HAKSIZ TAHRİK UYGULAMALARI-AV.CENK AYHAN APAYDIN

HAKSIZ TAHRİK UYGULAMALARI

Ceza sorumluluğunu azaltan nedenlerden olan ve kusurluluğu azaltması nedeniyle cezanın indirilmesini gerektiren haksız tahrik TCK’nın 29. maddesinde şöyle düzenlenmiştir.” Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine on sekiz yıldan yirmi dört yıla ve müebbet hapis cezası yerine on iki yıldan on sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir”.

Haksız tahrikin ana koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında bulunması olduğundan, madde söz konusu psi­kolojik hâlleri belirtecek biçimde kaleme alınmıştır. Gazap, aslında hiddet­lenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik bakımdan aslında hare­ketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de, burada söz konusu olan hid­dete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır[1].

Hiddet veya şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gere­kir. Maddeye bu ibarenin eklenmesinin amacı, ülkemizde özellikle “töre veya namus cinayeti” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında hak­sız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmektir[2].

Maddedeki düzenleme nedeniyle bir suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksız tahrik indiriminden yararlana­mayacaktır. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hu­kuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir haksız fiili yapan kişiye karşı yönelik fiilin varlığı durumunda maddenin uy­gulanması söz konusu olabilecektir[3].

Haksız tahrikte adi ve ağır tahrik ayırımı bulunmamaktadır. Tahrik hâlinde verilecek ceza bakımın­dan aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir. Ancak bu indirimin ya­pılabilmesi için haksız fiilin bir hiddet veya şiddetli elem etkisi doğurabile­cek ağırlıkta olması gerekir. Bu nedenle böyle bir etkiyi meydana getirebile­cek ağırlıkta olmayan haksız fiiller bakımından hükmün uygulanması söz konusu olmayacaktır[4].

Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararları (CGK’nın 19.02.2025 tarihli ve 279-75 sayılı, 15.01.2025 tarihli ve 531-21 sayılı ile 15.01.2025 tarihli ve 594-22 sayılı kararları gibi) ile doktrinde de kabul gören görüşler doğrultusunda haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi için;

          a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı,

          b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı,

          c) Failin işlediği suç bu ruhsal durumunun tepkisi olmalı,

          d) Haksız tahrik teşkil eden eylem mağdurdan sadır olmalıdır.

          01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren TCK’da, 765 sayılı Kanun’da yer alan ağır – hafif tahrik ayırımına son verilerek; tahriki oluşturan eylem, somut olayın özelliklerine göre hâkim tarafından değerlendirilip, sanığın iradesine etkisi göz önünde bulundurulmak suretiyle, maddede gösterilen iki sınır arasında belirlenen oranda cezasından indirim yapılacağı hüküm altına alınmıştır. Haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi açısından, failin suçu ilk haksız fiilin doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işleyip işlememesi önemlidir. Mağdur ya da ölenden gelen haksız hareketin psikolojik etkisinin devam ettiğinin kabulünde zorunluluk bulunan hâllerde, haksız tahrik hükmünün uygulanması gerekmektedir[5].

Öncelikli sorun olayda haksız tahrik olup olmadığı, haksız tahrik varsa hangi eylemden kaynaklı olarak kim veya kimlerin haksız tahrik altında hareket ettiği ile haksız tahrikin dercesine göre indirim oranının[6] hak ve nesafete uygun olarak belirlenip belirlenmediğidir.

Haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi açısından, failin suçu ilk haksız fiilin doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işleyip işlememesi önemlidir. Mağdur ya da ölenden gelen haksız hareketin psikolojik etkisinin devam ettiğinin kabulünde zorunluluk bulunan hâllerde, haksız tahrik hükmünün uygulanması gerekmektedir. Evrensel bir ceza hukuku ilkesi olan kuşkudan sanık yararlanır prensibi uyarınca bir olayda ilk haksız hareketin sanıktan mı, yoksa maktul ya da mağdurdan mı kaynaklandığının her türlü şüpheden uzak ve inandırıcı delillerle kanıtlanamaması hâlinde, oluşan kuşku sanık lehine yorumlanarak sanığın TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik hükmünden yararlandırılması gerektiği hususunda herhangi bir tereddüt bulunmamakta ise de bu kabulün dosya kapsamından anlaşılan olayın gerçekleşme biçimine, somut olayın özelliklerine ve hayatın olağan akışına uygun düşmesi zorunluluğu karşısında her olayın kendine özgü koşulları değerlendirilerek bir sonuca varılması gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır[7].

Sanığın beyanları haksız tahrik uygulanması için yeterli görülmeden sanığın beyanlarının doğruluk derecesinin araştırılması maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından bir zorunluluk arz etmektedir. Her kasten insan öldürme suçunda haksız tahrik hükümlerinin şablon olarak uygulanması adalet duygusunu rencide etmekte olup maktulün hatırasına da hakaret olarak değerlendirilmektedir. 

Yargıtay Ceza Genel Kurulu yakın tarihli bir kararında sanığın, 19 yıllık eşi ve üç çocuk annesi maktul A..’e uzun yıllardır şiddet uyguladığı hususu, sanık hakkındaki mahkûmiyet kararları ve komşularının beyanları ile sabittir. Olay tarihinden yaklaşık dört ay önce sanığın kendisini darp etmesi sonucu çocuklarını da yanına alan maktulün ..’ya bir kadın arkadaşının yanına yeni bir hayat kurmak umuduyla sığınmıştır. Evrensel bir ceza hukuku ilkesi olan kuşkudan sanık yararlanır prensibi uyarınca bir olayda maktul ya da mağdurdan haksız hareket kaynaklandığının her türlü şüpheden uzak ve inandırıcı delillerle kanıtlanamaması hâlinde, oluşan kuşkunun sanık lehine yorumlanması hususunda bir tereddüt bulunmasa da, bu kabulün dosya kapsamından anlaşılan olayın gerçekleşme biçimine, somut olayın özelliklerine ve hayatın olağan akışına uygun düşmesi zorunludur. Somut olayda ise maktulün sanığın şiddetinden uzaklaşmak için gittiği ..’da başka bir erkekle görüştüğüne, sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığına ilişkin herhangi bir delil olmadığı gibi maktulün bir başkasıyla ilişki yaşamadığı hususunun maktul ve sanığın müşterek kızları … tarafından tüm aşamalarda istikrarlı bir şekilde vurgulanmaktadır. Sanık müdafisinin talebiyle dinlenen sanığın kardeşlerinin dâhi maktulün bir başka erkekle ilişkisi olduğuna dair bir duyumlarının olmadığını belirtmektedirler. Maktulün telefonunda yapılan inceleme sonunda da bu yönde bir delile ulaşılmamıştır. Sanığın maktul eşini “Ben ..’da kendime bir boğa buldum.” dedikten sonra yüzüne tükürmesi üzerine kapıldığı tahrik üzerine öldürdüğüne ilişkin soyut tahrik savunmasının cezadan kurtulmaya yönelik olduğu, somut olayın özelliklerine ve hayatın olağan akışına uygun düşmediği gibi olay günü boyunca ve olay sırasında sanıkla maktulün yanında bulunan kızları ..’in olaydan hemen sonra verdiği ifadesiyle de doğrulanmaması karşısında bu savunmaya da itibar edilemez. Bu nedenle somut olayda maktulden kaynaklanan ve sanığa yönelen herhangi bir haksız söz ve davranış bulunmadığı, sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma koşullarının oluşmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince verilen direnme kararına konu hükmün sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma koşullarının oluşmadığının gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir[8].

Haksız tahrikinin bulunup bulunmadığının somut olayın özelliklerine göre belirlenmesi gerekir. Kusurluluğu azaltan bir hal olması nedeniyle varlığının veya yokluğunun gerekçelendirilmesi gerekir. Genel geçerli ifadelerin kullanılması adil yargılama hakkının ihlali niteliğindedir.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ


[1] TCK’nın 29. Maddesinin gerekçesi.

[2] TCK’nın 29. Maddesinin gerekçesi.

[3] TCK’nın 29. Maddesinin gerekçesi.

[4] TCK’nın 29. Maddesinin gerekçesi.

[5] YCGK’nun 11.02.2026 tarihli, 2024/1-544 esas ve 2026/82 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[6]Yerel Mahkemece kurulan direnme kararına konu hükümlerin, sanık hakkında sadakat yükümlülüğüne aykırı davranma gerekçeleriyle TCK’nın 29. maddesi uyarınca makul düzeyde haksız tahrik indirimleri yapılması gerektiğine ilişkin bozma kararına uyulmasına rağmen bozma kararında belirtildiği şekilde sanığın cezalarından makul düzeyde haksız tahrik indirimleri yapılmaması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. YCGK’nun 11.02.2026 tarihli, 2024/1-544 esas ve 2026/82 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[7] YCGK’nun 21.01.2026 tarihli, 2024/1-559 esas ve 2026/42 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8] YCGK’nun 21.01.2026 tarihli, 2024/1-559 esas ve 2026/42 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

YASA DIŞI BAHİS SUÇLARINDA ÖRGÜTLÜLÜK VE SORUŞTURMA TEKNİKLERİ- AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Yasadışı bahis ve şans oyunu suçlarında dar anlamda suçtan zarar gören Spor Toto Teşkilat Başkanlığı olup geniş anlamda suçtan zarar gören kamu yani devlettir. Vergi kaybı nedeniyle devlet zarar görmekte ise de asıl zarar gören toplumu oluşturan bireylerdir. Bahis ve şans oyunlarının tamamı umut tacirliği olup bireysel ve toplumsal gelişmeyi engellemektedir. Bahis ve şans oyunları kolay kazanma kültürünü topluma egemen kılmaktadır. Bireylerin emeksiz ve kolay para kazanma hırsının kötü niyetli kriminal kişiler tarafından vergisiz olarak istismarı da suç olarak düzenlenmiştir. Bu suçla korunan hukuki yararların öngörülen cezalarla orantılı olması ve soruşturma ve yargılamaların magazinleşmemesi gerekir

Örgüt halinde işlemenin kolaylığı gözetilerek yasadışı bahis ve şans oyunu suçlarının nitelikli hal olarak düzenlenmesi gerekir. Gözaltı, yakalama ve tutuklama işlemlerinin ceza hukukunun temel ilkelerine uygun yapılması ve adalet duygusunun incitilmemesinde hukuku devleti açısından bir gereklilik bulunmaktadır.

Soruşturması veya kovuşturması devam eden şüpheli veya sanıkların kullandıkları yasadışı bahis ve şans oyunu sitelerinin soruşturma veya kovuşturmaya rağmen kapatılmaması ve organizasyonun engellenmemesi suçla mücadelenin etkin yapılmaması izlenimini vermektedir.

Ceza muhakemesi hukuku, suç soruşturması ile başlayan yargılamada hukuk güvenliğinin hangi yöntemlerle korunduğunun usulünü düzenleyen bir kurallar bütünüdür. Soruşturmanın ve yargılamanın nasıl yapılacağını, soruşturma ve yargılama süjelerinin hak ve yükümlülüklerini, ceza muhakemesi hukukuna egemen ilkeler ışığında ortaya koyması nedeniyle hayati bir önem taşır. Ceza muhakemesi hukukunun bilimsel olmadığı bir düzende hukuk güvenliği, kamu düzeni, kamu güvenliği ve adalet gerçekleşemez[1].

Ceza muhakemesi hukuku bireyleri, haksız yakalama, tutuklama, yargılama ve mahkûmiyete karşı koruyan hukuk güvenliğinin en aktif uygulama alanıdır. Bir suç şüphesi altında olan bireylerin hangi koşullarda nasıl soruşturulacağı ve yargılanacağının kategorize edilmesi ancak evrensel hukukun ışığında yasallaştırılmış ceza muhakemesi hukukunun temel ilkelerinin uygulanması ile mümkündür.

Yer ve zamana göre değişen hukuk dışı toplumsal ve siyasi talepler hukukla çatıştığında evrensel hukuk kurallarının uygulanması ancak soruşturma ve yargılama makamlarının teminat altına alındığı, her türlü siyasi ve toplumsal baskıya karşı demokratik toplumun ilkeleri ışığında evrensel hukuk içinde kalabilen bir ceza muhakemesi hukuku ile mümkündür[2].

Soruşturma ve yargılama sürecindeki tüm işlemlerin ceza hukukuna egemen ilkeler ışığında hukuka uygun yöntemlerle bilimsel ve teknik olarak yapılması, iddia ve savunmalar titizlikle incelenerek hükme esas alınan tüm delillerin duruşmada okunarak şikâyet ve savunmalara yönelik tespitlere ve beyanlara ilişkin taraflara diyeceklerinin sorulması gerekir. Yargılama aşamalarında ileri sürülen iddia ve savunmaların istinaf ve/veya temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve özleri değiştirmeksizin tartışılması şarttır. Esas olan adil yargılama ışığında teknik ve bilimsel delillerle maddi gerçeğin araştırılmasıdır.

İddianamenin Cumhuriyet savcısının koordinesinde yapılmış soruşturmaya, yargılamanın ise soruşturma ve yargılama tekniğine uygun olarak düzenlenmiş iddianameye göre yapılması şarttır. İddianamede belirtilmeyen eylemlerden dolayı yargılama yapılarak hüküm kurulamaz. Mahkemelerce vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırılması ile sanıkların yasa dışı bahis ve/veya örgütlü suçlara katılma iradesini açıkça ortaya koyan eylemlerinin ve söylemlerinin, zaman, nitelik ve nicelik olarak yaptığı katkı itibariyle bir bütün olarak değerlendirilerek suçun unsurları üzerinden suç vasfını titizlikle araştırılarak gerekçelendirilmesi gerekir. Bu kapsamda sanık/sanıkların veya müdafi/müdafilerinin savunmalarının inandırıcı gerekçelerle reddedilerek veya kabul edilerek verilen kararın tüm tarafları tatmin etmesi ve adalet duygusunu incitmemesi amaçlanmalıdır. Suçla mücadelenin tüm yönleriyle etkin bir şekilde yapılması toplumsal barış ve gelişmenin önemli araçlarındandır. Suç toplumsal barışı bozmaktadır.

Örgüt suçunun oluşması için aranan en az üç kişinin en az birisinin kurucu, birisinin yönetici ve birisinin de üye olması gerekir. Suç örgütü olmak için yasanın öngördüğü fail sayısının örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir, yönündeki düzenlemenin örgütsel tehlike açısından yetersiz bir rakam olduğu kanaatindeyiz. İştirak halinde işlenen suçlarla örgütsel suçlar arasındaki ayırım açısından belirsiz suçların, hiyerarşinin, elverişliliğin ve devamlılığın arandığını göz önünde tutarsak bu sayının en az beş olması gerekir. Kaldı ki uygulamada örgütlü suçlarda fail sayısının onlarca hatta yüzlerce olduğu gözlemlenmektedir.

Kast ceza hukukunun en problemli alanlarından biri olup hangi eylem veya söylemlerin bilmeyi ve istemeyi ortaya koyacak ölçütler olduğunun tespiti sübjektiftir. Bu nedenle kastın tespitinde kural düzeyinde hükümler koymak yerine somut olayın özeliklerine göre failin yaşı, sosyal ve ekonomik durumu, mesleği, eğitim durum ile yaptığı eylemin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrama yeteneğinin tespitine yönelik bir araştırma yapılmalıdır. Hâkimlerin kastı belirlemede her türlü baskıya karşı her türlü teminat ile korunarak kastın tespitine yönelik derinlik sağlayacak düzeyde suç tiplerine göre değişen uzmanlık eğitimi almaları gerekir. Hangi davranışların olay bazındaki hukuki anlam ve sonuçlarının titizlikle araştırılması ve vicdani kanaate göre bir değerlendirme yapılması gerekir.

Hareketin bölünebildiği hallerden kurucu ve/veya kurucuların örgüt kurmaya yönelik icra hareketlerini tamamlayamamaları halinde örgüt kurma suçu teşebbüs aşamasında kalmaktadır. Aynı doğrultuda olma üzere örgüte üye olma, yardım etme ve propaganda yapma suçları da teşebbüse elverişlidir.

Örgütün silahlı olması halinde, verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır. Örgütün silahlı olması ağırlatıcı sebep olarak belirlenmiş olup silah kavramına TCK’nın 6/f. maddesi üzerinden bir tespit gereklidir. Silahın atışı elverişli olması şarttır. Atışa elverişli olmayan bir silah suç oluşturmamakta olup silahın görünür olması da yeterli değildir. Eğer silah bir ağırlatıcı nedense bu silahın atışa elverişli olması ve kullanması şarttır. Örgüt üyelerinden birinin evinde, iş yerinde veya arabasında ele geçen silahtan dolayı örgütün silahlı örgüt olarak kabul edilerek ağırlatıcı nedenin uygulanması ceza hukukuna egemen ilkelere açıktır. Burada önemli olan örgütün silahla oluşabilecek korkutuculuk niteliğini ulaşıp ulaşmadığının tespiti olmalıdır.

UYAP sisteminde  bulunan örgütlü suçlar bilgi havuzunda dosya kapsamındaki eylemlerle ilgili veya örtüşen bir şekilde araştırma, soruşturma ve yargılama yapılarak şüpheli veya sanık hakkında başkaca bir beyan yahut delil bulunup bulunmadığının araştırılması, varsa bu beyan yahut delillerin soruşturmada ve yargılamada okunarak taraflara diyeceklerinin sorulması, gerekirse beyanların doğruluk derecelerinin araştırılması açısından kişilerin tanık sıfatıyla ifadelerinin alınarak soruşturma ve yargılamanın maddi gerçeği ortaya koyacak nitelikte yapılması gerekir.

Örgütü üyesi olduğu iddia edilen sanığın beyanları doğrultusunda maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından örgütün yapısına ve organizasyon şekline ilişkin tüm verilerin dosya ile ilgili bölümler üzerinden araştırılarak tanık beyanları üzerinden sanığın savunmasının doğruluk derecesinin incelenerek tüm deliller üzerinden değerlendirilmesi şarttır.

Yasa dışı bahis ve şans oyunları; suç örgütlerinin devamlılığını temin etmek, kara para aklamak, ülkelerin mali, sosyal, siyasal yapısını çökertmek, haksız ve kolay para kazanmak veya vergi kaçırmak amacıyla para kazanmayı meşrulaştırmaktadır. Dijital dünyaya erişimin teknolojinin gelişmesi ve değişmesi nedeniyle zaman ve mekân tanımaksızın hızlanması, tüketim çılgınlığı ve kapitalizmin büyülü dünyası, yaşamı para odaklı hale getirmiş olup bahis ve oyunlar üzerinden umut tacirliği yapılarak insanların gerçeklikten uzaklaşmaları sağlanmaktadır.

 Yasa dışı bahis suçlarıyla mücadele etkin ve hızlı bir mücadele yöntemi gerektirir. Uzman polis, uzman savcı ve uzman mahkeme şarttır. Ayrıca bilişim uzmanlarından oluşan adli kolluk ve bilirkişilerin hem önleyici hem koruyucu hem de delilleri ortaya koyucu bir işleve sahip olmaları sağlanmalıdır.

İşlenen suçların şekli ve suçların sınır tanımayan bir şekilde işlenebilme kapasitesi ulusal ve uluslararası iş birliğini zorunlu hale getirmektedir. Klasik suçlar büyük oranda yerini dijital suçlara bırakmış olup dijital dünyanın ayrı bir işleyişi ve dili bulunmaktadır. Yasa dışı bahis suçları özellikle örgütlü olarak işlendiğinde bu suçları ortaya çıkarmak, failleri yakalamak ve suçları delillendirmek güçleşmektedir. Bu nedenle önceden hazırlıklı olup örgütsel yapının tüm yönleriyle araştırılması ve faaliyetlerinin aynı anda sona erdirilmesine ilişkin yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Yasa dışı bahis suçları ile mücadelede eylemin örgütlülük hali de gözetilerek klasik soruşturma yöntemlerinden farklı olarak bilgisayar uzmanı, yazılım uzmanı, yapay zekâ uzmanı, iletişim uzmanı ve bilişim hukuku uzmanlarından oluşacak kurulların   yasal düzenlemeler ile koordinelerinin sağlanması suretiyle örgütlü işlenen yasa dışı bahis suçlarıyla mücadelede kolektif aklın ışığında hareket edilerek bilimin ve teknolojinin gereklerine uygun olarak uygulamanın etkinleştirilmesi şarttır. Yasa dışı bahis suçlarında örgütlü yapıların ortaya çıkarılması polisin tek başına çözebileceği bir iş değildir.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN


[1] Cengiz, Apaydın, Ceza Muhakemesine Egemen İlkeler Işığında Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2025, s. 7.

