CEZA HUKUKU BİLİNCİ KAVRAMI

Ceza hukuku bilinci, bireylerin toplum içinde hangi eylemlerin suç olduğunu, bu suçların ne tür hukuki ve cezai sonuçlar doğurduğunu ve temel hak ile özgürlüklerin sınırlarını kavramasını ifade eden bir toplumsal farkındalık düzeyidir.

Geleneksel ceza adaleti sistemi suç işlendikten sonra cezalandırmaya odaklanırken, ceza hukuku bilinci “önleyici ceza hukuku” felsefesine dayanır. Cumhuriyet Savcısı Doç. Dr. Cengiz Apaydın’ın öncülük ettiği Ceza Hukuku Bilinci çalışmaları, bu kavramın özellikle çocuklar ve toplum geneli için hayati bir önem taşıdığını savunmaktadır.

Ceza hukuku bilincinin temel amaçları ve kapsamı şu şekildedir:

Suçu Önleme (Önleyici Adalet): Bireylere kanunilik ilkesi çerçevesinde nelerin suç olduğunu önceden öğreterek, kişilerin suça sürüklenmesini veya suç işlemesini en az düzeye indirmeyi hedefler.

İnsan Haklarının İçselleştirilmesi: Temelinde insan hakları ve toplumsal barış yer alır. Hak ve özgürlüklere saygı duymayı, başkalarının sınırlarını ihlal etmemeyi bir yaşam biçimi haline getirmeyi amaçlar.

HUKUK, TOPLUMUN VE BİREYİN OKSİJENİ OLUP TOPLUMSAL GELİŞMENİN ANAHTARIDIR.

Türkiye’de “Ceza Hukuku Bilinci” kavramını literatüre kazandıran, bu isimle kitaplar yazan ve konuyu toplumsal bir farkındalık projesine dönüştüren kişi Cumhuriyet Savcısı Doç. Dr. Cengiz Apaydın‘dır.

Cengiz Apaydın, ceza hukukunun sadece suç işlendikten sonra devreye giren cezalandırıcı yönüne değil, suç işlenmesini en baştan önleyici işlevine odaklanmıştır. Bu doğrultuda geliştirdiği yaklaşımın temel özellikleri şunlardır:

Önleyici Ceza Hukuku: Toplumda ceza hukuku bilincinin erken yaşlarda oluşması durumunda suç oranlarının, yaralanmaların ve hak ihlallerinin büyük ölçüde azalacağını savunur.

Farkındalık Eğitimleri: Kavramı akademik bir terim olmaktan çıkarıp “Ceza Hukuku Bilinci Projesi” adı altında adliyelerde, okullarda ve çeşitli platformlarda toplumsal farkındalık eğitimlerine dönüştürmüştür.

Proje Kitapları:

1-Çocuklar İçin Ceza Hukuku Bilinci

2- Hukuk ve Adalet Bilinci

3-Gençlik Ceza Hukuku

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ

BOŞANMA DAVALARINDA GEÇİCİ HUKUKÎ KORUMALARA İLİŞKİN SORUNLAR- AV. CENK AYHAN APAYDIN

  1. Genel Olarak

Boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır (TMK m. 169). Bu hüküm, hâkime takdir yetkisi tanıyarak bu durumların çözüme kavuşturulması için hâkimin geçici önlem alarak re’sen müdahalesini mümkün kılmaktadır. O halde davanın açılmasıyla birlikte hâkimin, dava süresince eşlerin mali ve kişisel haklarının korunması ve evlilik birliğinin devamının sağlanması için bir önlem alınmasına gerek olup olmadığına bakmaktır.  Bu yönde bir önlem alınmasının gerekli olması halinde hâkim öncelikli olarak eşlerin alınacak önleme ilişkin bir fikir birliği içinde olup olmadığını dikkate almalıdır. Tarafları dinleyerek önlemin gerekliliği ve şekline karar verecek olan hâkim, onların alınacak önleme ilişkin uzlaşmalarını da isteyebilir[2].

 Boşanma davalarındaki geçici önlemleri, boşanma davasının açılmasından kararın kesinleşmesine kadar geçen yargılama sürecinde hukuki koruma sağlamayı hedeflemektedir.  Yasa koyucu boşanma davası açılınca eşlerin ve çocukların zarar görmelerini engelleyerek tarafları maddi ve manevi olarak korumak amacıyla asgari koşulları oluşturacak tedbirlere hükmedilmesi gereğini ortaya koymuştur.

Boşanma davası ile birlikte eşler arasındaki çekişme ve anlaşmazlığın görünür hale gelmesi eşleri birbirine hasım hale getirebilmektedir. Özellikle kadının ve çocukların boşanma sürecinden zarar görme olasılıkları yüksek olup kadın ve çocukların olası tehlikelere karşı korunması gerekir. Bu nedenle Medeni Kanun, boşanma davası açıldıktan sonra hâkimi gerekli geçici önlemleri almaya yükümlü kılmıştır[3]. Hukuki korumu tedbirleriyle, geçici de olsa, boşanma davası görülürken hem evlilik hem de eş ve çocukların maddi ve manevi bakımdan zarar görmeleri engellenmiş olacaktır[4]. Yargılama süresince eşler arasında geçici bir düzen sağlayan aile hukukuna özgü bu geçici hukuki korumalar aynı zamanda yargılamanın boşanmayla sona ermemesi durumunda eşlerin ortak hayatı tekrardan kurmaları bakımından yardımcı olma işlevini de sahiptir[5].

  Boşanma davası açılmış olsa da yargılama sürecinde evliliğin sona ermemiş olmasından kaynaklı olarak taraflar ve çocukları açısından evlilik birliğinden hak ve borçlar doğmaya devam etmektedir[6].Yasa koyucu alınacak önlemleri teker teker sayıca sınırlı olarak saymamış, örnek niteliğindeki bazı önlemleri belirterek genel çerçeveyi belirlemek suretiyle önlemlerin tespiti ve sınırlarının tayinini hâkimin takdirine bırakmıştır[7].

Uzun süren yargılama süreci eşler arasında sona ermeyen fakat fiili ya da hukuki değişikliğe uğrayan evlilik birliğinin bu değişikliklere uygun şekilde devam ettirebilmesi ihtiyacını daha da ortaya koyar. Eşlerin fikir birliğinde olmadığı konularda da TMK md.169 uyarınca hâkimin takdir yetkisi neticesinde müdahalesi mümkün olacaktır. Madde metninden açıkça anlaşıldığı üzere hâkim, eşlerin barınması, geçimi, mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin alınmasını gerekli gördüğü geçici önlemleri alacaktır. Bu önlemler ise somut olarak ortak konutta hangi eşin kalacağının belirlenmesi, çocukların bakımının nasıl sağlanacağı ya da eşin diğer eşin geçimine ne derece katkıda bulunacağının belirlenmesi gibi konularda karşımıza çıkmaktadır[8].

Hâkimin somut olayın özelliklerine göre bir veya birden fazla geçici koruma tedbirine hükmetmesi ve değişen şartlara göre tedbirlerin çeşidini ve süresini güncellemesi gerekir. Hâkimi bunu resen yapmak zorunda ise de; tarafların talepleri ve uzman görüşmeleri geçici korumu önlemlerinin alınmasında ve devamında hayati önem arz etmektedir.

TMK m. 169 hâkime re’sen harekete geçme yetkisi tanısa da eşlerin mahkemeden boşanma yargılaması süresince bu düzenleme uyarınca geçici önlem alınmasını veya hükmedilen geçici hukuki korumanın değiştirilmesini talep etmelerine de bir engel bulunmamaktadır. Kaldı ki uygulamada genellikle TMK m. 169 uyarınca geçici önlem alınmasını eşler talep ettiğinden hâkimin re’sen harekete geçme yetkisini kullanmasına çoğunlukla gerek kalmamaktadır[9].

TMK m. 169 uyarınca hükmedilebilecek geçici önlemlere ancak boşanma davası açıldıktan sonra karar verilebileceğinden görevli ve yetkili mahkeme bu davayı görmekle görevli ve yetkili mahkemedir. Görevli mahkeme 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4. maddesinin ilk bendi uyarınca aile mahkemesi olup yetkili mahkeme ise TMK m. 168 uyarınca “eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir[10]. Boşanma davalarındaki geçici önlemler, kesin hüküm niteliğinde olmayıp talep üzerine veya resen mahkemece değiştirilebilmektedirler.

TMK’nın.169. maddesi gereğince alınabilecek geçici önlemlere bir çerçeve çizmenin mümkün olmayıp[11] hâkim, takdir yetkisi çerçevesinde gerekli gördüğü önlemleri dava başında talep üzerine ve/veya re’sen alabilmektedir. Bu nedenle hâkim dava dilekçesini ve eklerini inceleyerek somut olayın özelliklerine göre davanın başında veya devamında gerekli inceleme ve araştırmaları yaparak taraflar ve varsa çocuklar açısından alınması gereken önlem veya önlemleri tespit etmelidir.

  1. Eşlerin Barınmasına İlişkin Geçici Hukukî Koruma Önlemleri

Boşanma davasının açılması ile eşlerin birlikte yaşama ara verme haklarının doğar. Hâkimin kararına dayanmayan bu geçici önlem açısından boşanma davasının çekişmeli veya anlaşmalı olması belirleyici olmayıp ayrı yaşama yetkisi ilgili davanın haklı olup olmamasından da bağımsız şekilde mevcuttur. Eşlerin ayrı yaşama hakkı, boşanma davasının reddi kararının kesinleşmesi veya davanın geri alınması ile kural olarak sona erecektir[12]. Hâkimin eşlerin barınmasına ilişkin bir önlem alması gerekir. Diğer bir ifadeyle, aile konutu olan ortak konutta hangi eşin oturacağının belirlenmesi gerekir[13]. Hâkim, talep olmasa bile somut olayın özelliklerine göre davanın devamı süresince eşlerin barınmasına ilişkin önlemleri kendiliğinden almak zorundadır[14]. Eşlerin yaşam koşulları üzerinden ayrı yaşam düzeninde anlaşamaması halinde hâkim bir hukuki koruma tedbirine hükmetmek durumundadır.

 Hâkim ortak konuta kimin oturacağına ilişkin değerlendirmeyi dosyadaki deliler ve hayatın olağan akışı çerçevesinde yapar. Bu kararı verirken hâkim somut olayın özelliklerine ve tarafların özel durularına göre değerlendirmeler yaparak tarafları koruyu önlemlere hükmetmelidir. Örneğin koca mülkiyetinde olan konutu aynı zamanda işyeri olarak kullanıyorsa home ofis olan evi başka bir yere taşıyarak zarara uğrayabilir. Bu durumda hâkimin kocanın aile konutunda oturmaya veya çalışmaya devam etmesine, buna karşılık karının başka bir eve çıkmasına karar vermesi gerekir. Bu kararın verilmesinde konutun mülkiyetinin hangi eşe ait olduğunun veya kim tarafından kiralandığının bir önemi bulunmamaktadır[15]. Ayrıca hâkimin, eşlerin barınması konusunda önlem kararı almasında eşlerin ayrı yaşamakta haklı olup olmadıklarının, davayı kimin açtığının veya kimin kusurlu olup olmadığının da bir önemi bulunmamaktadır[16]. Alınacak önlem barınma ihtiyacı olan eşin bu ihtiyacının giderilmesine yöneliktir. Yapılan inceleme sonucunda hangi eşin barınma ihtiyacı içinde olduğu tespit edilmeli ve konut ona tahsis edilmelidir. Bu tahsis konutun tamamının tahsisi şeklinde olabileceği gibi, konutun bir bölümünün tahsisi şeklinde de olabilir. Hâkim, gerekli gördüğü takdirde ortak konutun tahsisinin yanında eşlerin dağ evi, yazlık evi gibi oturulabilir diğer konutlarının da tahsisine veya kullanımına ilişkin karar alabilir[17].

Eşlerin ayrı yaşama hakkı, boşanma davasının reddi kararının kesinleşmesi veya davanın geri alınması ile kural olarak sona erecektir. Ancak ortak hayat sebebiyle eşlerden birinin kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddi biçimde tehlikeye düşerse ilgili eş ayrı yaşamaya ancak TMK m. 197 gereğince evlilik birliğinin koruma önlemi altında devam edebilecektir[18].

Eşlerin kanun gereği sahip olduğu yetkiye dayanarak aile konutundan ayrılması, ilgili taşınmazın niteliğini kural olarak değiştirmez. TMK m. 194/f. 1 gereğince malik eş, boşanma yargılaması boyunca da diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutunu devredemeyecek veya üzerindeki hakları sınırlandıramayacak; kira sözleşmesine dayalı kullanılan aile konutunun kullanımının sözleşmeye taraf olmayan eşe özgülenmesi durumunda ise hem TMK m. 194/f. 1 hem de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 349. maddesinin ilk fıkrasına göre âkit eş diğerinin açık rızası olmadıkça sözleşmeyi feshedemeyecektir[19].

Hâkim, boşanma davası açılınca davanın devamı süresince aile konutunun eşlerden birine bırakılması ile birlikte uyuşmazlık hâlinde evde kalması gereken veya evden ayrılan eşe verilmesi gereken eşyalar konusunda da kendiliğinden bir karar vermelidir[20]. Diğer bir ifadeyle hâkim, eşyaların eşler arasında dava sonuçlanıncaya kadar geçici olarak paylaşımına karar verirken, eşyaların mülkiyetinin kime ait olduğuna bakmak zorunda değildir. Tarafların ihtiyaçları göz önünde tutulmak suretiyle eşyaların kullanımını taraflar arasında gerekli gördüğü biçimde belirleme hususunda hâkimin geniş takdir hakkı bulunmaktadır[21].

Boşanma davası açılınca barınmaya ilişkin alınabilecek barınma önlemlerinden biri de eşlerden birine ait olan aile konutunun tapu kaydına davanın devamı süresince geçerli olacak şekilde geçici olarak aile konutu şerhi konulmasıdır[22]. Geçici olarak aile konutu şerhi konulması için konutun mülkiyetinin taraflardan birine ait olması veya taraflardan biri tarafından kiralanması gerekir. Eğer konut eşlerin anne veya babaları ya da kardeşlerine ait ise geçici olarak aile konutu şerhi konulamaz. Yasa koyucunun eşlerin olası mağduriyetlerinin önlenmesi amacıyla bu konuda yasal bir düzenleme yapması gerektiğini düşünmekteyiz. Taraflardan birinin ailesine ait bir konutta eşlerden biri lehine geçici olarak aile konutu şerhi konulamaması mağduriyetleri büyütmekte özellikle kadın ve çocuklar açısından büyük tehlike ve/veya zararlara sebebiyet verme riskini barındırmaktadır.

Müşterek çocukların bulunmadığı evliliklerde, sınırlayıcı olmamak kaydıyla, tarafların iş, yaş, sağlık durumları ve yeni bir konut bulabilme olanağının varlığı araştırılmakta olup aile konutunun kullanımının tahsisinin kime daha yararlı olacağı tespit edilemiyorsa somut olayda kimin konuttan ayrılmasının beklenebilir olduğu belirlenmelidir. Hâkimin somut olayda özellikle eşlerin sosyal ve mali durumlarını değerlendirmesi sonucunda aile konutu tahsis kararı vermesi de mümkündür[23].

Aile konutunun kullanımının tahsisine ilişkin değerlendirmede bulunurken tahsis kararı açısından ortak konut üzerindeki mülkiyet hakkının veya sınırlı aynî hakkın kime ait olduğu veya zilyetliğin dayandığı borç ilişkisine kimin taraf olduğu önem taşımamaktadır. Boşanma yargılaması boyunca evlilik birliği varlığını koruduğu için aile konutuna ilişkin bütün koruyucu hükümler etkisini sürdürür. Bu korumanın somut olayda yetersiz kaldığına kanaat getirilmesi durumunda hâkimin bu taşınmaza ilişkin gerekli her türlü geçici hukuki korumayı almasına da bir engel bulunmamaktadır[24].

Geçici olarak aile konutu şerhi konulmasına ilişkin kararlar aile mahkemesi tarafından somut olayın özellikleri ve tarafların talepleri gözetilerek hâkim tarafından kaldırabilir, değiştirebilir veya yerlerine yenilerini koyulabilir[25]. Aile mahkemesi tarafından verilen aile konutu şerhi konulmasına ilişkin kararlar itiraza tabi olup bir sonraki numaralı aile mahkemesi tarafından itiraz incelemesine konu olabilmektedir. İtiraz üzerine mahkeme hukuka uygunluk ve yerindelik denetimi yapılmak suretiyle dosya kapsamında bulunan ve/veya dosyaya sonradan sunulan delilleri serbestçe değerlendirmek suretiyle takdir hakkının yerinde kullanılıp kullanılmadığını araştırmak zorundadır. Özellikle tarafların sosyo-ekonomik ve mali durumları üzerinde bir inceleme yapılmalıdır. Ayrıca aile konutuna ihtiyacı olan eşin konutunun aile konutu olması ve eşin diğer eşin ailesi ile birbirlerini olumsuz etkileme ihtimali olan hallerde konut ihtiyacının farklı bir şekilde çözülmesi gerekir.

Aile konutunun eşlerden birine geçici olarak tahsis edilmesi halinde taşınmazın bakımı da dâhil olmak üzere gerekli olan çeşitli masrafların eşlerce paylaşılmasına yönelik veya malik eşin konuttan ayrılmasına dair düzenlemelere de aile hâkimi karar verilebilir[26].

Ortak konutun ihtiyaç sahibi eşe tahsisinin yanında, bu başlık kapsamında hâkimin müdahalesini gerektirebilecek diğer bir husus, ev eşyasının ya da ortak eşyaların tahsisi sorunudur. Öyle ki, eşlerin evlilik birliği içinde ya da daha önceden sahip olduğu veya ortak kullandığı eşyalar olabilir. Hayatın olağan akışına uygun olan konutun tahsis edildiği eşin konuttaki eşyaları kullanması olması olmakla birlikte, bazı hallerde belirli eşyaların tahsisi sorunu gündeme gelebilir. Örneğin ortak konutun erkek eşe tahsis edilmesi halinde evde terzilik yapan bir kadının sahip olduğu dikiş makinesinin ya da ortak konut kendisine tahsis edilmeyen evden çalışan yazılımcı eşin kullandığı sunucuların kim tarafından kullanılacağı gibi. Her ne kadar normal olan ilgili eşyaların işini devam ettirebilmesi için ihtiyacı olan eşe tahsis edilmesi olsa da bu husus eşlerin çatışma yaşaması halinde hâkimin müdahalesini gerektiren ve TMK md.169 anlamında bir önlem alınmasını gerektirebilir. Böyle bir durumda hâkimin gerekli araştırmayı yapıp eşyanın ve/veya eşyaların ihtiyacı olan eşe tahsisi yönünde karar vermesi gerekir[27].

  1. Eşlerin Geçimine İlişkin Geçici Hukukî Koruma Önlemleri (Tedbir Nafakası)

Boşanma davasının açılmasıyla ortak hayat sona erse de eşlerin TMK m. 185/f. son gereğince yardımlaşma borcu ile özellikle onun kaynaklık ettiği somut yükümlerden birini teşkil eden ve TMK m. 186/f. son’da da açıkça düzenlenen evlilik birliğinin giderlerine katılma yükümlülüğü yargılama sürecinde de varlığını sürdürmektedir[28]. Diğer bir ifadeyle, boşanma davasının açılması ile birlikte, eşlerin ayrı yaşama hakkı olsa da evlilik birliği devam etmektedir. Buna bağlı olarak eşlerin birbirlerine karşı bakım yükümlülüğü de devam eder[29].

Hâkimin önüne gelen her davada zorunlu olarak bir eş lehine tedbir nafakasına hükmetmesi gerekmemektedir. Hâkimin görevi, gerekli araştırmayı yapıp eşlerden birinin evlilik birliğinin devamı boyunca sahip olduğu durumunun korunması için diğer eşin maddi katkısına ihtiyacı olup olmadığını belirlemektir. Yani, tedbir nafakasının şartlarının oluşup oluşmadığına bakmalıdır. Kanunda tedbir nafakası ve hükümlerine ilişkin açık bir düzenleme yoktur. Bu kurum genel olarak, mahkeme kararları ışığında, genel hükümler ve diğer nafaka türlerine ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanmasıyla şekillenmiştir. Bu doğrultuda tedbir nafakasına hükmedilebilmesi için gereken şartları genel olarak, açılmış bir boşanma ya da ayrılık davasının olması, eş lehine tedbir nafakasına hükmedilmesinin gerekli olması ve nafaka yükümlüsü eşin ekonomik gücünün bulunması olarak sayabiliriz[30].

Hâkim, eşlerin bakım ve geçimleri için de gereken önlemleri almakla yükümlüdür. Kanun koyucu tedbir nafakasına erkek lehine hükmedilebileceğini de belirtmiş ise de; ülkemizde kadınların büyük çoğunluğunun ekonomik bağımsızlığının bulunmaması ve iş yaşamında kadınlara yönelik negatif bir ayrımcılık bulunması sebebiyle tedbir nafakası büyük oranda kadın lehine hükmedilmektedir[31].

Hâkim eşlerin geçimi konusunda gerekli geçici önlemleri koşulları oluşmuş ise kendiliğinden almak zorundadır. Buna göre, hâkimin, dava devam ederken hangi eşin diğerine hangi oranda katkı sağlayacağını belirlemesi gerekir. Eşin geçimi için alınacak önlem, onun geçimini (infak ve iaşesini) sağlayacak para ödemesidir. Diğer bir ifadeyle, boşanma davası süresince bir eşin diğer eşin barınması ve geçinmesi için ödeyeceği nafakaya, tedbir nafakası denilmektedir[32].  Hâkimin tedbir nafakası kararı alırken dikkate alacağı ölçüt kadın ya da erkeğin bu yönde bir maddi katkıya ihtiyaç duyup duymamasıdır[33]. Hâkim nafakanın miktarını belirlerken hem eşin ihtiyaçlarını hem de nafaka yükümlüsü eşin mali durumun göz önünde tutmak zorundadır[34].

Tedbir nafakası niteliği itibariyle her zaman talep edilebileceğinden mahkeme tarafından talep halinde şartlarının bulunması halinde eş için tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekir. Boşanma davasında geçici tedbir nafakası her zaman istenebilmekte olup geçici tedbir nafakası belirlenirken kural olarak, eşin nafaka yükümlülüğü; eşin tutuklu olması, hükümlü olması, işsiz olması, asker olması, akıl hastası olması gibi durumlarda ortadan kalkmaz[35]. Tedbir nafakası talep eden eşin çalışıyor olması veya bir gelirinin bulunması nafaka yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz[36]. Ancak tarafların sosyal ve mali durumları üzerinden yapılacak inceleme sonucu nafaka miktarını etkileyebilmektedir.

Mahkemenin bir geçici önlem olarak hükmettiği tedbir nafakası eşlerin ihtiyaçları ve ödeme kabiliyetlerine göre belirlenmelidir. Tedbir nafakasının tespitinde hem ayrı yaşama yüzünden ortaya çıkan hem de esasen evlilik birliğinin devamının neden olduğu harcamalar dikkate alınacaktır. Gelir kavramının kapsamına hem kazançlar hem de malvarlığı getirileri olan kira bedelleri veya faiz gibi gelirler girmektedir[37].

Tedbir nafakası maddi imkânları kısıtlı olan eşin bakım ve geçinmesine diğer eşin katkı sunması amacıyla düzenlenmiştir. Tedbir nafakası, boşanma davasının açıldığı tarihten itibaren işlemeye başlamakta olup boşanma kararının kesinleştiği güne kadar devam etmektedir[38].  Tedbir nafakasının tespitinde eşlerin ihtiyaçları ve ödeme kabiliyetlerinin detaylı bir şekilde incelenmesi önem taşımaktadır. Eşlerin eşitliğinin kabul edildiği yürürlükteki hukukumuzda bu değerlendirme yapılırken kural olarak tarafların cinsiyeti dikkate alınmamalıdır[39]. Hâkimin tedbir nafakasına hükmedebilmesi için, maddi imkânları kendi bakım ve ihtiyacına yetmeyen eşin mutlaka kusursuz olması şart değildir[40]. Lehine nafakaya hükmedilecek olan eşin tamamen kusurlu olduğu boşanma nedenleri ortaya çıksa bile, diğer eş boşanma davası süresince nafaka öder[41]. Ancak kadının, bir başka erkekle evliymiş gibi fiilen birlikte yaşadığı, infak ve iaşesinin bu kişi tarafından karşılandığı durumlarda kadın yararına tedbir nafakası tayin edilemez[42]. 

Tedbir nafakasının gerekliliğinin belirlenmesinin ardından, nafaka miktarının belirlenmesi gerekmektedir. Bu ise, nafaka yükümlüsü eşin ekonomik durumuyla doğrudan ilintilidir. TMK md.186/III‟e göre eşlerden birliğin giderlerine güçleri oranında katkı yapılması beklendiğine göre tedbir nafakasının belirlenmesinde de nafaka yükümlüsü eşin gücü oranında bir miktar belirlenir[43]. Eşlerin geçim miktarı hesabında esasen hem ayrı yaşama yüzünden ortaya çıkan hem de evlilik birliğinin devamının neden olduğu harcamalar dikkate alınacaktır. Somut olayın özelliklerine göre, ayrı bir konutun kullanılmasından kaynaklanan masraflar, aile konutunun kira bedeli, beslenme, giyim, elektrik, su, doğalgaz, internet ve telefon masrafları geçim miktarının tespitinde esas alınacaktır[44].

