RUHSATSIZ SİLAH TAŞIMA VEYA BULUNDURMA SUÇLARINDA EYLEMLER- AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

6136 sayılı yasanın 13/1. maddesindeki suçlar seçimlik hareketli olup 6136 sayılı kanun hükümlerine aykırı olarak ateşli silahları, bunlara ait mermileri veya bunlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaları ya da ses veya gaz fişeği atabilen silah iken bu Kanun hükümlerine tabi silah vasfına dönüştürülen silahları satın almak, taşımak veya bulundurmak suretiyle işlenmektedir. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; 6136 Sayılı Kanun’un 13. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen suç, seçimlik hareketli bir suç olup ateşli silahlarla bunlara ait mermileri ruhsatsız olarak taşımak veya bulundurmak veya satın almak fiillerinden birinin gerçekleştirilmesi ile suç oluşur[1].

6136 sayılı yasanın 13/2 maddesindeki suçlar seçimlik hareketli olup ateşli silahın, bu Kanunun 12 nci maddesinin dördüncü fıkrasında sayılanlardan olması ya da silahın, mermilerin veya namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların sayı veya nitelik bakımından vahim olması halini içermektedir.  6136 sayılı yasanın 12/4. Maddesine göre,  ateşli silahın tüfek veya seri ateşli kısa sürede çok sayıda ve etkili biçimde mermi atabilen tam otomatik, dürbünlü, susturuculu veya hedef noktalayıcı aparat takılı tabanca veya bu fıkrada sayılanların benzerleri olması ya da bu niteliği taşımayan ateşli silahlar veya her türlü mermilerin veya namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların miktar bakımından vahim olması hali olarak kabul edilmektedir.  6136 sayılı yasanın 12/4. Maddesi gereğince vahim nitelikte sayılan Ruhsatsız Ateşli Silahlarla Bunlara ait Mermileri Satın Alma veya Taşıyanlar veya Bulundurma suçundan eylemlerine uyan 6136 sayılı yasanın 13/2. maddesi uyarınca suçun işleniş şekli, ele geçirilen ruhsatsız tabanca sayısı ve sanığın kastının yoğunluğu dikkate alınarak hüküm kurulmaktadır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Dava dosyası kapsamına göre, olay tarihinde K.. Sulh Ceza Hakimliğinden alınan önleme arama kararı kapsamında, sanıkların araçlarının durdurulduğu, sanıkların şüpheli hareketleri nedeniyle gecikmesinde sakınca bulunan hal kapsamında K.. Cumhuriyet Başsavcılığından alınan yazılı arama ve el koyma kararına istinaden sanıkların aracında yapılan aramada 4 adet ruhsatsız tabanca ele geçirildiği, sanıkların ruhsatsız tabanca taşımak ve bilerek aracılık etme suçunu işledikleri iddiasına ilişkin olarak; Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanıklar tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanaatin dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, olayın kolluğa intikal şekli, kolluk görevlileri tarafından hazırlanan tutanaklar, 18.09.2022 tarihli olay, arama, muhafaza altına alma, el koyma ve yakalama tutanağı, 18.09.2022 tarihli el koyma tutanağı, Bursa Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün 17.11.2022 tarihli uzmanlık raporu, sanıkların savunmaları, tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanıkların iştirak halinde vahim nitelikte ruhsatsız ateşli silahlarla bunlara ait mermileri satın alma, taşıma, bulundurma suçunu işledikleri şeklindeki Mahkeme kabulünde, yargılama sonucunda oluşan kanaat ve takdire göre ceza yaptırımının yasal bağlamda ve gerekçesi gösterilerek belirlenmesinde, dosya kapsamıyla örtüşen gerekçelerle teşdiden ceza tayin edilmesinde, delillerin hukuka uygun olarak toplandığına ilişkin takdirlerinde bir isabetsizlik bulunmadığı tespit edilmekle, sanık İbrahim müdafii ve sanık Şi…müdafiinin temyiz istemleri yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır”[2].

6136 sayılı yasanın 13/3 maddesindeki suçlar seçimlik hareketli olup ateşli silahın bir adet olması ve mutat sayıdaki mermilerinin veya namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların ev veya işyerinde bulundurulmak suretiyle işlenmektedir.

Bir adet ruhsatsız silah ve mermi taşıma eylemi 6136 sayılı yasanın 13/1. maddesine aykırılık olup bir adet ruhsatsız silah ve mutat sayıdaki mermileri bulundurma eylemi ise 6136 sayılı yasanın 13/3. maddesine aykırılık suçunu oluşturmaktadır. Mermiler mutat sayıda değilse eylem 6136 sayılı yasanın 13/1. maddesine aykırılık suçunu oluşturmaktadır.

Yargıtay son kararlarında bulundurulan ruhsatsız silahın daha önce satın alınıp taşındığı kabulü üzerinden sanığın ruhsatsız silah taşımak suçundan mahkumiyeti yönündeki kararları[3] ceza hukukuna egemen ilkelere açıkça aykırı olup yakalama tarihinde silah evde veya işyerinde bulunduruluyorsa ruhsatsız silah bulundurmak suçundan sanığın cezalandırılması gerekir. Yargıtay’ın böyle durumlarda eylemin ruhsatsız silah taşıma suçu oluşturacağı yönündeki kabulü ruhsatsız silah bulundurma suçunun uygulanma ihtimalini fiilen ve hukuken ortadan kaldırmaktadır. Oysa her suçun hukuken korunan bir menfaati olduğu gibi cezanın ölçülü ve orantılı olması ile eyleminin kanunilik sınırları içerisinde kalması şarttır.

Yargıtay’ın içtihat değişikliği yaptığı diğer bir kararda şöyle denilmektedir” Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre; olay tarihinde  sanığın işletmecisi olduğu işyerine ilişkin yapılan  ihbar üzerine  usulüne uygun olarak alınan arama kararı doğrultusunda  arama yapıldığı, sanığın üst ve işyerinde gerçekleştirilen arama sonucunda, sanığın üzerinde ve işyerinin odasında kasada olduğu tespit edilen  tabanca ve mermilerin ele geçirildiği, bu tabanca ve mermilerin 6136 sayılı Kanun kapsamında yasak niteliği haiz ancak vahim nitelikte olmayan silah ve fişeklerden olduğu somut olayda;  sanığın atılı yasak silah taşıma suçunu işlediğinin 18.03.2015 tarihli kriminal rapor, sanığın aşamalardaki ikrar içeren savunmaları ve tüm dava dosyası kapsamına göre sabit olması karşısında, sanığın 6136 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinin birinci fıkrası gereğince cezalandırılmasında bir isabetsizlik görülmemiştir”[4].

6136 sayılı Kanun’un 12. maddesinin dördüncü fıkrasında sayılanlar dışındaki ateşli silahın bir adet olması ve mutat sayıdaki mermilerinin ev veya iş yerinde bulundurulması hâlinde ise fail 13. maddenin üçüncü fıkrası gereğince cezalandırılır. Ancak anılan fıkranın uygulanması için öncelikle söz konusu tabancanın satın alındığının ve/veya taşındığının sabit olmaması gerekmektedir. Aksi hâlde failin eyleminin aynı maddenin 1. fıkrası kapsamında kaldığı kabul edilmelidir[5].

6136 sayılı Kanun’un 13. maddesinin birinci fıkrasında seçimlik hareketli olarak düzenlenen suçun ateşli silahlarla bunlara ait mermileri ruhsatsız olarak taşımak veya bulundurmak veya satın almak fiillerinden birinin gerçekleştirilmesi ile oluşacağı cihetle; aşamalarda benzer şekilde suça konu silahı satın aldığına yönelik savunmada bulunan sanığın eyleminin 6136 sayılı Kanun’un 13/1. maddesinde düzenlenen ruhsatsız ateşli silah satın alma suçunu oluşturacaktır[6].