[2] Apaydın, Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, s.7.

CEZA MUHAKEMESİNDE ARAMA -AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Çağdaş ve özgürlükçü hukuk devletlerinde, temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınabilmesi için öncelikle adaletin tesisine yönelik olarak toplum güvenliği ve kamu düzeni sağlanmalıdır[1]. Ceza muhakemesindeki arama, suç ve suçla mücadele kapsamında hem önleyici hem de fail veya failleri yakalama ile suç delillerini tespit ederek ele geçirme amacıyla yapılmakta olup bir koruma tedbiri niteliğine sahiptir.

Arama kişilerin temel hak ve özgürlüklerine müdahale niteliği taşımaktadır. Bu nedenle arama koruma tedbirleri uygulamaya konulurken hukuka uygun şekilde bir karar alınarak hukuka uygun bir şekilde uygulanmalıdır. Bu tedbire suçlulukla mücadele ve toplum güvenliğini sağlamak amacıyla başvurulmaktadır. Kişilerin temel hak ve özgürlükleri ile toplum güvenliği arasındaki dengenin uygulama açısından iyi kurulması şarttır. Aksi takdirde toplumun adalete olan inancının sarsılması ve uygulayıcılar açısından tazminat sorumluluğunun gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır[2].

Arama teknik olarak gözle görülemeyen, kulakla işitilemeyen, koklamayla algılanamayan bir nesnenin veya gizlenmiş olan kişinin, aracın, evin veya işyerinin ceza hukuku anlamında   araştırılmasıdır[3].

Şüphelinin üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerlere ilişkin arama tedbiri uygulanabilmesi için yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe bulunması gerekir[4].

Arama koruma tedbiri farklı korunan hukuki değerleri ihlal etmekte olup şüpheli ve ailesi açısından telafisi imkânsız zararlar oluşturmaktadır. Konutta yapılan aramada ise şüpheli ya da sanığın hem konut dokunulmazlığı hem de özel hayatın gizliliği hakkı sınırlandırılmaktadır[5].  Anayasa gereğince devlet vatandaşların maddi ve manevi varlığını korumak ve geliştirmek zorundadır. Korunan hukuki değerler arasında üstün değerin seçilmesi ve uygulamanın bu yönde geliştirilmesi esastır. Hayatın olağan akışına aykırı ihbarlar üzerinden veya objektif şüphe oluşturacak deliller olmaksızın arama kararları verilmemelidir. Arama kararı talep eden Cumhuriyet savcısı ve arama kararını vermeye yetkili sulh ceza hakimlerinin insan hak ve özgürlükleri konusunda uzmanlaşmaları şarttır. Arama kararı üzerine yapılacak aramanın usule uygun yapılması ile arama kararı sonucunda failin yakalanmaması veya suç delili elde edilmemesi hallerinde talep olmaksızın devletin kendiliğinden tazminata hükmetmesine yönelik yasal düzenlemelerin alınması hayati önem arz etmektedir. Aramanın gece yapılmasına yönelik sıkı şekil şartları getirilmeli ve adalet sistemine olan güvenin artırılması gerekir. Asıl olan bireylerin hukuki güvencelere sahip olduklarının her aşamada bireylere hissettirilmesidir.

Arama tedbiri uygulandığında tedbire muhatap olan kişinin suçluluğu ya da suçsuzluğu kanıtlanmış değildir. Arama tedbiri geçici olarak ve araç niteliğinde uygulanmaktadır. Tedbirin uygulanması ile meydana gelebilecek olumsuzlukların önlenmesi amacıyla görünüşte haklılık durumu öngörülmektedir. Görünüşte haklılık arama tedbiri uygulandığı anda haklı bir uygulama olarak görülmesini ifade etmektedir[6]. Görünüşte haklılık suç tipine göre değişen kriterler üzerinden objektif olarak belirlenmelidir. Soyut bir iddia görünüşte haklılık için yeterli bir veri olmayıp iddianın doğruluk derecesinin hayatın olağan akışı çerçevesinde değerlendirilmesi şart olmalıdır. Aksi durum hukuk güvenliği açısından büyük sakıncalar içermektedir.

Arama tedbirine başvurulmasının korunmak istenilen amaç açısından gerçekleşmesinin muhtemel görülmesi gerekir. CMK’da görünüşte haklılığın koruma tedbirlerinin her birinin sebep ve şartlarını öngörmek şeklinde belirlenebileceği düzenlenmektedir. Bu haklılığın belirlenmesi hususunda ise uygulamada özellikle suç şüphesine bakılmaktadır. Makul şüphe ya da kuvvetli şüphe, görünüşte haklılığın varlığı konusunda uygulayıcılar tarafından incelenmektedir. Şüphenin yanı sıra arama koruma tedbirlerinin uygulanma şartları ya da sebepleri de somut olaya göre değerlendirilmektedir[7]. Ayrıca arama tedbirinin zorunluluk içerip içermediği ile hangi zaman diliminde yapılması gerektiği insan hak ve özgürlükleri kapsamında empati yapılmak suretiyle   ölçülülük ilkesi üzerinden belirlenmelidir. Ön ödeme kapsamında olan hakaret suçu ile ilgili olarak evde, bilgisayarda veya cep telefonunda arama kararı verilmesi ölçülülük ilkesine aykırı olduğu gibi insani de değildir.

Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir. Şüphelinin veya sanığın yakalanabilmesi veya suç delillerinin elde edilebilmesi amacıyla, diğer bir kişinin de üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir.  Bu hâllerde aramanın yapılması, aranılan kişinin veya suçun delillerinin belirtilen yerlerde bulunduğunun kabul edilebilmesine olanak sağlayan olayların varlığına bağlıdır. Bu sınırlama, şüphelinin veya sanığın bulunduğu yerler ile izlendiği sırada girdiği yerler hakkında geçerli değildir.

 Konutta, işyerinde veya diğer kapalı yerlerde gece vaktinde arama yapılamaz. Suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalarda, birinci fıkra hükmü uygulanmaz.

 Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabilir. Kolluk amirinin yazılı emri ile yapılan arama sonuçları Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilir. Arama karar veya emrinde; a) Aramanın nedenini oluşturan fiil, b) Aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya, c) Karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi, açıkça gösterilir. Arama tutanağına işlemi yapanların açık kimlikleri yazılır.  Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur. Askerî mahallerde yapılacak arama, Cumhuriyet savcısının nezaretinde askerî makamların katılımıyla adlî kolluk görevlileri tarafından yerine getirilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının yazılı emriyle de askerî makamların katılımıyla adlî kolluk görevlileri tarafından arama yapılabilir.

Ceza muhakemesindeki arama koruma tedbiri ceza muhakemesinde başvurulan diğer koruma tedbirlerinden işlevsel olarak farklılık arz etmektedir. Ceza muhakemesinde aramanın temel amaçları yakalama ve delil elde etme olmak üzere ikili bir karakter taşımaktadır[8].

 Aranacak yerlerin sahibi veya eşyanın zilyedi aramada hazır bulunabilir; kendisi bulunmazsa temsilcisi veya ayırt etme gücüne sahip hısımlarından biri veya kendisiyle birlikte oturmakta olan bir kişi veya komşusu hazır bulundurulur. CMK’nın 117 nci maddenin birinci fıkrasında gösterilen hâllerde zilyet ve bulunmazsa yerine çağrılacak kişiye, aramaya başlamadan önce aramanın amacı hakkında bilgi verilir. Kişinin avukatının aramada hazır bulunmasına engel olunamaz.

 Aramanın sonunda hakkında arama işlemi uygulanan kimseye istemi üzerine aramanın 116 ve 117 nci maddelere göre yapıldığını ve 116 ncı maddede gösterilen durumda soruşturma veya kovuşturma konusu fiilin niteliğini belirten bir belge ve istemi üzerine el konulan veya koruma altına alınan eşyanın listesini içeren bir defter ve eğer şüpheyi haklı kılan bir şey elde edilmemiş ise bunu belirten bir belge verilir.  Belgelerde, hakkında arama işlemi uygulanan kimsenin, el konulan eşyanın mülkiyetine ilişkin görüş ve iddialarına da yer verilir. Koruma altına alınan veya el konulan eşyanın tam bir defteri yapılır ve bu eşya resmî mühürle mühürlenir veya bir işaret konulur.

 Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, “başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması ve somut delillere dayalı kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı” şartıyla ve hâkim ya da gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla yapılmalı, Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlar saat içinde hâkim onayına sunulmalıdır[9].

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 116. ve 119. maddelerinde arama kararının hangi hallerde ve ne şekilde alınacağı kanun koyucu tarafından açıkça düzenlenmiş olup, mahkemece verilmiş usulüne uygun bir arama kararı olmadığı gibi gecikmesinde sakınca bulunan hal nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından da verilmiş bir yazılı arama izni ya da Cumhuriyet savcısına ulaşılamaması nedeniyle kolluk amirince verilmiş yazılı arama emri de bulunmaması karşısında, hukuka aykırı arama sonucu ele geçen bilgisayar ve kupon yazıcısının yasak delil niteliğinde olduğu, bilgisayar üzerinde yapılan incelemede atılı suçun işlendiğine dair deliller ele geçirilmesinin sonucu değiştirmeyeceği,  sanığın atılı suçu işlediğini gösterir her türlü şüpheden uzak kesin delil ve sanığın ikrarının da bulunmadığı nazara alındığında, Anayasanın 38/2, 5271 sayılı Kanun’un 206/2-a, 217/2 ve 230/1 maddelerine göre, hukuka aykırı surette elde edilen delillere dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı gözetilmeden, sanığın beraatı yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur[10].

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 116. ve 119. maddelerinde arama kararının hangi hallerde ve ne şekilde alınacağı kanun koyucu tarafından açıkça düzenlenmiş olup, mahkemece verilmiş usulüne uygun bir arama kararı olmadığı gibi gecikmesinde sakınca bulunan hal nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından da verilmiş bir yazılı arama izni ya da Cumhuriyet savcısına ulaşılamaması nedeniyle kolluk amirince verilmiş yazılı arama emri de bulunmaması karşısında, hukuka aykırı arama sonucu ele geçen bilgisayar ve kupon yazıcısının yasak delil niteliğinde olduğu, bilgisayar üzerinde yapılan incelemede atılı suçun işlendiğine dair deliller ele geçirilmesinin sonucu değiştirmeyeceği, bu suretle elde ettiği deliller de hukuka aykırı olduğundan hükme esas alınamayacağı, başkaca da sanıkların atılı suçu işlediğini gösterir her türlü şüpheden uzak kesin delil ve sanıkların ikrarının da bulunmadığı nazara alındığında, Anayasanın 38/2, 5271 sayılı Kanun’un 206/2-a, 217/2 ve 230/1. maddelerine göre, hukuka aykırı surette elde edilen delillere dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı gözetilerek, sanıkların beraatları yerine yazılı şekilde mahkûmiyetlerine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur[11].

Arama kararı kural olarak Cumhuriyet savcısının talebi ile sulh ceza hâkimi tarafından dosya üzerinden yapılan inceleme ile verilmektedir. Bu kapsamda soruşturma aşamasında verilen arama kararına CMK’nın 267. maddesine göre itiraz edilmesi mümkündür. Yapılan itiraz CMK’nın 269. maddesine göre kural olarak arama kararının uygulanmasını durdurmamaktadır. Kovuşturma aşamasında ise mahkeme tarafından verilen arama kararına itiraz edilmesi mümkün değildir. Bu şekilde verilen arama kararları son kararla birlikte istinaf veya temyiz edilebilmektedir[12]. Arama kararı kolluk tarafından yapılan araştırma sonucu oluşan dosya üzerinden verildiğinden maalesef bazen hukuki olmayan arama kararları da verilmekte olup bu durum bireylerde adalete olan güveni azaltmaktadır. Hak arama bilincinin oluşması ve gelişmesi açısından haksız arama kararlarına karşı yasal yolların tüketilmesi adalet sisteminin işleyişini geliştirecektir.

Arama kararına itiraz hakkı, hak arama özgürlüğü kapsamında olup adalete erişim hakkı olarak uygulanabilir bir şekilde yasal düzenlemeler yapılarak revize edilmelidir.  Arama kararının ve arama kararının uygulanmasının hukuka aykırı olduğuna ilişkin mahkemeye itiraz hakkı, bir haksızlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve haksızlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmeyi içermektedir.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ-YAZAR


[1]    Onan, Ozan, Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Kamu Hukuku Programı Yüksek Lisans Tezi, İzmir 2009, s. 1.

[2] Seyyidoğlu , Muhammed Sıddık, Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama Ve El koyma, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Kamu Hukuku Yüksek Lisans Programı, Yüksek Lisans Tezi,  İstanbul, 2021, s. vi.

[3] Yenisey Feridun, İnsan Hakları Açısından Arama, Elkoyma, Yakalama ve İfade Alma, Ankara, AÜ. SBF., 1995, (Yakalama), s. 6.

[4]  Güngör, Ali/Apaydın, Cengiz/Akyamaç, Murat/ Serdar, Beyazıt/Tülü, Hacı Mehmet/Çavuş, Adnan/Yaşar, Alim/Şen, Zekeriye/Bilgi, Levent/Aydın, Filiz Gökduman/Kara, Eyüp/Altun, Yunus Emre/Aslan, Ahmet/Karcıoğlu, Tuncay/Okudan, Furkan, Cumhuriyet Savcıları İçin Soruşturma Rehberi, 2. Baskı, İstanbul, 2020, s. 134.

[5] Öztürk, Bahri/Kazancı, Behiye Eker/ Güleç, Sesim Soyer, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbirleri., Ankara, 2019, s. 30.

[6] Ünver,Yener/ Hakeri, Hakan,  Ceza Muhakemesi Hukuku,  Ankara,  2016, s. 319.

[7] Çolak, Haluk/ Taşkın, Mustafa, Açıklamalı-Karşılaştırmalı-Uygulamalı Ceza Muhakemesi Kanunu, Ankara, 2005. s. 20-21.

[8] Özbek, Veli Özer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, 2006, s. 301

[9]Güngör ve diğerleri s. 134.

[10] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 15.04.2024 tarihli, 2021 /5681 esas ve 2024/3942 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 16.12. 2024 tarihli, 2024/1745 esas ve 2024/11696 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12] Seyyidoğlu, s. 37.

ÖRGÜTLÜ SUÇLARDA KAST YOKLUĞU VE HATA AYIRIMI

Örgütlü suçlarda suçun manevi unsuru, doğrudan kast olup eylemlerin suç işleme  amacı ve  derin maksat olarak nitelendireceğimiz saiki de içermesi gerekir. Örgüte giren kişinin, girdiği örgütün suç işleyen, suç işlemeyi amaçlayan bir örgüt olduğunu bilmesi gerekir. Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu için de saikin “suç işlemek amacı” olması aranır. (Toroslu Özel Kısım s. 263-266, Alacakaptan Cürüm İşlemek İçin Örgüt s. 28, Özgenç Genel Hükümler syf. 280[1]).

Kişi, örgütün işlediği somut fiili bilmese de terör örgütü olduğunu, sağladığı yardımın örgütün yararına kullanılacağını bilmeli ve bu irade ile hareket etmelidir. İnsani mülahazalarla yapılan yardımlar örgüte yardım suçunu oluşturmaz. Yapılacak her türlü yardımın suç olarak değerlendirilmemesi gerekir. (Prof. Dr. A. Caner Yenidünya/ Zafer İçer, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma, 1. Baskı, s. 56). Örgüte yardım suçunda manevi unsurun oluşması için genel kasıt yeterli değildir. Özel kasıt ile işlenen bir suçtur. Fail örgütün amacını gerçekleştirmesine katkı sağlamak kastı ile hareket etmelidir. (Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal TOPÇU, Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları, s. 164). Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte bilerek ve isteyerek yardım edilmiş olması gerekir. Başka bir ifadeyle, yardım fiilinin örgütün suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğu bilinerek gerçekleştirilmiş olması gerekir. Fıkra metninde geçen “bilerek” ibaresi doğrudan kastı ifade eder. Doğrudan örgüte değil de örgüt mensuplarına yardım edilmesi halinde, yardım edilen kişilerin suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt mensubu olduklarının da bilinmesi gerekmektedir. Örgüt mensuplarına yapılan yardım, aynı zamanda örgüte yapılan yardım olarak değerlendirmek gerekir. Ancak, bu yardımın örgütün amacını gerçekleştirmeye hizmet eden bir yardım olması gerekmektedir. (Prof. Dr. İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, 7. Baskı, s. 38-39). Sanığın, örgütün amacını ve faaliyetlerinde kullanılacağını bilerek yardımda bulunması gerekir[2].

Suçunun manevi unsuru bilme ve istemeden ibaret olan   kasttır. FETÖ/PDY terör örgütünün, başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanında büyük bir kesimce böylece algılanması, amaca ulaşmak için her yolu mubah gören fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce erişinceye kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazara alındığında, örgütün ustaca gizlenen amacını bilenler ve bu amaçla örgütte görev alanlar açısından, suç tarihine bakılmaksızın ve suç tarihinden önce anılan yapının terör örgütü olduğuna ilişkin bir mahkeme kararı verilmiş olması da aranmaksızın hata savunmalarına itibar edilemeyeceğinde kuşku bulunmamakta ise de; terör örgütü olduğunu bilmeksizin içinde yer alan veya yardım eden sanıklar yönünden mensup olduğu ya da yardım ettiği yapının Anayasal düzeni zorla değiştirme, Anayasaya uygun olmayan yöntemlerle iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan bir terör örgütü olduğunu veya terör örgütüne dönüştüğünü anladığı veyahut expost bir değerlendirme ile dış âleme yansıyan olay ve olgular itibariyle kendisinden anlamasının beklendiği tarihten itibaren davranışları ile bu örgütten ayrılma iradesini ortaya koyup koymadığı ve bu bağlamda TCK’nın 30/1. maddesinde düzenlenen suçun maddi unsurlarında hata şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği somut olayın özelliğine göre değerlendirilmelidir. Somut olayda, 01.10.2010 yılında örgüte müzahir U .. Kültür ve Eğitim vakfına bağışta bulunan, 05.03.1995 tarihinde B.. isimli derneğe üye ve Bank Asya A grubu hissedarı olan, safahatta istikrarlı biçimde 17/25 Aralık 2013 yılı sonrasında örgütle tamamen bağını kestiğine ilişkin beyanları, FETÖ silahlı terör örgütünün Bursa ilinde faaliyetlerini yürüttüğü K… Özel Eğitim Sağlık Hizmetleri A.Ş.’ye herhangi bir bedel ödemeden 2007 yılında başlattığı ortaklığını hisselerini 01.01.2013 yılında devretmek suretiyle sonlandırması, 2012 yılında B.. isimli dernek yönetim kurulundan istifa etmesi, tanık Ta…’ın sanığı Ocak 2013 tarihinden sonra B..’da görmediğine dair beyanları ile etkin pişmanlıktan yararlanan diğer dosya sanıklarının sanığın 17/25 Aralık 2013 sonrasında örgüt ile bağlantısının olduğuna dair açıkça görgülerine dayanan beyanlarının bulunmaması gibi delil, olgu ve aksi kanıtlanamayan savunmalarla teyit edilmesi, samimi anlatımlarında örgütte kaldığı süre ve konumu itibarıyla, örgütün yapısı ve faaliyetleri ile ilgili bilgi vermesi karşısında; sanığın örgütün nihai amaçlarını açıkça ortaya koyan dış âleme yansıyan olay ve olguların yaşandığı 2013 yılından itibaren herhangi bir örgütsel faaliyetinin bulunup bulunmadığının tereddütte yol açmayacak şekilde belirlenmesi açısından; Bank Asya A grubu hissedarı olan sanığın mutat hesap hareketleri dışında örgüt liderinin talimatına uygun işlem yapıp yapmadığının belirlenmesi için Bank Asya’da bulunan hesapları ve hisselerine ilişkin meblağ ve hesap işlemlerine ilişkin bilirkişi incelemesi yaptırılıp, şirket devrine ilişkin ticaret sicili evrakları ile B.. isimli dernek yönetim kurulu ve üyeliklerine dair giriş, ayrılışına ilişkin tüm belgelerin getirtilip, sanığın savunmasında ifade ettiği üzere örgütün görünen yüzü ortaya çıktıktan sonra örgüt ile bağlantısını kestiği kanaatine ulaşılması durumunda eyleminin TCK’nın 30/1 maddesi kapsamında kalıp kalmayacağının tartışılmasında zorunluluk bulunması bozmayı gerektirmektedir[3]. Para trafiği hayatın olağan akışı çerçevesinde değerlendirildiğinde sanığın örgütsel faaliyetinin etkisini ve  sanığın örgütteki konumunu ortaya koymaktadır. Ayrıca HTS kayıtları ve diğer dijital iletişim ağlarında sanığın kim veya kimler ile hangi sıklıkla görüştüğü üzerinden sanığın kastının belirlenmesi mümkün olacaktır. Sanığın eylem ve söylemlerinin bir bütün olarak değerlendirilerek örgüt şemasındaki görev tanımının ortaya çıkarılması amaçlanmalıdır.  