Geçici tedbir nafakası eşlerden birinin ölmesi, ölüm ve gaiplik karinesi, evliliğin iptal kararının kesinleşmesi, sınırlı sürenin tamamlanması, başkasıyla düzenli yaşanmaya başlanması, boşanma davasından feragat edilmesi, nafakanın kaldırılması, tedbir nafakasından feragat edilmesi hâllerinde ve davanın açılmamış sayılma kararı ile de sona ermesi mümkündür[45].

Boşanma davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin geçimine ilişkin önlemleri kendiliğinden alır. Bununla birlikte, boşanma davasında hâkim, davadan önce alınan önlemleri değiştirebilir veya kaldırabilir. Bu nedenle, hâkim, boşanma davası açılınca ilgilinin bağımsız tedbir nafakası (TMK m. 197) aldığını belirler ve bu miktarı yeterli görürse boşanma davasında ayrıca geçici tedbir nafakası vermeyebilir. Ancak hâkim bağımsız tedbir nafakasını (TMK m. 197) yeterli görmez ise, ayrıca geçici tedbir nafakası verebilir[46].

Tedbir nafakası, boşanma davası sürecine ilişkin geçici bir önlem olup yoksulluk nafakasından farklılık arz etmektedir. Yoksulluk nafakası boşanma davası sonucunda evliliğin sona ermesi yüzünden yoksulluğa düşecek eşe ödenen bir bakım nafakasıdır[47]. Tedbir nafakası, yoksulluk nafakasından farklı olarak koşulları oluşmuşsa boşanma sebebinin ortaya çıkmasında tek başına veya diğer eşe nazaran daha kusurlu olan eş lehine de TMK m. 169 uyarınca tedbir nafakasına hükmedilebilecektir. Aksi yönde bir kabul kusura ilişkin herhangi atıf da içermeyen TMK m. 169 uyarınca tedbir nafakasının geçici hukuki koruma niteliği ile bağdaşmayacaktır[48].

  1. Çocuklara ilişkin Geçici Hukukî Koruma Önlemleri
  2. Müşterek Çocuğun Eşlerden Hangisiyle Yaşayacağı

TMK m.169‟a göre hâkimin boşanma veya ayrılık davası sırasında alabileceği geçici önlemlerden bir diğeri de çocukların bakım, korunma ve varsa mallarına ilişkin önlemlerdir. Evlilik birliğinin devam ettiği bu sürede eşlerin ayrı yaşama haklarının olması çocukların dava açılmadan önceki düzenlerinin değişmesi sonucunu doğurur. Bu değişikliklerin en önemlisi şüphesiz ki çocuk veya çocukların anne ve babasıyla birlikte değil de onlardan biriyle yaşayacak olmasıdır. Eşler arasında çocuğun kiminle kalacağına ilişkin bir anlaşma olması halinde bu anlaşma çocuğun da menfaatineyse bu karar uygulanır. Fakat bir karar alınmamış olması ya da tarafların anlaşamamış olması hâkimin müdahalesini gerektirir. Böyle durumlarda TMK m.169 hâkime, tarafların talebine gerek olmadan çocuğun menfaatini göz ederek bu konuda resen geçici önlem alma yetkisini tanımıştır. Bu bağlamda alınacak olan önlem çocuk veya çocukların eşlerden hangisiyle yaşayacağına karar verilmesidir[49].

Çocuğun/çocukların eşlerden birinin yanında bırakılmasına karar verilmiş olması, diğer eşin velayet hakkını ortadan kaldırmaz. Hâkim çocuğun menfaatlerini gözeterek eşlerden birine velayeti geçici olarak verebilir[50].  Hâkimin velayet hakkını, özellikle çocukların yararını göz önünde tutarak, hangi eşe vereceğine karar vermesinin ve velayet vermediği eş ile çocuklar arasındaki kişisel ilişkileri de düzenlemesi Türk Medeni Kanunu’nun 169. maddesine göre geçici önlem niteliğindedir[51].

Evlilik birliği devam ederken velayetin anne ve baba tarafından birlikte kullanılması esas olduğuna göre, hâkimin boşanma davası devam ederken TMK’nın.169. maddesi gereğince çocuğun kimin yanında kalacağına ilişkin aldığı karar velayete ilişkin bir düzenleme olmayıp madde metninde de açıkça belirtildiği üzere evlilik birliğinin dava süresince korunması ve devamına yönelik alınan geçici bir önlemdir[52].

  • İştirak Nafakası

Eşler boşanma davası açıldıktan sonra boşanma kararı kesinleşinceye kadar ayrı yaşama hakkına sahip oldukları için, ergin olmayan çocukların hangisinin yanında kalacağına hâkim karar verecektir[53]. Ergin olmayan çocuğun eşlerden birinin himayesine bırakılması konusunda eşler arasında bir anlaşma var ise, hâkim, bu anlaşmayı mümkün olduğunca dikkate alması gerekir[54]. Çocukların bakımına katkıda bulunmak üzere, çocukları kendisine bırakılmamış eşin ödeyeceği nafakaya iştirak nafakası denilmektedir[55].

İştirak nafakası talep üzerine yabancı ülke parası üzerinden belirlenebilmektedir. Taraflar arasında geçerli bir anlaşma bulunmadıkça ülke parası üzerinden hükmedilen iştirak nafakası para ödeme suretiyle ifa edilecek olup bu edimin ayın olarak karşılanması mümkün değildir[56].  

Medeni Kanun’u m. 169’a göre boşanma davasının devamı süresince çocuk kendisine bırakılmayan eş ile ilgili olarak, çocuğun bakım ve geçimine ilişkin yükümlülüğü de belirlemesi gerekir. Diğer ifadeyle hâkim, boşanma davası devam ederken çocuk kendisine bırakılmayan eş hakkında, tarafların mali durumlarını gözeterek çocuğun bakımına katkıda olması açısından bir tedbir nafakası belirleyebilir[57]. Kendisine çocuk bırakılmayan eş dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere tedbir nafakası ödeme yükümlülüğü altındadır.

Boşanma aşamasındaki eşlerin müşterek çocuklarına karşı görev ve yükümlülükleri kural olarak çocukların ergin olmalarına kadar devam etmektedir. Dolayısıyla eşlerden birinin diğerinden talebinin olmadığını beyan etmesi talep tarihinden geriye doğru sonuç doğurmakta olup ileriye dönük haktan feragat edilemez[58].

Hâkim çocuğa verilecek nafaka miktarını belirlerken; çocuğun ihtiyaçlarını, çocuğun gelirlerini, eşlerin ödemeyi kabul ettikleri miktarı ve eşlerin yaşam koşulları ve ödeme güçlerini dikkate almalıdır (TMK m. 330). Ayrıca ergin olmayan çocuk çalışarak kendi geçimini sağlıyorsa hakkında tedbir nafakası kararı verilemez[59].

Hâkimin tedbir nafakasını belirlerken sahip olduğu takdir yetkisinin sınırını, özellikle Yargıtay kararları ışığında, hakkaniyet, evlilik birliğinin korunması için önlemin alınmasının gerekliliği ve tarafların menfaati oluşturur. Bunlar, hâkimin uygulayacağı genel kriterler olmakla birlikte, her somut olayda o olayın özelliklerine ve alınması gerekli tedbirin niteliğine göre karar verilir[60].

  • Çocuk ile Geçici Şahsi İlişki Kurulması

Çocuk ile kişisel ilişki kurulması, velâyet hakkına sahip olmayan veya çocuğun kendilerinden alındığı ana ve baba açısından, Türk Medeni Kanunu m. 323-324 hükümlerinde; üçüncü kişiler açısından ise m. 325 hükmünde düzenlenmiştir. Hem ana babanın hem de üçüncü kişilerin çocuk ile kişisel ilişki kurmaları, ancak mahkeme kararıyla gerçekleşebilir. TMK’nın 326/son maddesine göre, çocuk ile kişisel ilişkiye karar verilene dek, velayet hakkına sahip olan ya da çocuk kendisine ihtiyati tedbir olarak bırakılmış olan kişinin rızası dışında kişisel ilişki kurulamaz[61].

Kişisel ilişki kurma hakkı; ergin olmayan çocuk ile ebeveynleri arasındaki iç ilişkiyi kurma ve koruma amacına hizmet etmektedir[62]. Çocukla kişisel ilişki kurma hakkı “velayet hakkından bağımsız” olarak, kişilik hakkının içeriğinde yer alan bir değerdir. Bu sebeple bu haktan feragat edilemez ve hak devredilemez[63]. Çocukla kişisel ilişki kurulmasının amacı, kendisine geçici velayet hakkı verilmeyen ana veya baba ile çocuk arasındaki bağın sürdürülmesi ve bunların çocukla aralarında oluşabilecek yabancılaşmanın engellenmesi, çocuğun gerekli ilgi ve şefkatten yoksun kalmasının önüne geçilerek ruhsal ve fiziksel gelişiminin sürdürülmesi ve mevcut sevgi saygının sürdürülerek manevi bağların koparılmamasıdır[64].

Boşanma davasının devamı süresince hâkim, çocuklar için gerekli olan geçici önlemleri re’sen alır[65]. Boşanma davasının davanın devamı süresince hâkim, çocuğun eşlerden birisine bırakılması kararı ile birlikte, diğer eşin çocuk ile olan geçici şahsi ilişkilerini de kendiliğinden belirlemelidir[66]. Eşlerden her biri, kendisine bırakılmayan çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını isteyebilir (TMK m. 323). Eşlerden biri, diğerinin; çocuk ile kişisel ilişkisini zedelemekten, çocuğun eğitilmesi ve yetiştirilmesini engellemekten kaçınmakla yükümlüdür (TMK m. 324/1). Çocukla geçici kişisel ilişkinin düzenlenmesinde hâkim, çocuğun yararını öncelikle gözetmelidir[67]. Çocukla kişisel ilişki kurulması konusunda ebeveynlerin menfaatleri ile çocuğun menfaatlerinin çatışması olasılığında “çocuğun menfaatleri” korunarak, çocuğun menfaatlerine üstünlük tanınmalı, ana babanın menfaatleri ikinci planda gündeme gelmelidir. Başka bir ifadeyle, çocuğun yararı kavramı birincil ve en üst ilke olarak dikkate alınmalı ve hâkim çocuğun yararı kavramı ekseninde kararlara hükmetmelidir[68].

Tüm uluslararası pozitif hukuk metinlerinde ve ulusal hukuk sistemlerinde “çocuğun yararı” kavramının tanımlanmasından özellikle kaçınılmış, bu kavramın somut olaydaki çocuğun yaşı, olgunluğu, kişiliği, ihtiyaçları, yetenekleri, sağlığına bağlı olarak ve çocuğun içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapıya göre farklılık gösterecek esnek bir çerçeve kavram olarak nitelendirilmiştir[69]. Burada önemli olan çocuğun menfaatlerinin nasıl ve kim tarafından belirleneceğidir. Çocuğun menfaatlerinin belirlenmesi bir uzmanlık işi olup uzmanlar tarafından tarafların sosyal ve ekonomik durumu ile çocuğun maddi ve manevi olarak ihtiyaçlarının karşılanarak çocuğun kişiliğini geliştirmesinin sağlanmasına ilişkin temel koşulların belirlenmesi gerekir. Uygulamada alınan sosyal inceleme raporlarının temel beklentileri karşılamaya yetmediği açık olup uzmanların nitelik ve nicelik olarak artırılması ile çalışma koşullarının aklın ve bilimin ışığında yenilenmesinde bir gereklilik bulunmaktadır.

Çocuk ile anne veya baba arasında hem kişisel ilişkinin kurulup kurulmaması noktasında hem de kişisel ilişkinin içeriğinin belirlenmesinde ayırt etme gücüne sahip küçüğün dinlenmesi çocuğun menfaatlerinin belirlenmesi açısından bir zorunluluktur.  Ayırt etme gücüne sahip bir çocuğun, kişisel ilişki kurmaktan kaçınması, kişisel ilişkiyi reddetmesi halinde kişisel ilişki kurma talebinin de çocuğun yararına uygun olmaması sebebiyle reddedilmesi şarttır. Çünkü çocuğun yüksek menfaatleri gözetildiğinde çocuğun şiddetle kişisel ilişkiyi reddetmesine rağmen kişisel ilişkinin zorla kurulması mümkün olmadığı gibi, böyle bir durum çocuğun kişilik hakkının ihlalini de oluşturur[70]. Şahsi ilişki kurulması geçici bir önlem olsa bile çocuğun maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi temel amaçtır.

Türk Medeni Kanunu’nda kişisel ilişki hakkının tanımı yapılmamıştır. Kişisel ilişki hakkı, velâyet hakkı bulunmayan ana veya babanın müşterek çocukları ile görüşmesini, belirli gün ve saat dilimleri içerisinde baş başa vakit geçirmesini, dilediği iletişim araçları aracılığıyla haberleşmesini kapsayan bir haktır[71]. Diğer bir ifadeyle, çocukla kişisel ilişki kurulması çoğunlukla çocuğu ziyaret etme, onunla buluşup görüşme, onun yanında sınırlı bir süre için birlikte kalma şeklinde gerçekleşse de, bununla sınırlı değildir. Telefonla, e-posta, kısa mesaj ve görüntülü iletişim yöntemleri gibi her türlü iletişim şekli bu kapsamda yer almaktadır[72].

Çocuklarla Kişisel İlişki Kurulmasına Dair Avrupa Sözleşmesi m. 4/ III uyarınca; çocuğun, gözetim olmaksızın ana veya babasından birisiyle kişisel ilişkisinin sürdürülmesi, onun yüksek yararına değilse, ana veya babasıyla gözetim altında kişisel ilişki kurma imkânı ya da diğer şekillerde ilişki kurma imkânı da öngörülecektir[73].

Çocukla kişisel ilişki kurma hakkı esasen anne ve babaya tanınmış bir hak olup, üçüncü kişiler bakımından istisnai olarak kabul edilmiştir[74]. Olağanüstü hallerden herhangi birinin varlığı, üçüncü kişilerin çocukla kişisel ilişki kurmasına tek başına olanak vermemekte olup kişisel ilişkinin aynı zamanda çocuğun yararına da hizmet etmesi şarttır. Ebeveynlerin çocukla kişisel ilişki kurmasında, en başta çocuğun yararı gözetildiği gibi çocukla kurulacak kişisel ilişkide de çocuğun yararı ebeveynlerin yararından üstün tutuluyorsa üçüncü kişilerin çocukla kişisel ilişki kurmasında da çocuğun yararı üçüncü kişilerin yararına nazaran ön planda tutulur. Çocuğun büyük annesi veya büyük babası ile kişisel ilişki kurmasında ya da çocuğun diğer kişilerle olan ilişkisinin sürdürülmesine yönelik isteğini açıkça ortaya koyduğu varana mevcut hallerde, kişisel ilişkinin çocuğun yararına olduğundan söz edilir[75].

 Üçüncü kişilerin çocukla kişisel ilişki kurulması istemlerinde, hâkimin ileri sürülen sebeplerin olağanüstü olup olmadığı, ilişkinin kurulması halinde çocuğun yararlarının zedelenip zedelenmeyeceği gibi hususlar ile tarafların yaşadığı çevrelerin araştırılması, çocuğun görüşünün alınması ve uzmanlardan inceleme raporlarının ve görüşlerinin de alınarak karara bağlanması gerekir[76]. Hısımlar kavramı altında başta büyük ana ve büyükbabalar olmak üzere çocuğun ayrı yaşadığı kardeşleri, amca hala, dayı, teyze gibi çocuk ile yakın ilişkisi bulunan diğer hısımlar da sayılmaktadır. Üçüncü kişi kavramı sadece hısımlarla sınırlı değildir. Hısımlar dışında kalan özellikle üvey ana baba, koruyucu ana ve baba, biyolojik baba “üçüncü

kişiler” çerçevesinde gösterilmektedir[77].

Anne ve baba, çocukla kişisel ilişki kurarken, çocuğun huzurunu bozmaktan kaçınmak durumundadır. Bu ifade ile kast edilen, kişisel ilişkinin çocuğun bedeni, ruhi veya ahlaki yönden gelişimine zarar vermesi veya henüz zarar vermese de böyle bir tehlikeye maruz bırakmasıdır. Özellikle ana veya babanın ağır ruhsal bozukluklarının bulunması, alkol ya da uyuşturucu bağımlılığı olduğunda çocukla kişisel ilişki kurma hakkı tanınmaz[78]. Geçici kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzuru tehlikeye girer veya ana ve baba bu haklarını öngörülen yükümlülüklerine aykırı olarak kullanırlar veya çocuk ile ciddi olarak ilgilenmezler ya da diğer önemli sebepler varsa, kişisel ilişki kurma hakkı reddedilebilir veya kendilerinden alınabilir (TMK m. 324/2).

Kişisel ilişki kurulmasıyla ilgili bütün düzenlemelerde çocuğun oturduğu yer mahkemesi de yetkilidir. Boşanmaya ve evlilik birliğinin korunmasına ilişkin yetki kuralları saklıdır. Çocuk ile kişisel ilişkiye yönelik bir düzenleme yapılıncaya kadar, velâyet hakkına sahip veya çocuk kendisine bırakılmış kişinin rızası dışında kişisel ilişki kurulamaz (TMK m. 326).  Çocukla kişisel ilişkinin düzenlenmesine ilişkin davalarda Aile Mahkemeleri, Aile Mahkemelerinin kurulmadığı yerlerde Asliye Hukuk Mahkemeleri görevlidir. 

  • Çocukların Mallarının Yönetimi

Evlilik birliği devam ederken velayet hakkına birlikte sahip olan anne ve babanın malların yönetilmesinde göstermeleri gereken özen yükümlülüğüne aykırı davranmaları halinde hâkim tarafından alınabilecek önlemler Türk Medeni Kanunu’nun velayete ilişkin kısmında (md.352-362) düzenlenmiştir.  Bu kısımda yer alan önlemlerin boşanma veya ayrılık davası devam ederken çocuğun mallarının korunması gerektiği ölçüde uygulanması da mümkündür. Buna göre hâkim, malların yönetimi ile ilgili talimat verebilir, eşlerden bilgi isteyebilir ve hatta gerekli gördüğü hallerde malların tevdi edilmesine ya da güvence gösterilmesine karar verebilir (md.360). Malların tehlikeye düşmesi halinde ise yönetimi kayyıma bırakabilir (md.361/III). Aynı önlemler, yönetimi eşlerde olmayan malların korunması amacıyla da alınabilir (md.361/II). Alınan bu önlemler geçici nitelikte olduğundan boşanma kararının kesinleşmesiyle son bulur[79].

  • Eşlerin Mallarına İlişkin Geçici Hukukî Koruma Önlemleri

Boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır (TMK m.169). Boşanma davası devam ederken hâkimin, eşlerin mallarıyla ilgili olan önlemleri de kendiliğinden alabileceği düzenlenmiş olup hâkimin bu konuda takdir yetkisi bulunmaktadır. Malların yönetiminde ve maldan yararlanmanın düzenlenmesinde mal üzerinde aynî veya şahsî hak sahibi olmanın etkisi bulunmamaktadır[80].

Türk Medeni Kanunu’na göre edinilmiş mallara katılma rejimi yasal mal rejimi olmakla birlikte eşler yapacakları mal rejimi sözleşmesiyle mal ortaklığı, mal ayrılığı veya paylaşmalı mal ayrılığını seçebilirler ya da kanunda belirtilen şartların gerçekleşmesi halinde hâkim mevcut mal rejiminin mal ayrılığına dönüştürülmesine karar verebilir (TMK m. 206-208).

Türk Medeni Kanunu’nda yasal mal rejimi olarak “edinilmiş mallara katılma” 218 vd. maddelerinde kabul edilmiş olup Türk Medeni Kanunu ‘nun 169. maddesinin önemi ve uygulama alanı genişlemiştir. Bu durumda hâkim, edinilmiş mallara katılma rejiminin mal ayrılığı rejimine dönüştürülmesine karar verebilir[81].

Taraflar mal ayrılığı rejimini seçmişlerse malların yönetimine ilişkin önlemin alınmasını gerektirecek bir durumla karşılaşılmaz. Ancak mal ortaklığı rejiminde eşler arasında malların yönetimine ilişkin hâkimin müdahalesini gerektirecek bir çatışma olabilir. Yine aynı şekilde yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejiminde de hâkimin bu yetkisi kapsamında geçici önlemler alması gerekebilir. Çünkü TMK md.223/I‟e göre edinilmiş mallara katılma rejiminde “her eş yasal sınırlar içerisinde kişisel malları ile edinilmiş mallarını yönetme, bunlardan yararlanma ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahiptir”.  Dolayısıyla, yönetim, yararlanma ve tasarruf hakları açısından eşler arasında çıkabilecek muhtemel bir uyuşmazlık olduğunda da hâkim gerekli gördüğü geçici önlemi re‟sen alabilmelidir. Bu önlem TMK md.206‟da düzenlenmiş olan mevcut mal rejiminin geçici olarak mal ayrılığına dönüştürülmesi şeklinde olabilir. Her ne kadar bu maddeye göre hâkim, haklı bir sebep olması halinde ve talep üzerine mevcut mal rejiminin mal ayrılığına dönüştürülmesine karar verecek olsa da, TMK md.169 ile hâkime eşlerin mallarının yönetimine ilişkin geçici önlem alma yetkisi verildiği düşünüldüğünde, hâkimin haklı bir sebep olması halinde TMK md.169 anlamında geçici tedbir olarak bu kararı re‟sen alabileceği açıktır[82].

SONUÇ

Boşanma davası sürecinde alınabilecek geçici önlemler sınırlı sayıda olmayıp hâkim, takdir yetkisi çerçevesinde gereklilik ve ölçülülük kriterleri çerçevesinde tarafların huzurunu ve yaşam düzenini korumaya yönelik olarak gerekli gördüğü önlemleri talep üzerine ve/veya re’sen alabilmektedir. Bu nedenle hâkim dava dilekçelerini ve dosya kapsamındaki uzman raporları da dâhil olmak üzere tüm ekleri inceleyerek somut olayın özelliklerine göre davanın başında veya devamında gerekli inceleme ve araştırmaları yaparak taraflar ve varsa çocuklar açısından alınması gereken geçici önlem veya önlemleri almalıdır.

Boşanma davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin ve varsa çocukların mallarının yönetimi ile çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri alırken diğer eşin kusurlu olduğu yönündeki iddiaları göz önünde tutamaz. Eşlerin barınması, geçimi, çocukların kimde kalacağı, çocuklarla şahsi ilişki kurulması, eşlerin veya çocukların bakımı veya mallarının yönetimine ilişkin alınmasını gereken önlemler geçici olup bu önlemler boşanma kararının kesinleşmesi ile sona ermektedir. Ayrıca önlemlerin talep üzerine veya re’sen kaldırılması veya değiştirilmesi mümkün olup bu kararlar kesin olmayıp itiraza tabidir.

Boşanma davalarındaki geçici önlemler, boşanma davasının açılmasından kararın kesinleşmesine kadar geçen yargılama sürecinde hukuki ve fiili koruma sağlamayı hedeflemektedir.  Yasa koyucu boşanma davası açılınca eşlerin ve çocukların zarar görmelerini engelleyerek tarafları maddi ve manevi olarak korumak amacıyla asgari koşulları oluşturacak tedbirlere hükmedilmesi gereğini ortaya koymuştur. Özellikle boşanma davalarının kesinleşme sürecinin uzunluğu da göz önüne alındığında boşanma davası sürecindeki geçici hukuki koruma önlemlerinin tarafların ruh ve beden sağlıkları ile yaşamlarının devamı açısından önemli olduğu açık olup önlem veya önlemlerin titizlikle incelenerek belirlenmesi gerekir.

Geçici olarak aile konutu şerhi konulması için konutun mülkiyetinin taraflardan birine ait olması veya taraflardan biri tarafından kiralanması gerekir. Eğer konut eşlerin anne veya babaları ya da kardeşlerine ait ise geçici olarak aile konutu şerhi konulamaz. Yasa koyucunun eşlerin olası mağduriyetlerinin önlenmesi amacıyla bu konuda yasal bir düzenleme yapması gerektiğini düşünmekteyiz. Taraflardan birinin ailesine ait bir konutta eşlerden biri lehine geçici olarak aile konutu şerhi konulamaması mağduriyetleri büyütmekte özellikle kadın ve çocuklar açısından büyük tehlike ve/veya zararlara sebebiyet verme riskini barındırmaktadır.

Aile mahkemesi tarafından verilen aile konutu şerhi konulmasına ilişkin kararlar itiraza tabi olup bir sonraki numaralı aile mahkemesi tarafından itiraz incelemesine konu olabilmektedir. İtiraz üzerine mahkeme dosya kapsamında bulunan ve/veya dosyaya sonradan sunulan delilleri serbestçe değerlendirmek suretiyle takdir hakkının yerinde kullanılıp kullanılmadığını araştırmak zorundadır. Özellikle tarafların sosyal ve mali durumları üzerinde bir inceleme yapılmalıdır. Ayrıca aile konutuna ihtiyacı olan eşin konutunun aile konutu olması ve eşin diğer eşin ailesi ile birbirlerini olumsuz etkileme ihtimali olan hallerde konut ihtiyacının farklı bir şekilde çözülmesi gerekir.