Yargıtay’ın eyleminin 6136 sayılı Kanun’un 13/4. maddesinde düzenlenen pek az sayıda mermi taşıma suçunu oluşturduğuna ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir” Yerel Mahkemece, “…olay tarihinde görevli polis memurlarının bir araçtan silah atıldığının ihbarı üzerine olay yerine gittikleri ve sanığın Connect marka … *** plakalı  park hâlindeki kapıları açık aracın içerisinde olduklarını gördükleri, yine sanığın yere bir şey attığını gördüklerini yapılan kontrolde suça konu ruhsatsız taşınması ve bulundurulması yasak tabancanın ele geçirildiği böylece sanığın atılı ruhsatsız silah taşımak suçunu işlediği” kabul edilmiş ise de; suça konu silahın olay tarihi olan 06.07.2012 tarihinde değil 17.10.2012 tarihinde gerçekleşen genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması ve kasten yaralama olayının şikâyetçisi olan S… isimli şahısta ele geçirildiği, o olayın şüphelisi olan F..isimli şahıs ile adı geçen şikâyetçi silahın aidiyeti hususunda karşılıklı olarak birbirlerini suçladıkları ancak sanığa ilişkin bir bilgi vermedikleri, sanığın alınan el svaplarında atış artıklarına rastlanmadığı, suça konu 10 adet 9 mm MKE fişek ile 2 adet 9 mm MKE kovan üzerinde vücut izi tespit edilebilmesi için yapılan inceleme sonucunda söz konusu fişek ve kovanlar üzerinden herhangi bir iz elde edilemediği, olay sırasında sanığın tek başına olmadığı, yanında haklarında ruhsatsız ateşli silahlarla bunlara ait mermileri taşıma suçundan kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verilen tanıklar N…ve İ…’in de bulunduğu, bu anlamda suça konu silahın bu kişilerden birisi tarafından da taşınmış olabileceği ve sanığın aşamalarda tutarlı bir şekilde suça konu silah ile bir ilgisi olmadığını savunduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde; mahallinde ikame olunan ve tartışılan delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin tamamen ortadan kaldırılması ve sanığın müsnet ruhsatsız ateşli silah taşıma suçunu işlediği yönünde vicdani kanaat oluşması için yeterli olmadığı ve in dubio pro reo ilkesi gereğince oluşan bu şüpheden sanığın yararlanması gerektiği anlaşılmakla sanığa isnat edilen ruhsatsız ateşli silah taşıma eyleminin sabit olmadığı, ancak 10 adet ateşli silah mermisi taşıdığı kolluk tarafından düzenlenen olay tutanağı ve tanık Hüseyin’in beyanı ile sabit olan sanığın eyleminin 6136 sayılı Kanun’un 13/4. maddesinde düzenlenen pek az sayıda mermi taşıma suçuna uyduğu ve hukuki durumunun da buna göre belirlenmesi gerektiği kabul edilmelidir”[7].

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN


[1] YCGK’nun 16. 04.2025 tarihli, 2022/8-533 esas ve 2025/170 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 25. 11. 2025 tarihli, 2025/2238 esas ve 2025/9229 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3] Olay tarihinde sanığın iş yerinde yapılan aramada dava konusu ruhsatsız tabanca ve mermilerin ele geçtiği, sanığın alınan savunmasında söz konusu tabanca ve mermileri Zeytinburnu ilçesinde tanımadığı bir şahıstan aldığını ve kendisini korumak için iş yerinde bulundurduğunu beyan ettiği olayda, sanığın ruhsatsız tabancayı satın aldıktan sonra taşımak suretiyle iş yerine getirdiği ve iş yerinde bulundurmaya başladığı göz önüne alındığında, eylemine uyan 6136 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinin birinci fıkrası gereğince cezalandırılması gerekirken suç vasfında yanılgıya düşmek sureti ile yazılı şekilde hüküm kurulması hukuka aykırı bulunmuştur. Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 9. 12. 2025 tarihli, 2024/22556 esas ve 2024/9450 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 24. 10. 2024 tarihli, 2024/17528  esas ve 2024/8049 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] YCGK’nun 16. 04.2025 tarihli, 2022/8-533 esas ve 2025/170 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[6] YCGK’nun 16. 04.2025 tarihli, 2022/8-533 esas ve 2025/170 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[7] YCGK’nun 26. 02.2025 tarihli, 2022/8-63 esas ve 2025/97 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

RUHSATSIZ SİLAH TAŞIMA VEYA BULUNDURMA SUÇLARINDA GÖZ ALTI VE TUTUKLAMA- AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Ruhsatsız silah taşımak veya bulundurmak suçları açısından 6136 sayılı yasanın 13. maddesindeki suçların cezalarının alt sınırı gözetildiğinde eğer kaçma ve/veya delilleri karartmaya yönelik kuvvetli suç şüphesi oluşturan olgular bulunmuyorsa   6136 sayılı yasanın 13/1 ve 2. maddesi ve fıkraları hariç olmak üzere   gözaltı veya tutuklama tedbirlerinin işletilmesinde hukuk güvenliği, kamu yararı ve kamu düzeni açısından hukuki ve fiili yarar bulunmamaktadır.

Bir suçta kullanılmadığı sürece suça konu silahın atışa elverişli olduğuna dair soruşturma kapsamında uzmanlık raporu yoksa şüphelinin tutuklamaya sevk edilmemesi veya tutuklanmaması gerekir. Çünkü suça konu silah atışa elverişli değilse ruhsatsız silah taşımak veya bulundurmak suçu oluşmayacaktır.

 Soruşturma aşamasındaki ifade sırasında şüphelinin müdafisi yoksa CMK’nın 151/3. maddesi gereğince alt sınırı 5 yılı geçmediğinden müdafi görevlendirilme zorunluluğu bulunmamaktadır.

6136 sayılı Kanun’un 4. Maddesindeki, ateşli silahlara ait mermilerin veya bunlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların pek az sayıda bulundurulmasının veya taşınmasının mahkemece vahim olarak takdir edilmemesi durumunda hükmolunacak ceza altı aya kadar hapis ve otuz günden beş yüz güne kadar adlî para cezası olup tutuklama yasağı bulunmaktadır. Sadece adlî para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez (CMK. M. 100/4) Diğer bir ifadeyle, vücut dokunulmazlığına karşı suçlar olan kasten yaralama, taksirle yaralama, taksirle öldürme gibi suçlarda cezanın üst sınırı iki yılın altında bile olsa tutuklama yasağı bulunmamaktadır.

Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir. Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu, d) Adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını, gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir. Tutuklama istenildiğinde, şüpheli veya sanık, kendisinin seçeceği veya baro tarafından görevlendirilecek bir müdafinin yardımından yararlanır. Tutuklama kararı verilmezse, şüpheli veya sanık derhâl serbest bırakılır.

Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.  Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda beş yılı geçemez.

Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez. Ancak, Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu süre en çok bir yıl altı ay olup, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

CMK’nın 102. maddesinde öngörülen tutukluluk süreleri, fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuklar bakımından yarı oranında, on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise dörtte üç oranında uygulanır.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

RUHSATSIZ SİLAH TAŞIMA VEYA BULUNDURMA SUÇLARI -AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

RUHSATSIZ SİLAH TAŞIMAK VEYA BULUNDURMAK SUÇLARI (6136 SAYILI YASANIN 13. MADDESİNE AYKIRILIK)

1.GENEL OLARAK

Sözlü ve/veya fiili şiddet, maalesef artan oranda yaşamın doğal bir öğesi olma eğilimi gösterirken; karşılıklı konuşma ve diyalogun yerini alma yolunda; kendisini “bağırma” biçiminde de (yönetim ile diyalog kuramayan/toplu işten çıkarılan/hak kaybına uğrayan ve suskunların bağırması olarak) göstermektedir. Bu süreçte kişilerin ateşli silah ve bıçağa artan ölçüde sarıldığına da tanık olunmaktadır[1].

Ruhsatsız silah taşıma veya bulundurma suçlarının cezası 4 yıldan 8 yıla çıkarılmalı ve bu suçlar katalog suç haline getirilerek tutuklama tedbiri etkili bir şekilde uygulanmalıdır. Ruhsatsız silah taşıma veya bulundurma suçları öncü suç olup amaç suç silah ve/veya örgütsel yapı ile korku oluşturarak haksız menfaat elde etmek amacıyla tehdit, şantaj, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, yağma, yaralama ve öldürme suçlarını işlemektir[2].

6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun kapsamında bulunan her türlü ateşli silahlarla mermilerinin ve bıçaklarla salt saldırı ve savunmada kullanılmak üzere özel olarak yapılmış bulunan diğer aletlerin memlekete sokulması, yapılması, satılması, satın alınması, taşınması veya bulundurulmasına izne tabi olup usul ve esasları kanun ve yönetmelik ile düzenlemektedir.