Suç işlemek üzere kurulmuş bir örgütü yönetme saikine dayanan doğrudan kastla işlenebilen bir suçtur. Bu suç olası kast ile işlenemez. Suç örgütünün varlığı için suç işlemek amacının açık bir şekilde ortaya konulmuş olması gerekir. Bir oluşumun çekirdeğini oluşturan kişiler suç işlemek amacıyla hareket etmekle birlikte, oluşumun içinde yer alan fakat bu amaçtan habersiz olan kişiler, suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüte üye olmaktan veya bu örgütü yönetmekten sorumlu tutulamazlar. (Özgenç, Suç Örgütleri, 21,22) Bu halde sorumluluk, TCK’nın 30. maddesinde düzenlenen “hata“ kurumuna göre çözüme kavuşturulmalıdır[4]. Olayda hata kavramına göre değil kast yokluğu  üzerinden bir değerlendirme yapılmasında hukuki gereklilik bulunmaktadır. Bilme ve isteme unsurlarının objektif kriterler üzerinden belirlenerek peşin hükümlerden kaçınılmasında hukuki bir zorunluluk bulunmaktadır.

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat

[1]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 13.12.2021 tarihli, 2021/2072 esas ve 2021/10917 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 21.3.2022 tarihli, 2021/11493 esas ve 2022/1500 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

CEZA MUHAKEMESİNE EGEMEN İLKELERDEN ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR İLKESİ

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/2. maddesi ve fıkrasına göre, “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır”. Anayasa’nın 38/4. maddesi ve fıkrasında da “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”, diyerek aynı ilkeyi benimsemiştir[1]. Hukuk devletinin bir gereği olan bu ilke nedeniyle, bir kimsenin suçluluğunun kesinleşmiş yargı kararıyla ispat edilmiş olmasına kadar, o kişinin suçsuz olduğu varsayılacaktır[2].

Failin bir suç işleyip işlemediğine dair basit şüphe ile başlatılan ceza muhakemesi süreci, failin suçu işlediğinin sübuta ermesi halinde mahkûmiyet kararı verilerek tamamlanır. Mahkûmiyet kararı verebilmesi için mahkemenin sanığa isnat edilen suçun sanık tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu, duruşmada tartışılmış olan delillere dayanarak ortaya çıkarmak mecburiyetindedir. Eğer mahkeme, sanığın eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmediği konusunda vicdani bir kanaate ulaşamıyorsa ve eylemi sanığın gerçekleştirmiş bulunduğunu delillere dayanarak vicdani kanaati ile söyleyemiyorsa, sanığın atılı suçu işlemediği kabul edilir. Bu ilkeye, ceza muhakemesi hukukunda “şüpheden sanık yararlanır ilkesi” denilmektedir[3].

Şüpheden sanık yararlanır ilkesi bir ispat ilkesi olmaktan çok, delillerin değerlendirmesi sonrasında ortaya çıkan ve çözümlenemeyen kuşkulu durum nedeniyle kullanılan bir ilkedir. Hâkim delilleri değerlendirdikten sonra sanık hakkındaki kuşkuyu yenemiyorsa, devreye bu ilke girer. Yani bir ispat ilkesi olmaktan ziyade, hüküm verme kuralıdır. Kanunda yazılı olmayan bu ilke, yargı uygulaması ve öğretinin benimsediği bir ilkedir[4]. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi, “maddi mesele” bakımından, kusurun ve yaptırımın tayini konularında uygulanır. “Hukuki mesele” bakımından bu ilke uygulanmaz. Muhakeme Hukuku bakımından hata yapılıp yapılmadığı konusunda şüphe varsa, yorum yöntemleri uygulanır[5].

Ceza yargılamalarında amaç, maddî gerçeğin hiçbir kuşkuya yer bırakılmaksızın ortaya çıkarılmasıdır; kuşkunun bulunması halinde, mahkûmiyet kararı verilmesi ceza hukukunun genel ilkelerine aykırıdır[6]; kuşkudan sanığın yararlanacağı evrensel bir ceza hukuku ilkesi olup bir takım kurgu veya varsayımlara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Diğer bir ifadeyle, sanığın cezalandırılmasının temel koşulu yapılan yargılamada suçun şüpheye yer verilmeyecek şekilde sanık tarafından işlendiğinin ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli yönleri deliller ve vicdani kanaat ışığında tam olarak aydınlatılmamış soyut iddialar sanık aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz Sadece aleyhe deliller üzerinden birtakım varsayımlarla sanığın cezalandırılması ceza yargılamasında her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle maddi gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelmektedir[7].

Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri kuşkudan sanığın yararlanması ilkesidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesi için suçun kuşkuya yer olmayacak şekilde ispat edilmiş olması gerekir. Kuşkulu ve aydınlatılmamış olaylar ve iddialar sanık aleyhine yorumlanarak kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti ihtimallere değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. İspat teorik de olsa, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. O halde, ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir ihtimale değil, kuşkudan uzak kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçmenin tek yolu budur[8]. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi, başlı başına davayı esastan çözen, yargılamayı sona erdiren bir durumdur[9].

 Şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesi, masumiyet karinesinin uzantısı olan evrensel bir kuraldır. Bu ilke, ceza yargılamasında ispat konusunda bir husus şüpheli kaldığında sanık lehine sonuç çıkarmayı ve karar vermeyi gerekli kılan bir prensiptir. Buna göre, sanığın mahkûm edilmesi için, suçluluğu konusunda yargıca yüzde yüz kanaat oluşması şarttır. Ancak uygulamada delil toplama tekniklerinin yetersizliği, delil toplamakla görevli araştırma ve soruşturma organlarının teknik ve donanım yetersizliği nedeniyle yeterince delil toplanamamakta olup, olayı yargılayan hâkimin bakış açısına göre “şüpheden sanık yararlanır“, ilkesi uygulandığı gibi, “şüpheden iddia güçlenir” şeklinde hukuksal bir temeli olmayan fiili bir uygulamaya da yol açılmıştır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi yargılamaya ilişkin bir ilke olup araştırma ve soruşturma aşamalarına egemen bir ilke değildir[10].

Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Ceza Dairelerinin yerleşik uygulamalarına göre, ceza hukukunun genel prensiplerinden olan şüpheden sanık yargılanır ilkesi uyarınca bir suçtan cezalandırılmanın temel koşulunun, suçun kuşkuya yer verilmeyecek şekilde ispat edilmesine bağlı olduğunu, kuşkulu ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddiaların sanıkların aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı, yine ceza mahkûmiyetinin yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşan olası kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanması ve bu ispatın hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olması gerektiği, yüksek de olsa bir olasılığa dayalı olarak sanıkların cezalandırılmasının ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaştırmayacağı, ceza yargılamasında mahkûmiyetin büyük veya küçük olasılığa değil her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmasının şart olduğu, adli hataların önüne geçebilmenin başka bir yolu olmadığı da nazara alınarak, sanıkların silahlı terör örgütüne yardım etmek amacıyla hareket ettiklerine dair, her türlü şüpheden uzak somut delile dayanmadan mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı gözetilmeksizin, beraatları yerine delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkûmiyet hükmü kurulması; yasaya aykırılık oluşturmaktadır[11].

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere; Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede “in dubio pro reo” olarak ifade edilen  “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir. 

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet kararının verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak şekilde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerektiği (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 38/4. maddesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi 6/2. maddesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 11. maddesi) de nazara alınarak, sanığın aşamalardaki savunmalarında suçlamayı kabul etmediği, sanığın Maliye Hazinesi adına kayıtlı taşınmaz üzerinde bulunan zeytin ve dut ağaçlarına zarar vermiş olduğuna dair tek görgü tanığı … olup, her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesince “Sanık ile arasında husumet bulunduğuna ilişkin herhangi bir somut kanıt gösterilemediği” gerekçesiyle tanık …’nun beyanlarına itibar edilerek hükme dayanak yapılmış ise de; sanığın yargılama aşamasında söz konusu tanıkla aralarında husumet bulunduğuna ilişkin olarak dosya kapsamında mevcut kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar sunmuş olduğu ayrıca Menderes 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 16.03.2021 tarihli ve 2020/717 esas, 2021/216 karar sayılı ilâmı ile tanık … hakkında sanığa karşı hakaret suçundan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar verildiğinin görüldüğü bu haliyle sanık ile söz konusu tanık arasında husumet bulunduğu aşikar olduğundan tarafsızlığı noktasında şüphe bulunan tanık …’nun beyanlarına itibar edilemeyeceği, İlk Derece Mahkemesince icra edilen keşif esnasında dinlenen tarafsız tanık S…’nin “Ağaçları söken kişiyi görmediğini ancak geçen yıl N..’ın traktöründe sökülü zeytin ağaçları gördüğünü” şeklinde beyanda bulunmakla sanık lehine beyanda bulunduğu, kaldı ki sanık ile aralarında husumet bulunan tanık N..’ın olay yerine gittiğinde zeytin ve dut ağaçlarının yanmış vaziyette olduğunu beyan etmesine karşın tanık B..’nun ise sanığın suça konu ağaçlarının farklı zaman dilimlerinde parça parça sanık tarafından söküldüğünü beyan etmesi suretiyle suçun işleniş şekli noktasında dahi çelişkili beyanlarda bulundukları dikkate alındığında; sanığın hükümlülüğüne yeterli hukuka uygun, her türlü şüpheden uzak, somut, kesin ve inandırıcı bir delil elde edilemediğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi de nazara alınarak, sanığın nitelikli mala zarar verme suçundan  beraatı yerine yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi, hukuka aykırı bulunmuştur”[12].

Maalesef uygulamada farklılıklara rağmen bir standart olmadığı açık olup soyut delillere mahkemelerin farklı anlamlar yüklemeleri nedeniyle hukuka aykırı kararlar verildiği gözlemlenmektedir. Oysa hukuk öngörülebilen bir standart olup standart dışına çıkamaz. Sanığın atılı suçu işlediğine yönelik her türlü şüpheden uzak, kesin ve yeterli delil bulunmaması hallerinde şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince sanık hakkında beraat kararı verilmesinde hukuki bir zorunluluk bulunmaktadır. Şüphenin sanık aleyhine yorumlanması ceza hukukunun temel ilkelerine açıkça aykırıdır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi ve masumiyet karinesi adil yargılamanın temelini oluşturmaktadır. Varsayıma dayalı ve kurgudan ibaret iddiaların hukuka uygun deliller ile desteklenmemesi halinde şüphenin yenilememesi nedeniyle beraat kararı verilmesi gerekir.

Anayasa’nın 138/1 ve CMK’nın 217/1. maddeleri ile Anayasa’nın 38. ve İHAS’ın 6/2. maddeleri sarahatine göre ispat hukuku bakımından vicdani kanaat esasını benimseyen Ceza muhakememizin amacı, maddi gerçeği insan onuruna yaraşır biçimde ortaya çıkarmaktır. Geçmişte yaşanan ya da yaşandığı iddia olunan bu vakıayı/maddi gerçekliği, olay mahkemesi yapacağı öğrenme yargılaması ile taraflar ve delillerle doğrudan muhatap olup muhakeme hukukuna ilişkin normlar doğrultusunda, gerektiğinde mantık ilminden ve tecrübe kurallarından da faydalanarak sonradan mahkeme önünde temsil etmeye çalışacak, böylece sezgileriyle değil akıl yoluyla vicdani kanaate  ulaşarak (Metin Feyzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin Yayınevi, s. 139) maddi sorunu çözecektir. Bu yetki münhasıran olay mahkemesine aittir[13].

Vicdani kanaate ulaşılması, isnat olunan fiilin ispatlandığı anlamına gelir. Bu nedenle, vicdani kanaat hukuki sorunla değil, maddi sorunla ilgili bir kavramdır ve vicdani kanaate ulaşacak makam da maddi uyuşmazlığı çözmeye yetkili derece mahkemeleridir. Hukuki sorunun çözümünde vicdani kanaat ölçütü kullanılamaz. Çünkü; hukuki sorunun doğru çözümü, maddi olaya uygulanması gereken hukuk kurallarının doğru bulunması ve doğru yorumlanması ile ilgilidir. Vicdani ispat sisteminde hâkimler, hür vicdanlarına göre hüküm verirler. Her türlü delil aracı, kural olarak kullanılabilir ve bunlar serbestçe değerlendirilir. Ancak bu serbestliğin sınırını yine hukuk belirler. Nitekim, Anayasa’nın 138/1. maddesine göre hâkim, vicdani kanaatini oluştururken, Anayasa’nın, kanunların ve hukukun çizdiği çerçevede kalmak zorundadır. Delil araçlarının ne zaman ve kimler tarafından ikame edilebileceği, bunların muhakemede tabi tutulacakları işlemler, delil aracı ikame taleplerinin hangi şartlarda ret olunabileceği, çelişme yönteminin nasıl hayata geçirileceği, delil aracı yasaklarının neler olduğu gibi konular hukuk tarafından düzenlenir (Feyzioğlu, s. 357).  Kural olarak delillerle doğrudan temas kurmayan ve öğrenme yargılaması yapamayan Yargıtay’ın, hukuka uygun olarak elde edilen delilleri takdir etme ve bu suretle ilk derece mahkemelerinin vicdani kanaatini denetleme, aslında olayın nasıl cereyan ettiğini ortaya koyma imkânı bulunmamaktadır. Ancak hükmün gerekçesini esas alarak, bu delillerle varılan sonucun/kabul edilen maddi vakıanın, akıl yürütme/mantık kurallarına, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel kaidelere uygun olup olmadığını denetleyebileceğinde de kuşku yoktur. 288. maddenin Hükûmet Tasarısı’ndaki gerekçesinde bu duruma; “Delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde elbette ki hukuka aykırılık oluşturur.” denilerek işaret edilmiştir.  Uygulama da bu şekilde istikrar kazanmıştır. Doktrinde Yenisey aynı düşünceyi; “Bir hukuk normu olmayan fizik ve mantık kuralları ve tecrübe kaidesi, bir hukuk normu gibi ele alınarak bunlara aykırı olan vicdani kanaatin denetlenmesine imkân sağlamaktadır.” (Feridun Yenisey, İstinafta Maddi ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Silvia Tellenbach’a Armağan, Seçkin Yayınları, s. 1282) diyerek benimsendiğini ifade etmiştir. Çünkü; sağlıklı bir hukuki denetimin ön şartı, maddi vakıanın usulüne uygun, tam ve doğru olarak belirlenmiş olmasıdır[14].

Ceza yargılamasında kanıt serbestliği ilkesi başlığı altında toplayabileceğimiz temel prensiplere göre; a) Her şeyin kanıt olabileceği (hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş), b) İlgililerin kanıt ileri sürebilecekleri, c) Hâkimin kendiliğinden kanıt araştırabileceği, (hatta zorunlu olarak araştırması gerektiği), d) Kanıt ileri sürmede zaman kısıtlaması olamayacağı, e) Kanıtlama külfetinin sanığa yüklenemeyeceği, f) Kanıt değerlendirmede hâkimi bağlayan üstün kanıtın söz konusu olmayıp hâkimin tüm kanıtları serbestçe değerlendirebileceği, (vicdani kanaat) ceza yargılamasının temel ilkeleridir. Bu ilkelerin birinden dahi vazgeçmek, ceza yargılamasının temel ilke ve yapısına aykırı davranmak anlamını taşır (YCGK, 08.04.1991 tarihli ve 81-111 sayılı).

Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada; suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık ispata dayanmalı, bu ispat hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Toplanan delillerin bir kısmının gözetilip diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaat üzerinden yüksek de olsa bir ihtimalle sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir (YCGK, 11.6.2013 tarihli ve 36-294 sayılı).

Yargıtay’ın şüphe halinde beraat kararı verilmesi gerektiğine ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir; “Şu hâlde, sanığa isnat edilen fiilin sanık tarafından icra edildiğinin kabulü için gerekçeli ve muhtemel şüphenin tamamen yenilmesi gerekir. Zira kabili te’lif olmayan şüphe ile gerçeğin yan yana mevcudiyeti ile vicdani kanaate ulaşılmasının, mantık ve hukuk kuralları bakımından mümkün olduğu söylenemez. Katılan mağdure tarafından sanığın olay günü kendisini aracında alıkoyarak ormana götürdüğü ve nitelikli cinsel saldırıda bulunduğu iddia edilmiş ise de; ormanlık alanda bir kadın ve erkeğin araçta kavga ettikleri ihbarı üzerine olay yerine gelen jandarma görevlilerine ilk anda sanığın kendisine tecavüz ettiğini beyan eden katılan mağdurenin, kısa bir süre sonra ise sadece sanığın peşini bırakmasını istediğini, sanıkla rızasıyla ilişkiye girdiğini ve adli raporunun alınmasını istemediğini söylediği, bu yönde yazılı ifade veren mağdurenin on bir gün sonra ..Devlet Hastanesine başvurarak adli rapor aldığı ve iki gün sonra da jandarmada sanığın kendisini zorla alıkoyarak tecavüz ettiğini ifade ettiği, sanığın ise evli olduğu hâlde uzun yıllar kendisiyle ilişki yaşayan katılan mağdurenin kendisiyle evlenmediği için iftira attığını savunduğu olayda; jandarma personeline çelişki anlatımlarda bulunan ve bu nedenle olay günü raporu alınmayan mağdurenin raporunda belirtilen yaraların sanıkça yapıldığı hususunun şüphede kaldığı, bu husus yanında dosya kapsamında yer alan ortak anlatımlara göre katılan mağdurenin uzun yıllar ilişki yaşamalarına rağmen kendisiyle evlenmeyen ama ayrılmayı da kabul etmeyen sanığı kendisinden uzaklaştırabilmek amacıyla jandarma personeliyle karşılaştığı ilk anda suça konu iddiaları ortaya attığına ilişkin oluşan şüphe ve atılı suçları hiçbir aşamada kabul etmeyen sanık savunması bir bütün olarak değerlendirildiğinde; mahallinde ikame olunan ve tartışılan delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin tamamen ortadan kaldırılması ve sanığın isnat edilen suçları işlediğine dair tam bir vicdani kanaat oluşması için yeterli olmadığı, in dubio pro reo/şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince oluşan şüphenin sanık lehine değerlendirilmesinde zorunluluk bulunduğu, açıklanan nedenlerle sanığa isnat edilen nitelikli cinsel saldırı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının unsurları itibariyle oluşmadığı kabul edilmelidir”[15]

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat

[1]      Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, 6. Baskı, 2011, 64.

[2]      Ünver, Yener /Hakeri, Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Ankara 2017, 22.

[3]      Yenisey, Feridun, Uygulanan ve Olması Gereken Ceza Muhakemesi Hukuku Duruşma ve Kanun Yolları., İstanbul, 1990, 143 vd.

[4]      Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 66.

[5]      Yenisey, Feridun/Nuhoğlu, Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Güncellenmiş 6. Baskı, Ankara, 2018, 76.

[6]      Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 26.12.1994 tarihli, 1994/9-295 esas ve 1994/368 sayılı kararı, www. kazanci. com.tr).

[7]      Apaydın, Cengiz, Ceza Muhakemesine Egemen İlkeler Işığında Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, Ankara 2020, 38.

[8]      Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 04.04.2006 tarihli, 3-35/97 sayılı kararı.

[9]      Anayurt, Ömer,” Adil Yargılanma İlkesi Olarak Masumiyet Karinesi”, A. Dr. Şükrü Alpaslan Armağanı, Mayıs 2007, 221.

[10]    Apaydın, 40.