Tedbir nafakası talep eden eşin çalışıyor olması, kusurlu olduğunun iddia edilmesi ya da kira, faiz gibi gelirlerinin bulunması nafaka yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır. Bu kriterler tarafların sosyal ve mali durumları üzerinden yapılacak inceleme sonucu nafaka miktarını etkileyebilmektedir. Nafakanın gerekliliği ve/veya miktarının tespitinde aklın ve bilimin ışığında bir araştırma yapılması gerekir. Tarafların sosyal ve mali durumlarının bu konunun uzmanı olmayan kolluk görevlileri tarafından araştırılması ve bu veriler üzerinden hâkim tarafından belirlenmesi hukuka aykırı kararlar verilmesine sebebiyet vermekte ve adalet duygusunu incitmektedir. Tarafların mali durumlarına ilişkin verilerin sadece kayıtlar veya beyanlar üzerinden değil, fiilen yaşam standartları incelenerek kayıtlı ve kayıtsız gelirleri üzerinden yapılmasında hukuki gereklilik bulunmaktadır.

Eş lehine tedbir nafakası ve varsa çocuk lehine iştirak nafakası hükmedildiğinde nafakaların tahsilinin tarafların icra takibi yapmalarına bırakılmayıp talep üzerine tüm masrafları devlete ait olmak üzere icra müdürlüklerince ivedilikle yapılarak nafakanın para olarak tahsili ile nafaka talep edenlerin hesaplarına düzenli olarak yatırılması konusunda yasal bir düzenleme yapılmasının gerekli olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca nafakaların miktarının tespiti ile barınmaya ilişkin aile konutu tahsisine ilişkin geçici önlemlerin çağın gereklerine uygun olarak hayatın olağan akışı ışığında çeşitlendirilmesi ve ekonomik krizlerden etkilenmelerinin önlenmesi yönünde tedbirlerin alınması gerekir.

AV. CENK AYHAN APAYDIN

 KAYNAKÇA

Akıntürk Turgut/ Ateş Derya Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku 2. Cilt, Yenilenmiş 21. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul, 2019.

Ayan Serkan, Evlilik Birliğinin Korunması, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Ankara, 2004.

Bayram Aziz Erman, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Tedbir Nafakasına Dair 25.10.2018 Tarihli ve 2017/2-1891 Esas 2018/1577 Karar Sayılı Kararının Değerlendirilmesi”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Y:2019, S. 144,  ss. 213-247.

Bulut Harun, Velayet (Çocukla Kişisel İlişki Kurulması) ve Nafaka Davaları, Beta Yayınevi, İstanbul, 2007.

Demir Remzi, “Türk Medeni Kanunu’na Göre Çocukla Kişisel İlişki Kurulması”, DÜHFD, C: 25, S: 42, Y: 2020, ss. 169-195.

Doğan Gül,” Çocuk ile Kişisel İlişki Kurabilme Hakkı”, Prof. Dr. Ergon Çetingil ve Prof. Dr. Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı Armağanı, İstanbul, 2007.

Dural Mustafa / Öğüz Tufan / Gümüş Mustafa Alper, Türk Özel Hukuku (Aile Hukuku), C:3, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2014.

Dural Mustafa / Öğüz Tufan / Gümüş Mustafa Alper, Türk Özel Hukuku (Aile Hukuku), C:3, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2016.

Erdem Mehmet, Aile Hukuku, 2. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2019.

Erlüle Fulya , “Çocuk İle Kişisel İlişki Kurulması”, MÜHF-HAD. C:16, S. 1-2, ss.182-200

Gelgeç Berrak Genç, “TMK md.169 Gereğince Boşanma veya Ayrılık Davası Süresince Alınabilecek Geçici Önlemler”, İMHFD, C: 8, S: 2, İstanbul, 2023, ss. 771-799.

Gençcan, Ömer Uğur, Boşanma, Tazminat ve Nafaka Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara 2013.

Grassinger, Gülçin Elçin,  “Çocuğun Menfaati Gereği Görüşünün Alınmaması Gereken Durumlar”, Prof. Dr. Rona Serozan’a Armağan, C.I, İstanbul 2010.

İnan Esra Günay, Aile Hukukunda Geçici Hukukî Himaye Tedbirleri, Adalet Yayınevi, Ankara, 2018.

Kılıçoğlu Ahmet,  Aile Hukuku,   Turhan Kitapevi, Ankara 2015.

Oğuzman Kemal/ Dural Mustafa, Aile Hukuku, 2. Baskı, Filiz Kitapevi, İstanbul, 1998.

Öcal Mesut, Yoksulluk Nafakasının Süresi, On İki Levha Yayınevi, İstanbul, 2019.

Özdemir Saibe Oktay, “Boşanma Davalarında Çocuklara İlişkin Kararlar Bakımından Çocuğun Dinlenme Hakkı”, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’ye Armağan, C:II, İstanbul, 2009.

Özuğur, Ali İhsan, Gerekçeli-Açıklamalı-İçtihatlı Nafaka Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2015.

Öztan Bilge, Aile Hukuku, 4. Baskı, Turhan Kitapevi, Ankara, 2004,

Şafak Orhan, “Boşanma Davasında Geçici Hukuki Koruma Tedbirleri”, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, (Danışman Prof. Dr. Murat Atalı), Ankara, 2016.

Yılmız Canan “Yargıtay Kararları Işığında Çocukla Kişisel İlişki Kurulması”, Public and Private International Law Bulletin, Volume: 35, Issue: 1, 103-141.

Tekinay Selahattin Sulhi, Türk Aile Hukuku, 7. Baskı, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1990.

Topak Süleyman, Boşanma Davalarında Yargılama Usulü, On İki Levha Yayınevi, İstanbul, 2021.

Tutumlu Mehmet Akif Teorik ve Pratik Boşanma Yargılaması Hukuku, C: 2, 2. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2009.

Yıldırır Efe Can, “TMK M. 169 Uyarınca Boşanma Davası Süresince Eşlere İlişkin Alınan Geçici Önlemler”, İstanbul Hukuk Mecmuası, 81 (3), 817-860.

Yücel Yeliz, “Türk Medeni Hukukunda Boşanma Halinde Velayet, Çocukla Kişisel İlişki Kurulması ve Çocuğun Korunması”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Ana Bilim Dalı, İstanbul, 2018.


[1] Av. Cenk Ayhan Apaydın.

[2] Ali İhsan Özuğur, Gerekçeli-Açıklamalı-İçtihatlı Nafaka Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2015, s. 30.

[3] Turgut Akıntürk/Derya Ateş, Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku 2. Cilt, Yenilenmiş 21. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul, 2019, s. 283.

[4] Serkan Ayan, Evlilik Birliğinin Korunması,  Türkiye Barolar Birliği Yayını,  Ankara, 2004, s. 290.

[5] Esra Günay İnan, Aile Hukukunda Geçici Hukukî Himaye Tedbirleri, Adalet Yayınevi, Ankara, 2018, s.121.

[6] Süleyman Topak, Boşanma Davalarında Yargılama Usulü, On İki Levha Yayınevi, İstanbul, 2021, s. 420.

[7] Kemal Oğuzman/ Mustafa Dural, Aile Hukuku, 2. Baskı, Filiz Kitapevi, İstanbul 1998, s. 134.

[8] Berrak Genç Gelgeç, “TMK md.169 Gereğince Boşanma veya Ayrılık Davası Süresince Alınabilecek Geçici Önlemler”, İMHFD, C: 8, S: 2, 2023, ss. 771-799, s. 775.

[9] Efe Can Yıldırır, “TMK M. 169 Uyarınca Boşanma Davası Süresince Eşlere İlişkin Alınan Geçici Önlemler”,  İstanbul Hukuk Mecmuası, 81 (3), 817-860, s. 848.

[10] Bkz:Yıldırır, s. 851.

[11] Gelgeç, s. 796.

[12] Yıldırır, s. 856.

[13] Akıntürk/Ateş, s. 283.

[14] Oğuzman/Dural, s. 136 

[15] Akıntürk/Ateş, s. 283.

[16] Ayan, s. 295.

[17]  Mehmet Akif Tutumlu, Teorik ve Pratik Boşanma Yargılaması Hukuku, C: 2, 2. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara,  2009, s. 1160.

[18] Yıldırır,  s. 823.

[19] Bkz: Yıldırır, s. 825-826.

[20] Gençcan, Ömer Uğur, Boşanma, Tazminat ve Nafaka Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2013, s. 845.

[21] Akıntürk/Ateş, s. 284.

[22] Gençcan, s. 845.

[23] Bkz: Yıldırır, s. 824-825.

[24] Yıldırır, s. 856.

[25] Gençcan, s. 841.

[26] Bkz: Yıldırır, s. 826.

[27] Gelgeç, s. 779.

[28] Bkz: Yıldırır, s. 825-826.

[29] Mustafa Dural/Tufan Öğüz/ Mustafa Alper Gümüş, Türk Özel Hukuku (Aile Hukuku), C:3,  Filiz Kitabevi, İstanbul,  2014, s. 131.

[30] Aziz Erman Bayram, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Tedbir Nafakasına Dair 25.10.2018 Tarihli ve 2017/2-1891 Esas 2018/1577 Karar Sayılı Kararının Değerlendirilmesi”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Y:2019, S. 144,  ss. 213-247, s. 217 vd.

[31] Akıntürk/Ateş, s. 284.

[32] Dural/Öğüz/Gümüş, s. 131.

[33] Gelgeç, s. 781.

[34] Akıntürk/Ateş, s. 284-285.

[35] Gençcan,  s. 852.

[36] Selahattin Sulhi Tekinay, Türk Aile Hukuku, 7. Baskı, İstanbul Üniversitesi Yayınları,  İstanbul, 1990, s. 345.

[37] Yıldırır, s. 856-857.

[38] Akıntürk/Ateş, s. 284-285.

[39] Yıldırır, s. 829.

[40] Akıntürk/Ateş, s. 285.

[41] Oğuzman/Dural, s. 136.

[42] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin., 13.01.2015  tarihli,  2014/27865 esas ve  2015/250 sayılı kararı (akt- Orhan Şafak, Boşanma Davasında Geçici Hukuki Koruma Tedbirleri, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, (Danışman Prof. Dr. Murat Atalı), Ankara,  2016, s. 115.

[43] Mehmet Erdem, Aile Hukuku, 2. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara,  2019, s. 184.

[44] Bkz: Yıldırır, s. 830-831.

[45] Gençcan,  s. 873.

[46] Gençcan,  s. 868. 

[47] Mesut Öcal, Yoksulluk Nafakasının Süresi, On İki Levha Yayınevi, İstanbul,  2019, s. 20.

[48] Bkz: Yıldırır, s. 838.

[49] Gelgeç, s. 789.

[50] Akıntürk/Ateş, s. 286.

[51]  Ahmet Kılıçoğlu,  Aile Hukuku,   Turhan Kitapevi, Ankara,  2015, s. 153.

[52] Erdem, s. 153; Gençcan, s. 908.

[53] Akıntürk/Ateş, s. 285-286.

[54] Bilge Öztan, Aile Hukuku, 4. Baskı,  Turhan Kitapevi, Ankara,  2004, s. 454

[55] Akıntürk/Ateş, s. 286.

[56] Öztan, s. 754.

[57] Gençcan,  s. 912. 

[58] Somut olayda davalı çocuk için nafaka istemediğini açıklamış ancak daha sonra yalnızca çocuk yönünden tedbir ve iştirak nafakası talebinde bulunmuştur. Çocuk yönünden talep tarihinden hükmün kesinleşmesine kadar tedbir, boşanma hükmünün kesinleşmesinden sonra iştirak nafakasına hükmetmek gerekir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 5. 11. 2003 tarihli, 2003/13364 esas ve 2003/14917 sayılı kararı (özel arşiv).

[59] Öztan,  s. 456

[60] Gelgeç, s. 796.

[61] Harun Bulut,  Velayet (Çocukla Kişisel İlişki Kurulması) ve Nafaka Davaları, Beta Yayınevi, İstanbul,  2007, s. 47.

[62] Canan Yılmız, “Yargıtay Kararları Işığında Çocukla Kişisel İlişki Kurulması”, Public and Private International Law Bulletin, Volume: 35, Issue: 1, 103-141, s. 105.

[63] Gül Doğan,” Çocuk ile Kişisel İlişki Kurabilme Hakkı”, Prof. Dr. Ergon Çetingil ve Prof. Dr. Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı Armağanı, İstanbul,  2007, s.530.

[64] Yeliz Yücel, “Türk Medeni Hukukunda Boşanma Halinde Velayet, Çocukla Kişisel İlişki Kurulması ve Çocuğun Korunması”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Ana Bilim Dalı, İstanbul,  2018, s. 120

[65] Orhan, s. 122.

[66] Dural/Öğüz/Gümüş, s. 132; Öztan, s. 454.

[67] Orhan, s. 122.

[68] Saibe Oktay Özdemir, “Boşanma Davalarında Çocuklara İlişkin Kararlar Bakımından Çocuğun Dinlenme Hakkı”, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’ye Armağan, C:II, İstanbul,  2009, s.1225,

[69] Bkz: Gülçin Elçin Grassinger, “Çocuğun Menfaati Gereği Görüşünün Alınmaması Gereken Durumlar”, Prof. Dr. Rona Serozan’a Armağan, C.I, İstanbul,  2010,  s. 825. 

[70] Bkz: Yılmaz, s. 114.

[71] Remzi Demir, “Türk Medeni Kanunu’na Göre Çocukla Kişisel İlişki Kurulması”, DÜHFD, C: 25, S: 42, Y: 2020, ss. 169-195, s. 190.

[72] Mustafa Dural/Tufan Öğüz/ Mustafa Alper Gümüş, Türk Özel Hukuku (Aile Hukuku), C:3,  Filiz Kitabevi, İstanbul,  2016, s. 335.

[73] Yılmaz, s. 131.

[74] Gül Doğan, “Çocuk İle Kişisel İlişki Kurabilme Hakkı”, Prof. Dr. Ergon A. Çetingil ve Prof. Dr. Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı Armağanı, Çizgi Basım, İstanbul,  2007, s. 529.

[75] Fulya Erlüle, “Çocuk İle Kişisel İlişki Kurulması”, MÜHF-HAD. C:16, S. 1-2, ss.182-200, s. 197.

[76] Demir, s. 189.

[77]Bkz: Yılmaz, s. 133.

[78] Demir, s. 190-191.

[79] Gelgeç, s. 792.

[80] Öztan,  s. 454.

[81] Akıntürk/Ateş, s. 286;  Öztan, s. 454; Gençcan,  s. 849.

[82] Gelgeç,  s. 786.

ZİNCİRLEME SUÇ UYGULAMALARI-AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Zincirleme suç kavramı TCK’nın 43. maddesinde şöyle düzenlenmektedir:(1) Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır.  Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır. (2) Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır. (3) Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz

 Zincirleme suç aynı neviden suçların çokluğu anlamına gelmekte olup yasa koyucu kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçları istisna olmak üzene TCK’nın 43. maddesinin birinci fıkrasında aynı mağdura yönelik aynı suçun değişik zamanlarda işlenmesi halini zincirleme suç kapsamına almak suretiyle sanığa verilecek cezalarda suç sayısınca değil, belli oranlarda artırım yapılması esasını benimsemektedir. Aynı kapsamda olma üzere TCK’nın 43. maddesinin ikinci fıkrasında ise aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da zincirleme suç hükümlerinin uygulanacağını kabul etmiştir.

Zincirleme suç hâlinde aynı suçun birden fazla işlenmiş olması söz konusudur. Ancak, bu suçlar, aynı suç işleme kararı kapsamında işlen­mektedirler, yani, bu suçlar arasında sübjektif bir bağ bulunmaktadır. Bu nedenle, kişiye bu suçların her birinden dolayı ayrı ayrı değil, bir ceza ve­rilmekte ancak cezanın miktarı artırılmaktadır[1].

Bir suçun aynı suç işleme kararı kapsamında olsa da değişik kişilere karşı birden fazla işlenmesi hâlinde, zincirleme suç hükümleri uygulanamaz. Buna göre, örneğin, bir otoparkta bulunan otomobillerin camları kırılarak radyo teyplerin çalınması durumunda, her bir kişiye ait otomobildeki hırsız­lık, bağımsız bir suç olma özelliğini korur ve olayda cezaların içtimaı hü­kümleri uygulanır[2].

Zincirleme suçların aynı mağdura yönelik işlenmesi halinde iddianame düzenleninceye kadar eylem tek suç kabul edilmekte olup iddianame düzenlendikten sonra aynı mağdura yönelik olarak aynı suçun tekrar işlenmesi hali artık zincirleme suç kapsamından çıkarak ayrı bir suç oluşturacaktır. Zincirleme suç halinde tüm suçların ortaya konulması şart olup suç yerlerinin birbirinden farklı olması zincirleme suç hükümlerinin uygulanmasını engelleyemeyecektir.

Zincirleme suç mütemadi yani kesintisiz suçtan farlı olup zincirleme suçta birden fazla suç işlenirken, mütemadi suçta tek bir suç işlenir ancak netice belirli bir süre devam eder[3]. Kesintisiz suç, neticenin devam ettiği suç oluşturan hukuka aykırılığı içermektedir. Örneğin TCK’nın 109. maddesinde düzenlenen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunda hürriyetten yoksunluk hali devam etmekte olup suç tarihi kesintinin sona erdiği tarihtir.

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu, mağdurun özgürlüğünün kısıtlanmasıyla tamamlanmış olmakla birlikte mağdurun bırakılmasıyla sona erer; bu süre zarfında suç işlenmeye devam eder[4].

Zincirleme suç itiyadi suçtan da farklı olup itiyadi suç için suçların tekrarlanması gerekir. Zincirleme suçta her bir suç birbirinden bağımsız olup tekrar işlenen bir suç hali bulunmamaktadır[5]. İtiyadi suç deyiminden; kasıtlı bir suçun temel şeklinin ya da daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekillerinin bir yıl içinde ve farklı zamanlarda ikiden fazla işlenmesi hali anlaşılmaktadır.

Zincirleme suç tekerrürden de farlı olup hüküm kesinleştikten sonra aynı suç veya farklı yeni bir suç işlenirse zincirleme suç değil, tekerrür hali bulunmaktadır[6].

Zincirleme suç hükümlerinin uygulanması için aynı suç işleme kararı kapsamında hareket edilmesi gerekir. Ancak bu aynı suç işleme karanının tespitinin objektif olarak değerlendirilmesi gerekir.

Bir suç işleme kararı yapısı gereği kasttan farklıdır. Kast, bir suçun maddi unsurlarının bilinmesi ve istenmesidir. Oysa zincirleme suçu oluşturan her bir suçun ayrı bir kast ile işlenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bir zincirleme suçta birden çok fiil ve bu fiillere ait birden çok kast bulunmaktadır. Buna karşın her zincirleme suçta tek bir suç işleme kararı bulunmaktadır. Bir suç işleme kararı, kastı da içine alan, failin hareketleri arasındaki bağlantıyı sağlayan genel bir sübjektif unsurdur. Zincirleme suçu oluşturan fiiller sübjektif unsur sayesinde birbirinin devamı şeklinde görünmektedir[7].

Zincirleme suçun varlığı açısından işlenen suçlar arasında ne kadar zaman geçmesi gerektiği yönünde kural düzeyinde bir hüküm koyma ihtimali bulunmamaktadır. Önemli olan husus, suçlar hangi süre içerisinde işlenirse işlensin, işlenen suçun başlangıçta verilen aynı suç işleme kararı kapsamında olup olmadığına göre zincirleme suç meydana gelecektir[8].

Zincirleme suçta birden çok suç ve dolayısıyla bu suçlara ilişkin olarak failin münferit kastları olduğundan, zincirleme suçta yenilenen kastlar söz konusudur. Birden fazla suçun işlendiği her halde doğal olarak yenilenen kast vardır. Zincirleme suçun oluşmasına yenilenen kast değil ancak yenilenen karar engel olabilir. Bu açıdan yenilenen kast ile yenilenen karar birbirine karıştırılmamalıdır. Müteselsilen işlenen suçlarda sorun, kararın yenilenip yenilenmediği yani işlenen suçlar arasında failin başka bir karar verip vermediğidir[9].

Adil yargılanma hakkı kapsamında maddi gerçeğin ortaya konulması açısından zincirleme suç işlendiği yönündeki   iddia ve savunmaların talep üzerine ve/veya mahkemece re’sen araştırılması gerekir. Yargılama dosyalardaki eylemlerin  aynı mağdura yönelik olarak değişik tarihlerde işlenen aynı suç kapsamında olup olmadığı, suç tarihine ve işlenen suçun niteliğine göre sanığın eylemlerinin 5237 sayılı Kanun’un 43. maddesi kapsamında zincirleme suç oluşturup oluşturmadığının takdir ve değerlendirilmesi bakımından dosyaların incelenmesi, zincirleme suç hükümlerinin uygulanma ihtimalinin olduğu hallerde  dosyaların  birleştirilmesi ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekir.

Zincirleme suç hükümleri uygulanırken her suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının tüm yönleriyle araştırılması gerekir. Zincirleme suça konu ikinci suçun unsurlarının oluşmaması halinde zincirleme suç hükümleri uygulanamaz. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 119/4. maddesinin “Cumhuriyet savcısı   hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur.” açık, amir hükmüne aykırı olarak sanığın iş yerindeki aramanın, o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmaksızın yapılması nedeniyle icrası bakımından hukuka aykırı ve bu arama işlemi sırasında ele geçirilen suça konu eşyanın hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş yasak delil niteliğinde olduğu, 5271 sayılı Kanun’un 217. maddesinde hâkimin ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabileceğinin hüküm altına alındığı, anılan Kanun’un 206/2-a bendinde de ortaya konulmak istenen delilin kanuna aykırı olarak elde edilmiş olması hâlinde reddolunacağı belirtilmek suretiyle hukuka uygun elde edilmeyen delillerin ispat aracı olarak kabul edilmeyeceği ve hükme esas alınamayacağının açıkça düzenlenmiş olması, aksi yönde bir uygulamanın izah edilen gerekçelerle Anayasa’nın 38/2, 5271 sayılı Kanun’un 206/2-a, 217/2, 230/1. madde ve fıkralarına aykırı olacağının anlaşılması karşısında;  sanığın iş yerindeki arama işleminin ve bu işlem sonucunda elde edilen delillerin hukuka aykırı olarak elde edildiğinin kabulünün gerektiği gözetilmeden, sanığın 12.07.2013 tarihli eylemden beraatı yerine, birleşen dosyadaki sanığın sübuta eren 19.08.2013 tarihli eylemle birlikte 5237 sayılı Kanun’un 43 üncü maddesi kapsamında zincirleme suça esas alınması suretiyle hüküm tesisi, hukuka aykırılık bulunmuştur”[10].

Eylemlerinin tek suç mu, iki ayrı suç mu veya zincirleme suç mu olup olmadığının tespitinden sonra, sanığın hukukî durumunun belirlenmesi şarttır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Dosya ve UYAP sistemi üzerinden yapılan incelemede; sanık hakkında 12.05.2017 tarihli uyuşturucu madde ticareti yapma eyleminden dolayı 07.06.2017 tarihli iddianame ile temyiz incelemesine konu davanın açıldığı; sanığın 12.05.2017 tarihinde işlediği başka bir uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan dolayı 21.07.2017 tarihli iddianame ile dava açıldığı ve Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesinin  .. esas sırasında derdest olduğu görülmüş olup, her iki dosyanın suç tarihleri dikkate alındığında; belirtilen davaların birleştirilmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirilip, eylemlerinin tek suç, iki ayrı suç ya da zincirleme suç oluşturup oluşturmadığı tartışılıp değerlendirildikten sonra, sanığın hukukî durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde eksik araştırma ile hüküm kurulması hukuka aykırı görülmüştür”[11]. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer  kararında  da şöyle denilmektedir;” Zincirleme suça ilişkin 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesinin uygulanabilmesi için cezalandırılabilir nitelikte birden fazla eylemin bulunması gerektiği, olay tutanağı içeriğine göre sanığın 12.07.2015 tarihli eylemi sabit ise de; 07.08.2015 tarihinde tanık U..’a uyuşturucu madde sattığına ilişkin kesin ve yeterli delil bulunmadığı halde sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesinde öngörülen “zincirleme suç” hükümlerinin uygulanması suretiyle fazla ceza tayin edilmesi, kanuna aykırı,  sanık ve müdafisinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden, tebliğname’ye uygun olarak hükmün bozulmasına, dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına  tevdiine,  18.06.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi[12]”.

Zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin değerlendirmenin titizlikle yapılması şarttır. Aynı mağdura yönelik aynı suçun farklı tarihlerde işlenip işlenmediğinin atılı suçların tüm unsurları üzerinden inceleme konusu yapılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Sanığın, mahkemece mahkumiyete kabul edilen paylaşımlardan yalnızca 24.08.2017 tarihli paylaşımda geçen sözlerin hakaret suçunu oluşturduğunun anlaşılması karşısında, zincirleme suç hükümlerinin uygulanma koşullarının gerçekleşmediği gözetilmeden, 5237 sayılı Kanun’un 43/1. maddesi uyarınca cezasında artırım yapılarak fazla ceza tayin edilmesi hukuka aykırı görülmüştür[13]”. Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında da şöyle denilmektedir;” UYAP sistemi üzerinden yapılan incelemede, inceleme konusu dava dosyasının iddianame tarihinin 01.07.2020 olduğu, sanığın aynı katılana karşı 01.06.2021 tarihinde işlediği iddia edilen eylemi nedeniyle Edirne 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 2024/.. Esas sayılı dosyasında, 21.10.2021 tarihinde işlediği iddia olunan eylemi nedeniyle de Ankara 35. Asliye Ceza Mahkemesinin 2022/. esas sayılı dosyasında yargılandığı ve bu davaya konu iddianamelerin 01.07.2020 tarihinden sonra düzenlendiğinin anlaşılması, bu kapsamda tüm eylemlerin, hukuki kesinti gerçekleşmeden önce işlenmesi karşısında; İlgili dava dosyaları getirtilip incelenerek mümkün olması hâlinde birleştirilmesi, aksi hâlde  tüm deliller birlikte değerlendirilerek 5237 sayılı Kanun’un 43. üncü maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılması  ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi, hukuka aykırı bulunmuştur”[14].                                                      

Suç vasfının tayini eylemler üzerinden yapılarak sanığın hangi suçu işlediğinin deliller ışığında ortaya konulması gerekir. Eylemlerin mağdur bazında ayrılıp ayrılmayacağı veya tüm eylemlerin bütünlük arz edip etmediğinin ceza hukukunun gelişmesi açısından önemli olduğu açıktır. Soruşturma aşamasında yapılan yanlış suç nitelendirmesi yargılamayı olumsuz etkileyerek adaletin tecellisini yavaşlatmaktadır. Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında da şöyle denilmektedir;” Sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı ihbarı üzerine görevli polis memurlarının ihbarın yapıldığı adrese gittikleri, sanığın ruhsatsız tabanca ile görevlilere ateş edip direnerek kaçtığı, mağdur O..’in sanığın peşinden giderek yakalamaya çalıştığı, bu esnada mağdurun aşamalarda değişmeyen anlatımlarına göre; sanığın kendisine yakın mesafeden ateş etmek istediği, ancak silahın tutukluk yapması nedeniyle ateş almadığı ve merminin sürgüye sıkıştığı, akabinde sanığın tekrar silahın sürgüsünü çekerek doldur boşalt yapıp ateş etmeye çalıştığı, bu esnada ise mağdur ve  olay yerine gelen diğer polis memurlarınca silahın alınarak etkisiz hale getirildiği olayda; mağdur anlatımının,  silahın mekanizmasına ve sürgüye sıkışmış halde 2 adet ..9. Mm ibareli mermilerin bulunduğunu belirten silah inceleme tutanağıyla desteklenmesi karşısında, mağdurun anlatımına üstünlük tanınması gerektiği anlaşıldığından, sanığın, mağdur O..’e yönelik eyleminin teşebbüs aşamasında kalmış nitelikli kasten öldürme suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yerinde olmayan gerekçeyle sanık hakkında polis memurlarına yönelik zincirleme şekilde silahla görevi yaptırmamak için direnme suçundan hüküm kurulması suretiyle eksik ceza tayini, hukuka aykırı görülmüştür”[15].

Zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesinin koşulları objektif ve sübjektif unsurların birlikte bulunması olarak kabul edilmektedir. Bir suç işleme kararı zincirleme suçun sübjektif unsurunu oluşturmakta iken diğer koşul ise objektif unsurların varlığıdır[16].

Yargıtay soyut bir kavram olan bir suç işleme kararının tespiti için bazı objektif kriterler belirlemiştir. Buna göre; aynı suç işleme kararının varlığı, her olayda suçun işlenmesindeki özellikler, suçun işleniş biçimi, eylemlerin işlendikleri yer ve işlenme zamanı, eylemler arasındaki geçen süre, mağdurların farklı olup olmadıkları, ihlal edilen değer ve yarar ile korunan değer ve yarar, olayların oluşum ve gelişimi ile tüm özellikleri olay bazında değerlendirilerek belirlenecektir[17].

Yargıtay kararlarında en çok kullanılan objektif kriter suçların işlenme zamanı ve aralarındaki sürenin uzunluğudur[18]. Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında da şöyle denilmektedir;” Sanığın katılanlara yönelik hakaret sözlerini aynı kasıt ve olay bütünlüğü içerisinde, kısa zaman aralığında gerçekleştirmiş olması nedeniyle hakaret suçundan, zincirleme suç hükümleri gereğince tek hüküm kurulduktan sonra 5237 sayılı Kanun’un 43/2. maddesi uyarınca artırım yapılması gerekirken, ayrı ayrı mahkûmiyetine karar verilerek fazla ceza tayini, hukuka aykırı görülmüştür”[19].

Hukuki kesintinin olup olmadığı ile suç tarihlerinin zincirleme suç hükümlerinin uygulanması açısından araştırılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” UYAP sistemi üzerinden yapılan incelemede, sanığın aynı katılana yönelik 06.10.2017 tarihli hakaret eylemi dolaysıyla Ankara 55. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 21.09.2023 tarihli 2023/.. Esas ve 2023/711 sayılı kararıyla mahkûmiyet hükmü kurulduğu, bu davaya konu iddianamenin 20.02.2023 tarihinde düzenlendiği, inceleme konusu dava dosyasının iddianame tarihinin ise 21.12.2021 olduğu, bu kapsamda tüm eylemlerin, hukuki kesinti gerçekleşmeden önce işlendiğinin anlaşılması karşısında; ilgili dava dosyası getirtilip tüm deliller birlikte değerlendirilerek 5237 sayılı Kanun’un 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılması ve mahsup hükümleri de nazara alınıp sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi hukuka aykırı bulunmuştur”[20].

Özel yasalarda zincirleme suç hükümlerinin TCK’ya uygun olarak düzenlenmesi şart olup uygulamanın kanuna aykırı işlemleri hukuken kabul edilemez. Aynı doğrultuda olmak üzere 15/04/2022 tarih ve 31810 sayılı Resmi Gazete ‘de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren, 7394 sayılı Kanun’un 4 ve 5. maddeleriyle, 213 sayılı Kanun’un 359 ve 367. maddelerinde değişiklik yapılarak aynı Kanun’un 359. maddesinde yazılı suçlar yönünden etkin zincirleme suç hükümlerinin uygulanması yönünden özel düzenlemeler yapılmış olup aynı Kanun’un 6. maddesiyle, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’na eklenen geçici 34/3. madde ve fıkrasındaki, “Bu maddeyi ihdas eden Kanun’un yayımı tarihinde 359. madde kapsamına giren suçlardan dolayı temyiz veya istinaf kanun yolu incelemesinde bulunan dosyalardan,  359. maddede bu maddeyi ihdas eden Kanun’la yapılan düzenlemeler nedeniyle lehe değerlendirme yapılması gereken dosyalar hakkında bozma kararı verilir.” hükmü uyarınca 5237 sayılı TCK’nın 7/2. maddesi de gözetilerek sanıkların hukuki durumlarının  değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır[21]. 

Yargılama kapsamında sanığın işlediği veya işlediği iddia edilen suçların Uyap’tan araştırılarak suç tarihleri ve suçlar üzerinden zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının araştırılması gerekir. Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında da şöyle denilmektedir;” Dava dosyası kapsamına göre, sanığın gizli soruşturmacılara uyuşturucu madde sattığı iddiasına ilişkin olarak;  Olay tutanakları, sanık savunmaları, tanık ifadeleri, uzmanlık raporları  ve tüm dava dosyası kapsamına göre, olay tarihinde sanığın gizli soruşturmacılara metamfetamin maddesi sattığı olayda, dosya içerisinde yer alan evraklar ile UYAP sistemi üzerinden yapılan incelemeden de anlaşılacağı üzere sanık hakkında suç tarihi 07.04.2025 olan ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2025/.. soruşturma dosyası üzerinden uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan soruşturma yürütüldüğü ve bu soruşturma dosyasının halen derdest olduğu tespit edilmiş olup, bu soruşturma dosyasının akıbetinin araştırılması, dava açılması durumunda  zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının tespit edilmesi bakımından dosyaların birleştirilerek görülmesi ve sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği gözetilmeksizin eksik araştırma ile hüküm kurulması hukuka aykırı bulunmuştur[22]”.

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında da şöyle denilmektedir;” Sanığın 30.03.2023 tarihli eyleminden dolayı 01.04.2013 tarihinde iddianame düzenlendiği, yapılan yargılama neticesinde sanık hakkında kurulan hükmün temyiz üzerine Dairemizin 20.02.2015 tarihli ve 2014/14640 Esas, 2015/15134 Karar sayılı ilamı ile bozulduğu, Adana 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.06.2015 tarihli ve 2015/140 Esas, 2015/340 Karar sayılı ilamı ile temyiz incelemesine konu dosya ile  birleştirilmesine karar verildiği, sanığın 21.12.2012 tarihli eyleminden dolayı 08.11.2013 tarihinde iddianame düzenlendiği, her iki dosyanın suç tarihlerine göre bu eylemlerin bir suç işleme kararı icrası kapsamında işlendiğinin anlaşılması karşısında; Sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesinde öngörülen zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiği gözetilmeden, her bir eylem için ayrı ayrı ceza verilmek suretiyle yazılı şekilde karar verilmesi hukuka aykırı görülmüştür”[23].

Aynı eylemden dolayı sanık iki kez yargılanamayacağından mükerrer yargılama yapılmaması, sanığın fiillerinin her birinin yenilenen kararla işlenmiş ayrı suçları mı yoksa bir suç işleme kararının icrası kapsamında işlenen zincirleme suçu mu oluşturduğunun değerlendirilmesi açısından; aynı suçla ilgili aynı müştekiye yönelik  dava  dosyalarının getirtilerek incelenmesi, mümkün olması halinde davaların birleştirilmesi, aksi halde bu dosyayı ilgilendiren delillerin onaylı örneklerinin dosya içine alınması, iddianame ve suç tarihlerine göre hukuki kesinti olup olmadığının  belirlenmesi gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Sanığın üzerine  atılı kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçunun mağdurunun  Sosyal Güvenlik Kurumu olduğu,  UYAP kayıtları incelendiğinde ise  sanığın  katılan Sosyal Güvenlik Kurumu’na yönelik eylemleri nedeniyle  Bandırma 1 Ağır Ceza Mahkemesinin  21.05.2010 tarihli ve 2008/162 esas, 2010/90 karar sayılı kararı ile  kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçundan mahkumiyetine hükmedildiği ve  Çanakkale 1. Ağır Ceza Mahkemesinin  2023/649 Esas sayılı dosyasının ise  halen derdest olduğunun  anlaşılması karşısında;  mükerrer yargılama yapılmaması, sanığın fiillerinin her birinin yenilenen kararla işlenmiş ayrı suçları mı yoksa bir suç işleme kararının icrası kapsamında işlenen zincirleme suçu mu oluşturduğunun değerlendirilmesi açısından;  ilgili dosyaların ve varsa tespit edilebilen benzer nitelikteki dosyalarının getirtilerek incelenmesi, mümkün olması halinde davaların birleştirilmesi, aksi halde bu dosyayı ilgilendiren delillerin onaylı örneklerinin dosya içine alınması, iddianame ve suç tarihlerine göre hukuki kesinti olup olmadığının  belirlenmesi, bu şekilde eksiklik tamamlandıktan sonra sanık hakkında 5237 sayılı Kanun’un 43. maddesinin birinci fıkrasının uygulama şartlarının oluşup oluşmadığı tartışılarak gerekli değerlendirmelerin yapılması, kesinleşmiş hükümlerin zincirleme suç kapsamında kaldığının anlaşılması halinde de YCGK’nın 15.03.2016 tarihli ve 2014/847 esas, 2016/128 karar sayılı kararında belirtildiği üzere, tayin olunacak cezadan kesinleşmiş önceki cezaların mahsup edilmesi, tayin olunacak cezanın kesinleşmiş cezaların altında kalması halinde ise ek ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiği gözetilerek sanığın hukuki durumunun tayin ve takdir edilmesi  gerekirken, eksik inceleme ile mahkûmiyet hükmü kurulması, yasaya aykırı, sanık müdafinin  temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün  5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca tebliğname’ye aykırı  olarak, oy birliğiyle bozulmasına, 04.06.2026 tarihinde karar verildi”[24].

Uyuşturucu madde kullanma eylemlerinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanması ile ilgili olarak Yargıtay 10. Ceza Dairesi, 13.09.2023 tarihli ve 2021/303 Esas, 2023/7673 Karar sayılı kararında da açıklandığı üzere,  yerleşik uygulamalara göre, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde bulundurma suçundan yürütülen soruşturmalarda, 5237 sayılı TCK’nın 191/6. maddesinde yer alan “Dördüncü fıkraya göre kamu davasının açılmasından sonra, birinci fıkrada tanımlanan suçun tekrar işlendiği iddiasıyla açılan soruşturmalarda ikinci fıkra uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilemez” hükmü gereği, kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararının sadece bir kez verilebileceği şeklindeki amir hükme aykırı olarak,  kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde bulundurma suçu nedeniyle farklı tarihlerde işlediği eylemlerden dolayı birden fazla kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilmiş ise, bunlardan usulüne uygun olarak verilip kesinleşen ilk kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararının esas alınması gerektiği kabul edildiğinden, Cumhuriyet Başsavcılığı ve/veya mahkemelerden ilgili dosyaların getirtilip dosya arasına alınıp, derdest ise temyize konu dava dosyası ile birleştirilmesi; hüküm verilmiş ve kesinleşmiş ise, gerektiğinde olağanüstü kanun yollarına başvurulabileceği, sonucuna göre, tüm deliller birlikte gözetilmek suretiyle ihlal niteliğinde eylem olup olmadığı ya da eylemlerin tek suç, ayrı suç veya zincirleme suç oluşturup oluşturmadığı tartışılıp değerlendirildikten sonra sanığın hukukî durumunun belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi  hukuka aykırılık oluşturmaktadır[25].

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28.04.2015 tarihli ve 2014/462 Esas, 2015/135 Karar ve 2014/848 esas, 2015/136 karar sayılı kararlarında da bahsedildiği üzere; alıcı görevli tarafından sanıktan birden fazla kez uyuşturucu madde satın alınmasının, ayrıca suç oluşturmadığı ve gerçek anlamda bir “alım-satım” söz konusu olmadığı gözetilmeden atılı suçun zincirleme olarak işlendiği kabul edilerek, sanığın cezasının 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesi ile artırılması suretiyle fazla ceza tayin edilmesi, hukuka aykırılık oluşturmaktadır.

 Bölge Adliye Mahkemesince, eylem hakkında delil değerlendirmesi yapılarak İlk Derece Mahkemesinin maddi vakıayı kabulüne ilişkin tespitini kabul etmeyip sanıklar hakkındaki ilgili hüküm fıkralarından 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesinde tanımlanan zincirleme suç hükümlerinin çıkartılabilmesi için, aynı Kanun’un 280/1-g maddesi uyarınca duruşma açılarak, delil değerlendirilmesi yapıldıktan sonra hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi, aynı Kanun’un 289/1-h maddesi kapsamında hukuka kesin aykırılık hâli olarak saptanmıştır[26].

Taksirli suçlarda zincirleme suç hükümleri uygulanamaz[27]. Taksirli yaralama ve taksirle öldürme suçlarında özel bir içtima hali bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle, zincirleme suç hükümleri ancak kasten işlenen suçlarda uygulama alanı bulacaktır.

Bir suçun diğerinin unsuru veya ağırlatıcı nedeni olması halinde zincirleme suç hükümleri uygulanamaz. Bu durumda bileşik suç bulunmaktadır. Suçun niteliği olan seçimlik hareketlerin birden fazlasının yapılması eylemi zincirleme suç haline sokmamaktadır[28]. Aynı suçun aynı mağdura aynı gün içerisinde birden fazla kez işlenmesi halinde zincirleme suç hükümleri uygulanmayacaktır. Yine aynı suçun aynı gün tek fiil ile birden fazla mağdura yönelik birkaç kez işlenmesi halinde  de zincirleme suç nedeniyle ceza artırılmayacaktır.

Koşulları oluşmadığı hallerde sanık hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanarak fazla ceza tayin edilmesi hukuka aykırılık oluşturmaktadır. Öte yandan sanık hakkında zincirleme suç hükümleri kapsamında olmayan farklı tarihli eylemler yönünden ayrı ayrı hüküm kurulması gerekirken zincirleme suç hükümleri uygulanarak eksik ceza tayini de yasaya aykırıdır. Yine suç oluşturan eylemlerinin farklı zamanlarda gerçekleştiğine dair bir kanıt bulunmayışı hususları dikkate alındığında sanık hakkında tek suçtan   mahkumiyeti yerine koşulları oluşmayan TCK’nın 43. maddesinde yer alan zincirleme suç hükümleri uygulanarak fazla ceza tayini hukuka aykırılık oluşturmaktadır.

SONUÇ

Zincirleme suç hallerinin tespiti ve uygulanması çok önemli bir konu olup soruşturma ve yargılamada titizlikle incelenmesi gerekir. Zincirleme suçta birden fazla aynı suç işlenmesine rağmen sanık hakkında tek suçtan cezaya hükmedilmekte ve bu ceza sadece dörtte birinden dörtte üçüne kadar arttırılabilmektedir. Yasa koyucu aynı suçu işleyen sanığa topluma tekrar kazanılması yönünde bir ceza indirimi uygulamak suretiyle suçluların bir anlamda topluma entegrasyonunu amaçlamaktadır.  Kanun koyucu kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarında zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağını belirterek korunan hukuki yararların ağırlığı gözetilerek zincirleme suç hükümlerinin belirlendiğini ortaya koymaktadır.

Zincirleme suç hali sevk maddesi olarak iddianamede belirtilmemiş ise ek savunma verilerek zincirleme suç hükümleri ancak iddianamede zincirleme oluşturan eylemlerin belirtilmesi şartıyla uygulanabilmektedir. Zincirleme suç hallerinde ek savunmanın sanığa verilmesi gerekir. Sadece müdafiye ek savunma hakkının verilmesi savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelmektedir.

Aynı suç işleme kararının tespiti objektif olup uygulamada bu yönde bir araştırma yapılmayarak karine olarak aynı suç işleme kararının varlığı kabul edilmektedir. Uygulamada uyuşturucu madde ticareti, uyuşturucu madde kullanma, cinsel saldırı, cinsel istismar, dolandırıcılık, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma, resmî belgede sahtecilik, kaçakçılık, hırsızlık, hakaret, tehdit, özel hayatın gizliliğini ihlal ve mala zarar verme suçlarının yoğun bir şekilde zincirleme suretiyle işlendikleri gözlemlenmektedir.

Zincirleme suç hükümlerinin uygulanması suçun işlendiği yer bakımından bir sınırlama getirmemekte olup Türkiye çapında işlenen suçlar kapsamında zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının hem ilk derece mahkemesi hem de istinaf mahkemeleri tarafından talep üzerine veya re’sen inceleme konusu yapılmasında hukuki ve fiili yararlar bulunmaktadır. 

AVUKAT

 CENK AYHAN APAYDIN


[1] TCK’nın 43. Maddesinin gerekçesi.

[2] TCK’nın 43. Maddesinin gerekçesi.

[3] Özbek, Veli Özer /  Kanbur,  Mehmet Nihat/Doğan, Koray /Bacaksız, Pınar / Tepe, İlker,  Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 5. Baskı, Ankara, 2014.

[4] Artuk, M. Emin/ Gökcen, Ahmet/Alşahin, M. Emin/ Çakır, Kerim, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 18. Baskı, Ankara,2019, s. 426

[5] Öbek ve diğerleri, s. 584.

[6] Öbek ve diğerleri, s. 584.

[7] Dönmezer, Sulhi/Erman, Sahir, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku Cilt II, 15. Baskı, İstanbul, 2021, s. 19.

[8][8] Koca, Mahmut/Üzülmez, İlhan, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Baskı, Ankara 2015, s. 499.

[9] Mahmutoğlu, Fatih Selami / Karadeniz, Serra: Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler Şerhi, İstanbul, 2017, s.1073-1074

[10] Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 25. 06. 2026 tarihli, 2023/488 esas ve 2026/7558 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Yargıtay10. Ceza Dairesi’nin 30. 06. 2026 tarihli, 2022/786 esas ve 2026/10292 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12] Yargıtay10. Ceza Dairesi’nin 16. 06. 2026 tarihli, 2021/6087 esas ve 2026/9329 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 17. 06. 2026 tarihli, 2024/8499 esas ve 2026/11539 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[14] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 17. 06. 2026 tarihli, 2024/10231 esas ve 2026/11617 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[15] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 16. 06. 2026 tarihli, 2024/5623 esas ve 2026/11457 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[16] Önder, Ayhan, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Cilt II-III, 2. Baskı, İstanbul, 1992, s. 498

[17]. Yar. CGK, E. 2012/9-1475 K. 2013/577, 03.12.2013; Yar. 7. CD., E. 2013/22136 K. 2014/13750, 30.6.2014; Yar. 7. CD., E. 2019/8469 K. 2020/1953, 6.2.2020.

[18] Bulut, İlhan, Zincirleme Suçta “Bir Suç İşleme Kararı” Kavramı ve Yargıtay İçtihatları Çerçevesinde İncelenmesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi (İMHFD)  C: 10, S: 1, Mart 2025, s. 45

[19] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 15. 06. 2026 tarihli, 2024/8376 esas ve 2026/11297 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[20] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 11. 06. 2026 tarihli, 2024/9793   esas ve 2026/11172 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[21] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 09. 06. 2026 tarihli, 2025/8033 esas ve 2026/5820 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[22] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 09. 06. 2026 tarihli, 2025/14017 esas ve 2026/7998 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[23] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 08. 06. 2026 tarihli, 2026/1466 esas ve 2026/8136   sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[24] Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 04. 06. 2026 tarihli, 2021/41001 esas ve 2026/6029 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[25] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 29. 12. 2025 tarihli, 2022/12396 esas ve 2025/14426 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[26] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 03. 06. 2026 tarihli, 2026/5230 esas ve 2026/7933 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[27] Özbek ve diğerleri, s. 590.

[28] Özbek ve diğerleri, s. 586.

ÖRGÜTLÜ SORUŞTURMAYA VE YARGILAMAYA İLİŞKİN ESASLAR- Doç. Dr. Cengiz APAYDIN Cumhuriyet Savcısı -Avukat Cenk Ayhan APAYDIN

ÖRGÜTLÜ SORUŞTURMAYA VE YARGILAMAYA İLİŞKİN ESASLAR

Soruşturmanın ve yargılamanın nasıl yapılacağını, soruşturma ve yargılama süjelerinin hak ve yükümlülüklerini, ceza muhakemesi hukukuna egemen ilkeler ışığında ortaya koyması nedeniyle hayati bir önem taşır. Ceza muhakemesi hukukunun bilimsel olmadığı bir düzende hukuk güvenliği, kamu düzeni, kamu güvenliği ve adalet gerçekleşemez[1].

Soruşturma kapsamında belirlenen deliller üzerinden suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının titiz bir inceleme ile belirlenmesi gerekir. Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından dosya kapsamındaki eylemlerin ve hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş delillerin net bir şekilde ortaya konulması gerekir. Soruşturma ve kovuşturmalarda masumiyet karinesi ihlal edilmeden hukuki sınırlar içerisinde kalınması ve dosyanın magazinleştirilmemesi gerekir.

İddianamede hangi şüphelinin veya şüphelilerin hangi eylem veya eylemleriyle kanunilik sınırları içerisinde kalmak kaydıyla hangi suçu ne şekilde işlediğinin delilleriyle birlikte ortaya konulması şarttır. Genel geçerli ifadelerle şüphelileri veya sanıkları suçlamak yerine bilimsel ve teknik veriler ışığında somut delillerle atılı suçun belirtilmesi adil yargılanma ilkesi açısından bir gereklilik oluşturmaktadır.

Bilirkişi incelemesi örgütlü suçlarda olayın aydınlatılması ve şüpheli ya da sanığın beyanlarının doğruluk derecesinin ortaya çıkarılması açısından hayati bir öneme haizdir. İletişimin tespiti, dijital izler ve ele geçen bilgi ve belgeler ile UYAP veri havuzunda bulunan bilgi ve belgelerin araştırılarak bilirkişi vasıtasıyla dosya kapsamında delil olarak kabul edilmektedir.

Tanık ve bilirkişinin naiple veya istinabe yoluyla dinlenmeleri CMK’nın 180. maddesinde şöyle düzenlenmiştir;

(1) Hastalık veya malullük veya giderilmesi olanağı bulunmayan başka bir nedenle bir tanık veya bilirkişinin uzun ve önceden bilinmeyen bir zaman için duruşmada hazır bulunmasının olanaklı bulunmayacağı anlaşılırsa, mahkeme onun bir naiple veya istinabe yoluyla dinlenmesine karar verebilir.

(2) Bu hüküm, konutlarının yetkili mahkemenin yargı çevresi dışında bulunmasından dolayı getirilmesi zor olan tanık ve bilirkişinin dinlenmesinde de uygulanır.

(3) Davayı görmekte olan mahkeme, zorunluluk olmadıkça, büyükşehir belediye sınırları içerisinde bulunan şikâyetçi, katılan, sanık, müdafi veya vekil, tanık ve bilirkişilerin istinabe yoluyla dinlenmesine karar veremez.

(4) İstinabe olunan mahkeme, büyükşehir belediye sınırları içerisinde ise, ilgililer kendi yargı çevresinde bulunmasa da büyükşehir belediye sınırları içerisinde yerine getirilmesi gereken istinabe evrakını geri çevirmeksizin gereğini yapar.