Ruhsatsız silah bulundurma veya taşıma ile intihar, kasten insan yaralama veya kasten insan öldürme suçları arasında esaslı korelasyonlar bulunduğu; fazlaca silahın varlığı halinde kişilerin kesici alet ve diğer potansiyel öldürücü enstrümanlara yönelmedikleri ve fazlaca silahın varlık göstermesinin fazlaca intihar, kasten insan yaralama veya kasten insan öldürme suçlarının işlenmesi anlamına geldiğidir. Kuşkusuz, bu çıkarım mutlak olmaktan uzak olup; her ülkeye özgü ara değişkenlerin etkili olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Her ülkenin tarihsel değerleri, halkların kültürel yapısı ve yaşam şekline göre değişkenlik arz etmektedir[3].

6136  sayılı  Kanun hükümlerine aykırı olarak ateşli silahları, bunlara ait mermileri veya bunlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaları ya da ses veya gaz fişeği atabilen silah iken bu Kanun hükümlerine tabi silah vasfına dönüştürülen silahları satın alan veya taşıyanlar veya bulunduranlar hakkında iki yıldan dört yıla kadar hapis ve yüz günden beş yüz güne kadar adlî 6136 para cezasına hükmolunur.

Ateşli silahın, bu Kanunun 12 nci maddesinin dördüncü fıkrasında sayılanlardan olması ya da silahın, mermilerin veya namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların sayı veya nitelik bakımından vahim olması halinde beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.

Bu Kanunun 12 nci maddesinin dördüncü fıkrasında sayılanlar dışındaki ateşli silahın bir adet olması ve mutat sayıdaki mermilerinin veya namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların ev veya işyerinde bulundurulması halinde verilecek ceza bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz günden beş yüz güne kadar adlî para cezasıdır.

Ateşli silahlara ait mermilerin veya bunlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların pek az sayıda bulundurulmasının veya taşınmasının mahkemece vahim olarak takdir edilmemesi durumunda hükmolunacak ceza altı aya kadar hapis ve otuz günden beş yüz güne kadar adlî para cezasıdır.

21/11/2024 tarihli 7533/12 sayılı yasa ile getirilen bumadde kapsamındaki bulundurma ve taşıma fiilinin; vefat, sağlık durumu, mahkûmiyet, müsadere, satın alma veya devir nedeniyle yapılan ruhsatlandırma ya da ruhsat yenileme işlemlerinde bu kanunda düzenlenen yükümlülüklere aykırı davranılarak işlenmesi halinde on bin Türk Lirasından yirmi beş bin Türk Lirasına kadar idari para cezasına hükmolunur.

Ateşli silahlarla mermilerinin veya bu silahlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaların ve bıçaklarla salt saldırı ve savunmada kullanılmak üzere özel olarak yapılmış bulunan diğer aletlerin memlekete sokulması, yapılması, satılması, satın alınması, taşınması veya bulundurulması 6136 sayılı kanun hükümlerine tabidir. 6136 sayılı kanundaki suçların konusu ruhsatsız ateşli silahlar, bunlara ait mermiler veya bunlara ait namlu, sürgü, gövde, çerçeve, silindir, mekanizma başı, çıkarıcı, tırnak, ateşleme iğnesinden oluşan ana veya balistik önemi haiz parçaları ya da ses veya gaz fişeği atabilen silahlardır.

Ateşli silah taşımak müsaadesini haiz olanlar, bu silahları resmi ruhsatı haiz bulunanlardan başkasına satamayacakları gibi muvakkaten de olsa başkalarına veremezler. Silah bulundurma ve taşıma ruhsatını haiz olan kimsenin bu silahla suç işlemesi veya silahın muhafazasındaki ihmal ve kusurlu neticesi başkaları tarafından bir suç işlenmesi veya intihar ve intihara teşebbüs edilmesi hallerinde silah vesikası geriye alınır ve bir daha silah bulundurma ve taşıma izni verilmez. Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Yönetmelik’in “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin (e) bendinde ateşli   silahın “Mermi çekirdeği veya saçma tabir edilen özel şekil ve nitelikteki maddeleri, barut gazı veya bu neviden patlayıcı ve itici güç ile uzak mesafelere kadar atabilen silahları,” ifade ettiği açıklanmıştır
AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN


[1] Yücel, Mustafa Tören, “Ateşli Silahlarla Mücadelede Teorik Yaklaşımlar”, TBB Dergisi, Sayı 59, 2005, s. 49.

[2] Apaydın, Cengiz/Apaydın, Cenk Ayhan, Yargıtay Kararları Işığında Suç Örgütleri, 2. Baskı, Ankara, 2025, s. 19.

[3] Yücel, s. 60.

CEZA MUHAKEMESİNDE İSTİNAF KANUN YOLUNDA ALEYHE BOZMA YASAĞI- Doç. Dr. Cengiz Apaydın Cumhuriyet savcısı

Yasa yolları, yargılama makamlarının hukuku uygulama noktasında maddi ve hukuki konularda yanlış değerlendirmeler yapma ihtimalleri üzerinden, yapılan veya yapıldığı iddia edilen hukuka aykırılığın giderilmesi açısından, kararın kural olarak başka bir yargı makamı tarafından denetlenerek, kararın hukuka uygun hale getirilmesi ve uygulamada yargı birliği sağlamak için düzenlenmiş hukuki denetim mekanizmalarıdır. İdarenin veya yargı makamlarının verdikleri kararların denetlenebilir olması, şeffaf bir hukuk devleti olmanın gereğidir.

İstinaf kelime olarak “yeniden başlamak”, “sözün başı” anlamına gelir[1]. Hukuki kavram olarak istinaf, bir davanın kısmen veya tamamen ele alınarak, görülmesi anlamına gelmektedir. İstinaf CMK’da olağan kanun yolları arasında sayılmıştır. İstinaf yoluyla ilk derece mahkemesinden verilen hükümlerin maddi ve hukuki yönden denetlenmesi sağlanır. Kanunda öngörülen şartların varlığı halinde ilk derece mahkemesinin hükmüne konu dava yeniden görülerek istinaf mahkemesince yeni bir hüküm kurulmasına ve ilk derece mahkemesince verilen hükmün ortadan kaldırılmasına da imkân tanıyan bir kanun yoludur[2].

İstinaf ikinci derece bir kanun yoludur[3]. Kararı maddi olay da dâhil olmak üzere, gözden geçirme ve yeniden muhakeme yapma yetkisi sadece esas mahkemelerine tanındığı için, istinaf incelemesi yapacak mahkemelerin “ikinci derece” olarak nitelendirilmesi yerindedir. Kanun koyucu tarafından istinafla ilgili inceleme yapacak mahkemelerin ikinci derece olarak nitelendirilmeleri, bu mahkemelerde yeniden muhakeme yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır[4].

İstinaf kanun yolu ile iki dereceden ibaret bulunan yargı sistemi üç dereceli hale gelmiştir. İstinaf da bir kanun yolu olarak nitelendirilmektedir. İlk derece mahkemesi kararının gerek maddi mesele ve gerekse hukuksal açıdan denetimini sağlayan kanun yoluna istinaf adı verilmektedir. Klasik yani geniş anlamda istinafta ilk verilen son karar yok sayılarak yeni bir muhakeme gerçekleştirilir[5]. Dar anlamda istinafta ise bütün delillerle doğrudan doğruya temas kabul edilmemektedir[6]. Türk Ceza Hukuk sisteminde öngörülen istinaf dar anlamda istinaftır[7]. Mahkeme yalnızca gerekli gördüğü noktalar bakımından öğrenme muhakemesi yapmak suretiyle daha önce ilk derece mahkemesince gerçekleştirilen tespitleri kontrol etmektedir[8].

CMK’da istinaf muhakemesine ilişkin hükümler incelendiğinde; davaların uzamasının önüne geçilmesi düşüncesinin hâkim olduğu, maddî gerçeğin ortaya çıkarılması ve muhakemenin makul sürede bitirilmesi ilkelerinin dengelenmek istendiği ve ilk derece muhakemesinin, her durumda yeni baştan tekrarını engelleyecek hükümler getirildiği görülmektedir. İstinaf mahkemesi, “yeniden muhakeme yapılmadan sonuca ulaşılmasına olanak bulunmayan durumlarda”, davaya başından itibaren bakarak karar verecektir. Bu nedenle CMK’da kabul edilen istinaf yolu daha önce de belirtildiği üzere “dar anlamda istinaf” niteliğindedir. Günümüzde genel eğilimin dar anlamda istinaftan yana olduğu söylenebilir. Zira ilk muhakemeyi baştan sona tekrarlamak, davaların istenmeyecek şekilde uzamasına neden olabilir. Adaletin tam olarak gerçekleşmemesinin yanı sıra, adaletin gecikmemesinde de kamu yararının bulunduğu göz ardı edilmemelidir[9].