[11]    Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 10.05.2022 tarihli, 2021/1933 esas ve 2022/2592 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır). Aynı kararda basın özgürlüğünün sınırları şöyle belirlenmektedir; Bir hakkın kullanılması hukuka uygunluk nedeni olup, sınırları içinde kullanılan basın özgürlüğü de bu haklardandır. Nitekim basın yasasında; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.” şeklinde ifade edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre; basının “kamuoyunun bekçi köpeği” rolü demokrasinin siyasi işleyişi için yaşamsal önemdedir. Basın ve soruşturmacı gazetecilik, hükümetin siyasi kararlarını, eylemlerini ve ihmallerini sıkı bir denetime tabi tutarak ve vatandaşların karar alma sürecine katılmasını kolaylaştırarak demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesini güvence altına almaktadır. Basının sahip olduğu, demokrasiyi güçlendiren böyle bir işlem, halkın, tartışmalı siyasi konularda da kamuoyunu ilgilendiren bilgi ve fikirleri alma hakkıyla birlikte gündeme geldiğinde özel bir önem kazanır. Basın, halkın siyasal liderlerin düşünceleri ve tavırları hakkında bir görüş edinilmesi ve oluşturulabilmesi için en uygun yollardan biridir. Ancak hiçbir hak sınırsız değildir. Diğer haklarda olduğu gibi, Anayasamız ve İnsan Hakları Sözleşmesinde ile Basın Yasasında; ifade ve basın özgürlüğünü sınırlayıcı meşru nedenlere yer verilmiştir. Bunlar; ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin korunması, düzensizliğin ve suç işlemenin önlenmesi, sağlığın, ahlakın, başkalarının şöhretinin ve haklarının korunması, gizli olarak elde edilen bilgilerin açıklanmasının önlenmesi ve yargı organlarının otorite ve tarafsızlığının sürdürülmesidir. İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca; Gazetecilerin, gazetecilik etiğine uygun bir şekilde davranarak, doğru ve güvenli bir bilgi verebilmek için doğru ve iyi niyetli hareket etmeye yönelik ödev ve sorumluluklarına vurgu yapmıştır. (Baladet Tromso ve Stensaas v Norveç 1999- III; 29 EHRR 125 para 65) Bir basın suçu ile ilgili hapis cezası verilmesi ancak istisnai durumlarda, özellikle nefret söylemi ve şiddete tahrikte olduğu gibi diğer temel haklara ciddi bir biçimde zarar verildiği takdirde gazetecilerin ifade özgürlüğüne bağdaşabilecektir. (Dammonn v İsviçre hudoc 2006 para 57) AİHM benzer nitelikteki bir olaya ilişkin Leroy v. Fransa kararında; “şüphelinin terör eyleminin olduğu gün, hatta aynı saatlerde toplumun henüz şok halindeyken, kullandığı ifadelerde hiçbir özen göstermeksizin, attığı manşet ve yazı içerisinde kullandığı ifadelerin basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Konuya gazeteci gözüyle bakılırsa ve haber değeri taşıdığı düşünülse bile, özellikle olayın zamanlaması, şüphelinin kullandığı dilde daha fazla sorumluluk göstermesini gerektirmektedir” (Leroy v. Fransa, dilekçe no: 36109/03, 2.10.2008). Bu açıklamalar ışığında, muhalif kimliği ile bilinen Karşı Gazetesindeki iktidara yönelik eleştiri ve yorumların, çoğulcu, özgürlükçü, hoşgörülü, demokratik toplumlarda düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece genel kabul gören ve zararsız yahut önemsiz addedilen düşünceler yönünden değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen kural dışı, hatta endişe verici düşünceler için de geçerlidir. Ancak, basında, özgürlük sınırlarını aşar biçimde, terör örgütlerinin propagandası yapılması veya örgüte ait bildirilerin yayınlanması hallerinde, ilgililer hakkında suçun oluşturacağında kuşku yoktur.

[12] Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 25. 12. 2025 tarihli, 2025/3560 esas ve 2025/11944 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13] YCGK’nun 24. 12.2025 tarihli, 2023/9-428 esas ve 2025/604 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[14] YCGK’nun 24. 12.2025 tarihli, 2023/9-428 esas ve 2025/604 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[15] YCGK’nun 24. 12.2025 tarihli, 2023/9-428 esas ve 2025/604 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA HÜKÜM KURMA -AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA

HÜKÜM KURMA

5237 sayılı TCK’nın Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde İmal ve Ticareti  başlıklı 188. maddesinin 3. fıkrası;  uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, 10 yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır, şeklinde tanımlanmış  olup uyuşturucu veya  uyarıcı madde ticaretine ilişkin seçimlik  hareketler belirlenmiştir.

  Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalarda uyuşturucunun kullanma amacı doğrultusunda bulundurulduğu yönünde savunmalar yapılmaktadır. Adil yargılama hakkı kapsamında şüpheli veya sanığın savunmasının doğruluk derecesinin araştırılarak maddi gerçeğin tespiti gerekir. Uyuşturucu madde bulundurma eyleminin, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu, yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun tespitinde ana ölçüt, bulundurmanın hangi amaca yönelik olduğunun araştırılmasıdır. Ceza Genel Kurulu’nun 15.06.2004 gün ve 107-136 ile 06.03.2012 gün ve 387-75 sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararında da belirtildiği gibi, uyuşturucu madde bulundurmanın, kullanma maksadına yönelik olduğunun belirlenmesinde kural düzeyinde ölçütler benimsenmektedir. Şüpheli veya sanığın suça konu uyuşturucu veya uyarıcı maddeyi bedelli veya bedelsiz başkasına verip vermediğinin araştırılması gerekir. Yine suça konu maddenin miktarı ve türünün de bilimsel açıdan araştırılarak şüpheli veya sanığın kişisel kullanımı kapsamında olup olmadığının değerlendirilmesi şarttır. Ayrıca uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçiriliş şekli de eylemin niteliğinin tespitinde önemli bir kriter olarak karşımıza çıkmaktadır.

Uyuşturucu madde suçlarında  somut olayın özelliklerine göre sanık hakkındaki iletişimin tespiti, dinlenmesi ve tespitine yönelik tedbir, varsa fizik takip altında tutulduğu dönemdeki  eylemleri, varsa zincirleme suretiyle  uyuşturucu ve/veya  uyarıcı madde satışı, suçüstü yapıldığı anda kullandığı araçta, iş yerinde  ve/veya evde uyuşturucu madde ele geçirilmiş olması, uyuşturucu ve veya uyarıcı maddenin miktarı ve türü, ihbar üzerine  suça konu  uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri satın alan kişilerin yakalama sonrası polisteki ifadeleri, soruşturma ve kovuşturma  aşamalarındaki tüm ifadeler, tapeler, usulüne uygun olarak  alınmış üst  arama, araç, ev ve/veya iş yeri arama tutanakları, yakalama tutanakları, uzmanlık raporları ile olayın oluş ve işleyiş şekli ışığında maddi gerçeğin ortaya çıkarılarak bir değerlendirme yapılmak suretiyle sanığın eyleminin nitelendirilmesi, delillerin ortaya konularak tartışılması  suretiyle sanığın mahkumiyeti halinde eylemine uyan yasa maddelerinin usule uygun olarak belirlenmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle, iddia, sanığın aşamalardaki savunmaları, tanık anlatımları, kollukça düzenlenen üst arama tutanağı, ön tespit tutanağı, tartı vezin tutanağı, eşleştirme tutanağı,  varsa ihbar tutanağı, fotoğraf teşhis tutanakları, … Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce düzenlenen uzmanlık raporu,… İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü Parmak İzi Geliştirme Laboratuvar Büro Amirliğince düzenlenen uzmanlık raporu, sanıklara ait nüfus ve adli sicil kayıtları ile olayın oluş ve işleyiş şekli üzerinden bir  maddi ve hukuki değerlendirme yapılarak sonucuna göre hüküm kurulması gerekir.

Hukuka uygun yöntemlerle Cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh ceza hakimliğinden alınan karar  doğrultusunda  soruşturma kapsamında uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan takip edilen sanık veya sanıklara  yönelik uygulanan iletişimin tespiti ve fiziki takip çalışmaları neticesinde sanık veya sanıkların bireysel  ya da fikirsel  ve eylemsel iş birliği içerisinde  uyuşturucu  veya uyarıcı madde almak isteyen şahısların telefon iletişimine ilişkin telefon trafiği,  alıcı veya alıcıların sanık veya sanıkların iş yerine veya  ikametlerine  giderek uyuşturucu  veya uyarıcı maddeyi satın almalarının tutanaklar ile  belgelenmesi, fiziki takip çalışmaları, yakalamalar ile yakalanan alıcı ve satıcının  usulüne uygun olarak  somut olayın özelliklerine göre fiziksel veya fotoğraf teşhis tutanakları üzerinden maddi gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik olarak  mahkemenin  dosya kapsamındaki deliller ışığında  vicdani kanaate ulaşmasında hukuki zorunluluk bulunmaktadır. Kurgu veya varsayımlar üzerinden hüküm kurulması usul ve yasaya aykırılık oluşturmaktadır.

Uyuşturucu madde ticareti suçundan yargılama yapan ağır ceza mahkemesi sanık hakkında mahkûmiyet kararı verdiğinde sanığın tutuklanma nedenleri, tutuklu kaldığı süre ve verilen cezanın miktarı nazara alınarak tutukluluk halinin devamına ve   hüküm özetinin bulunduğu yer cezaevine gönderilmesine karar verilmelidir. Uygulamada uzun süre tutuklu kalan sanıkların sanık statüsünden hükümlü statüsüne geçerek hükümlü hakları olan açık cezaevine gitme, şartla tahliye ve denetimli serbestlik hükümlerinden faydalanmak amacıyla mahkeme kararlarını istinaf etmeyerek kararın kesinleşmesini sağladıkları gözlemlenmektedir. 

CMK’nın 217. maddesine göre hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; ”Hükme esas alınan iletişimin tespiti çözüm tutanakları, görüntü çözümleme tutanağı ile diğer tutanakların duruşmada sanığa okunarak diyeceklerinin sorulması, sanığın konuşmaların kendisine ait olmadığını belirtmesi durumunda ses örneklerinin alınması ve ses kayıtlarının sanığa ait olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesine veya uzman bir kurum ya da kuruluşa ses analizi yaptırılarak rapor alınması, ayrıca tanık H..’dan ele geçen uyuşturucu maddenin sarılı olduğu fişte sanık İ…’in parmak izinin çıkması karşısında buna ilişkin sanık İ..’in beyanının alınması ve tüm delillerin birlikte değerlendirilerek, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması, hukuka aykırılık oluşturmaktadır”[1].

Mahkeme uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçundan sanığın eylemine uyan 5237 Sayılı TCK’nın 188/3. maddesi gereğince kastının yoğunluğu, ele geçen uyuşturucu madde miktarı, suçun oluş ve işleniş biçimi, suçun işlendiği yerile meydana gelen zarar ve/veya tehlike gözetilerek   asgari hadden uzaklaşarak takdiren ve teşdiden cezayı belirlerken gerekçesini somut olgular üzerinden detaylandırmalıdır.

Sanıktan ele geçen uyuşturucu maddelerden birinin eroin, kokain, morfin, bazmorfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri olması halinde sanığa verilen cezadan TCK’nin 188/4-a maddesi gereğince yarısı oranında artırım yapılması gerekir. Yine uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulundurma  fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Aynı fiiller kapsamında uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. Ayrıca  TCK’nın 188/5.  maddesine göre uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç etme ile uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulundurma eylemlerinin  üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

İhbar üzerine sanığın evinde arama yapılmasına dair sulh ceza hakimliğinin verdiği adli arama kararı kapsamında yapılan aramada ele geçirilen uyuşturucunun miktarı ve hassa terazinin varlığı somut olayda sanığın uyuşturucu ticareti kastıyla hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”  Dava dosyasının kapsamına göre; sanığın ikametinde uyuşturucu sattığı ihbarı üzerine Sulh Ceza Hakimliğince verilen adli arama kararı ile sanığın ikametinde yapılan aramada, sentetik kannabinoidler grubunda yer alan ADB-BUTINICA, metamfetamin ve metamfetamin bulaşıklı hassas terazinin ele geçirildiği olayda; sanığın uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma suçunu işlediği  iddiasına ilişkin olarak;  eyleme uyan suç vasfının ve yaptırımlarının doğru biçimde belirlendiği, ikametinden ele geçirilen madde miktarı, metamfetamin bulaşıklı hassas terazinin ele geçirilmesi ile dava dosyası kapsamındaki tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde,  sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair kabulde, delillerin değerlendirilmesine aramanın hukuka uygun olduğuna ilişkin takdirlerinde, sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır”[2].

  Uyuşturucu ticareti suçlarında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için sanığın aşamalarda ismini verdiği şahsın hakkında dava açılarak şahsın mahkûm edilmesi şarttır. Böyle hallerde etkin pişmanlıkta bulunan sanık yargılamanın yenilenmesi yolu ile etkin pişmanlıktan faydalanabilecektir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanaatin dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, olay tutanağı içeriği, sanığın aşamalardaki savunmaları, tutanak tutucuların  ifadeleri, uyuşturucu maddenin miktarı, ele geçiriliş şekli, kriminal rapor ile dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı şeklindeki kabulün isabetli olduğu, sanığın savunmalarında uyuşturucu maddeyi satın aldığını beyan ettiği şahsın dava açılması neticesinde mahkûm olması halinde, sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının, yargılamanın yenilenmesi yoluyla değerlendirilmesinin mümkün olduğu, bu aşamada sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmamasında bir isabetsizlik bulunmadığı ve tekerrür hükümleri uygulamasının hukuka uygun olduğu anlaşıldığından, sanık ve müdafisinin temyiz istemleri yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır”[3].

Zincirleme suç hükümleri uygulanırken aynı suç işleme kararı kapsamında değişik tarihlerde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçu sayısınca cezanın artırılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”  Mahkemece, bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda dört ayrı “uyuşturucu madde ticareti yapma” suçunun sanık tarafından işlendiği kabul edilmesine rağmen, sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümleri uygulanırken eylem sayısına göre kanunda öngörülen alt sınır aşılarak artırım yapılması gerektiği gözetilmeden, alt sınırdan artırım yapılması suretiyle sanık hakkında eksik ceza tayin edilmesi, yasaya aykırılım oluşturmaktadır[4]”. Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçlarında fiili kesinti olmaksızın aynı suç işleme kararı kapsamında işlenen birden fazla eylem bulunması halinde, iddianamenin kabul edilmesi şartıyla iddianamenin düzenlenmesi tarihinden önce işlenen aynı nitelikte suçlardan dolayı 5237 sayılı TCK’nın 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerekir. Diğer bir ifadeyle, hukuki kesinti oluştura bir işlem olan  kamu davasının açılması sonucu işlenen  suç artık zincirleme suç olmayıp bağımsız suç  olarak kabul edilecektir. 

5237 sayılı TCK’nın 53. maddesinin uygulanması kapsamında Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarihli, 2014/140 esas ve 2015/85 karar sayılı iptal kararı ışığında 7242 sayılı Kanun’la yapılan değişikliklerin hızlı ve etkin bir yargılamanın sağlanması açısından infaz aşamasında gözetilmesi gerekir.

Mahkeme tarafından sanığın sabıka kaydının incelenmesinden mükerrir olduğu anlaşıldığında, 5275 sayılı Kanunun 108/3 maddesinin uygulanması bakımından koşullarının oluşması halinde sanığın cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanması yönünde karar verilmelidir. İkinci kez mükerrir olan sanık hakkında sehven birinci kez tekerrür hükümlerinin uygulanması, aleyhe temyiz yoksa bozma nedeni yapılmamaktadır.

Mahkemece  adil yargılama ışığında yapılan yargılama sonunda hukuka uygun yöntemlerle toplanan delillerin duruşmada okunup karar yerinde incelenip tartışılması, sanık veya sanıkların suçlarının sübutunun  kabul edildiği durumlarda eylemlerinin  dosya içeriğine uygun olarak olayın oluş ve işleyiş şekline göre  nitelendirilerek suç  vasfının tayin edilmesi, cezayı  ağırlatıcı ve azaltıcı hallerin net bir şekilde belirtilerek cezanın şahsileştirilerek gerekçeli olarak  hüküm kurulması  Anayasal ve yasal bir zorunluluktur.

Arama kararının hukuka aykırı olması, ilk derece mahkemesince kurulan hükmün gerekçesiz olması, dosya kapsamındaki  delillerin kurguya dayalı olarak hukuka aykırı yöntemlerle toplanması, dosya kapsamında yargılanan sanıklardan birinin veya bir kaçının diğer sanık veya sanıkların eylemine iştirak etmemesi,  adil yargılanma ilkesinin ihlal edilmesi, savunma hakkının kısıtlanması, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmaması ya da eksik uygulanması, tekerrür hükümlerinin yanlış uygulanması, hüküm kurulurken normlarının yanlış uygulanması veya delil  değerlendirmesinin hatalı yapılması hallerinde kararın istinaf ve/veya temyiz mahkemesince bozulması gerekir.

Suça konu uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin sanık veya sanıklar ile bağın kapsamında ticaretine ilişkin   dosya kapsamında her türlü şüpheden uzak, mahkumiyete yeterli, kesin ve inandırıcı nitelikte somut delil bulunmadığı hallerde   beraat kararı verilmesi gerekir.

Uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle sanık hakkında kamu davası açılmış olup yapılan yargılama kapsamında yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması hallerinde CMK’nın 223/2-e maddesi gereğince sanığın beraatına karar verilmesi şarttır.  Eylemin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu hallerde suç vasfının değişerek TCK’nın 191. maddesi hükümlerine göre yargılama yapılmalıdır.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ

Uyuşturucu madde ticaretine ilişkin örnek karar şöyledir:

1-Sanığın üzerine atılı bulunan uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama  suçu ile ilgili olarak  yapılan yargılama kapsamında atılı suçu işlediği  sabit görüldüğünden eylemine uyan 5237 sayılı TCK’nın 188/3. maddesi gereğince suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki kullanılan araçlar, suç konusunun önemi, suça konu uyuşturucunun miktarı, sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı, olayın oluş ve işleyiş ile  sanığın güttüğü amaç ve saiki  nazara alınarak  takdiren asgari hat olan   10 YIL  hapis ve 1000 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına, (Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz)

2-Suça konu uyuşturucu maddenin kokain olduğu anlaşılmakla TCK’nın 188/4-a maddesi gereğince sanığın cezası yarı oranında arttırılarak 15 yıl hapis ve 1500 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

3-Sanığın eylemlerini aynı suç işleme kararı kapsamında değişik tarihlerde gerçekleştirmek suretiyle zincirleme olarak gerçekleştirdiği anlaşılmış olup 5237 sayılı TCK’nun 43/1. maddesi uyarınca sanığa verilen ceza takdiren 1/4 oranında artırılarak 18 yıl 9 ay hapis ve 1875 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

4-Sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki pişmanlığını gösteren davranışları veya cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri göz önünde bulundurularak TCK’nın 62/1 maddesi gereğince verilen cezada takdiren 1/6 oranında indirim yapılarak 15 yıl 7 ay hapis ve 1562 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

5-Sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu ve suçun işlenmesindeki özellikler göz önüne alınarak TCK 52/2. Maddesi gereğince taktiren 1 gün karşılığı 20 TL hesabı ile 1562 gün adli para cezası karşılığı 31.240,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına,

6-Sanığın ekonomik ve şahsi hallerini göz önünde bulundurularak hükmedilen adli para cezasının hükmün kesinleşme tarihinden itibaren TCK’nın 52/4 maddesi uyarınca birer ay ara ile 12 eşit taksit halinde ödenmesine, taksitlerden birinin zamanında ödenmediği takdirde TCK’nın 52/4 maddesi gereğince geri kalan kısmın tamamının tahsil edileceği ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrilebileceği hususunun sanığa ihtarına,

7-Neticeten sanığın 15 yıl 7 ay hapis ve 31.240,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına,

8- Sanık ve müdafisi tarafından talep edilen lehe hükümler ile ilgi olarak verilen ceza miktarı itibariyle lehe hükümlere ilişkin uygulanma koşulları oluşmadığından sanık hakkında CMK’nın 231/5, TCK’nın 50 ve 51. maddelerinin uygulanmasına kanunen ayrı ayrı yer olmadığına,

9-Tutuklu sanık  hakkında  isnat olunan uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama  suçuna ilişkin olarak somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesinin bulunması, sanığa yüklenen suçlamaya ilişkin olarak mahkememizce kurulan hükmün mahiyeti gözetildiğinde sanığın kaçacağına ilişkin somut delillere dayalı kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması, yüklenen suçun CMK’nın 100/3 hükmünde yer alan katalog suçlardan oluşu, sanığın yüklenen suçu işlediğine dair somut delillere dayalı kuvvetli şüphe sebepleri bulunduğu noktada diğer tutuklama nedenlerinin bulunduğunun kabulüne olanak bulunması, CMK.nun 100/1-2-3 maddesindeki şartların birlikte gerçekleştiği ve adli kontrol tedbirlerinin bu aşamada yetersiz kalacağı, tutuklamanın bu aşamada yüklenen suçun mahiyetine ve sanığın tutuklu kaldığı süreye nazaran ölçülü olduğu kanaatine ulaşılarak sanığın hükmen tutukluluk halinin devamına, bu hususun sanığa tefhimine,

10- 5271 sayılı CMK’nın 101/2. maddesi uyarınca tutukluluğun devamına ilişkin kararın sanık ve sanık müdafisine tebliğ edilmesi, tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içerisinde … Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde sanığın itiraz hakkının bulunduğu hususunun Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü vasıtası ile tutuklu sanığa bildirilmesinin temini ve bu hususları içerir şekilde tutanak düzenlenmesi amacıyla tutuklu sanığın bulunduğu Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğüne müzekkere yazılmasına,

11- Sanığın gözlem altında ve tutuklulukta geçirdiği sürelerin TCK’nın 63. maddesi gereğince sanığa verilen hapis cezasından mahsubuna,

12- Suça konu adli emanete kayıtlı uyuşturucu madde ve eklerinin TCK’nın 54/4 maddesi gereğince müsaderesine,

13-Sanığın sarfına sebep olduğu … yargılama giderinin mahkûm olan sanıktan CMK’nın 325/1 maddesi gereğince tahsili ile hazineye irat kaydına,

Dair; iddia makamında bulunan Cumhuriyet savcısının mütalaasına  uygun olarak,  sanık ve sanık müdafinin yüzüne karşı, gerekçeli kararın taraflara tebliğinden itibaren iki hafta içinde  mahkeme kalemine tevdii edilecek bir  dilekçe ile ya da mahkeme kalemine sözlü beyanda bulunarak bu beyanın tutanağa geçirilmesi suretiyle tutuklu ya da hükümlü bulunanlar için tutuklu ya da hükümlü bulundukları ceza infaz kurumu/ tutukevi idaresine verilecek bir dilekçe veya tutanağa geçirilmek koşulu ile idare müdürüne beyanda bulunmak suretiyle .. bölge adliye mahkemesi nezdinde İSTİNAF yasa yolu açık olmak üzere; belirtilen şekilde ve sürede istinaf yoluna başvurulmaması halinde kararın kesinleşeceği belirtilmek üzere oy birliğiyle  verilen karar  açıkça okundu, usulen anlatıldı.