(5) Yukarıdaki fıkralar içeriğine göre tanık veya bilirkişinin aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle dinlenebilmeleri olanağının varlığı hâlinde bu yöntem uygulanarak ifade alınır.

Yargıtay’ın CMK’nın 180. maddesinin uygulanmasına yönelik bir kararında şöyle denilmektedir;” Mahkumiyete esas alınan, suçun sübutu ve cezanın kişiselleştirilmesi bakımından belirleyici delil olan ve talimat ile dinlenen tanıklar M., Ö, E., M. ve A.. E’nin doğrudan aleni duruşmada sanığın huzurunda veya 5271 sayılı Kanun’un 180. maddesinin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları gereğince SEGBİS kullanılmak suretiyle dinlenip AİHS’in 6/3-d ve Anayasa’nın 36. maddeleri ile teminat altına alınan “iddia/kamu tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek” hakkı tanınması, sanığın örgütteki konumu ve faaliyetleri ile ilgili olarak ayrıntılı beyanlarının alınması gerektiği gözetilmeden; ifade metinlerinin okunması ile yetinilerek 5271 sayılı Kanun’un 181. maddesinin birinci fıkrası ve 210. maddelerine muhalefet edilmesi, bozmayı gerektirmektedir”[2].

Soruşturma veya yargılamanın şüpheli veya sanık bazında örgütsel bağları ortaya çıkarmak amacıyla çok yönlü yapılarak fiziksel ve dijital deliller ışığında hukuki veya fiili bağlantısı bulunan soruşturma veya yargılamaların araştırılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “ Sanık hakkında düzenlenen veri inceleme raporunda sanığın öğretmeni ile zümre başkanı olarak belirtilen kişilerin açık kimlik bilgilerinin tespiti ile haklarında FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile iltisaklı soruşturma yürütülüp yürütülmediğinin araştırılarak, soruşturma yürütüldüğünün tespit edilmesi durumunda söz konusu dosyaların getirtilip incelenmesi ve mahkeme huzurunda tanık olarak dinlenmelerinin sağlanılması ile UYAP’ta oluşturulan örgütlü suçlar bilgi bankasında sanık hakkında herhangi bir beyan yahut bilgi olup olmadığının araştırılması, tespit edilmesi halinde bu şahısların usulüne uygun olarak tanık sıfatıyla dinlenmeleri sağlanarak 5271 sayılı Kanun’un 217. maddesi uyarınca sanık ve müdafisine diyeceklerinin sorulduktan sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, hukuka aykırılık oluşturmaktadır[3].

Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” ByLock kullanıcısı olduğunu kabul etmeyen sanığın, ByLock uygulamasını kullandığının kuşkuya yer vermeyecek şekilde teknik verilerle tespiti halinde, ByLock kullanıcısı olduğuna dair delilin atılı suçun sübutu açısından belirleyici nitelikte olması karşısında, ilgili birimlerden ByLock tespitine ilişkin belgelerin ve ayrıntılı ByLock Tespit ve Değerlendirme Raporunun getirtilmesi ile; ekleyen, eklenen ve aynı grupta yer alan kişilerin, sanık ile irtibatlı olup olmadığı, bu kişiler hakkında örgüt üyeliği sebebiyle ceza soruşturması yürütülüp yürütülmediğinin araştırılması, yürütülen bir ceza soruşturması mevcut ise bu kişilerin aşamalardaki ifade örnekleri getirtilerek incelenmesi ve ekli kişilerin tanık olarak ifadelerine başvurulması ile UYAP’ta oluşturulan örgütlü suçlar bilgi bankasında sanık hakkında herhangi bir beyan yahut bilgi olup olmadığının araştırılması, tespit edilmesi halinde bu şahısların usulüne uygun olarak tanık sıfatıyla dinlenmeleri sağlanarak 5271 sayılı Kanun’un 217. maddesi uyarınca sanık ve müdafiine diyeceklerinin sorulduktan sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi, hukuka aykırılık oluşturmaktadır”[4].

Sanığın, temyiz aşamasında sunmuş olduğu ayrıntılı beyanlarını içeren dilekçe ile etkin pişmanlıktan yararlanmak istediğini bildirmesi halinde, sanığın duruşmada hazır edilerek beyanlarının alınıp, vereceği bilgilerin örgüt içerisindeki kaldığı süre, örgütsel faaliyet ve konumlarına uygun faydalı bilgiler olup olmadığı eldeki bilgiler ile örtüşüp örtüşmediği ilgili birimlerden sorulup değerlendirilerek sonucuna göre sanık hakkında 5237 sayılı Kanun’un 221. maddesinin 4. fıkrasının 2. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmasında zorunluluk bulunmaktadır. 5237 sayılı Kanun’un 221. maddesinin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesi kapsamında etkin pişmanlıkta bulunulduğunun kabulü halinde bu suçtan dolayı verilecek cezada 1/3’ten 3/4’e kadar bir indirim yapılacağı öngörülmektedir. Buna göre belirlenen cezadan en az 1/3, en fazla 3/4 oranında bir indirim yapılacaktır. Bu iki sınır arasında yapılacak indirim, verilen bilginin niteliği, örgütün yapısı ve faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlarla ya da diğer örgüt mensuplarının tespiti ile ilgili olmak üzere elverişlilik derecesi, ceza soruşturması ya da kovuşturmasının hangi aşamasında etkin pişmanlıkta bulunulduğu gibi kıstaslar nazara alınarak mahkeme tarafından takdir ve tayin edilecektir. Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 08.04.2008 tarih ve 9-18-78 sayılı kararında açıklandığı üzere; etkin pişmanlık hükümlerinin amacı, bir yandan terör ve örgütlü suçlarla mücadele bakımından stratejik önemi nedeniyle en etkili bilgi edinme ve mücadele araçlarından olan örgütün kendi mensuplarını kullanmak, diğer taraftan da suç işlemeyi önlemek, mensup olduğu kanun dışı örgütün amaçladığı suçun işlenmesine engel olanları ve işlediği suçtan pişmanlık duyanları cezalandırmayarak ya da cezalarında belli oranlarda indirim yaparak yeniden topluma kazandırmaktır. 5237 sayılı Kanun’un 221. maddesinin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinden yararlanabilmek için; failin yakalandıktan sonra bilgisi ölçüsünde örgüt içerisindeki konumuyla uyumlu şekilde kendisinin ve diğer örgüt üyelerinin eylemleri, örgütün yapısı ve faaliyetleriyle ilgili yeterli ve samimi bilgi vererek suçtan pişmanlığını söz ve davranışlarıyla göstermesi gerekmektedir. Bu bilgi maddenin üçüncü fıkrasında aranan, örgütü çökertecek nitelikteki bilgi değildir. Verilen bilginin önemi cezanın belirlenmesinde dikkate alınmalıdır[5].

Örgüt suçlarında atılı suçları işlediği kabul edilen sanığın mahkûmiyetine ilişkin yargılama sürecindeki usule ilişkin işlemlerin kanuna uygun olarak yapılması, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlenmesi, ilk derece ve istinaf aşamalarında ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilenmesi, suçun unsurları kapsamında hükme esas alınan delillerin özleri değiştirilmeksizin tartışılması, deliller ve olgular ışığında oluşan vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayanması, sanık veya sanıklarla ilişkilendirilen eylem veya eylemlerin doğru olarak vasıflandırılması ile kanunda öngörülen suç tipine uygun olarak cezanın talepler de tartışılmak suretiyle bireyselleştirilmesi şarttır.

Sanık veya sanıklar hakkında yargılama yapılırken güncel olan Anayasa Mahkemesi Kararları, Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları ile Yargıtay Kararları ışığında yargılama yapılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 2017/16-956 esas, 2017/970 sayılı kararı ile onanarak kesinleşen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 24.04.2017 tarihli ve 2015/3 esas, 2017/3 sayılı kararı ile Anayasa Mahkemesinin Ferhat … başvurusuna ilişkin 04.06.2020 tarihli ve 2018/15231 başvuru numaralı kararında belirtildiği üzere; ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle, örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde kişinin örgütle bağlantısını ortaya koyan bir delil olacağında şüphe bulunmamakla birlikte, savunmasında ByLock kullanıcısı olmadığını bildiren sanığın savunmasının denetlenmesi, örgütsel konumunun ve örgütsel faaliyetlerinin tespiti bakımından; ilgili birimlerden ByLock tespitine ilişkin belgeler ve ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme raporu ile ByLock programına bağlanılırken kullanıldığı kabul edilen GSM hattına ait HTS kayıtlarının, ByLock programının ilk kullanım tarihinden itibaren ilgili kurumdan getirtilerek, savunma ve beyanların denetlenmesi bakımından, ByLock tespit ve değerlendirme tutanağında ekleyen, eklenen ve irtibatlı bulunduğu kişilerden açık kimlik bilgilerine ulaşılanların bu dönemde kullanımlarında bulunan GSM numaraları üzerinden sanık ile HTS irtibatlarının bulunup bulunmadığının belirlenebilmesi amacıyla uzman bilirkişiye inceleme yaptırılarak rapor alınması, ByLock tespit ve değerlendirme tutanağında ekleyen, eklenen ve irtibatlı bulunduğu kişiler olarak gözüken şahıslar hakkında örgüt üyeliği sebebiyle ceza soruşturması yürütülüp yürütülmediğinin araştırılması, yürütülen bir ceza soruşturması mevcut ise bu kişilerin aşamalardaki ifade örnekleri getirtilerek incelenmesi ve ekli kişilerin mahkeme huzurunda, bunun mümkün olmaması halinde ise, 5271 sayılı CMK’nın 180/1-2-5. maddesi gereğince SEGBİS kullanılmak ya da anılan Kanun’un 181/1. maddesinde öngörülen usule riayet edilmek suretiyle istinabe yoluyla tanık olarak ifadelerine başvurulmasından sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması, hukuka aykırılık oluşturmaktadır”[6].

Delillerin usule uygun olarak toplanarak duruşmada okunmak suretiyle sanığa diyeceklerinin sorulması şarttır. Tanık ifadelerinin manipülasyona açık olması nedeniyle tanık beyanlarının lehe veya aleyhe olanlarının sanığa sorulması ve sanığa tanık ile yüzleşme hakkı tanınarak silahların eşitliği kapsamında maddi gerçeğin ortaya çıkarılması şarttır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Mahkûmiyete esas alınan, suçun sübutu ve cezanın kişiselleştirilmesi bakımından belirleyici delil olan ve mahkemece soruşturma ifadesinin okunulması ile yetinilen E.. adlı şahsın doğrudan aleni duruşmada sanığın huzurunda, bunun mümkün olmaması halinde ise, 5271 sayılı Kanun’un 180’inci maddesinin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları gereğince SEGBİS kullanılmak ya da anılan Kanun’un 181’inci maddesinin birinci fıkrasında öngörülen usule riayet edilmek suretiyle dinlenip AİHS’in 6/3-d ve Anayasa’nın 36’ncı maddeleri ile teminat altına alınan “iddia/kamu tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek” hakkı tanınması gerektiği gözetilmeden; ifade metinlerinin okunması ile yetinilerek hüküm verilmesi gerekir[7].

Silahlı örgüte üyelik suçunun oluşabilmesi için örgütle organik bağ kurulması ve kural olarak süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerin bulunması aranmaktadır. Ancak niteliği, işleniş biçimi, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, örgütün amacı ve menfaatlerine katkısı itibariyle süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk özelliği olmasa da ancak örgüt üyeleri tarafından işlenebilen suçların faillerinin de örgüt üyesi olduğunun kabulü gerekir. Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliği için yeterli değildir (Evik, Cürüm işlemek için örgütlenme, s.383 vd.). Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu için de saikin “suç işlemek amacı” olması aranır (Toroslu özel kısım s. 263-266, Alacakaptan Cürüm İşlemek İçin Örgüt syf.28, Özgenç Genel Hükümler s. 280). Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Kuruluş, amaç, örgüt yapılanması ve faaliyet yöntemleri (Kapatılan) 16. Ceza Dairesinin 2015/3 esas sayılı kararında anlatılan ve nihai amacı, Devletin Anayasal nizamını cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğu anlaşılan FETÖ/PDY terör örgütünün başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanının büyük bir kesimince de böyle algılanması, amaca ulaşmak için her yolu mubah gören, fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce ulaşıncaya kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazara alındığında, Örgütün sözde meşruiyet vitrini olarak kullanılan katlarla irtibatlı olduğu anlaşılan ve fakat örgütün nihai amacını bildiği yönünde hakkında yeterli delil bulunmayan, örgütün gizli haberleşme programlarını kullanmayan, kod adı bulunmayan sanığın; silahlı terör örgütü FETÖ/PDY’nin kamuoyunca da bilinen operasyonel eylemlerinden sonra örgütsel herhangi bir faaliyetinin tespit edilememesi ve operasyonel eylemlerden önceki döneme ilişkin belirtilen eylem ve bağlantısının ise sanığın örgütün nihai amacını bildiği, bu amacı bilerek örgütle organik bir bağ kurup hiyerarşisine dahil olduğunu gösterir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk kapsamında değerlendirilebilecek faaliyetlerde bulunduğu yönünde her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil mevcut olduğu gözetilmeksizin atılı suçtan beraatı yerine delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması, hukuka aykırıdır[8].

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 2017/16-956 esas, 2017/970 sayılı kararı ile onanarak kesinleşen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 24.04.2017 tarihli ve 2015/3 esas, 2017/3 sayılı kararı ile Anayasa Mahkemesinin Ferhat .. başvurusuna ilişkin 04.06.2020 tarihli ve 2018/15231 başvuru numaralı kararında belirtildiği üzere; ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle, örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde kişinin örgütle bağlantısını ortaya koyan bir delil olacağında şüphe bulunmamakla birlikte, savunmasında ByLock kullanıcısı olmadığını bildiren sanığın, örgütsel konumunun ve örgütsel faaliyetlerinin tespiti bakımından; ilgili birimlerden ByLock tespitine ilişkin belgeler ve ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme raporu ile ByLock programına bağlanılırken kullanıldığı kabul edilen GSM hattına ait HTS kayıtlarının, ByLock programının ilk kullanım tarihinden itibaren ilgili kurumdan getirtilerek, savunma ve beyanların denetlenmesi bakımından, ByLock tespit ve değerlendirme tutanağında ekleyen, eklenen ve irtibatlı bulunduğu kişilerden açık kimlik bilgilerine ulaşılanların bu dönemde kullanımlarında bulunan GSM numaraları üzerinden sanık ile HTS irtibatlarının bulunup bulunmadığının belirlenebilmesi amacıyla uzman bilirkişiye inceleme yaptırılarak rapor alınması, ByLock tespit ve değerlendirme tutanağında ekleyen, eklenen ve irtibatlı bulunduğu kişiler olarak gözüken şahıslar hakkında örgüt üyeliği sebebiyle ceza soruşturması yürütülüp yürütülmediğinin araştırılması, yürütülen bir ceza soruşturması mevcut ise bu kişilerin aşamalardaki ifade örnekleri getirtilerek incelenmesi ve ekli kişilerin mahkeme huzurunda, bunun mümkün olmaması halinde ise, 5271 sayılı CMK’nın 180/1-2-5. maddesi gereğince SEGBİS kullanılmak ya da anılan Kanun’un 181/1. maddesinde öngörülen usule riayet edilmek suretiyle istinabe yoluyla tanık olarak ifadelerine başvurulmasından sonra ve UYAP’ta oluşturulan örgütlü suçlar bilgi havuzunda sanık hakkında bilgi ve beyan bulunup bulunmadığı araştırılıp, varsa aşama beyanlarının aslı veya onaylı suretleri getirtilerek, bunların CMK’nın 217. maddesi gereğince duruşmada sanık ve müdafisine okunarak savunmaları alındıktan ve bu kişilerin tanık sıfatıyla ifadelerine başvurulduktan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması, kanuna aykırılık oluşturmaktadır[9].

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı

Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat



[1]          Apaydın, Cengiz, Ceza Muhakemesine Egemen İlkeler Işığında Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2025, 7.

[2]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 3. 12. 2025 tarihli, 2022/28802 esas ve 2025/27406 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 3. 12. 2025 tarihli, 2022/28802 esas ve 2025/27406 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 3. 12. 2025 tarihli, 2022/32511 esas ve 2025/27404 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 3. 12. 2025 tarihli, 2022/32511 esas ve 2025/27404 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[6]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 3. 12. 2025 tarihli, 2023/3501 esas ve 2025/27564 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[7]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 2. 12. 2025 tarihli, 2022/30025 esas ve 2025/27339 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 2. 12. 2025 tarihli, 2022/33073 esas ve 2025/27334 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[9]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 2. 12. 2025 tarihli, 2023/1895 esas ve 2025/27276 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

HAKSIZ TAHRİK UYGULAMALARI-AV.CENK AYHAN APAYDIN

HAKSIZ TAHRİK UYGULAMALARI

Ceza sorumluluğunu azaltan nedenlerden olan ve kusurluluğu azaltması nedeniyle cezanın indirilmesini gerektiren haksız tahrik TCK’nın 29. maddesinde şöyle düzenlenmiştir.” Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine on sekiz yıldan yirmi dört yıla ve müebbet hapis cezası yerine on iki yıldan on sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir”.

Haksız tahrikin ana koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında bulunması olduğundan, madde söz konusu psi­kolojik hâlleri belirtecek biçimde kaleme alınmıştır. Gazap, aslında hiddet­lenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik bakımdan aslında hare­ketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de, burada söz konusu olan hid­dete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır[1].

Hiddet veya şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gere­kir. Maddeye bu ibarenin eklenmesinin amacı, ülkemizde özellikle “töre veya namus cinayeti” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında hak­sız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmektir[2].

Maddedeki düzenleme nedeniyle bir suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksız tahrik indiriminden yararlana­mayacaktır. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hu­kuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir haksız fiili yapan kişiye karşı yönelik fiilin varlığı durumunda maddenin uy­gulanması söz konusu olabilecektir[3].

Haksız tahrikte adi ve ağır tahrik ayırımı bulunmamaktadır. Tahrik hâlinde verilecek ceza bakımın­dan aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir. Ancak bu indirimin ya­pılabilmesi için haksız fiilin bir hiddet veya şiddetli elem etkisi doğurabile­cek ağırlıkta olması gerekir. Bu nedenle böyle bir etkiyi meydana getirebile­cek ağırlıkta olmayan haksız fiiller bakımından hükmün uygulanması söz konusu olmayacaktır[4].

Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararları (CGK’nın 19.02.2025 tarihli ve 279-75 sayılı, 15.01.2025 tarihli ve 531-21 sayılı ile 15.01.2025 tarihli ve 594-22 sayılı kararları gibi) ile doktrinde de kabul gören görüşler doğrultusunda haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi için;

          a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı,

          b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı,

          c) Failin işlediği suç bu ruhsal durumunun tepkisi olmalı,

          d) Haksız tahrik teşkil eden eylem mağdurdan sadır olmalıdır.

          01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren TCK’da, 765 sayılı Kanun’da yer alan ağır – hafif tahrik ayırımına son verilerek; tahriki oluşturan eylem, somut olayın özelliklerine göre hâkim tarafından değerlendirilip, sanığın iradesine etkisi göz önünde bulundurulmak suretiyle, maddede gösterilen iki sınır arasında belirlenen oranda cezasından indirim yapılacağı hüküm altına alınmıştır. Haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi açısından, failin suçu ilk haksız fiilin doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işleyip işlememesi önemlidir. Mağdur ya da ölenden gelen haksız hareketin psikolojik etkisinin devam ettiğinin kabulünde zorunluluk bulunan hâllerde, haksız tahrik hükmünün uygulanması gerekmektedir[5].

Öncelikli sorun olayda haksız tahrik olup olmadığı, haksız tahrik varsa hangi eylemden kaynaklı olarak kim veya kimlerin haksız tahrik altında hareket ettiği ile haksız tahrikin dercesine göre indirim oranının[6] hak ve nesafete uygun olarak belirlenip belirlenmediğidir.

Haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi açısından, failin suçu ilk haksız fiilin doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işleyip işlememesi önemlidir. Mağdur ya da ölenden gelen haksız hareketin psikolojik etkisinin devam ettiğinin kabulünde zorunluluk bulunan hâllerde, haksız tahrik hükmünün uygulanması gerekmektedir. Evrensel bir ceza hukuku ilkesi olan kuşkudan sanık yararlanır prensibi uyarınca bir olayda ilk haksız hareketin sanıktan mı, yoksa maktul ya da mağdurdan mı kaynaklandığının her türlü şüpheden uzak ve inandırıcı delillerle kanıtlanamaması hâlinde, oluşan kuşku sanık lehine yorumlanarak sanığın TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik hükmünden yararlandırılması gerektiği hususunda herhangi bir tereddüt bulunmamakta ise de bu kabulün dosya kapsamından anlaşılan olayın gerçekleşme biçimine, somut olayın özelliklerine ve hayatın olağan akışına uygun düşmesi zorunluluğu karşısında her olayın kendine özgü koşulları değerlendirilerek bir sonuca varılması gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır[7].

Sanığın beyanları haksız tahrik uygulanması için yeterli görülmeden sanığın beyanlarının doğruluk derecesinin araştırılması maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından bir zorunluluk arz etmektedir. Her kasten insan öldürme suçunda haksız tahrik hükümlerinin şablon olarak uygulanması adalet duygusunu rencide etmekte olup maktulün hatırasına da hakaret olarak değerlendirilmektedir. 

Yargıtay Ceza Genel Kurulu yakın tarihli bir kararında sanığın, 19 yıllık eşi ve üç çocuk annesi maktul A..’e uzun yıllardır şiddet uyguladığı hususu, sanık hakkındaki mahkûmiyet kararları ve komşularının beyanları ile sabittir. Olay tarihinden yaklaşık dört ay önce sanığın kendisini darp etmesi sonucu çocuklarını da yanına alan maktulün ..’ya bir kadın arkadaşının yanına yeni bir hayat kurmak umuduyla sığınmıştır. Evrensel bir ceza hukuku ilkesi olan kuşkudan sanık yararlanır prensibi uyarınca bir olayda maktul ya da mağdurdan haksız hareket kaynaklandığının her türlü şüpheden uzak ve inandırıcı delillerle kanıtlanamaması hâlinde, oluşan kuşkunun sanık lehine yorumlanması hususunda bir tereddüt bulunmasa da, bu kabulün dosya kapsamından anlaşılan olayın gerçekleşme biçimine, somut olayın özelliklerine ve hayatın olağan akışına uygun düşmesi zorunludur. Somut olayda ise maktulün sanığın şiddetinden uzaklaşmak için gittiği ..’da başka bir erkekle görüştüğüne, sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığına ilişkin herhangi bir delil olmadığı gibi maktulün bir başkasıyla ilişki yaşamadığı hususunun maktul ve sanığın müşterek kızları … tarafından tüm aşamalarda istikrarlı bir şekilde vurgulanmaktadır. Sanık müdafisinin talebiyle dinlenen sanığın kardeşlerinin dâhi maktulün bir başka erkekle ilişkisi olduğuna dair bir duyumlarının olmadığını belirtmektedirler. Maktulün telefonunda yapılan inceleme sonunda da bu yönde bir delile ulaşılmamıştır. Sanığın maktul eşini “Ben ..’da kendime bir boğa buldum.” dedikten sonra yüzüne tükürmesi üzerine kapıldığı tahrik üzerine öldürdüğüne ilişkin soyut tahrik savunmasının cezadan kurtulmaya yönelik olduğu, somut olayın özelliklerine ve hayatın olağan akışına uygun düşmediği gibi olay günü boyunca ve olay sırasında sanıkla maktulün yanında bulunan kızları ..’in olaydan hemen sonra verdiği ifadesiyle de doğrulanmaması karşısında bu savunmaya da itibar edilemez. Bu nedenle somut olayda maktulden kaynaklanan ve sanığa yönelen herhangi bir haksız söz ve davranış bulunmadığı, sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma koşullarının oluşmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince verilen direnme kararına konu hükmün sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma koşullarının oluşmadığının gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir[8].

Haksız tahrikinin bulunup bulunmadığının somut olayın özelliklerine göre belirlenmesi gerekir. Kusurluluğu azaltan bir hal olması nedeniyle varlığının veya yokluğunun gerekçelendirilmesi gerekir. Genel geçerli ifadelerin kullanılması adil yargılama hakkının ihlali niteliğindedir.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ


[1] TCK’nın 29. Maddesinin gerekçesi.

[2] TCK’nın 29. Maddesinin gerekçesi.

[3] TCK’nın 29. Maddesinin gerekçesi.

[4] TCK’nın 29. Maddesinin gerekçesi.