İstinaf uygulaması on yıllık bir uygulama olup hacmi göz önünde tutulduğunda büyük sorunlar yaşadığı ve sorun bazında çözümler üreterek sistemin işlevinin artmasının amaçlandığı açık olup Yargıtay’ın istinaf uygulamasının kapsamına yönelik bir kararında şöyle denilmektedir[10]. “Genel Olarak İstinaf Kanun Yolu ile Amacı: Kelime olarak “yeniden başlama” anlamına gelen istinaf kanun yolunun bir denetim muhakemesi türü olarak Türk Ceza Adalet Sisteminde benimsenmesinin temel amacı; -temyiz incelemesi yolunda gerçekleştirilemeyen- maddi meselenin denetlenebilmesi imkanına kavuşmak düşüncesidir. Kanun yolu denetimi sırasında hükümdeki hukuka aykırılığı tespit eden ve deliller ile doğrudan temas edebilen istinaf mahkemesi yeni bir öğrenme muhakemesi (olay yargılaması) yapabilme imkanına sahip olduğu için, gerektiğinde düzeltme (ıslah) yoluyla veya hükmü kaldırarak davanın esası hakkında doğrudan karar vermek suretiyle “kanun yolu denetimi esnasında uyuşmazlığın esasını da çözme yetkisi” sayesinde maddi gerçeğe en hızlı şekilde ulaşma fırsatı sunulmaktadır.

Temyiz kanun yolunda yer verilmeyen olay yargılaması yapma yetkisinin istinaf incelemesinde tanınmasının sebebi; denetim merciince (istinaf) gerekli durumlarda olay yargılaması da yapılarak davaların uzamadan, makul sürede bitirilmesinin bu mahkemelerce doğrudan verilecek kararlarla gerçekleştirilmesini sağlamaktır. Sadece hukuki denetim yapan ve içtihat mahkemesi olan Yargıtay’ın bozma kararları üzerine davaların tekrar ilk derece mahkemelerine gönderilmesi ve akabinde yeni bir hüküm kurulması ve bu hükmün de temyiz yolunda yeniden incelenmesi gibi uzun yargılama süreçlerinden kaçınma düşüncesi istinaf kanun yolunu bir çözüm metodu olarak ortaya çıkarmıştır (Krş. Yenisey, Feridun: Uygulanan ve Olması Gereken Ceza Muhakemesi Hukuku, Duruşma ve Kanun Yolları, İstanbul 1988, s. 216-217; Çınar, Ali Rıza: Türk ve Alman Ceza Yargılama Hukukunda İstinaf, Ankara 2010, s. 56-61).

    2) Ülkemizde İstinaf Kanun Yolu (Dar Anlamda İstinaf): İstinaf denetiminin benimsediğimiz türü; ilk derece mahkemesince yapılan yargılamanın tamamen değil “sadece gerekli görülen durumlarda maddi gerçeğe ulaşmak için ihtiyaç duyulan hususlar yönünden” olay yargılaması yapılabilmesi prensibine dayanmaktadır. Kamu davasının konusunu oluşturan geçmişte yaşanmış olayın ancak tüm yönleriyle aydınlatılmış olması ile maddi gerçeğe ulaşmak mümkündür. “İstinaf mahkemesinin olayı aydınlatma yükümlülüğü” ilk derece mahkemesinin kararıyla sınırlı olmayıp; olayı aydınlatmak için gerekli delillerin toplanması gibi tüm muhakeme işlemlerine girişilebilecektir. Böylelikle, istinaf (yeniden başlama) mahkemesince deliller ile doğrudan temas edilmesi sayesinde hukuki meselenin yanında maddi mesele de denetlenerek oluşacak vicdani kanaate göre hüküm kurularak makul bir sürede uyuşmazlık çözümlenebilecektir.   “Dar anlamda istinaf” olarak adlandırılan bu denetim muhakemesi türünün açıklanan kurumsal ve düşünsel temellerini tamamen benimseyen kanun koyucu bölge adliye mahkemelerinin görev ve yetkilerini düzenlerken 5271 sayılı Kanun’un 280. maddesinin başlığında dahi “Bölge adliye mahkemesinde inceleme” ifadesi yanında “kovuşturma” terimine yer vermiştir. Anılan normda bu terimin tercih edilmesi, belirtildiği şekilde istinaf incelemesinde olay yargılaması yapılması görev ve yetkisinin vurgulanmasından başka bir şey değildir.

    3) İstinaf İncelemesinde Görev ve Yetki: Mahkemelerin görevini Anayasa ve kanun tayin eder (2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası md. 36, 5271 sayılı Kanun md. 3). Bu bağlamda, istinaf mahkemelerinin görev ve yetkilerine dair 5271 sayılı Kanun’un 280/1. maddesinin (a, b, c ve d) bentlerinde “istinaf incelemesinde hukuka aykırılığın düzeltileceği haller” ayrıntılı olarak sayılmıştır. Kaldı ki, aynı maddenin (c ve d) bentlerindeki hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilebilmesi için (sırasıyla) “başka bir araştırmaya ihtiyaç kalmaması” ile “olayın daha fazla araştırılmasına ihtiyaç duyulmaması” ön şartlarının varlığı da ayrıca aranmıştır. Bu itibarla, istinaf mahkemesince hukuka aykırılığın düzeltileceği haller kesin şekilde sınırlanmak suretiyle istinaf mahkemesinin olayı aydınlatma yükümlülüğü vurgulanmıştır. İstinaf kanun yolunda “bozma kararı verilebilecek haller” ise yine aynı maddenin (e ve f) bentlerinde yer almaktadır.        

“Islah veya bozma kararı verilebileceği kanunda açıkça sayılan sınırlı haller dışındaki diğer durumlar ise” Kanun’un ifadesiyle “diğer haller” olarak tanımlanmıştır. Bu “diğer hallerde” ise “gerekli tedbirleri aldıktan sonra davanın yeniden görülmesine ve duruşma hazırlığı işlemlerine başlanmasına karar verileceği” (5271 sayılı Kanun md. 280/1-g); duruşma sonunda ise “istinaf başvurusunun esastan reddine karar verileceği” veya “ilk derece mahkemesi hükmünün kaldırılarak yeniden hüküm kurulacağı” (5271 sayılı Kanun md. 280/1) ilkesel olarak ifade edilmiştir.

    4) İstinaf Mahkemelerinin Bozma Kararı Verebileceği Haller: İstinaf kanun yolunda bozma kararı verilebilecek hallere 5271 sayılı Kanun’un 280/1. maddesinin (e ve f) bentlerinde yer verilmiştir. Bu hallerden ilki “soruşturma ve kovuşturma şartının gerçekleşmediğinin veya ön ödeme ve uzlaştırma usulünün uygulanmadığının anlaşılması ya da davanın ilk derece mahkemesinde görülmekte olan bir dava ile birlikte yürütülmesinin zorunlu olması” durumudur (5271 sayılı Kanun 280/1-f). İkinci hal ise, Kanun’un 289/1. maddesinin (g ve h bentlerinde sayılanlar hariç olmak üzere) “hukuka kesin aykırılık halleridir”  (5271 sayılı Kanun 280/1-e). Görüldüğü üzere, istinaf incelemesinde bozma kararı verilebilecek durumlar hiçbir surette maddi meselenin çözümüne -davanın esasına- dair olmayıp; muhakeme hukuku normlarının açık ve ağır şekilde ihlal edilerek hüküm kurulmuş olmasına ilişkindir.

5271 sayılı Kanun’un 289/1. maddesinin değişiklik öncesi (g) bendi ile mülga (h) bendinde deki “hükmün gerekçe içermemesi ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması hallerinin” 20.11.2017 tarihinde yapılan ve 7079 sayılı Kanun ile yasalaşan değişiklik ile “bozma sebebi olmaktan çıkarılması” dikkat çekmektedir. Bu değişiklik ile, istinaf mahkemelerince “kanun koyucunun gerekçesizlik veya savunma hakkının sınırlanmış olması gibi görünürde gerekçelerle” bozma kararları verilmesinin önüne geçme amacı açıkça ortaya konulmuştur.