[1] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 26. 12. 2024 tarihli, 2022/11346 esas ve 2024/26568 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 10. 12. 2025 tarihli, 2024/25122 esas ve 2025/10427 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 10. 12. 2025 tarihli, 2024/7286 esas ve 2025/10403 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 15. 01. 2026 tarihli, 2019/5730 esas ve 2026/367 6sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA DELİLLENDİRME (İKİNCİ BÖLÜM) AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

5271 CMK’nın 160. maddesi gereğince, Cumhuriyet savcısının, ihbar veya başka bir suretle uyuşturucu madde ticareti suçunun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kolluk vasıtasıyla yaptığı soruşturmada kapsamında kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlaması gerekir. Cumhuriyet savcısı tarafından CMK’nın 170/2. maddesi gereğince yapılacak değerlendirme sonucunda, toplanan delillerin suçun işlendiği hususunda başlangıç şüphesini aşan yeterli şüphe oluşturduğunun tespiti halinde iddianame düzenlemelidir. Yeterli şüphe varsa Cumhuriyet savcısı iddianame düzenlemek zorunda olup mahkeme tarafından iddianamenin kabulü ile kamu davası açılmış olacaktır.

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından tanık ifadeleri çok önemli olup uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarında gizli tanık ifadelerinin manipülasyona açık olma ihtimali gözetildiğinde şüpheli ve/veya  sanık tarafından iddialar karşısında etkili bir savunma hakkı ile delillerin toplanmasını isteme hakkının işletilmesi şarttır.  Adil yargılanma kapsamında silahların eşitliği ile masumiyet karinesi esas olup gizli tanık ifadelerinin bilimsel ve teknik bir delil olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır.

İhbar veya şikâyetin kapsam ve içeriği, şikâyet veya ihbar sonucunda kolluk tarafından yapılan incelemelere dair tutanak içerikleri,  usule uygun olarak alınan ev, iş yeri, cep telefonu, tablet veya bilgisayarda arama  ve inceleme yapılmasına yönelik karar ve anılan karar uyarınca yapılan arama neticesinde ele geçen deliller incelendikten sonra uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının işlendiğine ilişkin hayatın olağan akışı çerçevesinde  şüphe oluşturan  yeterli delil bulunuyorsa gözaltı kararı verilmelidir.

Suç vasfının tayini açısından delillerin titizlikle incelenmesi gerekir. Mevcut delillerin neyi temsil ettiği ve hangi delillerin hangi suçun unsurlarını oluşturduğunun tespiti kapsamında,  maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ile doğru eyleme  doğru kanuni yaptırımların uygulanması mümkün olacaktır.  Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Dava dosyası kapsamına göre; kolluğa gelen ihbar üzerine yapılan fiziki takip sonucu, 05.12.2022 günü saat 19.30 sırasında sanığın … köprüsü üzerinde yaya olarak bulunduğu sırada tanık C.E ile aralarında bir şey alıp verdikleri, önleme arama kararı kapsamında yapılan kaba üst aramalarında sanıktan beş parça halinde, tanıktan ise bir parça halinde uyuşturucu madde ele geçirildiği ve sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı iddiasına ilişkin olarak; yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanaatin dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, kolluk tutanakları içeriği, tanık beyanı, sanığın aşamalardaki savunmaları, ele geçen maddelerin miktarı ve çeşitliliği, kriminal uzmanlık raporuna göre ele geçen maddenin Metamfetamin ve ABD-BUTINACA maddelerini içerdiğinin tespiti, telefon mesaj kayıtları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti kapsamında  kurulan hükümde bir isabetsizlik görülmediği, hukuka uygun olarak toplanan delillere dayanarak mahkumiyet hükmünün kurulduğu, araştırılacak başka bir hususun bulunmadığı anlaşıldığından sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır[1].

Faillerin her zaman ticaret oluşturan fiilleri işlerken yakalanmaları söz konusu olmamaktadır. Başkaca hiçbir eylemi tespit edilemeyen; ancak kendisinden çeşitli miktarlarda uyuşturucu madde ele geçen bir failin kastının tespitinde, kesin çizgilerle sınır çizmek, belirli bir gramajın yahut adedin altında veya üstünde kalan rakamlara göre nitelendirmeler yapmak her zaman doğru sonucu vermeyebilecektir. Ancak uyuşturucu ticareti suçuyla etkin mücadele gereği faillerin yasanın gri noktalarından ve içtihat boşluklarından faydalanarak “kullanmak maksatlı bulundurma” görünümü altında uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapmalarının önüne geçmek gerekir[2].

Soruşturmanın ve yargılamanın soruşturma ve yargılama tekniğine uygun olarak hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş deliller ışığında yapılması şarttır.  İddianamede belirtilmeyen eylemlerden dolayı yargılama yapılarak hüküm kurulamaz. Hukuka uygun yöntemlerle elde edilen deliller ışığında verilen kararların ceza muhakemesine egemen ilkeler ışığında tüm tarafları tatmin etmesi ve adalet duygusunu incitmemesi amaçlanmalıdır.

Hâkimin duruşmada ileri sürülen ve taraflara diyecekleri sorularak tartışılan delilleri değerlendirmekte serbest olması, keyfi davranabileceği anlamına gelmez. Bu sistemin keyfiliğe karşı en önemli güvencesi, hâkimin açıkça ve somut verilere dayalı olarak hangi delile neden inanıp neden inanmadığını gerekçesiyle ortaya koyması zorunluluğudur. Bu şekilde delilleri serbestçe değerlendirecek olan hâkim, hangi delile hangi nedenle itibar ettiğini   somut olayda hayatın olağan akışı, tecrübe kuralları ve mantık   kurallarından faydalanarak gerekçelendirmesi gerekir[3]. Hâkimin bu faaliyeti yapması için hukuk fakültesinde ve stajda teknik bir eğitim alma zorunluluğu kendini göstermektedir. Hakimler standart düzeyde deliller ışığında mantık kurallarını uygulama yeteneğini detaylandırarak tarafları aydınlatmalıdır.

Şüphelilerin ve/veya sanıkların soruşturma ve/veya kovuşturma aşamasındaki savunmaları, yakalama tutanağı, ikamet arama tutanağı, iş yeri arama tutanağı, yer tespit tutanağı, para tespit tutanağı, ihbar tutanağı, ön ekspertiz ve değerlendirme tutanağı, tartı vezin tutanağı, şüpheli arama tutanağı, genel adli muayene raporları, uzmanlık raporu, sorgu zaptı, emanet makbuzu, nüfus ve adli sicil kayıtları, olayın oluş ve işleyiş şekli üzerinden maddi gerçeğin araştırılarak sanığın uyuşturucu ticareti suçunu işleyip işlemediğinin belirlenmesi gerekir.

Arama, el koyma veya onama işlemlerinin hukuka uygun olması, soruşturma işlemlerinin  işlem bazında belgelenerek gerçeği yansıtması, somut delil toplanması  ile delillerin hukuka uygun yöntemlerle toplanması gerekir.

          Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 20.09.2022 tarihli ve 2021/10-148 esas ve 2022/566 karar sayılı kararında da belirtildiği üzere, arama, amacına göre “adli arama” ve “önleme araması” olarak ikiye ayrılmaktadır. Arama şüpheli veya sanığı ya da bir delili elde etme amacıyla yapılabileceği gibi, bir suçun işlenmesini veya bir tehlikeyi önlemek amacıyla da yapılabilir. Birinci tür aramaya “adli arama”, ikinci tür aramaya ise “önleme araması” denilmektedir. Bu itibarla arama hem koruma hem de önleme tedbiridir. Genel emniyet ve asayişin korunması ile tehlikelerin önlenmesi amacıyla başvurulan önleme araması; 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun (2559 sayılı Kanun) 9.maddesi ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin (Yönetmelik) 18. ve 26. maddeleri arasında düzenlenmiş olup Yönetmeliğin 19. maddesinde “Millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespiti amacıyla, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde mülkî âmirin yazılı emriyle ikinci fıkrada belirtilen yerlerde, kişilerin üstlerinde, aracında, özel kâğıtlarında ve eşyasında yapılan arama işlemi” olarak tanımlanmıştır. Şüpheli ya da sanığın ya da delillerin yahut müsadere edilecek eşyaların ele geçirilmesi amacıyla yapılan araştırma işlemi olan adli arama, el koyma ile birlikte 5271 sayılı Kanunu’nun 116. ve 134. maddeleri arasında, 2559 sayılı Kanun’un 2. maddesi, Ek 4., Ek 6 ncı maddelerinde, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 9.maddesi ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 5. ve 17. maddeleri arasında düzenlenmiş olup, Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5. maddesinde “bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemi” şeklinde tanımı yapılmıştır.

 Arama kararının CMK ve Arama Yönetmeliği  ışığında  net olması, arama kararında belirtilen adreste ve saatlerde arama yapılması, aramada tanıkların bulunması ve saat itibariyle aramanın tutanak altına alınarak aramaya katılanlar ile tanıkların imzalarının alınması şarttır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 2016/20-701 esas, 2018/415 Karar sayılı kararında açıklandığı üzere; Önleme aramasının nasıl icra edileceği hususunda özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Yönetmeliğin “Aramaların Yapılma Şekli” başlıklı bölümündeki hükümler hem adli hem de önleme araması için geçerli ortak hükümlerdir. Bu kararların dışında ayrıca 2559 sayılı Kanun’un 4/A maddesinde polise, kişileri ve araçları tecrübesine ve içinde bulunulan durumdan edindiği izlenime dayanan makul bir sebebin bulunması hâlinde durdurma yetkisi verilmiştir. Yönetmeliğin 27.maddesinde bu yetkinin kullanılması için “umma” derecesinde makul şüphe aranmıştır. Polisin “umma” derecesinde makul şüphe duyması halinde yapabileceği işlemlere ilişkin “durdurma ve durdurma sonrası arama ve kontrol işlemleri” başlıklı 27. maddesinin (f) ve (ğ) fıkraları gereğince kollukça durdurulan kişinin herhangi bir yerinde uyuşturucu gibi belirli bir şeyin gizlendiği düşünülüyorsa veya makul sebep oluşmuşsa önleyici kolluk yetkisi dahilinde daha geniş kapsamlı kontrol yapma imkânı doğacaktır. Şüphe üzerine arama yapılırken Polis bu yetkilerini kullanırken dikkat edilmesi gereken husus ise şu şekildedir: Kolluk gerekli tedbirleri alabilecek ancak bu amaçla kişinin üzerindeki elbisenin çıkarılması veya aracın, dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin açılmasını isteyemeyecektir. Yönetmeliğin “karar veya yazılı emir üzerine üst ve eşya aramasının icrası” başlığı altında 28. maddesinde önleme araması ve adli arama kararı sonrasında üst ve eşya araması ve devamında 29. maddesinde araçlarda aramanın şekli düzenlenmiştir. Arama kararı alınmadan polisin durdurma ve sonrasında yapabileceği arama ve kontrol işlemlerinde Yönetmeliğin 27. maddede belirtilen sınırlamaların, arama kararı alındıktan sonra Yönetmeliğin 28. ve 29. maddelerinde yer almadığı anlaşılmaktadır. Bunların yanında, önleme aramasına karar verilebilmesi için belirtilen konulara ilişkin somut ve öngörülebilir bir tehlike olması gerekir. 2559 sayılı Kanun bu nitelikteki tehlike hâlini “makul sebep” olarak ifade etmektedir. Suç delillerinin elde edilebileceği hususunda somut olgulara dayalı “makul şüphe” ile önleme aramasındaki “makul sebep” farklı kavramlardır. “Makul sebep” konunun uzmanları tarafından ortak görüşle anlamlandırılıp değerlendirilen bir olgu iken “makul şüphe” çok sayıdaki sıradan insanın somut bir olguyu aynı yönde değerlendirmeleri hâlidir. Adli arama kararı verilebilmesi için aramanın konusunu oluşturan kişi veya şeylerin, arama yapılacak yerde bulunduğu hususunda belli bir şüphenin olması gerekir. Kanun aranacak kişinin suçla ilgisine göre, bu şüphenin yoğunluğunu farklı şekillerde düzenlemiş ve suçla ilgisi olmayan kişiler nezdinde aramayı daha sıkı koşullara tâbi kılmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 20.09.2022 tarihli ve 2021/10-148 esas, 2022/566 karar sayılı kararında da değinildiği üzere, adli arama kararına dayanak olan makul şüphe sebepleri somut olgulara dayanmalı ve arama sonucunda belirli bir şeyin bulunacağının veya belirli bir kişinin yakalanacağı öngörülmelidir.

Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Dava dosyası kapsamına göre;  sanık hakkında Pendik ilçesi Kuş Parkı çevresinde esrar ve uyuşturucu hap sattığı, uyuşturucu maddeleri 34 D..**** plakalı araçta sakladığı yönünde yapılan ihbar üzerine sanığın yakalanmasına yönelik çalışmalar yapıldığı halde her defasında kolluk kuvvetlerinden kaçtığı ve yakalanamadığı, 03.05.2016 tarihinde 17.30 sıralarında ihbarda geçen yerde sanığın görüldüğü, fiziki takibe başlandığı saat 21.30 da yanına gidildiğinde İstanbul 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 2016/2456 Değişik iş numaralı genel önleyici arama el koyma kararına istinaden kimlik kontrolü yapılarak üst aramasının yapıldığı, sanığa araçla ilgili sorular sorularak, anahtarını bir dükkana bıraktığını beyan etmesi üzerine aracın anahtarının dükkandan alınarak arama el koyma kararına istinaden Emniyet Amirliğine araç ve sanık ile intikal edildiği,  araçta yapılan aramada şoför kısmında gaz ve fren pedalının üst kısmındaki boşlukta gizlenmiş poşette bulunan suça konu maddelerin ele geçirildiği olayda, yukarıdaki açıklamalar dikkate alınıp, somut olay bakımından suç delillerinin sanığın aracında yapılan arama da adli arama kararı alınmasının gerekli olduğundan, dava dosyası içerisinde bulunan “önleme araması kararı” sanığın yakalandığı yerden alınıp başka bir yere götürüldüğü anlaşıldığından yapılan aramanın hukuka uygun olmayacağından sanık durdurulduktan sonra devam eden süreçte Cumhuriyet savcısına haber verilerek usulüne uygun şekilde alınmış “adli arama kararı” ya da “yazılı arama emri” alındıktan sonra arama yapılması gerekir iken yetersiz olan önleme arama kararına istinaden sanığın yakalandığı yerden başka bir yere götürülerek, suça konu uyuşturucu maddelerin ele geçirilmiş olması nedeni ile delillerin hukuka aykırı yöntemle ele geçirilmiş olduğu anlaşılmakla Bölge Adliye Mahkemesince verilen beraat kararında

Hâkim veya mahkeme, kararını ancak hukuka uygun yöntemlerle duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; ”Hükme esas alınan iletişimin tespiti çözüm tutanakları, görüntü çözümleme tutanağı ile diğer tutanakların duruşmada sanığa okunarak diyeceklerinin sorulması, sanığın konuşmaların kendisine ait olmadığını belirtmesi durumunda ses örneklerinin alınması ve ses kayıtlarının sanığa ait olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesine veya uzman bir kurum ya da kuruluşa ses analizi yaptırılarak rapor alınması, ayrıca tanık Hasan’dan ele geçen uyuşturucu maddenin sarılı olduğu fişte sanık İ..’in parmak izinin çıkması karşısında buna ilişkin sanık İ..’in beyanının alınması ve tüm delillerin birlikte değerlendirilerek, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması, hukuka aykırılık oluşturmaktadır”[4].

            Soruşturma kapsamında kimin kime uyuşturucu sattığı veya verdiği, bilgi veya belgeler ışığında uyuşturucu satışına ilişkin paranın hangi yöntemle kime verildiği, taraflar arasındaki telefon ve/veya mesaj trafiği ile içeriklerinin belirlenmesi gerekir. Ayrıca suça konu maddenin uyuşturucu olup olmadığı, eğer uyuşturucu veya uyarıca madde ise uyuşturucunun veya uyarıcı maddenin türünün tespiti amacıyla uzmanlık raporunun ivedilikle temini, satma eyleminin gerçekleştirildiği yerin nitelikli hallerin uygulanması açısından olay tutanakları ile tespiti etkin bir soruşturma açısından şarttır. Yine somut olayın özelliklerine göre şüphelinin beyanlarıyla başka şüpheli veya sanıkların uyuşturucu madde ticareti suçunun ortaya çıkmasına yardımcı olup olmadığı detaylı bir şekilde araştırılarak şüpheli hakkında TCK’nın 192/3. maddesindeki etkin pişmanlık[5] hükümlerinin uygulanmasına veya uygulanmamasına yönelik soruşturma ve delil toplama işlemlerinin yapılması gerekir.

AVUKAT

 CENK AYHAN APAYDIN


[1] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 18. 12. 2025 tarihli, 2024/22467 esas ve 2025/10923 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2] Meydan, Uğur, “Uyuşturucu Madde Ticareti Suçunda Madde Miktarının Önemi”, TAAD, Y: 10, S: 37 (Ocak 2019), s. 350.

[3] Feyzioğlu, Metin, Ceza Muhakemesinde İspatın Ölçütü Olarak Vicdani Kanaat, Ankara 2015, s. 240.