[5] YCGK’nun 11.02.2026 tarihli, 2024/1-544 esas ve 2026/82 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[6]Yerel Mahkemece kurulan direnme kararına konu hükümlerin, sanık hakkında sadakat yükümlülüğüne aykırı davranma gerekçeleriyle TCK’nın 29. maddesi uyarınca makul düzeyde haksız tahrik indirimleri yapılması gerektiğine ilişkin bozma kararına uyulmasına rağmen bozma kararında belirtildiği şekilde sanığın cezalarından makul düzeyde haksız tahrik indirimleri yapılmaması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. YCGK’nun 11.02.2026 tarihli, 2024/1-544 esas ve 2026/82 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[7] YCGK’nun 21.01.2026 tarihli, 2024/1-559 esas ve 2026/42 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8] YCGK’nun 21.01.2026 tarihli, 2024/1-559 esas ve 2026/42 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

YASA DIŞI BAHİS SUÇLARINDA ÖRGÜTLÜLÜK VE SORUŞTURMA TEKNİKLERİ- AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Yasadışı bahis ve şans oyunu suçlarında dar anlamda suçtan zarar gören Spor Toto Teşkilat Başkanlığı olup geniş anlamda suçtan zarar gören kamu yani devlettir. Vergi kaybı nedeniyle devlet zarar görmekte ise de asıl zarar gören toplumu oluşturan bireylerdir. Bahis ve şans oyunlarının tamamı umut tacirliği olup bireysel ve toplumsal gelişmeyi engellemektedir. Bahis ve şans oyunları kolay kazanma kültürünü topluma egemen kılmaktadır. Bireylerin emeksiz ve kolay para kazanma hırsının kötü niyetli kriminal kişiler tarafından vergisiz olarak istismarı da suç olarak düzenlenmiştir. Bu suçla korunan hukuki yararların öngörülen cezalarla orantılı olması ve soruşturma ve yargılamaların magazinleşmemesi gerekir

Örgüt halinde işlemenin kolaylığı gözetilerek yasadışı bahis ve şans oyunu suçlarının nitelikli hal olarak düzenlenmesi gerekir. Gözaltı, yakalama ve tutuklama işlemlerinin ceza hukukunun temel ilkelerine uygun yapılması ve adalet duygusunun incitilmemesinde hukuku devleti açısından bir gereklilik bulunmaktadır.

Soruşturması veya kovuşturması devam eden şüpheli veya sanıkların kullandıkları yasadışı bahis ve şans oyunu sitelerinin soruşturma veya kovuşturmaya rağmen kapatılmaması ve organizasyonun engellenmemesi suçla mücadelenin etkin yapılmaması izlenimini vermektedir.

Ceza muhakemesi hukuku, suç soruşturması ile başlayan yargılamada hukuk güvenliğinin hangi yöntemlerle korunduğunun usulünü düzenleyen bir kurallar bütünüdür. Soruşturmanın ve yargılamanın nasıl yapılacağını, soruşturma ve yargılama süjelerinin hak ve yükümlülüklerini, ceza muhakemesi hukukuna egemen ilkeler ışığında ortaya koyması nedeniyle hayati bir önem taşır. Ceza muhakemesi hukukunun bilimsel olmadığı bir düzende hukuk güvenliği, kamu düzeni, kamu güvenliği ve adalet gerçekleşemez[1].

Ceza muhakemesi hukuku bireyleri, haksız yakalama, tutuklama, yargılama ve mahkûmiyete karşı koruyan hukuk güvenliğinin en aktif uygulama alanıdır. Bir suç şüphesi altında olan bireylerin hangi koşullarda nasıl soruşturulacağı ve yargılanacağının kategorize edilmesi ancak evrensel hukukun ışığında yasallaştırılmış ceza muhakemesi hukukunun temel ilkelerinin uygulanması ile mümkündür.

Yer ve zamana göre değişen hukuk dışı toplumsal ve siyasi talepler hukukla çatıştığında evrensel hukuk kurallarının uygulanması ancak soruşturma ve yargılama makamlarının teminat altına alındığı, her türlü siyasi ve toplumsal baskıya karşı demokratik toplumun ilkeleri ışığında evrensel hukuk içinde kalabilen bir ceza muhakemesi hukuku ile mümkündür[2].

Soruşturma ve yargılama sürecindeki tüm işlemlerin ceza hukukuna egemen ilkeler ışığında hukuka uygun yöntemlerle bilimsel ve teknik olarak yapılması, iddia ve savunmalar titizlikle incelenerek hükme esas alınan tüm delillerin duruşmada okunarak şikâyet ve savunmalara yönelik tespitlere ve beyanlara ilişkin taraflara diyeceklerinin sorulması gerekir. Yargılama aşamalarında ileri sürülen iddia ve savunmaların istinaf ve/veya temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve özleri değiştirmeksizin tartışılması şarttır. Esas olan adil yargılama ışığında teknik ve bilimsel delillerle maddi gerçeğin araştırılmasıdır.

İddianamenin Cumhuriyet savcısının koordinesinde yapılmış soruşturmaya, yargılamanın ise soruşturma ve yargılama tekniğine uygun olarak düzenlenmiş iddianameye göre yapılması şarttır. İddianamede belirtilmeyen eylemlerden dolayı yargılama yapılarak hüküm kurulamaz. Mahkemelerce vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırılması ile sanıkların yasa dışı bahis ve/veya örgütlü suçlara katılma iradesini açıkça ortaya koyan eylemlerinin ve söylemlerinin, zaman, nitelik ve nicelik olarak yaptığı katkı itibariyle bir bütün olarak değerlendirilerek suçun unsurları üzerinden suç vasfını titizlikle araştırılarak gerekçelendirilmesi gerekir. Bu kapsamda sanık/sanıkların veya müdafi/müdafilerinin savunmalarının inandırıcı gerekçelerle reddedilerek veya kabul edilerek verilen kararın tüm tarafları tatmin etmesi ve adalet duygusunu incitmemesi amaçlanmalıdır. Suçla mücadelenin tüm yönleriyle etkin bir şekilde yapılması toplumsal barış ve gelişmenin önemli araçlarındandır. Suç toplumsal barışı bozmaktadır.

Örgüt suçunun oluşması için aranan en az üç kişinin en az birisinin kurucu, birisinin yönetici ve birisinin de üye olması gerekir. Suç örgütü olmak için yasanın öngördüğü fail sayısının örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir, yönündeki düzenlemenin örgütsel tehlike açısından yetersiz bir rakam olduğu kanaatindeyiz. İştirak halinde işlenen suçlarla örgütsel suçlar arasındaki ayırım açısından belirsiz suçların, hiyerarşinin, elverişliliğin ve devamlılığın arandığını göz önünde tutarsak bu sayının en az beş olması gerekir. Kaldı ki uygulamada örgütlü suçlarda fail sayısının onlarca hatta yüzlerce olduğu gözlemlenmektedir.

Kast ceza hukukunun en problemli alanlarından biri olup hangi eylem veya söylemlerin bilmeyi ve istemeyi ortaya koyacak ölçütler olduğunun tespiti sübjektiftir. Bu nedenle kastın tespitinde kural düzeyinde hükümler koymak yerine somut olayın özeliklerine göre failin yaşı, sosyal ve ekonomik durumu, mesleği, eğitim durum ile yaptığı eylemin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrama yeteneğinin tespitine yönelik bir araştırma yapılmalıdır. Hâkimlerin kastı belirlemede her türlü baskıya karşı her türlü teminat ile korunarak kastın tespitine yönelik derinlik sağlayacak düzeyde suç tiplerine göre değişen uzmanlık eğitimi almaları gerekir. Hangi davranışların olay bazındaki hukuki anlam ve sonuçlarının titizlikle araştırılması ve vicdani kanaate göre bir değerlendirme yapılması gerekir.

Hareketin bölünebildiği hallerden kurucu ve/veya kurucuların örgüt kurmaya yönelik icra hareketlerini tamamlayamamaları halinde örgüt kurma suçu teşebbüs aşamasında kalmaktadır. Aynı doğrultuda olma üzere örgüte üye olma, yardım etme ve propaganda yapma suçları da teşebbüse elverişlidir.

Örgütün silahlı olması halinde, verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır. Örgütün silahlı olması ağırlatıcı sebep olarak belirlenmiş olup silah kavramına TCK’nın 6/f. maddesi üzerinden bir tespit gereklidir. Silahın atışı elverişli olması şarttır. Atışa elverişli olmayan bir silah suç oluşturmamakta olup silahın görünür olması da yeterli değildir. Eğer silah bir ağırlatıcı nedense bu silahın atışa elverişli olması ve kullanması şarttır. Örgüt üyelerinden birinin evinde, iş yerinde veya arabasında ele geçen silahtan dolayı örgütün silahlı örgüt olarak kabul edilerek ağırlatıcı nedenin uygulanması ceza hukukuna egemen ilkelere açıktır. Burada önemli olan örgütün silahla oluşabilecek korkutuculuk niteliğini ulaşıp ulaşmadığının tespiti olmalıdır.

UYAP sisteminde  bulunan örgütlü suçlar bilgi havuzunda dosya kapsamındaki eylemlerle ilgili veya örtüşen bir şekilde araştırma, soruşturma ve yargılama yapılarak şüpheli veya sanık hakkında başkaca bir beyan yahut delil bulunup bulunmadığının araştırılması, varsa bu beyan yahut delillerin soruşturmada ve yargılamada okunarak taraflara diyeceklerinin sorulması, gerekirse beyanların doğruluk derecelerinin araştırılması açısından kişilerin tanık sıfatıyla ifadelerinin alınarak soruşturma ve yargılamanın maddi gerçeği ortaya koyacak nitelikte yapılması gerekir.

Örgütü üyesi olduğu iddia edilen sanığın beyanları doğrultusunda maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından örgütün yapısına ve organizasyon şekline ilişkin tüm verilerin dosya ile ilgili bölümler üzerinden araştırılarak tanık beyanları üzerinden sanığın savunmasının doğruluk derecesinin incelenerek tüm deliller üzerinden değerlendirilmesi şarttır.

Yasa dışı bahis ve şans oyunları; suç örgütlerinin devamlılığını temin etmek, kara para aklamak, ülkelerin mali, sosyal, siyasal yapısını çökertmek, haksız ve kolay para kazanmak veya vergi kaçırmak amacıyla para kazanmayı meşrulaştırmaktadır. Dijital dünyaya erişimin teknolojinin gelişmesi ve değişmesi nedeniyle zaman ve mekân tanımaksızın hızlanması, tüketim çılgınlığı ve kapitalizmin büyülü dünyası, yaşamı para odaklı hale getirmiş olup bahis ve oyunlar üzerinden umut tacirliği yapılarak insanların gerçeklikten uzaklaşmaları sağlanmaktadır.

 Yasa dışı bahis suçlarıyla mücadele etkin ve hızlı bir mücadele yöntemi gerektirir. Uzman polis, uzman savcı ve uzman mahkeme şarttır. Ayrıca bilişim uzmanlarından oluşan adli kolluk ve bilirkişilerin hem önleyici hem koruyucu hem de delilleri ortaya koyucu bir işleve sahip olmaları sağlanmalıdır.

İşlenen suçların şekli ve suçların sınır tanımayan bir şekilde işlenebilme kapasitesi ulusal ve uluslararası iş birliğini zorunlu hale getirmektedir. Klasik suçlar büyük oranda yerini dijital suçlara bırakmış olup dijital dünyanın ayrı bir işleyişi ve dili bulunmaktadır. Yasa dışı bahis suçları özellikle örgütlü olarak işlendiğinde bu suçları ortaya çıkarmak, failleri yakalamak ve suçları delillendirmek güçleşmektedir. Bu nedenle önceden hazırlıklı olup örgütsel yapının tüm yönleriyle araştırılması ve faaliyetlerinin aynı anda sona erdirilmesine ilişkin yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Yasa dışı bahis suçları ile mücadelede eylemin örgütlülük hali de gözetilerek klasik soruşturma yöntemlerinden farklı olarak bilgisayar uzmanı, yazılım uzmanı, yapay zekâ uzmanı, iletişim uzmanı ve bilişim hukuku uzmanlarından oluşacak kurulların   yasal düzenlemeler ile koordinelerinin sağlanması suretiyle örgütlü işlenen yasa dışı bahis suçlarıyla mücadelede kolektif aklın ışığında hareket edilerek bilimin ve teknolojinin gereklerine uygun olarak uygulamanın etkinleştirilmesi şarttır. Yasa dışı bahis suçlarında örgütlü yapıların ortaya çıkarılması polisin tek başına çözebileceği bir iş değildir.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN


[1] Cengiz, Apaydın, Ceza Muhakemesine Egemen İlkeler Işığında Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2025, s. 7.

[2] Apaydın, Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, s.7.

CEZA MUHAKEMESİNDE ARAMA -AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Çağdaş ve özgürlükçü hukuk devletlerinde, temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınabilmesi için öncelikle adaletin tesisine yönelik olarak toplum güvenliği ve kamu düzeni sağlanmalıdır[1]. Ceza muhakemesindeki arama, suç ve suçla mücadele kapsamında hem önleyici hem de fail veya failleri yakalama ile suç delillerini tespit ederek ele geçirme amacıyla yapılmakta olup bir koruma tedbiri niteliğine sahiptir.

Arama kişilerin temel hak ve özgürlüklerine müdahale niteliği taşımaktadır. Bu nedenle arama koruma tedbirleri uygulamaya konulurken hukuka uygun şekilde bir karar alınarak hukuka uygun bir şekilde uygulanmalıdır. Bu tedbire suçlulukla mücadele ve toplum güvenliğini sağlamak amacıyla başvurulmaktadır. Kişilerin temel hak ve özgürlükleri ile toplum güvenliği arasındaki dengenin uygulama açısından iyi kurulması şarttır. Aksi takdirde toplumun adalete olan inancının sarsılması ve uygulayıcılar açısından tazminat sorumluluğunun gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır[2].

Arama teknik olarak gözle görülemeyen, kulakla işitilemeyen, koklamayla algılanamayan bir nesnenin veya gizlenmiş olan kişinin, aracın, evin veya işyerinin ceza hukuku anlamında   araştırılmasıdır[3].

Şüphelinin üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerlere ilişkin arama tedbiri uygulanabilmesi için yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe bulunması gerekir[4].

Arama koruma tedbiri farklı korunan hukuki değerleri ihlal etmekte olup şüpheli ve ailesi açısından telafisi imkânsız zararlar oluşturmaktadır. Konutta yapılan aramada ise şüpheli ya da sanığın hem konut dokunulmazlığı hem de özel hayatın gizliliği hakkı sınırlandırılmaktadır[5].  Anayasa gereğince devlet vatandaşların maddi ve manevi varlığını korumak ve geliştirmek zorundadır. Korunan hukuki değerler arasında üstün değerin seçilmesi ve uygulamanın bu yönde geliştirilmesi esastır. Hayatın olağan akışına aykırı ihbarlar üzerinden veya objektif şüphe oluşturacak deliller olmaksızın arama kararları verilmemelidir. Arama kararı talep eden Cumhuriyet savcısı ve arama kararını vermeye yetkili sulh ceza hakimlerinin insan hak ve özgürlükleri konusunda uzmanlaşmaları şarttır. Arama kararı üzerine yapılacak aramanın usule uygun yapılması ile arama kararı sonucunda failin yakalanmaması veya suç delili elde edilmemesi hallerinde talep olmaksızın devletin kendiliğinden tazminata hükmetmesine yönelik yasal düzenlemelerin alınması hayati önem arz etmektedir. Aramanın gece yapılmasına yönelik sıkı şekil şartları getirilmeli ve adalet sistemine olan güvenin artırılması gerekir. Asıl olan bireylerin hukuki güvencelere sahip olduklarının her aşamada bireylere hissettirilmesidir.

Arama tedbiri uygulandığında tedbire muhatap olan kişinin suçluluğu ya da suçsuzluğu kanıtlanmış değildir. Arama tedbiri geçici olarak ve araç niteliğinde uygulanmaktadır. Tedbirin uygulanması ile meydana gelebilecek olumsuzlukların önlenmesi amacıyla görünüşte haklılık durumu öngörülmektedir. Görünüşte haklılık arama tedbiri uygulandığı anda haklı bir uygulama olarak görülmesini ifade etmektedir[6]. Görünüşte haklılık suç tipine göre değişen kriterler üzerinden objektif olarak belirlenmelidir. Soyut bir iddia görünüşte haklılık için yeterli bir veri olmayıp iddianın doğruluk derecesinin hayatın olağan akışı çerçevesinde değerlendirilmesi şart olmalıdır. Aksi durum hukuk güvenliği açısından büyük sakıncalar içermektedir.

Arama tedbirine başvurulmasının korunmak istenilen amaç açısından gerçekleşmesinin muhtemel görülmesi gerekir. CMK’da görünüşte haklılığın koruma tedbirlerinin her birinin sebep ve şartlarını öngörmek şeklinde belirlenebileceği düzenlenmektedir. Bu haklılığın belirlenmesi hususunda ise uygulamada özellikle suç şüphesine bakılmaktadır. Makul şüphe ya da kuvvetli şüphe, görünüşte haklılığın varlığı konusunda uygulayıcılar tarafından incelenmektedir. Şüphenin yanı sıra arama koruma tedbirlerinin uygulanma şartları ya da sebepleri de somut olaya göre değerlendirilmektedir[7]. Ayrıca arama tedbirinin zorunluluk içerip içermediği ile hangi zaman diliminde yapılması gerektiği insan hak ve özgürlükleri kapsamında empati yapılmak suretiyle   ölçülülük ilkesi üzerinden belirlenmelidir. Ön ödeme kapsamında olan hakaret suçu ile ilgili olarak evde, bilgisayarda veya cep telefonunda arama kararı verilmesi ölçülülük ilkesine aykırı olduğu gibi insani de değildir.

Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir. Şüphelinin veya sanığın yakalanabilmesi veya suç delillerinin elde edilebilmesi amacıyla, diğer bir kişinin de üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir.  Bu hâllerde aramanın yapılması, aranılan kişinin veya suçun delillerinin belirtilen yerlerde bulunduğunun kabul edilebilmesine olanak sağlayan olayların varlığına bağlıdır. Bu sınırlama, şüphelinin veya sanığın bulunduğu yerler ile izlendiği sırada girdiği yerler hakkında geçerli değildir.

 Konutta, işyerinde veya diğer kapalı yerlerde gece vaktinde arama yapılamaz. Suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalarda, birinci fıkra hükmü uygulanmaz.

 Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabilir. Kolluk amirinin yazılı emri ile yapılan arama sonuçları Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilir. Arama karar veya emrinde; a) Aramanın nedenini oluşturan fiil, b) Aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya, c) Karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi, açıkça gösterilir. Arama tutanağına işlemi yapanların açık kimlikleri yazılır.  Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur. Askerî mahallerde yapılacak arama, Cumhuriyet savcısının nezaretinde askerî makamların katılımıyla adlî kolluk görevlileri tarafından yerine getirilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının yazılı emriyle de askerî makamların katılımıyla adlî kolluk görevlileri tarafından arama yapılabilir.

Ceza muhakemesindeki arama koruma tedbiri ceza muhakemesinde başvurulan diğer koruma tedbirlerinden işlevsel olarak farklılık arz etmektedir. Ceza muhakemesinde aramanın temel amaçları yakalama ve delil elde etme olmak üzere ikili bir karakter taşımaktadır[8].

 Aranacak yerlerin sahibi veya eşyanın zilyedi aramada hazır bulunabilir; kendisi bulunmazsa temsilcisi veya ayırt etme gücüne sahip hısımlarından biri veya kendisiyle birlikte oturmakta olan bir kişi veya komşusu hazır bulundurulur. CMK’nın 117 nci maddenin birinci fıkrasında gösterilen hâllerde zilyet ve bulunmazsa yerine çağrılacak kişiye, aramaya başlamadan önce aramanın amacı hakkında bilgi verilir. Kişinin avukatının aramada hazır bulunmasına engel olunamaz.

 Aramanın sonunda hakkında arama işlemi uygulanan kimseye istemi üzerine aramanın 116 ve 117 nci maddelere göre yapıldığını ve 116 ncı maddede gösterilen durumda soruşturma veya kovuşturma konusu fiilin niteliğini belirten bir belge ve istemi üzerine el konulan veya koruma altına alınan eşyanın listesini içeren bir defter ve eğer şüpheyi haklı kılan bir şey elde edilmemiş ise bunu belirten bir belge verilir.  Belgelerde, hakkında arama işlemi uygulanan kimsenin, el konulan eşyanın mülkiyetine ilişkin görüş ve iddialarına da yer verilir. Koruma altına alınan veya el konulan eşyanın tam bir defteri yapılır ve bu eşya resmî mühürle mühürlenir veya bir işaret konulur.

 Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, “başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması ve somut delillere dayalı kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı” şartıyla ve hâkim ya da gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla yapılmalı, Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlar saat içinde hâkim onayına sunulmalıdır[9].

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 116. ve 119. maddelerinde arama kararının hangi hallerde ve ne şekilde alınacağı kanun koyucu tarafından açıkça düzenlenmiş olup, mahkemece verilmiş usulüne uygun bir arama kararı olmadığı gibi gecikmesinde sakınca bulunan hal nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından da verilmiş bir yazılı arama izni ya da Cumhuriyet savcısına ulaşılamaması nedeniyle kolluk amirince verilmiş yazılı arama emri de bulunmaması karşısında, hukuka aykırı arama sonucu ele geçen bilgisayar ve kupon yazıcısının yasak delil niteliğinde olduğu, bilgisayar üzerinde yapılan incelemede atılı suçun işlendiğine dair deliller ele geçirilmesinin sonucu değiştirmeyeceği,  sanığın atılı suçu işlediğini gösterir her türlü şüpheden uzak kesin delil ve sanığın ikrarının da bulunmadığı nazara alındığında, Anayasanın 38/2, 5271 sayılı Kanun’un 206/2-a, 217/2 ve 230/1 maddelerine göre, hukuka aykırı surette elde edilen delillere dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı gözetilmeden, sanığın beraatı yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur[10].

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 116. ve 119. maddelerinde arama kararının hangi hallerde ve ne şekilde alınacağı kanun koyucu tarafından açıkça düzenlenmiş olup, mahkemece verilmiş usulüne uygun bir arama kararı olmadığı gibi gecikmesinde sakınca bulunan hal nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından da verilmiş bir yazılı arama izni ya da Cumhuriyet savcısına ulaşılamaması nedeniyle kolluk amirince verilmiş yazılı arama emri de bulunmaması karşısında, hukuka aykırı arama sonucu ele geçen bilgisayar ve kupon yazıcısının yasak delil niteliğinde olduğu, bilgisayar üzerinde yapılan incelemede atılı suçun işlendiğine dair deliller ele geçirilmesinin sonucu değiştirmeyeceği, bu suretle elde ettiği deliller de hukuka aykırı olduğundan hükme esas alınamayacağı, başkaca da sanıkların atılı suçu işlediğini gösterir her türlü şüpheden uzak kesin delil ve sanıkların ikrarının da bulunmadığı nazara alındığında, Anayasanın 38/2, 5271 sayılı Kanun’un 206/2-a, 217/2 ve 230/1. maddelerine göre, hukuka aykırı surette elde edilen delillere dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı gözetilerek, sanıkların beraatları yerine yazılı şekilde mahkûmiyetlerine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur[11].

Arama kararı kural olarak Cumhuriyet savcısının talebi ile sulh ceza hâkimi tarafından dosya üzerinden yapılan inceleme ile verilmektedir. Bu kapsamda soruşturma aşamasında verilen arama kararına CMK’nın 267. maddesine göre itiraz edilmesi mümkündür. Yapılan itiraz CMK’nın 269. maddesine göre kural olarak arama kararının uygulanmasını durdurmamaktadır. Kovuşturma aşamasında ise mahkeme tarafından verilen arama kararına itiraz edilmesi mümkün değildir. Bu şekilde verilen arama kararları son kararla birlikte istinaf veya temyiz edilebilmektedir[12]. Arama kararı kolluk tarafından yapılan araştırma sonucu oluşan dosya üzerinden verildiğinden maalesef bazen hukuki olmayan arama kararları da verilmekte olup bu durum bireylerde adalete olan güveni azaltmaktadır. Hak arama bilincinin oluşması ve gelişmesi açısından haksız arama kararlarına karşı yasal yolların tüketilmesi adalet sisteminin işleyişini geliştirecektir.

Arama kararına itiraz hakkı, hak arama özgürlüğü kapsamında olup adalete erişim hakkı olarak uygulanabilir bir şekilde yasal düzenlemeler yapılarak revize edilmelidir.  Arama kararının ve arama kararının uygulanmasının hukuka aykırı olduğuna ilişkin mahkemeye itiraz hakkı, bir haksızlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve haksızlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmeyi içermektedir.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ-YAZAR


[1]    Onan, Ozan, Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Kamu Hukuku Programı Yüksek Lisans Tezi, İzmir 2009, s. 1.

[2] Seyyidoğlu , Muhammed Sıddık, Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama Ve El koyma, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Kamu Hukuku Yüksek Lisans Programı, Yüksek Lisans Tezi,  İstanbul, 2021, s. vi.

[3] Yenisey Feridun, İnsan Hakları Açısından Arama, Elkoyma, Yakalama ve İfade Alma, Ankara, AÜ. SBF., 1995, (Yakalama), s. 6.

[4]  Güngör, Ali/Apaydın, Cengiz/Akyamaç, Murat/ Serdar, Beyazıt/Tülü, Hacı Mehmet/Çavuş, Adnan/Yaşar, Alim/Şen, Zekeriye/Bilgi, Levent/Aydın, Filiz Gökduman/Kara, Eyüp/Altun, Yunus Emre/Aslan, Ahmet/Karcıoğlu, Tuncay/Okudan, Furkan, Cumhuriyet Savcıları İçin Soruşturma Rehberi, 2. Baskı, İstanbul, 2020, s. 134.