    Sonuç olarak, gerek istinaf kanun yolu denetiminin Türk Ceza Adalet Sisteminde kabul ediliş amacı ile gerekse istinaf kurumunun bilimsel ve düşünsel temelleriyle örtüşen normlar, bölge adliye mahkemelerinin kural olarak “davanın yeniden görüleceği mahkemeler” olduğunu; sınırlı hallerde ise duruşma açmadan hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddi (ıslah) veya bozma kararı verilebileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Aksi durumda, yani istinaf incelemesinde kanuni dayanağı bulunmayan hallerde bozma kararı verilmesinin ise hem bölge adliye mahkemesi kararının hem de bu karara karşı direnme yetkisi bulunmayan ilk derece mahkemesince verilecek kararın Anayasa’nın 36. ve 5271 sayılı Kanun’un 3, 278-284. maddeleriyle belirlenen görev kurallarına aykırılık sebebiyle görevsiz mahkemece verilmiş kararlar niteliğinde olup; hukuka açık ve ağır aykırılık ile malûl olmaları sonucuna yol açacaktır. Nitekim, Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 30.04.2025 tarihli ve 2024/6-490 esas, 2025/197 karar sayılı kararında da  “…bölge adliye mahkemelerinin kural olarak bir ıslah mahkemesi oldukları, bir bozma mahkemesi olan Yargıtay gibi davranamayacağı, bozma kararı verilebilecek hallerin davanın esasına ilişkin olmadığı, bu mahkemelerce iş yoğunluğu gibi mülahazalarla kanunun kendisine tanımadığı bir yetki kullanılarak bozma kararları verildiğinin bilinen bir gerçeklik olduğu” tespitlerine yer verilerek; “bölge adliye mahkemelerinin kanuni dayanağı bulunmayan (CMK’nın 280/1-e,f maddesi hariç) bozma kararları ile iş bu bozma kararına istinaden ilk derece mahkemesince tesis edilecek kararların, görevsiz mahkeme tarafından verilmiş olmaları nedeniyle hukuka açık ve ağır aykırılık taşımaları sebebiyle hükümsüz sayılmaları gerekeceğine…” içtihat edilmiştir.

Temyiz incelemesine konu dava dosyası içeriğine göre, Batman 1. Ağır Ceza Mahkemesinin, 31.05.2024 tarihli ve 2022/672 esas, 2024/318 karar sayılı kararıyla kurulan hükmün istinaf edilmesi üzerine Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesinin, 21.11.2024 tarihli ve 2024/663 Esas, 2024/2444 Karar sayılı kararıyla 5271 sayılı Kanun’un 280/1-e,f maddesine uygun olmayan gerekçeyle bozulmasına karar verilmiş ve bozma kararına karşı direnme yetkisi bulunmayan  Batman 1. Ağır Ceza Mahkemesinin, 17.07.2025 tarihli ve 2025/43 Esas, 2025/361 Karar sayılı kararıyla yeniden kurulan hükme karşı yapılan istinaf başvuruları üzerine Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesinin 01.09.2025 tarihli ve 2025/2071 Esas, 2025/1558 Karar sayılı kararıyla 5271 sayılı Kanun’un 280/1-a maddesi uyarınca istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiş ise de; 5271 sayılı Kanun’un 7. maddesindeki “yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında görevli olmayan mahkemece yapılan işlemler hükümsüzdür” normu gözetilerek Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesinin 21.11.2024 tarihli kararının ve bu kararın akabinde  Batman 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 17.07.2025 tarihli kararın Anayasa’nın  36. ve 5271 sayılı Kanun’un 3,  278-284. maddeleriyle belirlenen görev kurallarına aykırı bulunmakla;  görevsiz mahkemece verilmiş kararlar niteliğinde olup hukuka açık ve ağır aykırılık oluşturması sebebiyle hükümsüz sayılmaları gerektiği anlaşılmakla, Bölge Adliye Mahkemesince gerektiğinde 5271 sayılı Kanun’un 280/1-2. maddesi uyarınca duruşma açılarak ve taraflar da çağrılarak delillerin değerlendirilmesinden sonra Batman 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.05.2024 tarihli kararı ile ilgili olarak istinaf kanun yolu denetimi yapılarak hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur[11].

CMK’nın 283. maddesine göre, istinaf yoluna yalnız sanık lehine başvurulmuşsa, yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz. İstinaf talebi sanık lehine olduğunda istinaf aşamasında yapılan yargılama giderleri sanığa yükletilemez. Talebin sanık lehine olduğu durumlarda yargılama giderlerinin hazine üzerinde bırakılmasına karar verilir[12].

Cumhuriyet savcısı tarafından istinaf yoluna sanığın aleyhine gidilmişse, bu karar sanık lehine bozulabilir ya da değiştirilebilir. Cumhuriyet savcısı, kanun yoluna sanık lehine başvurduğunda, karar sanık aleyhine bozulabilir ancak yeniden verilen hüküm önceki hükümde tayin edilmiş olan cezadan daha ağır bir cezayı içeremez[13].

Doç. Dr. Cengiz Apaydın

Cumhuriyet savcısı


[1]      Develioğlu, Ferit. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat: Ankara, 1982.

[2]      Oktar, Salih, “İstinaf Kanun Yolu Hakkında Genel Bilgiler”, Ceza Muhakemesi Hukuku Başvuru Kitabı. Ankara: 2017, 203-204.

[3]   Özbek Veli Özer / Doğan, Koray / Bacaksız, Pınar, Ceza Muhakemesi Hukuku,14. Baskı, Ankara, 2021, 787.

[4]     Pehlivan, Ali, “İstinaf Kanun Yolu ve Uygulamasının Değerlendirilmesi”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C:21, Özel Sayı, 2019, 976.

[5]      Özen, Muharrem, “Türk Ceza Muhakemesinde İstinaf”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 65 (4) 2016, 2331.

[6]      Kunter, Nurullah, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul, 1989, 1047.

[7]      Gökcan, Hasan Tahsin, “İstinaf Yasa Yolunda İspat ve Delilleri Değerlendirme Esasları”, TAAD, Y: 3, S:10, Ankara 2013, 421.

[8]      Çınar, Ali Rıza: “Ceza Yargılamasında İstinaf Yolu”, Prof. Dr. Ali Naim İnan’a Armağan, Ankara 2009, 1160 vd.

[9]      Özen, 2341-2342.

[10] Bölge adliye mahkemesinde inceleme ve kovuşturma

CMK Madde 280 – (1) Bölge adliye mahkemesi, dosyayı ve dosyayla birlikte sunulmuş olan delilleri inceledikten sonra;a) İlk derece mahkemesinin kararında usule veya esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığını, delillerde veya işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığını, ispat bakımından değerlendirmenin yerinde olduğunu saptadığında istinaf başvurusunun esastan reddine, 303 üncü maddenin birinci fıkrasının (a), (c), (d), (e), (f), (g) ve (h) bentlerinde yer alan ihlallerin varlığı hâlinde hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine,

b) (Ek: 20/7/2017-7035/15 md.) Cumhuriyet savcısının istinaf yoluna başvurma nedenine uygun olarak mahkumiyete konu suç için kanunda yazılı cezanın en alt derecesinin uygulanmasını uygun görmesi hâlinde, hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine,

c) (Ek:17/10/2019-7188/27 md.)Başka bir araştırmaya ihtiyaç duyulmadan cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebeplere ya da şahsî cezasızlık sebeplerine bağlı olarak daha az ceza verilmesini veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesini gerektiren hâllerde, hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine,

d) (Ek: 20/7/2017-7035/15 md.) Olayın daha fazla araştırılmasına ihtiyaç duyulmadan davanın reddine karar verilmesi veya güvenlik tedbirlerine ilişkin hatalı kararın düzeltilmesi gereken hâllerde hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine,

e) İlk derece mahkemesinin kararında 289 uncu maddede belirtilen bir hukuka aykırılık nedeninin bulunması hâlinde hükmün bozulmasına ve dosyanın yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere hükmü bozulan ilk derece mahkemesine veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine gönderilmesine,

f) (Ek:17/10/2019-7188/27md.) Soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmediğinin veya ön ödeme ve uzlaştırma usulünün uygulanmadığının anlaşılması ya da davanın ilk derece mahkemesinde görülmekte olan bir dava ile birlikte yürütülmesinin zorunlu olması hâlinde hükmün bozulmasına ve dosyanın yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere hükmü bozulan ilk derece mahkemesine veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine gönderilmesine,

g) Diğer hâllerde, gerekli tedbirleri aldıktan sonra davanın yeniden görülmesine ve duruşma hazırlığı işlemlerine başlanmasına, karar verir.