[4] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 26. 12. 2024 tarihli, 2022/11346 esas ve 2024/26568 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] Etkin pişmanlık Madde 192- (1) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına iştirak etmiş olan kişi, resmi makamlar tarafından haber alınmadan önce, diğer suç ortaklarını ve uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin saklandığı veya imal edildiği yerleri merciine haber verirse, verilen bilginin suç ortaklarının yakalanmasını veya uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçirilmesini sağlaması halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz. (2) Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi, resmi makamlar tarafından haber alınmadan önce, bu maddeyi kimden, nerede ve ne zaman temin ettiğini merciine haber vererek suçluların yakalanmalarını veya uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçirilmesini kolaylaştırırsa, hakkında cezaya hükmolunmaz. (3) Bu suçlar haber alındıktan sonra gönüllü olarak, suçun meydana çıkmasına ve fail veya diğer suç ortaklarının yakalanmasına hizmet ve yardım eden kişi hakkında verilecek ceza, yardımın niteliğine göre dörtte birden yarısına kadarı indirilir. (4) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, hakkında kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmaktan dolayı soruşturma başlatılmadan önce resmi makamlara veya sağlık kuruluşlarına başvurarak tedavi ettirilmesini isterse, cezaya hükmolunmaz.  Bu durumda kamu görevlileri ile sağlık mesleği mensuplarının 279 uncu ve 280 inci maddeler uyarınca suçu bildirme yükümlülüğü doğmaz

BİLİŞİM SİSTEMİNE HUKUKA AYKIRI OLARAK GİRME VEYA SİSTEMDE KALMA SUÇU- DOÇ. DR. CENGİZ APAYDIN

BİLİŞİM SİSTEMİNE HUKUKA AYKIRI OLARAK GİRME VEYA SİSTEMDE KALMA SUÇU

            Bilişim sistemine hukuka aykırı girme veya orada kalma suçu, bilişim suçlarının en yaygın olanıdır. Bilişim sisteminin ve verilerin dokunulmazlığını ihlal, öncelikle bilişim sistemine girmeyi ve/veya orada kalmayı gerektirmektedir. Bilişim sistemine hukuka aykırı girme veya orada kalma sistemdeki verilerin güvenliğine, işleyişine ve/veya gizliliğine zarar vermekte olup çok ciddi tehlikelere sebebiyet verebilmektedir.

 Ekonomik, sosyal ve teknolojik alanda yaşanan hızlı gelişim ve değişim nedeniyle bilişim sistemlerinin kullanıldığı alanlar artmakta olup çeşitli şekillerde bilişim sistemlerine hukuka aykırı girme veya orada kalmaya devam etme eylemleri sonucunda hem bilişim sistemine yetkisiz erişim suçu hem de ceza hukukumuzda düzenlenen diğer bilişim suçları işlenebilmektedir.  Bilişim sistemine hukuka aykırı girme veya orada kalma eylemleri, verilerin temin edilmesi veya verilerin öğrenilmesi amacıyla yapılabileceği gibi sırf meraktan veya failin kendisini tatmin etmeye yönelik olarak test etmesi amacıyla da gerçekleştirilebilir. Bilişim sistemine yetkisiz erişim eylemi, sadece ekonomik ve özel yaşama ilişkin nedenlerle olmayıp casusluk, siyasi veya terör saikiyle de gerçekleştirilebilirler. 

 Bilişim alanındaki gelişmelerin hukuk alanında da önemli birta­kım sorunlara neden olduğu aşikârdır. Nitekim bu alanda yaşanan gelişmelerle birlikte fikri mülkiyet, haksız fiil veya özel hayat gibi çok önemli hukuksal kavramların tanımları ya da anlayış biçimleri değişmiştir. Örneğin bu alanda ortaya konulan özellikle yazılıma ilişkin ürünler üzerindeki haklar bakımından bunların korunması sorunu or­taya çıkmış, bunlara verilen zararlara bağlı olarak haksız fiil algısı veya suç tanımları yeni bir boyut kazanmış, bilişim sistemlerine kaydedilen verilere izinsiz ulaşılması, verilerin öğrenilmesi ve/veya verilerin  kullanılmasına bağlı olarak  kişisel veri, ekonomik veri, ticari veri veya özel hayat kavramı­nın yeniden ele alınması gerekmiştir[1].

       Ceza hukuku açısından bilişim alanındaki suçlar bu hukuk dalının en güncel ve en hızlı değişim gösteren konu­larından birini oluşturmaktadır. Nitekim bilişim alanında yaşanan ge­lişmelere bağlı olarak daha önceden hiç öngörülemeyen ve dolayısıyla suç tipleri arasında düzenlenmeyen birtakım yeni fiiller ortaya çıka­bildiği gibi, mevcut suç tipleriyle öngörülen fiillerin yeni yöntemlerle işlenmesi de söz konusu olabilmektedir. Bu bağlamda yasa koyucu­nun da bu alanda görülen gelişmelere paralel olarak  mevcut düzen­lemelerini değiştirmesi ya da yeni düzenlemeler yapması gerekmekte­dir. Aksi takdirde ortaya çıkabilecek hukuki boşluklar, sosyal hayatta önemli sorunların yaşanmasına neden olabilecektir[2].

Bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme veya sistemde kalma suçu verilerin hızla geliştiği ve önem arz ettiği dijital dünya açısından özel hayatın korunması, haberleşmenin gizliliği, malvarlığı hakları gibi farklı hukuki yararları korumaları nedeniyle hem bilişim suçları hem de bilişim aracılığıyla işlenen suçlar ile açısından temel bir suç tipini oluşturmaktadır. Bu sebeple bilişim sistemine girme suçunda yer alan terim ve ifadelerin ele alınması suçta ve cezada kanunilik ilkesi açısından bir gereklilik bulunmaktadır[3].

       Ceza hu­kuku alanında çalışan hukukçuların bilişim sistemine yetkisiz erişim suçunun unsurlarını anlayabilmesi için bilişim kavramı, bilişim sistemi ve bilişim suçlarına ilişkin teknik bilgiyi yorumlayabilecekleri bilgiler gerekmektedir. Çalışmamızda bilişim kavramı, bilişim alanı ve bilişim suçu kavramlarını inceleyerek bilişim sistemine girme suçu açısından önem arz eden bazı terimlerin içerikleri öncelikle tespit edilecektir.

        Bilişim, insanların teknik, ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlardaki iletişiminde kullandığı bilginin, özellikle bilgisayar aracılığıyla düzenli ve akılcı biçimde işlenmesi, her türden düşünsel sürecin yapay olarak yeniden üretilmesi, bilginin bilgisayarlarda depolanması ve kullanıcıların erişimine açık bulundurulması bilimidir[4]. Böylece bilişim, hem verilerin işlenmesini hem de bu işlem sonuçlarının aktarılmasını yani veri içeriğini de içeren bir kavramdır[5].

765 sayılı eski TCK’da yer alan Bilişim Alanında Suçlara ilişkin düzenlemenin gerekçesinde, “bilişim alanı”ndan kastın “bilgilerin oto­matik olarak işleme tabi tutuldukları sisteme ilişkin alan” olduğu ortaya konulmuştur[6].5237 sayılı yeni TCK’da ise bilişim sisteminden bah­sedilmiş ve 243’üncü maddesinin gerekçesinde “Bilişim sisteminden maksat, verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tâbi tutma olanağını veren manyetik sistemlerdir.” denilerek konuya açıklık getiril­meye çalışılmıştır[7].

Bilişim alanı ise,  bilgileri depo ettikten sonra bunları otomatik olarak işleme tabi tutan sistemlerden oluşan alanlardır[8]. Veri-işlem ve veri-iletişim unsurlarını taşıyan araçların bütününe bilişim sistemi denilmektedir[9].

Bilişim sözcüğünün kaynağı aynı kökten gelmekte olan Fransızca “informatique” sözcüğüdür, bu sözcük Türkçe ‘ye çevrilerek “enformasyon” olarak da kullanılmıştır[10]. Ancak sonradan bu yabancı kaynaklı sözcük terk edilerek Türkçe karşılığı olan bilişim sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır. Bilgi vermek kökeninden gelen informatique sözcüğü yerine, bilgi kökeninden gelen ‘”bilişim” sözcüğünün kullanılması daha uygun bir seçim olmuştur[11].

Bilişim suçu kavramı, bilişim teknolojisinin ortaya çıkmasıyla ceza hukuku alanında tartışılmaya başlanılan, kendisine özgü özellikleri olan ve henüz üzerinde uzlaşma sağlanamayan bir kavramdır[12]. Bu suçlar ifade edilirken değişik kavramlar kullanılmaktadır. Bunlar arasında, uluslararası alanda en çok kabul görenler, “siber suç” (cyber crime), elektronik suç (electronic crime), dijital suç (digital crime) ve çoğunlukla da bilgisayar ya da bilişim suçları (computer -related crime) dır[13].

Bilişim sistemi  tabirinden bir veya birden fazla ünitelerden oluşan ve belirli bir sonuca ulaşmak için işbirliği sistemiyle çalışan ve güven­lik araçlarıyla da korunan bir bütün anlaşılmalıdır[14].  Bu tanımlamadan anlaşılacağı üzere bilişim sistemi teriminin en temel yansıması bilgisa­yarlardır. Bilgisayarı diğer otomatik işlem yapan araçlardan ayırt eden özellik, bilgileri otomatik olarak işleme tabi tutmasının yanında, genel kapsamlı olarak verileri işleyebilme ve kullanabilmesidir. Zira otoma­tik çamaşır makinesi, hesap makinesi ve uzaktan kumandalı televiz­yonlarda da bilgileri otomatik işleme tabi tutma özelliği bulunmakta­dır. Ancak bunlar genel kapsamlı olarak verileri işleyebilme özelliğine sahip olmadıklarından ve sadece tek bir amaca yönelik işlem yapabil­diklerinden bilgisayar ya da bilişim sistemi sayılmazlar[15].

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun gerekçesinde ise bilişim sistemi kavramı, verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işleme tabi tutma olanağı veren manyetik sistemler olarak tanımlanmıştır[16].  Avrupa Konseyi Siber Suç Sözleşmesi ise bilişim sistemini, bir veya birçok unsuru, bir programın işleyişi aracılığıyla verilerin otomatik olarak işleme tabi tutulmasını sağlayan, birbirine bağlanmış veya benzeşen tek veya toplu tertibat olarak tanımlamıştır[17].

Ceza hukuku sistemimizde bilişim veya bilgisayar vasıtasıyla işlenen suçlar  konusunda  farklı  kavramlar kullanılmaktadır. Bilgisayarlar aracılığıyla işlenen suç ve bilişim suçu[18], siber suç[19], sanal suç[20], internet suçu[21], bilgisayar suçu[22] ve bilişim sistemi aracılığıyla işlenen suç[23] olarak doktrinde yazarlarca değişik kavramlar tercih edilmektedir.

Doktrinde ve uygulamada kimi zaman bilgisayar suçu ile bilişim suçu birbirinin yerine kullanılmış, bu konuda ortak bir tanım da yapılamamıştır[24]. Bilişim suçuna ilişkin değişik tanımlar bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir: Dülger’e göre,” bilişim suçu verilere ve/veya veri işlemle bağlantısı olan sistemlere veya sistemin düzgün ve işlevsel işleyişine karşı, bilişim sistemleri aracılığıyla işlenen suçlar şeklinde tanımlanabilir”[25]. Doğan’a göre, “elektronik bilgi işlem kayıtlarına yasadışı yollarla erişilmesi veya bu kayıtların yasal olmayan şekilde değiştirilmesi, silinmesi veya bu tür kayıtlara girilmesi ya da bilgi tecavüzü için hazırlık yapılması” bilişim suçudur[26]. Erdoğan’a göre, “bilişim sisteminin kendisinin ya da sistem içerisinde bulunan verilerin hedef alındığı ve bilişim teknolojilerinin kullanılması suretiyle ya da bilişim araçlarına doğrudan fiziki müdahaleyle işlenen suçlardır”[27]. Ergün’e göre, “bilişim sistemleri ve bilişim teknolojileri kullanılarak bu sistemlerde ve bilişim ağlarında işlenen suçlar”, bilişim suçlarıdır[28]. Ersoy’a göre ise, bilişim suçları  “bilgisayarı da kapsayan ancak daha geniş olan bilişim araçları ile işlenen veya bilişim araçlarına karşı işlenen suçlardır”[29]. Taşdemir’ e göre,” bilişim suçu verilere ve/veya veri işlemle bağlantısı olan sistemlere karşı, bilişim sistemleri aracılığıyla işlenen suçlar şeklinde tanımlanabilir”[30]. Yazıcıoğlu’na göre, “bilgisayarın konusunu, vasıtasını veya simgesini oluşturduğu, suç olgusu içeren fiiller” bilgisayar suçudur[31]. Karagülmez’e göre, bilişim suçu” bilişim sistemine yönelik veya bilişim sisteminin kullanıldığı suç türüdür”[32]. Kurt’a göre, bilişim suçu” verilerin bilişim temelli ve otomatik şekilde işlenmesi, saklanması, tasnif edilmesi, terkibi ve iletilmesi ile ilgili ve bilişim alanı içinde işlenen, bir bilgisayar ya da ağına yönelik olarak ya da onları kullanarak icra edilen her türlü yasadışı haksız eylem” dir[33].

Bilişim sistemi telefonu, tableti ve bilgisayarı da kapsayan, bir algoritma doğrultusunda kişilerin zihninde oluşturduğu işlemlerin programlar aracılığıyla üretilmesine imkân veren, kullanıcıların erişimine açık olarak verilerin düzenli ve otomatik şekilde işlenmesi, saklanması ve aktarılmasını sağlayan sistemlerdir. Her gün bilişim sistemi olarak sayılabilecek yeni teknolojik gelişmelerin getirdiği yazılım ve donanımlar hayatımıza dâhil olmaktadır. Bu sebeple yapılan bilişim sistemi tanımlarının ışığında yargı mercilerinin suçun konusunu oluşturan bir sistemin bilişim sistemi olup olmadığıyla ilgili tereddütte düşmesi halinde bilgisayar veya yazılım mühendislerinden bilirkişi raporu alınması gerekir[34].

        Kanaatimizce sürekli çeşitlenen ve gelişen teknoloji nedeniyle sınırları belirli bilişim suçları tanımı yapmak zor olmakla birlikte bilişim suçları,” bilişim sistemlerine yetkisiz olarak erişimde bulunarak, bilişim sistemleri aracılığıyla bu sistemde yer alan veri ya da verileri yetkisiz bir şekilde çeşitli saiklerle kendisinin ya da başkasının yararına kullanma, erişilmez kılma, silme, değiştirme veya bozma suretiyle işlenen suçlar” olarak tanımlanabilir.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu bilişim suçlarını “Bilişim Alanında Suçlar[35]” başlığı altında düzenlemekle yetinmemiş, bilişim sistemlerinin araç olarak kullanıldığı mevcut suçların nitelikli hali olan suç tiplerine[36] yer vermiştir.

 TCK’da bilişim suçlarının ayrı bir başlık altında düzenlendiği ikinci kitabın “topluma karşı suçlar” başlıklı üçüncü kısmının “bilişim sistemlerine karşı suçlar” başlıklı onuncu bölümünün ilk maddesinde “bilişim sistemine girme” başlığıyla bu suç tipi düzenlenmiştir. Buna göre: Bilişim sistemine girme başlığı altında, TCK’nın 243. maddesinde şöyle denilmektedir; (1) Bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak giren veya orada kalmaya devam eden kimseye bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir. (2) Yukarıdaki fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilir.(3) Bu fiil nedeniyle sistemin içerdiği veriler yok olur veya değişirse, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.4)  Bir bilişim sisteminin kendi içinde veya bilişim sistemleri arasında gerçekleşen veri nakillerini, sisteme girmeksizin teknik araçlarla hukuka aykırı olarak izleyen kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.  Bu maddeyle yasa koyucu “bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak girme veya orada kalmaya devam etme” eylemini suç haline getirmiştir[37]. Maddenin birinci fıkrasında bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak girmek veya orada kalmaya devam etmek fiili suç hâline getirilmiştir. Sisteme, hukuka aykırı olarak giren kişinin belirli verileri elde etmek amacıyla hareket etmiş bulunmasının önemi yoktur. Sisteme, doğal olarak, haksız ve kasten girilmiş olması veya sistemde kalınması suçun oluşması için yeterlidir. İkinci fıkraya göre, birinci fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi, bu suç açısından daha az ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Üçüncü fıkrada, bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli düzenlenmiştir. Birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi nedeniyle sistemin içerdiği verilerin yok olması veya değişmesi hâlinde failin, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılması öngörülmüştür. Dikkat edilmelidir ki, bu hükmün uygulanabilmesi için, failin verileri yok etmek veya değiştirmek kastıyla hareket etmemesi gerekir[38]. Dördüncü fıkrada ise yeni bir suç tipi düzenlenmiştir.

            TCK’nın 243. maddesindeki düzenleme ile Avrupa Siber Suç Sözleşmesi’nin 2’nci maddesinde öngörülen “hukuka aykırı erişim” düzenlemesine paralellik sağlanmaya çalışılmıştır[39]. Sözleşmenin 2. maddesi “Her taraf, iç hukukuna uygun olarak, bir bilişim sisteminin tamamına veya bir kısmına kasten ve haksız olarak erişimi suç haline getirmek için gerekli görülen yasal tedbirleri almayı kabul eder” şeklinde düzenlenmiştir. Ancak öğretide de haklı olarak belirtildiği üzere[40], 243’üncü maddenin 1’inci fıkrasındaki “sisteme girmek” ile “orada kalmaya devam etmek” hareketleri arasındaki “veya” bağlacının “ve” bağlacına dönüştürülmesi, bir başka deyişle suçun oluşumu için yalnızca sisteme girilmesinin yeterli olmayıp, sistemde kalmaya devam edilmesinin aranmasından sonra bu suç tipinin Siber Suç Sözleşmesi’nin 2. maddesiyle paralellik taşıdığını söylemek güçleşmiştir[41]. Ancak doktrinde aksi görüşler de ileri sürülmüştür. Yazarlara göre, Siber Suç Sözleşmesi’nin 2’nci maddesinde yetkisiz erişim, kasten ve hukuka aykırı bir şekilde bir bilgisayar sisteminin tamamına veya bir kısmına girilmesi şeklinde düzenlenmiştir. Diğer bir deyişle, AKSSS’de sistemde kalmak aranmamıştır. Ancak söz konusu maddeye göre, yetkisiz erişim suçunu taraf devletler ceza mevzuatında düzenlerken çeşitli ek unsurlara yer verebileceklerdir. Bu ek unsurlar, güvenlik önlemlerinin ihlal edilmesi suretiyle işlenebileceği, verinin elde edilmesi ya da diğer gayri meşru bir niyetle sisteme girilmesi ya da bilgisayar ağları vasıtasıyla birbirine bağlı bilgisayar sistemleri aracılığıyla işlenebileceği şeklinde sıralanmıştır. Yani, AKSSS’ nin 2’nci maddesiyle taraf devletlere mevzuatlarında, bilgisayar veri ve programlarına hukuka aykırı olarak erişimi yaptırım altına alma yükümlülüğü getirilirken, nelerin yasal olup olmayacağı konusu ile suçun oluşum koşullarını belirlemede taraf devletlere takdir yetkisi tanınmaktadır. Bizim kanun koyucumuz bu noktada tercihini sistemde kalmayı da aramaktan yana kullanmıştır[42].

             Bilgisayar veri ve sistemlerine yapılan izinsiz giriş, aynı zamanda, “bilgisayara tecavüz”, “kod kırma” ya da “bilgisayar korsanlığı” olarak da tanımlanır[43]. Bu suçla bilişim sistemlerine izinsiz müdahale eden (hacker) şahısların faaliyetlerinin önüne geçilmesi amaçlanmaktadır. Burada sistemin donanımsal yanı değil, fakat soyut yanı olarak da nitelendirebileceğimiz, verilere, programlara veya yazılımlara erişilmesinin, müdahale edilmesinin önüne geçilmesi hedeflenmektedir[44]. Hukuka aykırı olarak bilişim sistemine girme suçu ile bir nevi engelleme suçu yaratılmak istenmektedir. Zira bilişim suçlarının büyük çoğunluğu sisteme girilmek suretiyle başlamaktadır. Bilişim sistemlerine hukuka aykırı olarak girme, sonrasında sistem ve verilerin güvenliğine, gizliliğine, bütünlüğüne yönelik eylemleri beraberinde getirmektedir[45].

    Bir bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme veya orada kalmaya devam etme suçunun cezalandırılması için “veri” ele geçirilmesi koşulu yoktur. TCK’nın 136’ncı maddesinde, kişisel verilerin elde edilmesi ayrı bir suç tipi olarak düzenlenmiştir. Bu fiil ile bir kişi veya kuruluşun çıkarlarına zarar verilmese dahi, bilişim sisteminin erişilmezliğine yönelik güven ortadan kaldırılmaktadır. Böylece bilişim sisteminin güvenliği özellikle hacker olarak tabir edilen şahıslara karşı korunmak istenmiştir[46]. Bizim de katıldığımız görüşe göre doktrininde “girme” yerine “erişim” kavramının kullanılmasının uygun olacağı, zira eylemin sanal bir ortama yönelik olduğu belirtilmektedir[47]. Ancak biz kanuni terim olması açısından bazen “bilişim sistemine girme” kavramını kullanacağız. Bilişim sistemine hukuka aykırı erişim suçu, bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenebilecek olan dolandırıcılık veya hırsızlık gibi suçlara ya da doğrudan bilişim suçları olan TCK’nın 244 ve 245’inci maddelerinde belirtilen suçlara zemin hazırlamakta ve bir araç olarak kullanılmaktadır.