[5] Öztürk, Bahri/Kazancı, Behiye Eker/ Güleç, Sesim Soyer, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbirleri., Ankara, 2019, s. 30.

[6] Ünver,Yener/ Hakeri, Hakan,  Ceza Muhakemesi Hukuku,  Ankara,  2016, s. 319.

[7] Çolak, Haluk/ Taşkın, Mustafa, Açıklamalı-Karşılaştırmalı-Uygulamalı Ceza Muhakemesi Kanunu, Ankara, 2005. s. 20-21.

[8] Özbek, Veli Özer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, 2006, s. 301

[9]Güngör ve diğerleri s. 134.

[10] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 15.04.2024 tarihli, 2021 /5681 esas ve 2024/3942 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 16.12. 2024 tarihli, 2024/1745 esas ve 2024/11696 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12] Seyyidoğlu, s. 37.

ÖRGÜTLÜ SUÇLARDA KAST YOKLUĞU VE HATA AYIRIMI

Örgütlü suçlarda suçun manevi unsuru, doğrudan kast olup eylemlerin suç işleme  amacı ve  derin maksat olarak nitelendireceğimiz saiki de içermesi gerekir. Örgüte giren kişinin, girdiği örgütün suç işleyen, suç işlemeyi amaçlayan bir örgüt olduğunu bilmesi gerekir. Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu için de saikin “suç işlemek amacı” olması aranır. (Toroslu Özel Kısım s. 263-266, Alacakaptan Cürüm İşlemek İçin Örgüt s. 28, Özgenç Genel Hükümler syf. 280[1]).

Kişi, örgütün işlediği somut fiili bilmese de terör örgütü olduğunu, sağladığı yardımın örgütün yararına kullanılacağını bilmeli ve bu irade ile hareket etmelidir. İnsani mülahazalarla yapılan yardımlar örgüte yardım suçunu oluşturmaz. Yapılacak her türlü yardımın suç olarak değerlendirilmemesi gerekir. (Prof. Dr. A. Caner Yenidünya/ Zafer İçer, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma, 1. Baskı, s. 56). Örgüte yardım suçunda manevi unsurun oluşması için genel kasıt yeterli değildir. Özel kasıt ile işlenen bir suçtur. Fail örgütün amacını gerçekleştirmesine katkı sağlamak kastı ile hareket etmelidir. (Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal TOPÇU, Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları, s. 164). Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte bilerek ve isteyerek yardım edilmiş olması gerekir. Başka bir ifadeyle, yardım fiilinin örgütün suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğu bilinerek gerçekleştirilmiş olması gerekir. Fıkra metninde geçen “bilerek” ibaresi doğrudan kastı ifade eder. Doğrudan örgüte değil de örgüt mensuplarına yardım edilmesi halinde, yardım edilen kişilerin suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt mensubu olduklarının da bilinmesi gerekmektedir. Örgüt mensuplarına yapılan yardım, aynı zamanda örgüte yapılan yardım olarak değerlendirmek gerekir. Ancak, bu yardımın örgütün amacını gerçekleştirmeye hizmet eden bir yardım olması gerekmektedir. (Prof. Dr. İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, 7. Baskı, s. 38-39). Sanığın, örgütün amacını ve faaliyetlerinde kullanılacağını bilerek yardımda bulunması gerekir[2].

Suçunun manevi unsuru bilme ve istemeden ibaret olan   kasttır. FETÖ/PDY terör örgütünün, başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanında büyük bir kesimce böylece algılanması, amaca ulaşmak için her yolu mubah gören fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce erişinceye kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazara alındığında, örgütün ustaca gizlenen amacını bilenler ve bu amaçla örgütte görev alanlar açısından, suç tarihine bakılmaksızın ve suç tarihinden önce anılan yapının terör örgütü olduğuna ilişkin bir mahkeme kararı verilmiş olması da aranmaksızın hata savunmalarına itibar edilemeyeceğinde kuşku bulunmamakta ise de; terör örgütü olduğunu bilmeksizin içinde yer alan veya yardım eden sanıklar yönünden mensup olduğu ya da yardım ettiği yapının Anayasal düzeni zorla değiştirme, Anayasaya uygun olmayan yöntemlerle iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan bir terör örgütü olduğunu veya terör örgütüne dönüştüğünü anladığı veyahut expost bir değerlendirme ile dış âleme yansıyan olay ve olgular itibariyle kendisinden anlamasının beklendiği tarihten itibaren davranışları ile bu örgütten ayrılma iradesini ortaya koyup koymadığı ve bu bağlamda TCK’nın 30/1. maddesinde düzenlenen suçun maddi unsurlarında hata şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği somut olayın özelliğine göre değerlendirilmelidir. Somut olayda, 01.10.2010 yılında örgüte müzahir U .. Kültür ve Eğitim vakfına bağışta bulunan, 05.03.1995 tarihinde B.. isimli derneğe üye ve Bank Asya A grubu hissedarı olan, safahatta istikrarlı biçimde 17/25 Aralık 2013 yılı sonrasında örgütle tamamen bağını kestiğine ilişkin beyanları, FETÖ silahlı terör örgütünün Bursa ilinde faaliyetlerini yürüttüğü K… Özel Eğitim Sağlık Hizmetleri A.Ş.’ye herhangi bir bedel ödemeden 2007 yılında başlattığı ortaklığını hisselerini 01.01.2013 yılında devretmek suretiyle sonlandırması, 2012 yılında B.. isimli dernek yönetim kurulundan istifa etmesi, tanık Ta…’ın sanığı Ocak 2013 tarihinden sonra B..’da görmediğine dair beyanları ile etkin pişmanlıktan yararlanan diğer dosya sanıklarının sanığın 17/25 Aralık 2013 sonrasında örgüt ile bağlantısının olduğuna dair açıkça görgülerine dayanan beyanlarının bulunmaması gibi delil, olgu ve aksi kanıtlanamayan savunmalarla teyit edilmesi, samimi anlatımlarında örgütte kaldığı süre ve konumu itibarıyla, örgütün yapısı ve faaliyetleri ile ilgili bilgi vermesi karşısında; sanığın örgütün nihai amaçlarını açıkça ortaya koyan dış âleme yansıyan olay ve olguların yaşandığı 2013 yılından itibaren herhangi bir örgütsel faaliyetinin bulunup bulunmadığının tereddütte yol açmayacak şekilde belirlenmesi açısından; Bank Asya A grubu hissedarı olan sanığın mutat hesap hareketleri dışında örgüt liderinin talimatına uygun işlem yapıp yapmadığının belirlenmesi için Bank Asya’da bulunan hesapları ve hisselerine ilişkin meblağ ve hesap işlemlerine ilişkin bilirkişi incelemesi yaptırılıp, şirket devrine ilişkin ticaret sicili evrakları ile B.. isimli dernek yönetim kurulu ve üyeliklerine dair giriş, ayrılışına ilişkin tüm belgelerin getirtilip, sanığın savunmasında ifade ettiği üzere örgütün görünen yüzü ortaya çıktıktan sonra örgüt ile bağlantısını kestiği kanaatine ulaşılması durumunda eyleminin TCK’nın 30/1 maddesi kapsamında kalıp kalmayacağının tartışılmasında zorunluluk bulunması bozmayı gerektirmektedir[3]. Para trafiği hayatın olağan akışı çerçevesinde değerlendirildiğinde sanığın örgütsel faaliyetinin etkisini ve  sanığın örgütteki konumunu ortaya koymaktadır. Ayrıca HTS kayıtları ve diğer dijital iletişim ağlarında sanığın kim veya kimler ile hangi sıklıkla görüştüğü üzerinden sanığın kastının belirlenmesi mümkün olacaktır. Sanığın eylem ve söylemlerinin bir bütün olarak değerlendirilerek örgüt şemasındaki görev tanımının ortaya çıkarılması amaçlanmalıdır.  

Suç işlemek üzere kurulmuş bir örgütü yönetme saikine dayanan doğrudan kastla işlenebilen bir suçtur. Bu suç olası kast ile işlenemez. Suç örgütünün varlığı için suç işlemek amacının açık bir şekilde ortaya konulmuş olması gerekir. Bir oluşumun çekirdeğini oluşturan kişiler suç işlemek amacıyla hareket etmekle birlikte, oluşumun içinde yer alan fakat bu amaçtan habersiz olan kişiler, suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüte üye olmaktan veya bu örgütü yönetmekten sorumlu tutulamazlar. (Özgenç, Suç Örgütleri, 21,22) Bu halde sorumluluk, TCK’nın 30. maddesinde düzenlenen “hata“ kurumuna göre çözüme kavuşturulmalıdır[4]. Olayda hata kavramına göre değil kast yokluğu  üzerinden bir değerlendirme yapılmasında hukuki gereklilik bulunmaktadır. Bilme ve isteme unsurlarının objektif kriterler üzerinden belirlenerek peşin hükümlerden kaçınılmasında hukuki bir zorunluluk bulunmaktadır.

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat

[1]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 13.12.2021 tarihli, 2021/2072 esas ve 2021/10917 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4]          Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 21.3.2022 tarihli, 2021/11493 esas ve 2022/1500 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

CEZA MUHAKEMESİNE EGEMEN İLKELERDEN ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR İLKESİ

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/2. maddesi ve fıkrasına göre, “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır”. Anayasa’nın 38/4. maddesi ve fıkrasında da “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”, diyerek aynı ilkeyi benimsemiştir[1]. Hukuk devletinin bir gereği olan bu ilke nedeniyle, bir kimsenin suçluluğunun kesinleşmiş yargı kararıyla ispat edilmiş olmasına kadar, o kişinin suçsuz olduğu varsayılacaktır[2].

Failin bir suç işleyip işlemediğine dair basit şüphe ile başlatılan ceza muhakemesi süreci, failin suçu işlediğinin sübuta ermesi halinde mahkûmiyet kararı verilerek tamamlanır. Mahkûmiyet kararı verebilmesi için mahkemenin sanığa isnat edilen suçun sanık tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu, duruşmada tartışılmış olan delillere dayanarak ortaya çıkarmak mecburiyetindedir. Eğer mahkeme, sanığın eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmediği konusunda vicdani bir kanaate ulaşamıyorsa ve eylemi sanığın gerçekleştirmiş bulunduğunu delillere dayanarak vicdani kanaati ile söyleyemiyorsa, sanığın atılı suçu işlemediği kabul edilir. Bu ilkeye, ceza muhakemesi hukukunda “şüpheden sanık yararlanır ilkesi” denilmektedir[3].

Şüpheden sanık yararlanır ilkesi bir ispat ilkesi olmaktan çok, delillerin değerlendirmesi sonrasında ortaya çıkan ve çözümlenemeyen kuşkulu durum nedeniyle kullanılan bir ilkedir. Hâkim delilleri değerlendirdikten sonra sanık hakkındaki kuşkuyu yenemiyorsa, devreye bu ilke girer. Yani bir ispat ilkesi olmaktan ziyade, hüküm verme kuralıdır. Kanunda yazılı olmayan bu ilke, yargı uygulaması ve öğretinin benimsediği bir ilkedir[4]. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi, “maddi mesele” bakımından, kusurun ve yaptırımın tayini konularında uygulanır. “Hukuki mesele” bakımından bu ilke uygulanmaz. Muhakeme Hukuku bakımından hata yapılıp yapılmadığı konusunda şüphe varsa, yorum yöntemleri uygulanır[5].

Ceza yargılamalarında amaç, maddî gerçeğin hiçbir kuşkuya yer bırakılmaksızın ortaya çıkarılmasıdır; kuşkunun bulunması halinde, mahkûmiyet kararı verilmesi ceza hukukunun genel ilkelerine aykırıdır[6]; kuşkudan sanığın yararlanacağı evrensel bir ceza hukuku ilkesi olup bir takım kurgu veya varsayımlara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Diğer bir ifadeyle, sanığın cezalandırılmasının temel koşulu yapılan yargılamada suçun şüpheye yer verilmeyecek şekilde sanık tarafından işlendiğinin ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli yönleri deliller ve vicdani kanaat ışığında tam olarak aydınlatılmamış soyut iddialar sanık aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz Sadece aleyhe deliller üzerinden birtakım varsayımlarla sanığın cezalandırılması ceza yargılamasında her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle maddi gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelmektedir[7].

Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri kuşkudan sanığın yararlanması ilkesidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesi için suçun kuşkuya yer olmayacak şekilde ispat edilmiş olması gerekir. Kuşkulu ve aydınlatılmamış olaylar ve iddialar sanık aleyhine yorumlanarak kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti ihtimallere değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. İspat teorik de olsa, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. O halde, ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir ihtimale değil, kuşkudan uzak kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçmenin tek yolu budur[8]. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi, başlı başına davayı esastan çözen, yargılamayı sona erdiren bir durumdur[9].

 Şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesi, masumiyet karinesinin uzantısı olan evrensel bir kuraldır. Bu ilke, ceza yargılamasında ispat konusunda bir husus şüpheli kaldığında sanık lehine sonuç çıkarmayı ve karar vermeyi gerekli kılan bir prensiptir. Buna göre, sanığın mahkûm edilmesi için, suçluluğu konusunda yargıca yüzde yüz kanaat oluşması şarttır. Ancak uygulamada delil toplama tekniklerinin yetersizliği, delil toplamakla görevli araştırma ve soruşturma organlarının teknik ve donanım yetersizliği nedeniyle yeterince delil toplanamamakta olup, olayı yargılayan hâkimin bakış açısına göre “şüpheden sanık yararlanır“, ilkesi uygulandığı gibi, “şüpheden iddia güçlenir” şeklinde hukuksal bir temeli olmayan fiili bir uygulamaya da yol açılmıştır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi yargılamaya ilişkin bir ilke olup araştırma ve soruşturma aşamalarına egemen bir ilke değildir[10].

Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Ceza Dairelerinin yerleşik uygulamalarına göre, ceza hukukunun genel prensiplerinden olan şüpheden sanık yargılanır ilkesi uyarınca bir suçtan cezalandırılmanın temel koşulunun, suçun kuşkuya yer verilmeyecek şekilde ispat edilmesine bağlı olduğunu, kuşkulu ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddiaların sanıkların aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı, yine ceza mahkûmiyetinin yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşan olası kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanması ve bu ispatın hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olması gerektiği, yüksek de olsa bir olasılığa dayalı olarak sanıkların cezalandırılmasının ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaştırmayacağı, ceza yargılamasında mahkûmiyetin büyük veya küçük olasılığa değil her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmasının şart olduğu, adli hataların önüne geçebilmenin başka bir yolu olmadığı da nazara alınarak, sanıkların silahlı terör örgütüne yardım etmek amacıyla hareket ettiklerine dair, her türlü şüpheden uzak somut delile dayanmadan mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı gözetilmeksizin, beraatları yerine delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkûmiyet hükmü kurulması; yasaya aykırılık oluşturmaktadır[11].

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere; Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede “in dubio pro reo” olarak ifade edilen  “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir. 

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet kararının verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak şekilde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerektiği (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 38/4. maddesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi 6/2. maddesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 11. maddesi) de nazara alınarak, sanığın aşamalardaki savunmalarında suçlamayı kabul etmediği, sanığın Maliye Hazinesi adına kayıtlı taşınmaz üzerinde bulunan zeytin ve dut ağaçlarına zarar vermiş olduğuna dair tek görgü tanığı … olup, her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesince “Sanık ile arasında husumet bulunduğuna ilişkin herhangi bir somut kanıt gösterilemediği” gerekçesiyle tanık …’nun beyanlarına itibar edilerek hükme dayanak yapılmış ise de; sanığın yargılama aşamasında söz konusu tanıkla aralarında husumet bulunduğuna ilişkin olarak dosya kapsamında mevcut kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar sunmuş olduğu ayrıca Menderes 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 16.03.2021 tarihli ve 2020/717 esas, 2021/216 karar sayılı ilâmı ile tanık … hakkında sanığa karşı hakaret suçundan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar verildiğinin görüldüğü bu haliyle sanık ile söz konusu tanık arasında husumet bulunduğu aşikar olduğundan tarafsızlığı noktasında şüphe bulunan tanık …’nun beyanlarına itibar edilemeyeceği, İlk Derece Mahkemesince icra edilen keşif esnasında dinlenen tarafsız tanık S…’nin “Ağaçları söken kişiyi görmediğini ancak geçen yıl N..’ın traktöründe sökülü zeytin ağaçları gördüğünü” şeklinde beyanda bulunmakla sanık lehine beyanda bulunduğu, kaldı ki sanık ile aralarında husumet bulunan tanık N..’ın olay yerine gittiğinde zeytin ve dut ağaçlarının yanmış vaziyette olduğunu beyan etmesine karşın tanık B..’nun ise sanığın suça konu ağaçlarının farklı zaman dilimlerinde parça parça sanık tarafından söküldüğünü beyan etmesi suretiyle suçun işleniş şekli noktasında dahi çelişkili beyanlarda bulundukları dikkate alındığında; sanığın hükümlülüğüne yeterli hukuka uygun, her türlü şüpheden uzak, somut, kesin ve inandırıcı bir delil elde edilemediğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi de nazara alınarak, sanığın nitelikli mala zarar verme suçundan  beraatı yerine yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi, hukuka aykırı bulunmuştur”[12].

Maalesef uygulamada farklılıklara rağmen bir standart olmadığı açık olup soyut delillere mahkemelerin farklı anlamlar yüklemeleri nedeniyle hukuka aykırı kararlar verildiği gözlemlenmektedir. Oysa hukuk öngörülebilen bir standart olup standart dışına çıkamaz. Sanığın atılı suçu işlediğine yönelik her türlü şüpheden uzak, kesin ve yeterli delil bulunmaması hallerinde şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince sanık hakkında beraat kararı verilmesinde hukuki bir zorunluluk bulunmaktadır. Şüphenin sanık aleyhine yorumlanması ceza hukukunun temel ilkelerine açıkça aykırıdır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi ve masumiyet karinesi adil yargılamanın temelini oluşturmaktadır. Varsayıma dayalı ve kurgudan ibaret iddiaların hukuka uygun deliller ile desteklenmemesi halinde şüphenin yenilememesi nedeniyle beraat kararı verilmesi gerekir.

Anayasa’nın 138/1 ve CMK’nın 217/1. maddeleri ile Anayasa’nın 38. ve İHAS’ın 6/2. maddeleri sarahatine göre ispat hukuku bakımından vicdani kanaat esasını benimseyen Ceza muhakememizin amacı, maddi gerçeği insan onuruna yaraşır biçimde ortaya çıkarmaktır. Geçmişte yaşanan ya da yaşandığı iddia olunan bu vakıayı/maddi gerçekliği, olay mahkemesi yapacağı öğrenme yargılaması ile taraflar ve delillerle doğrudan muhatap olup muhakeme hukukuna ilişkin normlar doğrultusunda, gerektiğinde mantık ilminden ve tecrübe kurallarından da faydalanarak sonradan mahkeme önünde temsil etmeye çalışacak, böylece sezgileriyle değil akıl yoluyla vicdani kanaate  ulaşarak (Metin Feyzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin Yayınevi, s. 139) maddi sorunu çözecektir. Bu yetki münhasıran olay mahkemesine aittir[13].

Vicdani kanaate ulaşılması, isnat olunan fiilin ispatlandığı anlamına gelir. Bu nedenle, vicdani kanaat hukuki sorunla değil, maddi sorunla ilgili bir kavramdır ve vicdani kanaate ulaşacak makam da maddi uyuşmazlığı çözmeye yetkili derece mahkemeleridir. Hukuki sorunun çözümünde vicdani kanaat ölçütü kullanılamaz. Çünkü; hukuki sorunun doğru çözümü, maddi olaya uygulanması gereken hukuk kurallarının doğru bulunması ve doğru yorumlanması ile ilgilidir. Vicdani ispat sisteminde hâkimler, hür vicdanlarına göre hüküm verirler. Her türlü delil aracı, kural olarak kullanılabilir ve bunlar serbestçe değerlendirilir. Ancak bu serbestliğin sınırını yine hukuk belirler. Nitekim, Anayasa’nın 138/1. maddesine göre hâkim, vicdani kanaatini oluştururken, Anayasa’nın, kanunların ve hukukun çizdiği çerçevede kalmak zorundadır. Delil araçlarının ne zaman ve kimler tarafından ikame edilebileceği, bunların muhakemede tabi tutulacakları işlemler, delil aracı ikame taleplerinin hangi şartlarda ret olunabileceği, çelişme yönteminin nasıl hayata geçirileceği, delil aracı yasaklarının neler olduğu gibi konular hukuk tarafından düzenlenir (Feyzioğlu, s. 357).  Kural olarak delillerle doğrudan temas kurmayan ve öğrenme yargılaması yapamayan Yargıtay’ın, hukuka uygun olarak elde edilen delilleri takdir etme ve bu suretle ilk derece mahkemelerinin vicdani kanaatini denetleme, aslında olayın nasıl cereyan ettiğini ortaya koyma imkânı bulunmamaktadır. Ancak hükmün gerekçesini esas alarak, bu delillerle varılan sonucun/kabul edilen maddi vakıanın, akıl yürütme/mantık kurallarına, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel kaidelere uygun olup olmadığını denetleyebileceğinde de kuşku yoktur. 288. maddenin Hükûmet Tasarısı’ndaki gerekçesinde bu duruma; “Delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde elbette ki hukuka aykırılık oluşturur.” denilerek işaret edilmiştir.  Uygulama da bu şekilde istikrar kazanmıştır. Doktrinde Yenisey aynı düşünceyi; “Bir hukuk normu olmayan fizik ve mantık kuralları ve tecrübe kaidesi, bir hukuk normu gibi ele alınarak bunlara aykırı olan vicdani kanaatin denetlenmesine imkân sağlamaktadır.” (Feridun Yenisey, İstinafta Maddi ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Silvia Tellenbach’a Armağan, Seçkin Yayınları, s. 1282) diyerek benimsendiğini ifade etmiştir. Çünkü; sağlıklı bir hukuki denetimin ön şartı, maddi vakıanın usulüne uygun, tam ve doğru olarak belirlenmiş olmasıdır[14].

Ceza yargılamasında kanıt serbestliği ilkesi başlığı altında toplayabileceğimiz temel prensiplere göre; a) Her şeyin kanıt olabileceği (hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş), b) İlgililerin kanıt ileri sürebilecekleri, c) Hâkimin kendiliğinden kanıt araştırabileceği, (hatta zorunlu olarak araştırması gerektiği), d) Kanıt ileri sürmede zaman kısıtlaması olamayacağı, e) Kanıtlama külfetinin sanığa yüklenemeyeceği, f) Kanıt değerlendirmede hâkimi bağlayan üstün kanıtın söz konusu olmayıp hâkimin tüm kanıtları serbestçe değerlendirebileceği, (vicdani kanaat) ceza yargılamasının temel ilkeleridir. Bu ilkelerin birinden dahi vazgeçmek, ceza yargılamasının temel ilke ve yapısına aykırı davranmak anlamını taşır (YCGK, 08.04.1991 tarihli ve 81-111 sayılı).

Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada; suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık ispata dayanmalı, bu ispat hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Toplanan delillerin bir kısmının gözetilip diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaat üzerinden yüksek de olsa bir ihtimalle sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir (YCGK, 11.6.2013 tarihli ve 36-294 sayılı).

Yargıtay’ın şüphe halinde beraat kararı verilmesi gerektiğine ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir; “Şu hâlde, sanığa isnat edilen fiilin sanık tarafından icra edildiğinin kabulü için gerekçeli ve muhtemel şüphenin tamamen yenilmesi gerekir. Zira kabili te’lif olmayan şüphe ile gerçeğin yan yana mevcudiyeti ile vicdani kanaate ulaşılmasının, mantık ve hukuk kuralları bakımından mümkün olduğu söylenemez. Katılan mağdure tarafından sanığın olay günü kendisini aracında alıkoyarak ormana götürdüğü ve nitelikli cinsel saldırıda bulunduğu iddia edilmiş ise de; ormanlık alanda bir kadın ve erkeğin araçta kavga ettikleri ihbarı üzerine olay yerine gelen jandarma görevlilerine ilk anda sanığın kendisine tecavüz ettiğini beyan eden katılan mağdurenin, kısa bir süre sonra ise sadece sanığın peşini bırakmasını istediğini, sanıkla rızasıyla ilişkiye girdiğini ve adli raporunun alınmasını istemediğini söylediği, bu yönde yazılı ifade veren mağdurenin on bir gün sonra ..Devlet Hastanesine başvurarak adli rapor aldığı ve iki gün sonra da jandarmada sanığın kendisini zorla alıkoyarak tecavüz ettiğini ifade ettiği, sanığın ise evli olduğu hâlde uzun yıllar kendisiyle ilişki yaşayan katılan mağdurenin kendisiyle evlenmediği için iftira attığını savunduğu olayda; jandarma personeline çelişki anlatımlarda bulunan ve bu nedenle olay günü raporu alınmayan mağdurenin raporunda belirtilen yaraların sanıkça yapıldığı hususunun şüphede kaldığı, bu husus yanında dosya kapsamında yer alan ortak anlatımlara göre katılan mağdurenin uzun yıllar ilişki yaşamalarına rağmen kendisiyle evlenmeyen ama ayrılmayı da kabul etmeyen sanığı kendisinden uzaklaştırabilmek amacıyla jandarma personeliyle karşılaştığı ilk anda suça konu iddiaları ortaya attığına ilişkin oluşan şüphe ve atılı suçları hiçbir aşamada kabul etmeyen sanık savunması bir bütün olarak değerlendirildiğinde; mahallinde ikame olunan ve tartışılan delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin tamamen ortadan kaldırılması ve sanığın isnat edilen suçları işlediğine dair tam bir vicdani kanaat oluşması için yeterli olmadığı, in dubio pro reo/şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince oluşan şüphenin sanık lehine değerlendirilmesinde zorunluluk bulunduğu, açıklanan nedenlerle sanığa isnat edilen nitelikli cinsel saldırı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının unsurları itibariyle oluşmadığı kabul edilmelidir”[15]. 