(2) (Ek: 18/6/2014-6545/77 md.) Duruşma sonunda bölge adliye mahkemesi istinaf başvurusunu esastan reddeder veya ilk derece mahkemesi hükmünü kaldırarak yeniden hüküm kurar.

(3) (Ek: 20/7/2017-7035/15 md.) Birinci ve ikinci fıkra uyarınca verilen kararların sanık lehine olması hâlinde, bu hususların istinaf isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanma olanağı varsa bu sanıklar da istinaf isteminde bulunmuşçasına verilen kararlardan yararlanırlar.

[11] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 04. 12. 2025 tarihli, 2025/11981 esas ve 2025/10093 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12]    Nitekim İstinaf Mahkemesi’nin aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir: “Suç tarihinde Aydın ili Söke ilçesi … sokak üzerinde bulunan yükleniciliğini A…-S… inşaat firmasının yaptığı 10 ve 11 katlı 2 bloktan oluşan konut inşaatının Güneş Enerjisi sistemlerinin yapım işlemlerini Ö… .. Enerjisi unvanlı firma tarafından yapıldığı, 04/06/2015 tarihinde sanık Murat’ın yanında çalışan babası olan sanık Ö… ..… ve işçisi olan G… ..…’yi yanına alarak montaj yapmak üzere sabahleyin saat 09,00 sıralarında inşaata geldiği 10 katlı olan A blok çatı katında saat 17,30’a kadar güneş enerjisi sistemi kurulumunu yaptıkları, iş bitince etrafı temizlemek isteyen sanık Ö… B…’ın işlem sırasında açığa çıkan moloz ve benzeri atıkları boşalan malzeme kutularını doldurup binanın çatı katından şantiye sahasının güney yönünde bulunan boş araziye atması esnasında, kutulardan birinin kartonları toplamakta olan ve o sırada inşaat sahasında olan Mustafa …’e isabet ettiği ve olay neticesinde Mustafa …’in kafa travmasına bağlı beyin kanaması sonucu vefat ettiği olayın gerçekleştiği sahanın inşaat alanı olması sebebiyle sanık Ö… B…’ın içinde moloz bulunan malzeme kutularını yukarıdan aşağıya attığında aşağıda birilerinin bulunabileceğini ve o kişilere bu kutunun rast gelip kişileri yaralayıp öldürebileceğini bilebilecek durumda olduğu ve buna rağmen içinde moloz bulunan 24 adet atık kutusunu hiç bir güvenlik önlemine başvurmadan aşağıya atması sonucu o esnada aşağıda bulunan müteveffa Mustafa’nın ölmesi olayında bilinçli taksir şartlarının oluştuğu yine sanık M… B…’ın da işçisi olan Ö…B…’ın malzemeleri aşağıya atmasına engel olamadığı, çalışanlarına iş güvenliği eğitimi vermediği, risk değerlendirmesi yapmadığı ancak işçisi konumunda bulunan ve babası olan sanık Ö… B…’ ın boşalan kutulara çalışma sırasında çıkan beton parçalarını doldurarak aşağıya atabileceğini öngöremeyeceği bu nedenle sanık M… B… yönünden olayın basit taksirle gerçekleştiği ve bu sanık yönünden olayda bilinçli taksir koşullarının bulunmadığı anlaşılmıştır. Dava konusu olayda sanıkların eylemi ile bir kişi ölmüştür. 09/02/2017 havale tarihli mahkeme bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamıyla sabit olduğu üzere sanık Ö…B… olayda asli, Sanık M… B… ise tali kusurludur. Sanık Ö… B…’ın temel cezasının belirlenmesinde, TCK’nın 61/1. ve 22/4. madde ve fıkralarında yer alan ölçütlerden olan failin kusuru, meydana gelen zararın ağırlığı, suçun işleniş biçimi ile suçun işlendiği yer ve zaman nazara alınmak suretiyle ve yine TCK’nın 3/1. maddesi uyarınca işlenen fiilin ve meydana gelen zararın ağırlığına nazaran olacak şekilde maddede öngörülen cezanın alt ve üst sınırları arasında hakkaniyete uygun bir cezaya hükmolunması, tali kusurlu olan ve sabıkası bulunmayan sanık Murat B… hakkında yerel mahkemece hükmedilmiş olan hürriyeti bağlayıcı cezanın TCK’nın 50 ve 52. Maddeleri gereğince paraya çevrilmesi gerektiği gözetilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurmak gerekmiştir. H Ü K Ü M; Gerekçesi yukarıda anlatıldığı üzere; 1-Söke 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 02/05/2017 tarih, 2016/281 Esas, 2017/281 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, 2-Sanık Ö…B.’ın üzerine atılı taksirle bir kişinin ölümüne sebebiyet vermek suçunu işlediği toplanan delillerle anlaşılmakla; eylemine uyan TCK’nın 85/1. maddesi gereğince suçun işleniş biçimi ve özelliği, suç konusunun önem ve değeri, sanığın taksire dayalı kusurunun ağırlığı ile meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı da nazara alınarak sanığın takdiren ve teştiden 3 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, sanığın suçu bilinçli taksirle işlediği toplanan delillerle anlaşılmakla cezası TCK’nın 22/3. maddesi gereğince takdiren 1/3 oranında arttırılarak sanığın 4 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, sanığın yargılama sürecindeki tutum ve davranışları Dairemizce lehine taktiri indirim sebebi olarak kabul edildiğinden cezası TCK’nın 62/1. maddesi gereğince takdiren 1/6 oranında indirilerek sanığın neticeten 3 yıl 10 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, sanığa verilen cezanın başkaca artırım ve indirimine takdiren yer olmadığına, İstinaf yoluna yalnızca sanık lehine başvurulması nedeniyle sanığın kazanılmış hakkı nazara alınarak CMK’nın 283/1 maddesi gereğince sanığın neticeten 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına,sanığın suçu bilinçli taksirle işlediği toplanan delillerle anlaşıldığından TCK’ nın 50/4-son cümlesi gereğince sanık hakkında TCK’nın 50/1-a mad.sinin uygulanmasına yer olmadığına, sanık hakkında koşulları oluşmadığından 5237 sayılı TCK’nın 53/6. maddesinin uygulanmasına takdiren yer olmadığına, istinaf talebi sanıklar lehine olduğundan istinaf aşamasında yapılan yargılama giderinin hazine üzerinde bırakılmasına, dair, katılan Yasemin ve katılanlar vekilinin yüzüne karşı, sanıklar ve sanık Ö…müdafiinin yokluğunda, Cumhuriyet savcısının huzurunda, mütalaaya kısmen aykırı ve kesin olmak üzere oybirliği ile karar verildi”. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi, 14. Ceza Dairesi’nin 19.03.2018 tarihli 2017/2841 esas ve 2019/1103 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13]    Özen, 2377.

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA SORUŞTURMA -Avukat Cenk Ayhan Apaydın Ceza Hukuku Bilinci Platformu Yöneticisi

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA

SORUŞTURMA

Ceza muhakemesi insan hak ve özgürlükleri temelinde suçla mücadele kapsamında kamu düzenini sağlanması ile adaletin tecellisi açısından soruşturmanın nasıl yapılacağını, soruşturma süjelerinin hak ve yükümlülüklerini, ceza muhakemesi hukukuna egemen ilkeler ışığında ortaya koyması nedeniyle hayati bir önem taşımaktadır. Ceza muhakemesi hukukunun bilimsel olmadığı bir düzende hukuk güvenliği, kamu düzeni, kamu güvenliği ve adalet gerçekleşemez[1].

Uyuşturucu madde ticareti suçunun para kazanma amacı taşıdığı göz önüne alındığında bundan gelir sağlayan ve bu suçu kazanç kapısı haline getirmiş kişilerin, kurumların veya örgütlerin görünürdeki işleri ile malvarlıkları ve gelirleri hem fiziksel hem de dijital ortamda incelenmelidir. İnsan, para ve kurum hareketlerinin incelenmesi kimin kimle neyi nasıl yaptığını ortaya çıkarmak suretiyle önemli bir veriyi ortaya koymaktadır.

Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçları Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından re’sen soruşturulur.  Cumhuriyet savcısı şikâyet, ihbar veya başka bir suretle suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrendiği anda gerekli araştırma ve delil toplama sürecini tamamlayarak kamu davası açılmasını gerektirir yeterlilikte delil elde ederse iddianame düzenler. Ön ödeme, uzlaştırma veya seri muhakeme usulleri uygulanamaz. 

Uyuşturucu maddeyle ilgili bir soruşturma başlatıldığında nöbetçi Cumhuriyet savcısı tarafından öncelikle kolluğa, “2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanunun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 3. maddesinde belirtilen hususlara eksiksiz riayet edilerek tutanak tanzim edilmesi, ele geçirilen maddenin niteliğine ve miktarına dair bir ön rapor hazırlanması, ele geçirilen maddenin bozulmayacak/değiştirilmeyecek şekilde bağlanıp mühürlenerek muhafaza altına alınması, hazırlanan mühürlü paket üzerine şüphelinin  veya şüphelilerin kimliği ile  suça konu maddenin cins ve miktarını belirtir bir etiket takılması” yönünde talimat verilmelidir[2].

Uyuşturucu madde ticareti suçu ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlardan olması nedeniyle soruşturma bizzat Cumhuriyet savcısı tarafından yapılmakta olup büyük adliyelerde bu alanda iş bölümü ile görevlendirilmiş Cumhuriyet savcıları görev yapmaktadır.

              Uyuşturucu madde ticareti suçlarında müşteki belirsiz kişilerden oluşan toplum olup diğer bir ifadeyle müşteki kamu hukuku tüzel kişiliğidir. Kolluk tarafından ihbar veya şikâyet üzerine olay tutanağı, yakalama tutanağı, olay yeri inceleme tutanağı, olay yeri krokisi, varsa tanık veya tanıkların ifadeleri, şüpheli yakalanmışsa teşhis tutanakları, el koyma tutanağı, varsa kamera kayıtları, uzmanlık raporları, varsa hukuka uygun yöntemler ışığında arama, el koyma ve inceleme kararları doğrultusunda şüpheli veya şüpheliler arasındaki whatsapp uygulama yazışmalarının içeriği, İletişimin tespitine dair bilirkişi raporu ve HTS kayıtları ışığında maddi gerçeğin araştırılması şarttır. Özellikle uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarında bilişim sistemini oluşturan bilgisayar, cep telefonu, tablet vesaire cihazların suçun unsurları, suçun vasfı ve deliller açısından hukuka uygun yöntemlerle titizlikle incelenmesi gerekir.

Uyuşturucu ticareti kapsamında ifadesi alınan şüpheliye, “suç konu uyuşturucu maddeyi ne amaçla (kullanmak, satmak, ihraç etmek, nakletmek, alım satıma aracılık etmek vs.) ve nerede (evinde, ofisinde, deposunda, okulda vs.) bulundurduğu,  suça konu maddeyi nereden ve kimden ne şekilde temin ettiği,  yakalanma anına kadar  şüphelinin kim veya  kimlerle  ne şekilde irtibat kurduğu, başkaları ile birlikte  çalışıyorsa kim veya kimler için çalıştığı, bugüne kadar kaç kez uyuşturucu ticareti yaptığı, hangi tarihlerde ve kimlerle yaptığı, şüphelinin uyuşturucu kullanıp kullanmadığı, kullanıyorsa ne sıklıkla kullandığı ve en son ne zaman kullandığı, uyuşturucu maddeyi şüphelinin kendisinin imal ettiğini öne sürüyorsa nerede ve nasıl (tarımsal/kimyasal) imal ettiği, imal faaliyeti kapsamında kim veya kimlerle birlikte çalıştığı, uyuşturucu maddeyi başkasından aldığını öne sürüyorsa  ne zaman, nerede ve kimden  satın  aldığı, uyuşturucuyu veren kişinin, telefonu, mail adresi, konut ya da iş yeri  adresi ve eşkâli, uyuşturucu madde karşılığında ne kadar ücret ödediği, ücreti hangi yolla (banka, elden vs.) ödediği, uyuşturucu madde dışardan yurda sokulmuş ise maddenin yurda sokuluş şekline dair bir bilgisi olup olmadığı, maddeyi yurt dışına çıkarılma amacıyla bulundurup bulundurmadığı, ele geçirilen  uyuşturucu madde dışında şüphelide veya bildiği başka kişilerde uyuşturucu madde olup olmadığı”  gibi hususlar sorulmalıdır[3]. Ayrıca şüpheliye etkin pişmanlığın anlam ve   hukuki sonuçları ile etkin pişmanlıkta bulunmak isteyip istemediğinin sorulması gerekir. Eğer şüpheli etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorsa soruşturmanın bu yönde derinleştirilmesi gerekir. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına iştirak etmiş olan kişi, resmi makamlar tarafından haber alınmadan önce, diğer suç ortaklarını ve uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin saklandığı veya imal edildiği yerleri merciine haber verirse, verilen bilginin suç ortaklarının yakalanmasını veya uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçirilmesini sağlaması halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz. (TCK m. 192/1). Ayrıca uyuşturucu madde suçları haber alındıktan sonra gönüllü olarak, suçun meydana çıkmasına ve fail veya diğer suç ortaklarının yakalanmasına hizmet ve yardım eden kişi hakkında verilecek ceza, yardımın niteliğine göre dörtte birden yarısına kadarı indirilir. (TCK m. 192/1)

             Uyuşturucu madde ticareti suçlarında uyuşturucuyu içmek maksadıyla satın alan kişinin ifadesi suçun unsurlarının ortaya çıkarılması açısından çok önemli bir işleve sahiptir. Kollukta bilgi sahibi sıfatıyla Cumhuriyet savcılığı ve mahkemede ise tanık sıfatıyla dinlenmektedir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Dava dosyası kapsamına göre; kolluk ekiplerinin fiziki takip yaptıkları sırada sanık Ç…’in tanık E. ile aralarında bir şeyler alıp verdiğinin görüldüğü, tanık E. nün rızası ile esrar maddesini kolluğa teslim ettiği, tanığın hazırlık aşamasında müdafisi huzurunda alınan ayrıntılı ifadesinde esrar maddesini 3.000 TL karşılığında sanıktan  aldığını beyan ederek sanığı teşhis ettiği ve sanığın uyuşturucu madde ticari yaptığı iddiasına ilişkin olarak; yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanaatin dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, kolluk tutanakları içeriği, kriminal uzmanlık raporu, tanık beyanı ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, hukuka uygun olarak toplanan delillere dayanarak mahkumiyet hükmünün kurulduğu, araştırılacak başka bir hususun bulunmadığı, sanık hakkında kurulan hükümde ve dosya kapsamıyla örtüşen gerekçelerle takdiri indirim hükmünün uygulama dışı bırakılmasında bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşıldığından sanık ve sanık müdafisinin temyiz istemleri yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır[4]”.

            Failin kolluk tarafından fiziki olarak takibi, uyuşturucuyu alan tanığın ifadesi, yakalama tutanağı kapsamında failde ele geçen uyuşturucunun miktarı, ele geçiriliş şekli ve satışa hazır halde bulunması birlikte değerlendirildiğinde failin uyuşturucu ticareti kastıyla hareket ettiği ortaya çıkacaktır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Dava dosyasının kapsamına göre; sanığın uyuşturucu sattığı ihbarı üzerine yapılan fiziki takipte, sanığın kullanıcı tanık M. ile aralarında bir şeyler alıp verdikleri, kesintisiz takip neticesinde, kullanıcı tanığın durdurulduğu, kullanıcı tanığın üzerinde sentetik kannabinoidler grubunda yer alan ADB-BUTINICA içerikli maddenin ele geçirildiği, sanığın üzerinde ADB-BUTINICA içerikli maddenin ele geçirildiği, tanığın maddeyi sanıktan satın aldığını beyan ettiği, sanığın ikametinde, usulüne uygun yapılan aramada kullanıcı tanık M.’de ele geçirilen maddenin bulunduğu alüminyum folyonun kesim şekli ile aynı şekilde kesilmiş alüminyum folyo parçasının bulunduğu olayda; sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu işlediği  iddiasına ilişkin olarak; delillerin usulüne uygun olarak toplandığı, ihbar, sanık ve kullanıcı tanık arasında alışverişin görülmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair kabulde, delillerin değerlendirilmesine aramanın hukuka uygun olduğuna ilişkin takdirlerinde, sanık hakkında takdiri indirim hükümlerinin uygulama dışı bırakılmasında hukuka aykırılık bulunmamakla, sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır[5]”.