          Bir bilişim sistemine haksız erişim, bilişim sistemlerinin veya bilişim sistemleri kapsamındaki verilerin gizlilik, bütünlük, kullanılabilirlik gibi hususları kapsayan güvenliğine yönelen tehdit ve saldırılar biçimdeki hukuka aykırı fiilleri anlatmaktadır. Bilişim sistemlerinin korunma ihtiyacının yanında ister ferdi ister kurumsal düzeyde kullanıcıların rahatsız edilmemesi ve engellenmemesi gereklidir. Yalnızca sistemine haksız erişimin dahi başlı başına bir suç olarak düzenlenmesi bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Haksız erişim uygulamada, hacking, cracking veya computer trespass gibi yöntemlerle gerçekleştirilmektedir[48].

              TCK’nın 243’üncü maddesinin dördüncü fıkrasında, bir bilişim sisteminin kendi içinde veya bilişim sistemleri arasında gerçekleşen veri nakillerini, sisteme girmeksizin teknik araçlarla hukuka aykırı olarak izleme eylemi bağımsız bir suç tipi olarak düzenlenmiştir.

    Bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme veya sistemde kalmaya devam etme suçu bilişim suçlarının en önemlisini oluşturmaktadır. Çünkü bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girmeden veya sistemde kalmadan ya da sistemi veya veri akışını izlemeden diğer bilişim suçlarını işlemek mümkün değildir. Bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme veya sistemde kalmaya devam etme suçlarını önlemenin en etkin yolu güvenlik önlemlerinin geliştirilmesi ve klasik suçlardaki soruşturma ve kovuşturma yöntemlerinden farklı yöntemlerle soruşturma ve kovuşturma yapılmasıdır.

Ceza muhakemesinin amacı, maddi gerçeğin insan onuruna yaraşır biçimde araştırılıp bulunmasıdır. Soruşturma evresinin asıl yetkilisi olan Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenir öğrenmez ceza yargılamasının temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için soruşturmaya başlayacaktır. CMK’nın 160/1 maddesinde yer alan “bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hal” ifadesinden de anlaşılacağı üzere belli bir suç şüphesine karşı soruşturmaya başlanılabilmesinin maddi koşulu, o suça ilişkin başlangıç şüphesinin var olmasıdır. Başlangıç şüphesi, soyut bir izlenimle değil; suçun işlendiği izlenimini uyandıran somut vakıalar ile oluşur. Cumhuriyet savcısı, başlangıç şüphesinin olup olmadığını yani, suçun işlendiği izlenimini uyandıran somut vakıaların bulunup bulunmadığını değerlendirerek soruşturmaya başlayacaktır. Kısaca, başlangıç şüphesinin bulunup bulunmadığını değerlendirme yetkisi, Cumhuriyet savcısına aittir (Veli Özbek, Nihat M. Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınlar, Ankara, 2011, sayfa 186 ve devamı). Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı iddianame düzenler. “Yeterli şüphe”, şüphelinin müsnet suçtan yargılanması için gerekli ve yeterli olan şüphe derecesini ifade eder. Bu şüphenin, hukuka uygun olarak elde edilmiş her türlü delile dayanması gerektiğinde kuşku yoktur. Cumhuriyet savcısı topladığı delillerin iddianame düzenlemek için yeterli olup olmadığını takdir edecek, delilleri olaylarla ilişkilendirerek yeterli şüpheyi ortaya koyacaktır. Kamu davasının açılmasında yeterli şüpheden bahsedebilmede önemli olan, suçun işlendiğine yönelik tartışılabilirlik ve mahkûmiyetin ne derecede mümkün olabilirliğidir[49]. Nitekim Yargıtay’ın kanun yararına bozmaya konu olan aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 28.04.2022 tarihli ve KYB-2022/40839 sayılı kanun yararına bozma isteminin; “Dosya kapsamına göre, karı-koca olan müşteki G..ile şüpheli Z..’ın suç tarihinde aralarında boşanma davası bulunduğu ve şüphelinin ortak ikamette müşterek çocukları ile birlikte yaşadığı, şüphelinin müştekinin mailine girerek müşteki tarafından boşanma davası için hazırlanan “yalancı şahit şikayetin başvurusuna” şeklindeki belgeye ulaştığı ve belgeyi D.. isimli arkadaşına gönderdiği iddiası üzerine başlatılan soruşturma neticesinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ise de, D…’un erkek arkadaşı olan tanık D..’ün müştekinin beyanını doğrular nitelikteki beyanı, suça konu belgenin taraflar arasındaki boşanma davası için müşteki tarafından hazırlanan belge olması ve müştekinin mailine izinsiz olarak girildiğine dair uyarı içerir Apple görüntüsü karşısında, mevcut delillerin kamu davasının açılmasını gerektirir nitelikte bulunduğu, şüphelinin eyleminin atılı suçları oluşturup oluşturmayacağı hususunun mahkemesince takdir ve değerlendirilmesinin gerektiği gözetilmeden itirazın kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir”, şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır. Dosya kapsamına göre tanık D..’ün beyanı, müştekinin mailine girildiğine dair uyarı içerir Apple görüntüsü karşısında, mevcut delillerin kamu davasının açılmasını gerektirir nitelikte bulunduğu, şüphelinin eyleminin atılı suçları oluşturup oluşturmayacağı hususunun mahkemesince takdir ve değerlendirilmesinin gerektiği gözetilmeden itirazın kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir”[50].

    Bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme suçunun oluşabilmesi için hukuka aykırı hareket etme bilinciyle hareket edilmesi şart olup aksi halde atılı suçun unsurları oluşmadığından beraat kararı verilmesi gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” İlk  Derece Mahkemesince, dosyada mevcut belge ve bilgiler, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde alınan beyanlarla birlikte dikkate alınarak yapılan değerlendirmede; sanığın eşi olan katılanın kendisini aldattığından şüphelenerek katılanın facebook şifresi ile hesaba girerek buradan farklı erkek isimlerine ait hesaplarla yapılmış olan cinsel içerikli yazışmaların çıktısını alarak boşanma davasına delil olarak sunduğu olayda sanık hakkında 5237 sayılı Kanunun 134/2 ve 243/1. maddelerindeki özel hayatın gizliliğini ihlal ve bilişim sistemine girme suçlarından mahkumiyetine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince, İlk Derece Mahkemesinin kararı kaldırılarak sanığın eylemini mahkemeye delil olarak sunmak üzere gerçekleştirdiği, bahse konu yazışma ve fotoğrafları üçüncü kişilerle paylaştığı veya çoğaltarak dağıttığına ilişkin hakkında bir iddia da ileri sürülmediğinden, boşanma davasındaki iddialarını ispatlama amacını taşıyan sanığın eylemlerinde, hukuka aykırı hareket etme bilinciyle davranmadığı gerekçesiyle sanığın 5237 sayılı Kanun’un 223/2-a maddesi uyarınca beraatına karar verilmiştir. Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı anlaşılmakla, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 12. Ceza Dairesinin kararında katılan vekili tarafından öne sürülen tüm temyiz sebepleri ve 5271 sayılı Kanunun 289/1. maddesi ile sınırlı olarak yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden aynı Kanun’un 302/1. maddesi gereği, tebliğname’ye uygun olarak, temyiz isteminin esastan reddi ile hükmün onanmasına, dava dosyasının, 5271 sayılı Kanunun 304/1. maddesi uyarınca Ankara Batı 5. Asliye Ceza Mahkemesine Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 12. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 16.09.2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi”[51].

Bilişim sistemini bozma veya engelleme suçları oluştuğunda araç suç olan bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme veya sistemde kalmaya devam etme suçu oluşmayacaktır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Sanığın, katılana ait elektronik posta adreslerinin şifrelerini kırdıktan sonra ele geçirdiği hesaplardan, katılanla ticari ilişki içerisinde bulunan yurt dışındaki şirkete, hesap numarasının değiştiğine ilişkin bilgi yazısı ve kendi hesap numarasını da ekleyerek oluşturduğu sahte proforma fatura ekli elektronik postaları katılan tarafından gönderilmiş gibi göndererek menfaat temin etmeye teşebbüs ettiğinin iddia ve kabul edildiği olayda; sanığın eylemlerinin, bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılığa teşebbüs suçunun yanı sıra, katılana ait elektronik posta adreslerinin şifrelerini kırıp hesaba izinsiz girdikten sonra sisteme veri yerleştirmesi nedeniyle 5237 sayılı Kanun’un 244/2. maddesindeki suçu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek aynı Kanun’un 243/1. maddesinde düzenlenen bilişim sistemine girme suçundan hüküm kurulması, hukuka aykırı bulunmuştur”[52].

DOÇ. DR. CENGİZ APAYDIN

CUMHURİYET SAVCISI


[1] Karakehya, Hakan, Türk Ceza Kanunu’nda Bilişim Sistemine Girme Suçu, TBB Dergisi, S:81, 2009, s.  2.

[2] Karakehya, s. 2.

[3] Özçelik, Büşra, Bilişim Sitemine Girme Suçu, İstanbul Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilimi Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2019, 139.

[4] Dülger, Murat Volkan, Bilişim Suçları ve İnternet İletişim Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2013, s. 63.

[5] Akbulut, Berrin, “Bilişim Suçları”, SÜHFD., Milenyum Armağanı, Sayı 1-2, C. 8,  Konya 2000,  546.

[6] TBMM Tutanak Dergisi, 6.6.1991, Dönem 18, Y.4, C.61, Birleşim 119-131, (S. Sayısı: 513) s.17.

[7] Karakehya, s. 8.

[8] Yargıtay, 11.CD., 07.10.2009 gün, 2009/1616 esas ve  2009/11328 sayılı kararı.

[9] Taşdemir, Kubilay, Bilişim, Banka veya Kredi Kartlarının Kötüye Kullanılması ve Dolandırıcılık Suçları, Cantekin Matbacılık, Ankara 2009, s. 243.

[10] Yenidünya, Caner/ Değirmenci Olgun; “Mukayeseli Hukukta ve Türk Hukukunda Bilişim Suçları”, Legal Yayınevi, İstanbul 2003,27.

[11] Dülger, s. 61.

 [12] Karagülmez, Ali,  Bilişim Suçları ve Soruşturma- Kovuşturma Evreleri, 5. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2014, s. 53.

[13]Appel, Edward J, Computer-Related Crime Impact: Measuring TheIncidence and Cost Jaunary 2004, s. 5. Son zamanlarda, “cyber crime” kavramına eş anlamlı olarak “hi-techcrime ” yani “yüksek teknoloji suçu ” ve “e-crime ” kavramları da kullanılmaktadır. Bu konudaki en farklı nitelemelerden birisi ise “multi-jurisdictional crime” “çok yargısal suçlar” kavramıdır. Bkz. Karagülmez, s. 53-54.

[14]   İhsan Erdağ, Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar-Bilişim Alanında Suçlar, http://www.ceza-bb.adalet.gov.tr/makale/100.doc, s.19

[15]   Yazıcıoğlu, Y, Bilgisayar Suçları, Alfa Yayınları, İstanbul 1997, s. 26 vd.

[16]    http://www.ceza-bb.adalet.gov.tr erişim tarihi: 22.05.2014.

[17] Yılmaz Sacit; “5237 Sayılı TCK’nın 244. Maddesinde Düzenlenen Bilişim Alanındaki Suçlar” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 92, 2011,  63.

[18] Erdoğan, Yavuz, Türk Ceza Kanunu’nda Bilişim Suçları, Legal Yayıncılık, İstanbul 2013,  s. 47; İçel, Kayıhan, “Avrupa Konseyi Siber Suç Sözleşmesi Bağlamında Avrupa Siber Suç Politikasının Ana ilkeleri”, İÜHFM, istanbul, C.LIX S.1 – 2,  İstanbul 2001, s.3; Yenidünya/Değirmenci, 31.

[19]Çeken, Hüseyin, “ABD’de internet Yoluyla işlenen Suçlardan Doğan Ceza Sorumluluğunun Hukuki Esası” (Çevrimiçi) http://www.jura.uni-sb.de/turkish/HCeken1.html, 14.12.2003; Tanılır, Mehmet Niyazi, İnternet Suçları ve Bireysel Mahremiyet, Ankara, Liberte Yayınları, s. 13. Doktrinde “bilişim suçları” kavramının “siber suçlar” kavramına göre üst bir kavram olduğu ve siber suçları da içine aldığı ileri sürülmektedir. Yenidünya/Değirmenci, s. 33.

[20] Yazıcıoğlu, Yılmaz “Bilgisayar Ağları ile ilgili Suçlar Konusunda Türk Ceza Kanunu 2000 Tasarısı”, Uluslararası internet Hukuku Sempozyumu 21-22 Mayıs 2001, İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayını, 2002, s. 452.

[21]Yenisey, Feridun “Internet Suçlarının Yeni işleniş Biçimleri”, Uluslararası internet Hukuku Sempozyumu 21-22 Mayıs 2001, İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayını, 2002, s.447; Özbek, Veli Özer, “Internet Kullanımında Ortaya Çıkabilecek Bazı Ceza Hukuku Sorunları”, DEÜHFD, izmir, C.4, S.1, 2002, s. 106-107.

[22] Erem, Faruk “Bilgisayar Suçları ve Türk Ceza Kanunu”, İBD, İstanbul, C.LXIX, S.10 – 11 – 12, 1993, s.727 vd

[23] Ünver, Yener “Türk Ceza Kanunu’nun ve Ceza Kanunu Tasarısının internet Açısından Değerlendirilmesi”, İÜHFM, istanbul, C.LIX S.1 -2, 2001, s.79.

[24] Akbulut, s. 550.

[25] Dülger, s. 69.

[26] Doğan, Aydın, Emin, Bilişim Suçları ve Hukukuna Giriş, Doruk Yayınları, Ankara, 1992, s. 27.

[27] Erdoğan, s. 52.

[28] Ergün, İsmail, Siber Suçların Cezalandırılması ve Türkiye’de Durum, Ankara 2008, Adalet Yayınevi, s. 16.

[29] Ersoy, Yüksel, “Genel Hukuki Koruma Çerçevesinde Bilişim Suçları”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi,C:49S:3-4, Ankara 1994, s. 151.

[30] Taşdemir, s. 244.

[31] Yazıcıoğlu, Yılmaz, Bilgisayar Suçları Kriminolojik, Sosyolojik ve Hukuki Boyutları İle, Alfa Basım, İstanbul 1997, s. 142.

[32]Karagülmez, s. 57.

[33] Kurt, Levent, Açıklamalı İçtihatlı Tüm Yönleriyle Bilişim Suçları, Ankara 2005, Seçkin Yayınevi, s. 53.

[34] Özçelik, 139.

[35] TCK’nın 243, 244 ve 245. maddeleri.

[36] TCK’nın 142/2-e ve 158/1-f maddeleri.

[37] Dülger, s. 318.

[38] TCK’nın 243’üncü maddesinin gerekçesi.

[39] Yazıcıoğlu, 2001 Tasarısının Değerlendirilmesi, s. 177. Karagülmez, s. 181.

[40] Karagülmez, 204.

[41] Dülger, 319; Karagülmez,  203 vd.

[42] Erdoğan, s. 120; Dalkılıç, A, “Avrupa Birliğine Uyum Sürecinde Türk Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku, Proje Yöneticisi Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul 2008, s. 207.

[43] Schjolberg – Hubbard, s. 11(akt-Erdoğan, s. 117).

[44] Yazıcıoğlu, Yılmaz, “Hackerler  Ve Bilişim Sistemine Girme Suçu (TCK. Md. 243) ”Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer

Armağanı, Türk Ceza Hukuku Derneği Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı Yayını, Ankara 2008, C: II, s. 1254.

[45] Taşdemir, s. 255; Yazıcıoğlu, Y, “Hackerler Ve Bilişim Sistemine Girme Suçu, s. 1254.

[46] Taşdemir, s. 255.

[47] Karagülmez, Bilişim Suçları ve Soruşturma- Kovuşturma Evreleri, Seçkin Yayıncılık, 5. Baskı, Ankara 2014,s. 204; Artuk /Gökçen / Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Şerhi, s.4626-4631; Erdoğan, s. 117.

[48] Bkz: Karagülmez, s. 197.

[49] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 13.05. 2025 tarihli, 2024/23146 esas ve 2025/14296 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[50] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin.24.11 2025 tarihli, 2024/2108 esas ve 2025/8107 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır.

[51] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin.16.09. 2025 tarihli, 2023/3261 esas ve 2025/6514 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır

[52] Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin.17.06. 2025 tarihli, 2022/9541  esas ve 2025/7292   sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA DELİLLENDİRME (BİRİNCİ BÖLÜM)- AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

.

              Ceza muhakemesinde en önemli problemlerden birisi soruşturma veya yargılama konusu olayın ne şekilde gerçekleştiğinin ortaya konulmasıdır. Bu muhakeme dalının konusunu oluşturan eylemler, her zaman için geçmişte yaşanmış ve sona ermiş olaylara ilişkindir. Bu nedenle ceza muhakemesinde suç konusu eylemin ne şekilde gerçekleştiğinin tespiti, ancak soruşturmaya veya yargılamaya konu hukuka uygun yöntemlerle delillerin tespiti ve suç bazında hukuki bir zeminde değerlendirilmesi ile mümkündür. Maddi gerçek, ceza muhakemesinde suç oluşturan veya oluşturduğu iddia edilen eylemin ne şekilde gerçekleştiğinin hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş ve değerlendirilmiş deliller vasıtasıyla ortaya konmuş halini ifade eder. Bu nedenle hâkim sadece kendi kişisel bilgisiyle maddi gerçeğe ulaşamaz. Maddi gerçeği bilimsel ve teknik deliller vasıtasıyla bulmalıdır[1]. Uyuşturucu madde suçlarından (TCK m. 188, 190 ve 191) hangisinin işlendiğinin tespiti için delillerin titizlikle araştırılarak hukuka uygun yöntemlerle elde edilerek değerlendirilmesi gerekir.

              Ceza muhakemesinde ispat sistemi ve delillerin değerlendirilmesi, tarihsel gelişim içinde çeşitli aşamalardan geçerek modern ceza sistemine ulaşmıştır. Ceza muhakemesinde ispat konusunda kabul edilen sistem,  vicdani delil/ispat sistemi olup Anayasa’nın 138/1.maddesinde yer alan “ Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler  ” düzenlemesi ile 5271 sayılı CMK’nın 217/1. maddesinde yer alan “…deliller hâkimin vicdanı kanaatiyle serbestçe takdir edilir” şeklindeki düzenleme, ceza muhakemesi hukukumuz bakımından    hukuka uygun yöntemlerle edilmesi şartıyla delil serbestisini ve vicdani delil sisteminin benimsendiğini  ortaya koymaktadır[2].

              Vicdani delil sistemi tabiri, hem her şeyin delil olarak kabul edilmesi serbestliğini, hem de delillerin serbestçe değerlendirilmesi serbestliğini ifade etmektedir. Maddi gerçeği arayan ceza muhakemesinde, istisnaları olmak üzere belli hususların belli delillerle ispatı zorunlu olmadığı gibi, hâkim resen delil araştırabileceği için, tarafların soruşturmada veya yargılamada ileri sürdüğü delillerle de bağlı değildir. Bu nedenle ceza muhakemesinde her şey delil olabilir, yani delil serbestliği geçerlidir. Ancak hâkim kararını hukuka uygun yöntemlerle elde edilerek duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Hâkim, delil olarak ileri sürülen hususların delil değerini vicdani kanaatiyle serbestçe takdir eder. Buna da delillerin serbest değerlendirilmesi ilkesi denilir[3].

Özetle modern ceza muhakemesinde maddi gerçeğe ulaşmanın kıstasını vicdani kanaat, yöntemini ise çelişmeli muhakeme yöntemi oluşturmaktadır. Ceza muhakemesi soruşturma veya yargılama konusu olayın ne şekilde gerçekleştiğinin tespitine yönelik birçok farklı yöntem kullandıktan sonra, modern dönemle birlikte bunun en iyi yolunun adil yargılama ilkesi ışığında eşit olarak silahlanmış tarafların karşılıklı çelişmesini sağlamak olduğunu kabul etmiştir. Böylece yargılamada taraflar iddia ve savunmalarını destekleyecek delilleri ileri sürecek, tartışılan deliler üzerinden yapılacak yargılama ile de maddi gerçek en doğru haliyle ortaya çıkacaktır[4].