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat

[1]      Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, 6. Baskı, 2011, 64.

[2]      Ünver, Yener /Hakeri, Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Ankara 2017, 22.

[3]      Yenisey, Feridun, Uygulanan ve Olması Gereken Ceza Muhakemesi Hukuku Duruşma ve Kanun Yolları., İstanbul, 1990, 143 vd.

[4]      Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 66.

[5]      Yenisey, Feridun/Nuhoğlu, Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Güncellenmiş 6. Baskı, Ankara, 2018, 76.

[6]      Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 26.12.1994 tarihli, 1994/9-295 esas ve 1994/368 sayılı kararı, www. kazanci. com.tr).

[7]      Apaydın, Cengiz, Ceza Muhakemesine Egemen İlkeler Işığında Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, Ankara 2020, 38.

[8]      Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 04.04.2006 tarihli, 3-35/97 sayılı kararı.

[9]      Anayurt, Ömer,” Adil Yargılanma İlkesi Olarak Masumiyet Karinesi”, A. Dr. Şükrü Alpaslan Armağanı, Mayıs 2007, 221.

[10]    Apaydın, 40.

[11]    Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 10.05.2022 tarihli, 2021/1933 esas ve 2022/2592 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır). Aynı kararda basın özgürlüğünün sınırları şöyle belirlenmektedir; Bir hakkın kullanılması hukuka uygunluk nedeni olup, sınırları içinde kullanılan basın özgürlüğü de bu haklardandır. Nitekim basın yasasında; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.” şeklinde ifade edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre; basının “kamuoyunun bekçi köpeği” rolü demokrasinin siyasi işleyişi için yaşamsal önemdedir. Basın ve soruşturmacı gazetecilik, hükümetin siyasi kararlarını, eylemlerini ve ihmallerini sıkı bir denetime tabi tutarak ve vatandaşların karar alma sürecine katılmasını kolaylaştırarak demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesini güvence altına almaktadır. Basının sahip olduğu, demokrasiyi güçlendiren böyle bir işlem, halkın, tartışmalı siyasi konularda da kamuoyunu ilgilendiren bilgi ve fikirleri alma hakkıyla birlikte gündeme geldiğinde özel bir önem kazanır. Basın, halkın siyasal liderlerin düşünceleri ve tavırları hakkında bir görüş edinilmesi ve oluşturulabilmesi için en uygun yollardan biridir. Ancak hiçbir hak sınırsız değildir. Diğer haklarda olduğu gibi, Anayasamız ve İnsan Hakları Sözleşmesinde ile Basın Yasasında; ifade ve basın özgürlüğünü sınırlayıcı meşru nedenlere yer verilmiştir. Bunlar; ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin korunması, düzensizliğin ve suç işlemenin önlenmesi, sağlığın, ahlakın, başkalarının şöhretinin ve haklarının korunması, gizli olarak elde edilen bilgilerin açıklanmasının önlenmesi ve yargı organlarının otorite ve tarafsızlığının sürdürülmesidir. İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca; Gazetecilerin, gazetecilik etiğine uygun bir şekilde davranarak, doğru ve güvenli bir bilgi verebilmek için doğru ve iyi niyetli hareket etmeye yönelik ödev ve sorumluluklarına vurgu yapmıştır. (Baladet Tromso ve Stensaas v Norveç 1999- III; 29 EHRR 125 para 65) Bir basın suçu ile ilgili hapis cezası verilmesi ancak istisnai durumlarda, özellikle nefret söylemi ve şiddete tahrikte olduğu gibi diğer temel haklara ciddi bir biçimde zarar verildiği takdirde gazetecilerin ifade özgürlüğüne bağdaşabilecektir. (Dammonn v İsviçre hudoc 2006 para 57) AİHM benzer nitelikteki bir olaya ilişkin Leroy v. Fransa kararında; “şüphelinin terör eyleminin olduğu gün, hatta aynı saatlerde toplumun henüz şok halindeyken, kullandığı ifadelerde hiçbir özen göstermeksizin, attığı manşet ve yazı içerisinde kullandığı ifadelerin basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Konuya gazeteci gözüyle bakılırsa ve haber değeri taşıdığı düşünülse bile, özellikle olayın zamanlaması, şüphelinin kullandığı dilde daha fazla sorumluluk göstermesini gerektirmektedir” (Leroy v. Fransa, dilekçe no: 36109/03, 2.10.2008). Bu açıklamalar ışığında, muhalif kimliği ile bilinen Karşı Gazetesindeki iktidara yönelik eleştiri ve yorumların, çoğulcu, özgürlükçü, hoşgörülü, demokratik toplumlarda düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece genel kabul gören ve zararsız yahut önemsiz addedilen düşünceler yönünden değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen kural dışı, hatta endişe verici düşünceler için de geçerlidir. Ancak, basında, özgürlük sınırlarını aşar biçimde, terör örgütlerinin propagandası yapılması veya örgüte ait bildirilerin yayınlanması hallerinde, ilgililer hakkında suçun oluşturacağında kuşku yoktur.

[12] Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 25. 12. 2025 tarihli, 2025/3560 esas ve 2025/11944 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13] YCGK’nun 24. 12.2025 tarihli, 2023/9-428 esas ve 2025/604 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[14] YCGK’nun 24. 12.2025 tarihli, 2023/9-428 esas ve 2025/604 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[15] YCGK’nun 24. 12.2025 tarihli, 2023/9-428 esas ve 2025/604 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA HÜKÜM KURMA -AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA

HÜKÜM KURMA

5237 sayılı TCK’nın Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde İmal ve Ticareti  başlıklı 188. maddesinin 3. fıkrası;  uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, 10 yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır, şeklinde tanımlanmış  olup uyuşturucu veya  uyarıcı madde ticaretine ilişkin seçimlik  hareketler belirlenmiştir.

  Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalarda uyuşturucunun kullanma amacı doğrultusunda bulundurulduğu yönünde savunmalar yapılmaktadır. Adil yargılama hakkı kapsamında şüpheli veya sanığın savunmasının doğruluk derecesinin araştırılarak maddi gerçeğin tespiti gerekir. Uyuşturucu madde bulundurma eyleminin, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu, yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun tespitinde ana ölçüt, bulundurmanın hangi amaca yönelik olduğunun araştırılmasıdır. Ceza Genel Kurulu’nun 15.06.2004 gün ve 107-136 ile 06.03.2012 gün ve 387-75 sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararında da belirtildiği gibi, uyuşturucu madde bulundurmanın, kullanma maksadına yönelik olduğunun belirlenmesinde kural düzeyinde ölçütler benimsenmektedir. Şüpheli veya sanığın suça konu uyuşturucu veya uyarıcı maddeyi bedelli veya bedelsiz başkasına verip vermediğinin araştırılması gerekir. Yine suça konu maddenin miktarı ve türünün de bilimsel açıdan araştırılarak şüpheli veya sanığın kişisel kullanımı kapsamında olup olmadığının değerlendirilmesi şarttır. Ayrıca uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçiriliş şekli de eylemin niteliğinin tespitinde önemli bir kriter olarak karşımıza çıkmaktadır.

Uyuşturucu madde suçlarında  somut olayın özelliklerine göre sanık hakkındaki iletişimin tespiti, dinlenmesi ve tespitine yönelik tedbir, varsa fizik takip altında tutulduğu dönemdeki  eylemleri, varsa zincirleme suretiyle  uyuşturucu ve/veya  uyarıcı madde satışı, suçüstü yapıldığı anda kullandığı araçta, iş yerinde  ve/veya evde uyuşturucu madde ele geçirilmiş olması, uyuşturucu ve veya uyarıcı maddenin miktarı ve türü, ihbar üzerine  suça konu  uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri satın alan kişilerin yakalama sonrası polisteki ifadeleri, soruşturma ve kovuşturma  aşamalarındaki tüm ifadeler, tapeler, usulüne uygun olarak  alınmış üst  arama, araç, ev ve/veya iş yeri arama tutanakları, yakalama tutanakları, uzmanlık raporları ile olayın oluş ve işleyiş şekli ışığında maddi gerçeğin ortaya çıkarılarak bir değerlendirme yapılmak suretiyle sanığın eyleminin nitelendirilmesi, delillerin ortaya konularak tartışılması  suretiyle sanığın mahkumiyeti halinde eylemine uyan yasa maddelerinin usule uygun olarak belirlenmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle, iddia, sanığın aşamalardaki savunmaları, tanık anlatımları, kollukça düzenlenen üst arama tutanağı, ön tespit tutanağı, tartı vezin tutanağı, eşleştirme tutanağı,  varsa ihbar tutanağı, fotoğraf teşhis tutanakları, … Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce düzenlenen uzmanlık raporu,… İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü Parmak İzi Geliştirme Laboratuvar Büro Amirliğince düzenlenen uzmanlık raporu, sanıklara ait nüfus ve adli sicil kayıtları ile olayın oluş ve işleyiş şekli üzerinden bir  maddi ve hukuki değerlendirme yapılarak sonucuna göre hüküm kurulması gerekir.

Hukuka uygun yöntemlerle Cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh ceza hakimliğinden alınan karar  doğrultusunda  soruşturma kapsamında uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan takip edilen sanık veya sanıklara  yönelik uygulanan iletişimin tespiti ve fiziki takip çalışmaları neticesinde sanık veya sanıkların bireysel  ya da fikirsel  ve eylemsel iş birliği içerisinde  uyuşturucu  veya uyarıcı madde almak isteyen şahısların telefon iletişimine ilişkin telefon trafiği,  alıcı veya alıcıların sanık veya sanıkların iş yerine veya  ikametlerine  giderek uyuşturucu  veya uyarıcı maddeyi satın almalarının tutanaklar ile  belgelenmesi, fiziki takip çalışmaları, yakalamalar ile yakalanan alıcı ve satıcının  usulüne uygun olarak  somut olayın özelliklerine göre fiziksel veya fotoğraf teşhis tutanakları üzerinden maddi gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik olarak  mahkemenin  dosya kapsamındaki deliller ışığında  vicdani kanaate ulaşmasında hukuki zorunluluk bulunmaktadır. Kurgu veya varsayımlar üzerinden hüküm kurulması usul ve yasaya aykırılık oluşturmaktadır.

Uyuşturucu madde ticareti suçundan yargılama yapan ağır ceza mahkemesi sanık hakkında mahkûmiyet kararı verdiğinde sanığın tutuklanma nedenleri, tutuklu kaldığı süre ve verilen cezanın miktarı nazara alınarak tutukluluk halinin devamına ve   hüküm özetinin bulunduğu yer cezaevine gönderilmesine karar verilmelidir. Uygulamada uzun süre tutuklu kalan sanıkların sanık statüsünden hükümlü statüsüne geçerek hükümlü hakları olan açık cezaevine gitme, şartla tahliye ve denetimli serbestlik hükümlerinden faydalanmak amacıyla mahkeme kararlarını istinaf etmeyerek kararın kesinleşmesini sağladıkları gözlemlenmektedir. 

CMK’nın 217. maddesine göre hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; ”Hükme esas alınan iletişimin tespiti çözüm tutanakları, görüntü çözümleme tutanağı ile diğer tutanakların duruşmada sanığa okunarak diyeceklerinin sorulması, sanığın konuşmaların kendisine ait olmadığını belirtmesi durumunda ses örneklerinin alınması ve ses kayıtlarının sanığa ait olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesine veya uzman bir kurum ya da kuruluşa ses analizi yaptırılarak rapor alınması, ayrıca tanık H..’dan ele geçen uyuşturucu maddenin sarılı olduğu fişte sanık İ…’in parmak izinin çıkması karşısında buna ilişkin sanık İ..’in beyanının alınması ve tüm delillerin birlikte değerlendirilerek, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması, hukuka aykırılık oluşturmaktadır”[1].

Mahkeme uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçundan sanığın eylemine uyan 5237 Sayılı TCK’nın 188/3. maddesi gereğince kastının yoğunluğu, ele geçen uyuşturucu madde miktarı, suçun oluş ve işleniş biçimi, suçun işlendiği yerile meydana gelen zarar ve/veya tehlike gözetilerek   asgari hadden uzaklaşarak takdiren ve teşdiden cezayı belirlerken gerekçesini somut olgular üzerinden detaylandırmalıdır.

Sanıktan ele geçen uyuşturucu maddelerden birinin eroin, kokain, morfin, bazmorfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri olması halinde sanığa verilen cezadan TCK’nin 188/4-a maddesi gereğince yarısı oranında artırım yapılması gerekir. Yine uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulundurma  fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Aynı fiiller kapsamında uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. Ayrıca  TCK’nın 188/5.  maddesine göre uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç etme ile uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulundurma eylemlerinin  üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

İhbar üzerine sanığın evinde arama yapılmasına dair sulh ceza hakimliğinin verdiği adli arama kararı kapsamında yapılan aramada ele geçirilen uyuşturucunun miktarı ve hassa terazinin varlığı somut olayda sanığın uyuşturucu ticareti kastıyla hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”  Dava dosyasının kapsamına göre; sanığın ikametinde uyuşturucu sattığı ihbarı üzerine Sulh Ceza Hakimliğince verilen adli arama kararı ile sanığın ikametinde yapılan aramada, sentetik kannabinoidler grubunda yer alan ADB-BUTINICA, metamfetamin ve metamfetamin bulaşıklı hassas terazinin ele geçirildiği olayda; sanığın uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma suçunu işlediği  iddiasına ilişkin olarak;  eyleme uyan suç vasfının ve yaptırımlarının doğru biçimde belirlendiği, ikametinden ele geçirilen madde miktarı, metamfetamin bulaşıklı hassas terazinin ele geçirilmesi ile dava dosyası kapsamındaki tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde,  sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair kabulde, delillerin değerlendirilmesine aramanın hukuka uygun olduğuna ilişkin takdirlerinde, sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır”[2].

  Uyuşturucu ticareti suçlarında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için sanığın aşamalarda ismini verdiği şahsın hakkında dava açılarak şahsın mahkûm edilmesi şarttır. Böyle hallerde etkin pişmanlıkta bulunan sanık yargılamanın yenilenmesi yolu ile etkin pişmanlıktan faydalanabilecektir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanaatin dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, olay tutanağı içeriği, sanığın aşamalardaki savunmaları, tutanak tutucuların  ifadeleri, uyuşturucu maddenin miktarı, ele geçiriliş şekli, kriminal rapor ile dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı şeklindeki kabulün isabetli olduğu, sanığın savunmalarında uyuşturucu maddeyi satın aldığını beyan ettiği şahsın dava açılması neticesinde mahkûm olması halinde, sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının, yargılamanın yenilenmesi yoluyla değerlendirilmesinin mümkün olduğu, bu aşamada sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmamasında bir isabetsizlik bulunmadığı ve tekerrür hükümleri uygulamasının hukuka uygun olduğu anlaşıldığından, sanık ve müdafisinin temyiz istemleri yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır”[3].

Zincirleme suç hükümleri uygulanırken aynı suç işleme kararı kapsamında değişik tarihlerde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçu sayısınca cezanın artırılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”  Mahkemece, bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda dört ayrı “uyuşturucu madde ticareti yapma” suçunun sanık tarafından işlendiği kabul edilmesine rağmen, sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümleri uygulanırken eylem sayısına göre kanunda öngörülen alt sınır aşılarak artırım yapılması gerektiği gözetilmeden, alt sınırdan artırım yapılması suretiyle sanık hakkında eksik ceza tayin edilmesi, yasaya aykırılım oluşturmaktadır[4]”. Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçlarında fiili kesinti olmaksızın aynı suç işleme kararı kapsamında işlenen birden fazla eylem bulunması halinde, iddianamenin kabul edilmesi şartıyla iddianamenin düzenlenmesi tarihinden önce işlenen aynı nitelikte suçlardan dolayı 5237 sayılı TCK’nın 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerekir. Diğer bir ifadeyle, hukuki kesinti oluştura bir işlem olan  kamu davasının açılması sonucu işlenen  suç artık zincirleme suç olmayıp bağımsız suç  olarak kabul edilecektir. 

5237 sayılı TCK’nın 53. maddesinin uygulanması kapsamında Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarihli, 2014/140 esas ve 2015/85 karar sayılı iptal kararı ışığında 7242 sayılı Kanun’la yapılan değişikliklerin hızlı ve etkin bir yargılamanın sağlanması açısından infaz aşamasında gözetilmesi gerekir.

Mahkeme tarafından sanığın sabıka kaydının incelenmesinden mükerrir olduğu anlaşıldığında, 5275 sayılı Kanunun 108/3 maddesinin uygulanması bakımından koşullarının oluşması halinde sanığın cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanması yönünde karar verilmelidir. İkinci kez mükerrir olan sanık hakkında sehven birinci kez tekerrür hükümlerinin uygulanması, aleyhe temyiz yoksa bozma nedeni yapılmamaktadır.

Mahkemece  adil yargılama ışığında yapılan yargılama sonunda hukuka uygun yöntemlerle toplanan delillerin duruşmada okunup karar yerinde incelenip tartışılması, sanık veya sanıkların suçlarının sübutunun  kabul edildiği durumlarda eylemlerinin  dosya içeriğine uygun olarak olayın oluş ve işleyiş şekline göre  nitelendirilerek suç  vasfının tayin edilmesi, cezayı  ağırlatıcı ve azaltıcı hallerin net bir şekilde belirtilerek cezanın şahsileştirilerek gerekçeli olarak  hüküm kurulması  Anayasal ve yasal bir zorunluluktur.

Arama kararının hukuka aykırı olması, ilk derece mahkemesince kurulan hükmün gerekçesiz olması, dosya kapsamındaki  delillerin kurguya dayalı olarak hukuka aykırı yöntemlerle toplanması, dosya kapsamında yargılanan sanıklardan birinin veya bir kaçının diğer sanık veya sanıkların eylemine iştirak etmemesi,  adil yargılanma ilkesinin ihlal edilmesi, savunma hakkının kısıtlanması, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmaması ya da eksik uygulanması, tekerrür hükümlerinin yanlış uygulanması, hüküm kurulurken normlarının yanlış uygulanması veya delil  değerlendirmesinin hatalı yapılması hallerinde kararın istinaf ve/veya temyiz mahkemesince bozulması gerekir.

Suça konu uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin sanık veya sanıklar ile bağın kapsamında ticaretine ilişkin   dosya kapsamında her türlü şüpheden uzak, mahkumiyete yeterli, kesin ve inandırıcı nitelikte somut delil bulunmadığı hallerde   beraat kararı verilmesi gerekir.

Uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle sanık hakkında kamu davası açılmış olup yapılan yargılama kapsamında yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması hallerinde CMK’nın 223/2-e maddesi gereğince sanığın beraatına karar verilmesi şarttır.  Eylemin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu hallerde suç vasfının değişerek TCK’nın 191. maddesi hükümlerine göre yargılama yapılmalıdır.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ

Uyuşturucu madde ticaretine ilişkin örnek karar şöyledir:

1-Sanığın üzerine atılı bulunan uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama  suçu ile ilgili olarak  yapılan yargılama kapsamında atılı suçu işlediği  sabit görüldüğünden eylemine uyan 5237 sayılı TCK’nın 188/3. maddesi gereğince suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki kullanılan araçlar, suç konusunun önemi, suça konu uyuşturucunun miktarı, sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı, olayın oluş ve işleyiş ile  sanığın güttüğü amaç ve saiki  nazara alınarak  takdiren asgari hat olan   10 YIL  hapis ve 1000 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına, (Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz)

2-Suça konu uyuşturucu maddenin kokain olduğu anlaşılmakla TCK’nın 188/4-a maddesi gereğince sanığın cezası yarı oranında arttırılarak 15 yıl hapis ve 1500 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

3-Sanığın eylemlerini aynı suç işleme kararı kapsamında değişik tarihlerde gerçekleştirmek suretiyle zincirleme olarak gerçekleştirdiği anlaşılmış olup 5237 sayılı TCK’nun 43/1. maddesi uyarınca sanığa verilen ceza takdiren 1/4 oranında artırılarak 18 yıl 9 ay hapis ve 1875 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

4-Sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki pişmanlığını gösteren davranışları veya cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri göz önünde bulundurularak TCK’nın 62/1 maddesi gereğince verilen cezada takdiren 1/6 oranında indirim yapılarak 15 yıl 7 ay hapis ve 1562 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

5-Sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu ve suçun işlenmesindeki özellikler göz önüne alınarak TCK 52/2. Maddesi gereğince taktiren 1 gün karşılığı 20 TL hesabı ile 1562 gün adli para cezası karşılığı 31.240,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına,

6-Sanığın ekonomik ve şahsi hallerini göz önünde bulundurularak hükmedilen adli para cezasının hükmün kesinleşme tarihinden itibaren TCK’nın 52/4 maddesi uyarınca birer ay ara ile 12 eşit taksit halinde ödenmesine, taksitlerden birinin zamanında ödenmediği takdirde TCK’nın 52/4 maddesi gereğince geri kalan kısmın tamamının tahsil edileceği ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrilebileceği hususunun sanığa ihtarına,

7-Neticeten sanığın 15 yıl 7 ay hapis ve 31.240,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına,

8- Sanık ve müdafisi tarafından talep edilen lehe hükümler ile ilgi olarak verilen ceza miktarı itibariyle lehe hükümlere ilişkin uygulanma koşulları oluşmadığından sanık hakkında CMK’nın 231/5, TCK’nın 50 ve 51. maddelerinin uygulanmasına kanunen ayrı ayrı yer olmadığına,

9-Tutuklu sanık  hakkında  isnat olunan uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama  suçuna ilişkin olarak somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesinin bulunması, sanığa yüklenen suçlamaya ilişkin olarak mahkememizce kurulan hükmün mahiyeti gözetildiğinde sanığın kaçacağına ilişkin somut delillere dayalı kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması, yüklenen suçun CMK’nın 100/3 hükmünde yer alan katalog suçlardan oluşu, sanığın yüklenen suçu işlediğine dair somut delillere dayalı kuvvetli şüphe sebepleri bulunduğu noktada diğer tutuklama nedenlerinin bulunduğunun kabulüne olanak bulunması, CMK.nun 100/1-2-3 maddesindeki şartların birlikte gerçekleştiği ve adli kontrol tedbirlerinin bu aşamada yetersiz kalacağı, tutuklamanın bu aşamada yüklenen suçun mahiyetine ve sanığın tutuklu kaldığı süreye nazaran ölçülü olduğu kanaatine ulaşılarak sanığın hükmen tutukluluk halinin devamına, bu hususun sanığa tefhimine,

10- 5271 sayılı CMK’nın 101/2. maddesi uyarınca tutukluluğun devamına ilişkin kararın sanık ve sanık müdafisine tebliğ edilmesi, tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içerisinde … Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde sanığın itiraz hakkının bulunduğu hususunun Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü vasıtası ile tutuklu sanığa bildirilmesinin temini ve bu hususları içerir şekilde tutanak düzenlenmesi amacıyla tutuklu sanığın bulunduğu Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğüne müzekkere yazılmasına,

11- Sanığın gözlem altında ve tutuklulukta geçirdiği sürelerin TCK’nın 63. maddesi gereğince sanığa verilen hapis cezasından mahsubuna,

12- Suça konu adli emanete kayıtlı uyuşturucu madde ve eklerinin TCK’nın 54/4 maddesi gereğince müsaderesine,

13-Sanığın sarfına sebep olduğu … yargılama giderinin mahkûm olan sanıktan CMK’nın 325/1 maddesi gereğince tahsili ile hazineye irat kaydına,

Dair; iddia makamında bulunan Cumhuriyet savcısının mütalaasına  uygun olarak,  sanık ve sanık müdafinin yüzüne karşı, gerekçeli kararın taraflara tebliğinden itibaren iki hafta içinde  mahkeme kalemine tevdii edilecek bir  dilekçe ile ya da mahkeme kalemine sözlü beyanda bulunarak bu beyanın tutanağa geçirilmesi suretiyle tutuklu ya da hükümlü bulunanlar için tutuklu ya da hükümlü bulundukları ceza infaz kurumu/ tutukevi idaresine verilecek bir dilekçe veya tutanağa geçirilmek koşulu ile idare müdürüne beyanda bulunmak suretiyle .. bölge adliye mahkemesi nezdinde İSTİNAF yasa yolu açık olmak üzere; belirtilen şekilde ve sürede istinaf yoluna başvurulmaması halinde kararın kesinleşeceği belirtilmek üzere oy birliğiyle  verilen karar  açıkça okundu, usulen anlatıldı.


[1] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 26. 12. 2024 tarihli, 2022/11346 esas ve 2024/26568 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 10. 12. 2025 tarihli, 2024/25122 esas ve 2025/10427 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 10. 12. 2025 tarihli, 2024/7286 esas ve 2025/10403 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 15. 01. 2026 tarihli, 2019/5730 esas ve 2026/367 6sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).