeren suçlar açısından kişisel verileri koruma kanununa atıf yapmanın sakıncalı olduğu kanaatindeyiz.

Ulusal düzeyde ise 6698 sayılı KVKK’da ( md. 3/2b-d) ise, yine AKS ve AİHM içtihatları ile paralel olarak kişisel veri, “kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak tanımlanmıştır. KVKK’daki tanım çerçevesinde kişisel veri kavramından yalnızca bireyin adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi onun kesin olarak teşhis edilebilmesini sağlayan bilgilerin değil; ancak aynı zamanda fizikî, ailevî, ekonomik, sosyal ve sair özelliklerine ilişkin bilgilerin de kişisel veri olarak kabul edildiği sonucuna ulaşılır[23].

Yargıtay verileri hukuka aykırı kaydetme suçunun maddi konusunu oluşturan “kişisel veri” kavramından, kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı nüfus bilgileri (T.C. kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, anne ve baba adı gibi), adli sicil kaydı, yerleşim yeri, eğitim durumu, mesleği, banka hesap bilgileri, telefon numarası, elektronik posta adresi, kan grubu, medeni hali, parmak izi, DNA’sı, saç, tükürük, tırnak gibi biyolojik örnekleri, cinsel ve ahlaki eğilimi, sağlık bilgileri, etnik kökeni, siyasi, felsefi ve dini görüşü, sendikal bağlantıları gibi kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilginin anlaşılması gerekir[24], şeklinde bir kabul içerisinde olup kişisel veri kavramının içeriği ve sınırlarının somut olayın özelliklerine göre korunan karma nitelikteki hukuki yararlar ışığında yargı kararları ile belirlenmesinde hukuki ve fiili yararlar bulunmaktadır. Ancak KVKK’daki tanım çerçevesinde ve Yargıtay’ın kişisel veri kapsamına “isim soy isim” ve “telefon numaralarını” almasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu açık olup hukukun yaşamı özgürleştirmesi ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. AVM, iş merkezi, adliye, üniversite, hastane, site girişi, site kayıtları, konferanslar gibi yerlerde veya organizasyonlarda isim ve soy ismini ya da telefon numaralarının güvenlik, verimlilik, planlama veya düzen gibi nedenlerle yani işin doğası gereği kaydedilmesi suç olarak kabul edilemez.

Ceza hukukunun en önemli bölümü suç oluşturan eylemlerin neler olduğudur. Bu durum kanunilik ilkesinin doğal sonucudur. Hem hukukçular hem hukukçu olmayanlar açısından öncelikle kişisel verilerin neler olduğu ile kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi kapsamındaki tüm eylemlerin bilinmesi şart olup herkesin bu eylemleri gerçekleştirmemek yönünde bir irade oluşturması gerekir.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında Türk Ceza Kanunu açısından yapılması gereken düzenlemelerin ivedilikle gerçekleştirilmesi ve özellikle yapılacak değişikliklerin Avrupa Birliği düzenlemeleriyle eş değer boyutta olması gerekir. Yapılacak değişikliklerle birlikte, Kişisel Verileri Koruma Kurulu tarafından verilmeye başlanan ilkesel kararların çoğalması ve özelikle toplumun kişisel verilerin önemi konusunda bilinçlendirilmesi şarttır. TCK ve KVKK arasındaki farklılıkların giderilmesine yönelik hukukun egemen ilkeleri ışığında verilecek yargı kararları ile uygulamada yaşanan kişisel verilerin korunmasına ilişkin sorunların adil ve hukuki çözümlere kavuşturulabileceği açıktır[25].

5275 sayılı yasanın 10/2- f madde ve fıkrası gereğince özel hayatın gizli alanına karşı suçlardan (TCK madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. Cezaların infazında özellik arz etmesi ve suçun toplumsal barışı bozması nedenleriyle kişisel verilerin hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi veya yayılması eylemlerine ilişkin suçların işlenmemesine yönelik farkındalığın geliştirilmesi şarttır. Ülkemizde koruyucu ve önleyici ceza hukuku çalışmalarının kurumsallaştırması gerektiğini düşünmekteyiz.

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçunun takibinin şikâyete tabi olması ve CMK‘nın 253. maddesi kapsamında uzlaşmaya tabi hale getirilmesi yönünde yasal bir düzenleme yapılmasını önermekteyiz.  Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçu ile bozulan toplumsal barış uzlaştırma ile yeniden tesis edilebilecektir. 

AVUKAT

CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Kılıç, Kerim,  “Kişisel Verilerin Kaydedilmesi Suçu (TCK m.135)”, EBYÜHFD, C. 25, S. 1, Haziran 2021, (1-45), s. 1.

[2] Küzeci, Elif,  Kişisel Verilerin Korunması, 4. Baskı, İstanbul, 2020, s. 19.

[3]  Sınar, Hasan, Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme, Yayma Veya Ele Geçirme Suçu (TCK m. 136), Kişisel Verileri Koruma Dergisi, 2020, 2(1), 33-62, s. 34

[4] Kılıç, s. 3.

[5] Kılıç, s. 9.

[6] Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 7. Baskı, Ankara, 2014., s. 546-567.

[7] Güçlü Akyürek, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu, Ankara, 3. Baskı, 2021, s.19.

[8] Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 13.Baskı, 2020, Ankara, s.352

[9] Özbek ve diğerleri, s. 554.

[10] Parlar, Ali/ Hatipoğlu, Muzaffer, Açıklamalı-Yeni İçtihatlarla 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu Yorumu, 3. Baskı, Ankara 2010, s. 2087

[11] Yaşar, Orhan Gazi, “Kişisel Verilere İlişkin Suçlarda Hukuka Aykırılık Unsuru”, Ankara Barosu Dergisi 81, no. 1 (Ocak 2023), ss. 115-147, s. 128.

[12] Erem, Faruk/ Toroslu,Nevzat, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 3. Baskı,  Ankara,  1978, s. 32.

[13] Özbek ve diğerleri, s. 567.

[14]Yücedağ, Nafiye , “Medeni Hukuk Açısından Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun Uygulama Alanı ve Genel Hukuka Uygunluk Sebepleri”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 2017, S: 2, s.768.

[15] Özbek ve diğerleri, s. 555.

[16] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 24. 12. 2024 tarihli, 2022/4834 esas ve 2024/8047 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[17] Özbek ve diğerleri, s. 557.

[18] Özbek ve diğerleri, s. 556.

[19] Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 19. 12. 2024 tarihli, 2023/11362 esas ve 2024/13572 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[20] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 18. 10. 2022 tarihli, 2022/8092 esas ve 2022/20186 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[21] Apaydın, Kanunu Yolları, s. 47-48.

[22] AYM’nin 30/4/2025 tarihli, 2021/14248 başvuru nolu kararı. 

[23] Sınar, s. 38.

[24] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 24. 12. 2024 tarihli, 2022/4834 esas ve 2024/8047 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[25] Koçak, s. 67.