              Delillerin kolluk tarafından toplanması ve kolluğun suç bazında delillerin neler olduğu konusunda yeterince eğitim almaması nedeniyle soruşturma ve yargılamaların büyük oranda etkin yapılmadığı gözlemlenmektedir. Delil toplama konusunda kolluk görevlilerin eğitilerek uzmanlaştırılması ve uzman narkotik polislerinin başka alanlarda görevlendirilememesi yönünde yasal bir düzenleme yapılmalıdır. Uyuşturucu suçlarıyla mücadelede hem fiziksel hem de dijital ortamda uzman kolluk görevlilerinin araştırma yapması gerekir. Ayrıca önleme araması kapsamında özellikle uyuşturucunun yurda girişinin ve yurt içi trafiğinin önlenmesi ile ülkenin uyuşturucu suçlarıyla mücadelede başarılı bir aşamaya getirilmesi gerekir. Her içicinin potansiyel satıcı olduğu gözetilerek uyuşturucu içenlerin iletişimlerinin tespiti ile satıcılara ulaşılarak örgütsel bazda faillerin tespiti ve yakalanmaları gerekir. Bunun için özellikle kara para hareketi ile uyuşturucu suçların bağlantısı ve suç haritalarının düzenlenerek çetelerin ortaya çıkarılması amaçlanmalıdır.

              Kolluk tarafından ihbar veya şikâyet üzerine olay tutanağı, yakalama tutanağı, olay yeri inceleme tutanağı, olay yeri krokisi, varsa tanık veya tanıkların ifadeleri, şüpheli yakalanmışsa teşhis tutanakları, el koyma tutanağı, varsa kamera kayıtları, uzmanlık raporları, varsa hukuka uygun yöntemler ışığında arama, el koyma ve inceleme kararları doğrultusunda şüpheli veya şüpheliler arasındaki whatsapp uygulama yazışmalarının içeriği, İletişimin tespitine dair bilirkişi raporu ve HTS kayıtları ışığında maddi gerçeğin araştırılması şarttır. Özellikle uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarında bilişim sistemini oluşturan bilgisayar, cep telefonu, tablet vesaire cihazların suçun unsurları, suçun vasfı ve deliller açısından hukuka uygun yöntemlerle titizlikle incelenmesi gerekir.

             Uyuşturucu madde ticareti suçlarında uyuşturucuyu içmek maksadıyla satın alan kişinin ifadesi suçun unsurlarının ortaya çıkarılması açısından çok önemli bir işleve sahiptir. Kollukta bilgi sahibi sıfatıyla Cumhuriyet savcılığı ve mahkemede tanık sıfatıyla dinlenmektedir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Dava dosyası kapsamına göre; kolluk ekiplerinin fiziki takip yaptıkları sırada sanık Ç…’in tanık E. ile aralarında bir şeyler alıp verdiğinin görüldüğü, tanık E. nün rızası ile esrar maddesini kolluğa teslim ettiği, tanığın hazırlık aşamasında müdafisi huzurunda alınan ayrıntılı ifadesinde esrar maddesini 3.000 TL karşılığında sanıktan  aldığını beyan ederek sanığı teşhis ettiği ve sanığın uyuşturucu madde ticari yaptığı iddiasına ilişkin olarak; yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanaatin dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, kolluk tutanakları içeriği, kriminal uzmanlık raporu, tanık beyanı ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, hukuka uygun olarak toplanan delillere dayanarak mahkumiyet hükmünün kurulduğu, araştırılacak başka bir hususun bulunmadığı, sanık hakkında kurulan hükümde ve dosya kapsamıyla örtüşen gerekçelerle takdiri indirim hükmünün uygulama dışı bırakılmasında bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşıldığından sanık ve sanık müdafisinin temyiz istemleri yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır[5]”.

            Failin kolluk tarafından fiziki olarak takibi, uyuşturucuyu alan tanığın ifadesi, yakalama tutanağı kapsamında failde ele geçen uyuşturucunun miktarı ve satışa hazır halde bulunması hususları birlikte değerlendirildiğinde failin uyuşturucu ticareti kastıyla hareket ettiği ortaya çıkacaktır.  Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Dava dosyasının kapsamına göre; sanığın uyuşturucu sattığı ihbarı üzerine yapılan fiziki takipte, sanığın kullanıcı tanık M. ile aralarında bir şeyler alıp verdikleri, kesintisiz takip neticesinde, kullanıcı tanığın durdurulduğu, kullanıcı tanığın üzerinde sentetik kannabinoidler grubunda yer alan ADB-BUTINICA içerikli maddenin ele geçirildiği, sanığın üzerinde ADB-BUTINICA içerikli maddenin ele geçirildiği, tanığın maddeyi sanıktan satın aldığını beyan ettiği, sanığın ikametinde, usulüne uygun yapılan aramada kullanıcı tanık M.’de ele geçirilen maddenin bulunduğu alüminyum folyonun kesim şekli ile aynı şekilde kesilmiş alüminyum folyo parçasının bulunduğu olayda; sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu işlediği  iddiasına ilişkin olarak; delillerin usulüne uygun olarak toplandığı, ihbar, sanık ve kullanıcı tanık arasında alışverişin görülmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair kabulde, delillerin değerlendirilmesine aramanın hukuka uygun olduğuna ilişkin takdirlerinde, sanık hakkında takdiri indirim hükümlerinin uygulama dışı bırakılmasında hukuka aykırılık bulunmamakla, sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır[6]”.

              Uyuşturucu veya uyarıcı ele geçirildiğinde, bu maddeler  türleri de ayrı ayrı belirtilmek suretiyle  laboratuvar imkânları bulunan ve bilimsel analiz yapabilecek Adli Tıp Kurumu Kimyasal Tahliller İhtisas Dairesi veya polis ya da jandarma  kriminal laboratuvarları gibi alanında uzman bir kuruluşa gönderilmeli, içerdiği etken maddelerin fiziki ve kimyasal özellikleri, bu maddelerden hangilerinin uyuşturucu veya uyarıcı madde olduğu, bu maddeden sayılmasının yasal dayanakları ve her bir maddenin saf ağırlığı sorulmalıdır[7].

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından dosya kapsamındaki delillerin net bir şekilde ortaya konulması gerekir. Soruşturma ve kovuşturmalarda masumiyet karinesi ihlal edilmeden hukuki sınırlar içerisinde kalınması ve delillerin hukuka uygun yöntemlerle elde edilmesi gerekir.

İddianamede hangi şüphelinin veya şüphelilerin hangi suçu ne şekilde işlediğinin somut delilleriyle birlikte ortaya konulması şarttır. Soyut iddia ile şüphelileri veya sanıkları suçlamak yerine bilimsel ve teknik veriler ışığında somut delillerle atılı suçun belirtilmesi adil yargılanma ilkesi açısından şarttır.

Somut olayın özelliklerine göre, arama ve el koyma kararı ile bilgisayar kütüklerinde arama ve kopyalama kararlarının hukuka uygun olması, arama ve el koyma işlemlerine yönelik tutanakların Ulusal Yargı Ağı Bilişim sisteminde mevcut olması, arama ve el koyma işleminin sulh ceza mahkemesi kararında belirtildiği tarih ve saatler arasında yapıldığının tespiti şart olup arama kararında belirtilen saatler dışında herhangi bir arama veya el koyma işleminin yapılmaması gerekir. 

Bilgisayar ve kütüklerinde arama ve inceleme usulü 5271 sayılı Kanun’un 134. maddesinde düzenlenmiş olup somut delillere dayanan kuvvetli suç şüphesinin varlığı halinde şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama ve inceleme yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilmelidir.

Bilirkişi incelemesi olayın aydınlatılması ve şüpheli ya da sanığın beyanlarının doğruluk derecesinin ortaya çıkarılması açısından çok önemlidir. Suça konu uyuşturucu veya uyarıcı madde üzerinde şüpheli veya sanığın parmak izinin bulunmaması şüpheli veya sanık lehine bir delil olarak kabul edilmektedir. Öte yandan uyuşturucu madde üzerinde şüphelinin parmak izinin bulunması aleyhine bir delildir.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ


[1] Karakehya, Hakan, “Dolaylı Maddi Gerçek: Ceza Muhakemesinde Yargılama Makamının Maddi Gerçeğe Deliller Aracılığıyla Ulaşma Zorunluluğu Üzerine”, TAAD, Yıl:7, Sayı:27 (Temmuz 2016), s. 59.

[2] Centel, Nur/Zafer, Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku 14.Baskı, İstanbul, 2017, s. 761.

[3] Özbek, Veli Özer/Doğan, Koray/Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Ceza Muhakemesi Hukuku, 9.Baskı, Ankara 2017, s. 51

[4] Karakehya, s. 59.

[5] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 18. 12. 2025 tarihli, 2024/22449 esas ve 2025/10924 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[6] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 10. 12. 2025 tarihli, 2025/7012 esas ve 2025/10430 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[7] Aksüt, Ertekin, Uyuşturucu ve Uyarıcı Madde İmal ve Ticaret Suçları, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Hukuku Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2019,  s. 62.

RUHSATSIZ SİLAH TAŞIMA VEYA BULUNDURMA SUÇLARI KAPSAMINDA SİLAHSIZLANMA ÇAĞRISI -AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

1.GENEL OLARAK

Sözlü ve/veya fiili şiddet, maalesef artan oranda yaşamın her alanının doğal bir öğesi olma eğilimi gösterirken; barış ve sevgi dilini oluşturacak olan karşılıklı konuşma ve diyaloğun yerini alma yolunda; kendisini göstermektedir. Bu süreçte kişilerin ateşli silaha ve bıçağa artan ölçüde sarıldığına da tanık olunmaktadır[1]. Empati yeteneği gelişmiş vicdanlı insanların sayısının artırılmasına yönelik yeni bir paradigma ihtiyacı bulunmaktadır.

Ruhsatsız silah taşıma veya bulundurma suçlarının cezası 4 yıldan 8 yıla çıkarılmalı ve bu suçlar katalog suç haline getirilerek tutuklama tedbiri etkili bir şekilde uygulanmalıdır. Ruhsatsız silah taşıma veya bulundurma suçları öncü suç olup amaç suç silah ve/veya örgütsel yapı ile korku oluşturarak haksız menfaat elde etmek amacıyla tehdit, şantaj, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, yağma, yaralama ve öldürme suçlarını işlemektir[2].

6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun kapsamında bulunan her türlü ateşli silahlarla mermilerinin ve bıçaklarla salt saldırı ve savunmada kullanılmak üzere özel olarak yapılmış bulunan diğer aletlerin memlekete sokulması, yapılması, satılması, satın alınması, taşınması veya bulundurulmasına izne tabi olup usul ve esasları kanun ve yönetmelik ile düzenlemektedir.

Ruhsatsız silah bulundurma veya taşıma ile intihar, kasten insan yaralama veya kasten insan öldürme suçları arasında esaslı korelasyonlar bulunduğu; fazlaca silahın varlığı halinde kişilerin kesici alet ve diğer potansiyel öldürücü enstrümanlara yönelmedikleri ve fazlaca silahın varlık göstermesinin fazlaca intihar, kasten insan yaralama veya kasten insan öldürme suçlarının işlenmesi anlamına geldiğidir. Kuşkusuz, bu çıkarım mutlak olmaktan uzak olup; her ülkeye özgü ara değişkenlerin etkili olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Her ülkenin tarihsel değerleri, halkların kültürel yapısı ve yaşam şekline göre değişkenlik arz etmektedir[3].

6136  sayılı  Kanun hükümlerine aykırı olarak ateşli silahları, bunlara ait mermileri veya bunlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaları ya da ses veya gaz fişeği atabilen silah iken bu Kanun hükümlerine tabi silah vasfına dönüştürülen silahları satın alan veya taşıyanlar veya bulunduranlar hakkında iki yıldan dört yıla kadar hapis ve yüz günden beş yüz güne kadar adlî  para cezasına hükmolunur.

Ateşli silahın, bu Kanunun 12’nci maddesinin dördüncü fıkrasında sayılanlardan olması ya da silahın, mermilerin veya namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların sayı veya nitelik bakımından vahim olması halinde beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.

6136 Sayılı Kanun’un 12’nci maddesinin dördüncü fıkrasında sayılanlar dışındaki ateşli silahın bir adet olması ve mutat sayıdaki mermilerinin veya namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların ev veya işyerinde bulundurulması halinde verilecek ceza bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz günden beş yüz güne kadar adlî para cezasıdır.

Ateşli silahlara ait mermilerin veya bunlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların pek az sayıda bulundurulmasının veya taşınmasının mahkemece vahim olarak takdir edilmemesi durumunda hükmolunacak ceza altı aya kadar hapis ve otuz günden beş yüz güne kadar adlî para cezasıdır.

21/11/2024 tarihli 7533/12 sayılı yasa ile getirilen bumadde kapsamındaki bulundurma ve taşıma fiilinin; vefat, sağlık durumu, mahkûmiyet, müsadere, satın alma veya devir nedeniyle yapılan ruhsatlandırma ya da ruhsat yenileme işlemlerinde bu kanunda düzenlenen yükümlülüklere aykırı davranılarak işlenmesi halinde on bin Türk Lirasından yirmi beş bin Türk Lirasına kadar idari para cezasına hükmolunur.

Ateşli silahlarla mermilerinin veya bu silahlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların ve bıçaklarla salt saldırı ve savunmada kullanılmak üzere özel olarak yapılmış bulunan diğer aletlerin memlekete sokulması, yapılması, satılması, satın alınması, taşınması veya bulundurulması 6136 sayılı kanun hükümlerine tabidir. 6136 sayılı kanundaki suçların konusu ruhsatsız ateşli silahlar, bunlara ait mermiler veya bunlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaları ya da ses veya gaz fişeği atabilen silahlardır.

Ateşli silah taşımak müsaadesini haiz olanlar, bu silahları resmi ruhsatı haiz bulunanlardan başkasına satamayacakları gibi muvakkaten de olsa başkalarına veremezler. Silah bulundurma ve taşıma ruhsatını haiz olan kimsenin bu silahla suç işlemesi veya silahın muhafazasındaki ihmal ve kusurlu neticesi başkaları tarafından bir suç işlenmesi veya intihar ve intihara teşebbüs edilmesi hallerinde silah vesikası geriye alınır ve bir daha silah bulundurma ve taşıma izni verilmez.

Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Yönetmelik’in “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin (e) bendinde ateşli   silahın “Mermi çekirdeği veya saçma tabir edilen özel şekil ve nitelikteki maddeleri, barut gazı veya bu neviden patlayıcı ve itici güç ile uzak mesafelere kadar atabilen silahları,” ifade ettiği açıklanmıştır.

2.  SORUŞTURMAYA İLİŞKİN KORUMA TEDBİRLERİ OLAN GÖZALTI VE TUTUKLAMA

Ruhsatsız silah taşımak veya bulundurmak suçları açısından 6136 sayılı yasanın 13. maddesindeki suçların cezalarının alt sınırı gözetildiğinde eğer kaçma ve/veya delilleri karartmaya yönelik kuvvetli suç şüphesi oluşturan olgular bulunmuyorsa   6136 sayılı yasanın 13/1 ve 2. maddesi ve fıkraları hariç olmak üzere   gözaltı veya tutuklama tedbirlerinin işletilmesinde hukuk güvenliği, kamu yararı ve kamu düzeni açısından hukuki ve fiili yarar bulunmamaktadır.

Herhangi bir suçta kullanılmadığı sürece suça konu silahın atışa elverişli olduğuna dair soruşturma kapsamında uzmanlık raporu yoksa şüphelinin tutuklamaya sevk edilmemesi veya tutuklanmaması gerekir. Çünkü suça konu silah atışa elverişli değilse ruhsatsız silah taşımak veya bulundurmak suçu oluşmayacaktır.

 Soruşturma aşamasındaki ifade sırasında şüphelinin müdafisi yoksa CMK’nın 151/3. maddesi gereğince suçların alt sınırı 5 yılı geçmediğinden müdafi görevlendirilme zorunluluğu bulunmamaktadır.

6136 sayılı Kanun’un 4. maddesindeki, ateşli silahlara ait mermilerin veya bunlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların pek az sayıda bulundurulmasının veya taşınmasının mahkemece vahim olarak takdir edilmemesi durumunda hükmolunacak ceza altı aya kadar hapis ve otuz günden beş yüz güne kadar adlî para cezası olup tutuklama yasağı bulunmaktadır. Sadece adlî para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez (CMK. M. 100/4) Diğer bir ifadeyle, vücut dokunulmazlığına karşı suçlar olan kasten yaralama, taksirle yaralama, taksirle öldürme gibi suçlarda cezanın üst sınırı iki yılın altında bile olsa tutuklama yasağı bulunmamaktadır.

Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir. Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu, d) Adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını, gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir. Tutuklama istenildiğinde, şüpheli veya sanık, kendisinin seçeceği veya baro tarafından görevlendirilecek bir müdafinin yardımından yararlanır. Tutuklama kararı verilmezse, şüpheli veya sanık derhâl serbest bırakılır.

Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.  Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda beş yılı geçemez.

Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez. Ancak, Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu süre en çok bir yıl altı ay olup, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

CMK’nın 102. maddesinde öngörülen tutukluluk süreleri, fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuklar bakımından yarı oranında, on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise dörtte üç oranında uygulanır.

SONUÇ

Ruhsatsız silahın şiddet kültüründeki, şiddeti artırıcı ve yıkıcı rolü ile işlevi karşısında toplumsal barışı ve düzeni bozan suçları önlemek amacıyla önleyici ve koruyucu ceza hukuku açısından yaşam hakkının ve vücut bütünlüğünün korunmasına yönelik temel ilkelere odaklanmalıdır; Bir ülkedeki silahlı şiddetin, ruhsatlı ve/veya ruhsatsız silahların varlığı ile doğrudan ilişkili olduğu açıktır. Öncelikle silahın büyük bir tehlikeyi barındırdığı benimsenmelidir. Dünyada silah ticaretinin engellenerek silahı sınırlandırmak üzere hükümetlerce gerekli tedbirler alınmadığı sürece, silah kültürünün yaygınlaşarak bireyi ve toplumu içerecek şekilde kamu güvenliğinin tehdit altında kaldığı gözlemlenmektedir. Ulusal ve uluslararası düzeyde barışı hedefleyen devletlerin birlikte çalıştığı ortamda silah kontrolünün sağlanmasına[4] ilişkin Birleşmiş Milletler düzeyinde uluslar üstü kurumların oluşturularak yurtta ve dünyada barışın özendirilerek oluşturulması amaçlanmalıdır.

Ruhsatsız silah taşıma veya bulundurmanın suç olduğu ve cezalarının hukuki sonuçlarının insan hayatındaki olumsuz etkileri konusunda halkın eğitilerek bilinçlendirilmesi şarttır. Her insan bir değer olup insan hayatının korunması devletin güvencesi altındadır. Silahla insan öldürmenin veya yaralamanın minimize edilmesi için öncelikle ruhsatsız silahlarla ilgili bir tür af yasası hazırlanarak kendi isteği ile ruhsatsız silahları devlete teslim edenler hakkında ceza soruşturması yapılmayacağının yasal bir güvenceye kavuşturularak ruhsatsız silahların toplumdan arındırılmasına yönelik önleyici ve koruyucu tedbirler alınmasının gerekliliği ortadadır. Özellikle suça sürüklenen çocuklar ile suça sürüklenen yetişkinlerin hukuk sistemi üzerinden eğitilerek topluma entegre olmalarına yönelik yargı politikalarının oluşturularak hayata geçirilmesinde bireysel, toplumsal ve kamu düzeni açısından yararlar bulunmaktadır.

Ruhsatsız silah taşıma veya bulundurma suçları öncü suç olup asıl suçların işlenmesine yönelik bir iradeyi ortaya koymaktadır. Ruhsatsız silahlarla mücadele toplumsal barışın ve ilerlemenin en önemli araçlarından biri olup halkın ruhsatsız silahların olası sonuçları hakkında sürekli eğitilerek bilinçlendirilmesi gerekir. Özellikle ana akım medyadaki dizilerden silah figürünün kaldırılmasına yönelik şiddet kültürünü azaltacak psikolojik, sosyolojik ve kültürel yaklaşımların etkinleştirilmesi şarttır.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Ceza Hukuku Bilinci Platformu Yöneticisi


[1] Yücel, Mustafa Tören, “Ateşli Silahlarla Mücadelede Teorik Yaklaşımlar”, TBB Dergisi, Sayı 59, 2005, s. 49.

[2] Apaydın, Cengiz/Apaydın, Cenk Ayhan, Yargıtay Kararları Işığında Suç Örgütleri, 2. Baskı, Ankara, 2025, s. 19.

[3] Yücel, s. 60.

[4] Yücel, s. 60-61.