              Şüpheli kolluk aracılığıyla sağlık kurumuna sevk edilerek vücudundan kan ve kıl örneği alın malı, alınan numuneler Adli Tıp Kurumu Başkan lığına veya bu kurumun ülke çapında örgütlenmiş yetkili birimlerine gönderilerek uyuşturucu/uyarıcı madde aranıp rapor tanzim edilmesi sağlanmalıdır[6].  Diğer bir ifadeyle uyuşturucu veya uyarıcı  madde ele geçirildiğinde, bu maddeler  türleri de ayrı ayrı belirtilmek suretiyle  laboratuvar imkânları bulunan ve bilimsel analiz yapabilecek Adli Tıp Kurumu Kimyasal Tahliller İhtisas Dairesi veya polis ya da jandarma  kriminal laboratuvarları gibi alanında uzman bir kuruluşa gönderilmeli, içerdiği etken maddelerin fiziki ve kimyasal özellikleri, bu maddelerden hangilerinin uyuşturucu veya uyarıcı madde olduğu, bu maddeden sayılmasının yasal dayanakları ve her bir maddenin saf ağırlığı sorulmalıdır[7].

              Soruşturma kapsamında yasal şartlarının varlığı halinde gözaltı, tutuklama, şüphelinin evinde, iş yerinde, aracında ve üstünde arama, ele geçirilen uyuşturucu-uyarıcı maddelere el koyma, şüphelinin telekomünikasyon yoluyla yaptığı iletişimin dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi, gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ve teknik araçlarla izleme tedbirlerine başvurulmalıdır[8]. Şüpheli hakkındaki tedbirlerin usul ve yasaya uygun olması, masumiyet karinesi ışığında insan hak ve özgürlüklerini ihlal etmemesi şarttır. Kurgu üzerinden değil yeterli şüphe oluşturan deliller üzerinden hak ve özgürlükleri sınırlandıran  tedbirlere başvurulmalıdır.

Öncelikle  ihbar veya şikâyetin kapsam ve içeriği, şikâyet veya ihbar sonucunda kolluk tarafından yapılan incelemelere dair tutanak içerikleri,  usule uygun olarak alınan ev, iş yeri, cep telefonu, tablet veya bilgisayarda arama  ve inceleme yapılmasına yönelik karar ve anılan karar uyarınca yapılan arama neticesinde ele geçen deliller incelendikten sonra uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının işlendiğine ilişkin hayatın olağan akışı çerçevesinde  şüphe oluşturan  yeterli delil bulunuyorsa gözaltı kararı verilmelidir.

        Somut olayın özelliklerine göre, arama ve el koyma kararı ile bilgisayar kütüklerinde arama ve kopyalama kararlarının hukuka uygun olması, arama ve el koyma işlemlerine yönelik tutanakların Ulusal Yargı Ağı Bilişim sisteminde mevcut olması, arama ve el koyma işleminin sulh ceza mahkemesi kararında belirtildiği tarih ve saatler arasında yapıldığının tespiti şart olup arama kararında belirtilen saatler dışında herhangi bir arama veya el koyma işleminin yapılmaması gerekir. 

Bilgisayar, cep telefonu veya tabletlerde arama, el koyma  ve inceleme yapma usulü 5271 sayılı Kanun’un 127 ve  134. maddelerinde düzenlenmiş olup somut delillere dayanan kuvvetli suç şüphesinin varlığı halinde şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilmelidir.

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından dosya kapsamındaki eylemlerin ve delillerin net bir şekilde ortaya konulması suç vasfının tayini ve suç kastının tespiti açısından önemlilik arz etmektedir. Ancak soruşturmalarda masumiyet karinesi ihlal edilmeden hukuki sınırlar içerisinde kalınması ve dosyanın magazinleştirilmemesi gerekir.

İddianamede hangi şüphelinin veya şüphelilerin hangi eylem veya eylemleriyle kanunilik sınırları içerisinde kalmak kaydıyla hangi suçu ne şekilde işlediğinin delilleriyle birlikte ortaya konulması şarttır. Genel geçerli ifadelerle şüphelileri suçlamak yerine bilimsel ve teknik veriler ışığında somut delillerle atılı suçun belirtilmesi adil yargılanma ilkesi açısından bir gereklilik oluşturmaktadır.  Eğer şüpheliler arasında bir iştirak ilişkisi bulunuyorsa somut eylemler ve deliller gösterilmek suretiyle iştirakin TCK’nın 37, 38 ve 39. maddeleri kapsamında iddianamede somutlaştırılması gerekir. Ayrıca şüphelilerin bir örgüt ilişkisi kapsamında hareket ettiğine ilişkin deliller bulunuyorsa örgütsel ilişkinin netleştirilmesi şarttır.

Bilirkişi incelemesi olayın aydınlatılması ve şüphelinin beyanlarının doğruluk derecesinin ortaya çıkarılması açısından çok önemlidir. Suça konu uyuşturucu veya uyarıcı madde üzerinde şüphelinin parmak izinin bulunmaması şüpheli lehine bir delil olarak kabul edilmektedir. Aksi halde ise şüpheli  aleyhine bir delil olarak kabul edilmektedir.

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından tanık ifadeleri çok önemli olup uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarında gizli tanık ifadelerinin manipülasyona açık olma ihtimali gözetildiğinde şüpheli tarafından iddialar karşısında etkili bir savunma hakkı ile delillerin toplanmasını isteme hakkının işletilmesi şarttır.  Adil yargılanma kapsamında silahların eşitliği ile masumiyet karinesi esas olup gizli tanık ifadelerinin bilimsel ve teknik bir delil olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır.

Suç vasfının tayini açısından delillerin titizlikle incelenmesi gerekir. Mevcut delillerin neyi temsil ettiği ve hangi delillerin hangi suçun unsurlarının oluştuğunun tespitinin göz ardı edilmemesi maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ile doğru eylemi doğru kanuni yaptırımların uygulanmasına olanak sağlayacaktır. Özellikle uyuşturucu madde ticareti ile kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak suçları arasındaki ayırımın Yargıtay kararları ışığında netleştirilmesi ile değişen yargı kararlarının titizlikle incelenerek uygulanması şarttır.

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Dava dosyası kapsamına göre; kolluğa gelen ihbar üzerine yapılan fiziki takip sonucu, 05.12.2022 günü saat 19.30 sırasında sanığın … köprüsü üzerinde yaya olarak bulunduğu sırada tanık C.E ile aralarında bir şey alıp verdikleri, önleme arama kararı kapsamında yapılan kaba üst aramalarında sanıktan beş parça halinde, tanıktan ise bir parça halinde uyuşturucu madde ele geçirildiği ve sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı iddiasına ilişkin olarak; yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanaatin dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, kolluk tutanakları içeriği, tanık beyanı, sanığın aşamalardaki savunmaları, ele geçen maddelerin miktarı ve çeşitliliği, kriminal uzmanlık raporuna göre ele geçen maddenin Metamfetamin ve Abd-Butınaca maddelerini içerdiğinin tespiti, telefon mesaj kayıtları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti kapsamında  kurulan hükümde bir isabetsizlik görülmediği, hukuka uygun olarak toplanan delillere dayanarak mahkumiyet hükmünün kurulduğu, araştırılacak başka bir hususun bulunmadığı anlaşıldığından sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır[9].

Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti bireysel ve toplumsal gelişmeyi engellemekte olup soruşturmalarda masumiyet karinesi ile özel hayatın gizliliği göz önünde tutulmalıdır. Ceza muhakemesine egemen tüm ilkelerin araştırma ve soruşturma makamları tarafından bilinmesi ve uygulanması şarttır.

Faillerin her zaman ticaret oluşturan fiilleri işlerken yakalanmaları söz konusu olmamaktadır. Başkaca hiçbir eylemi tespit edilemeyen; ancak kendisinden çeşitli miktarlarda uyuşturucu madde ele geçen bir failin kastının tespitinde, kesin çizgilerle sınır çizmek, belirli bir gramajın yahut adedin altında veya üstünde kalan rakamlara göre nitelendirmeler yapmak her zaman doğru sonucu vermeyebilecektir. Ancak uyuşturucu ticareti suçuyla etkin mücadele gereği faillerin yasanın gri noktalarından ve içtihat boşluklarından faydalanarak “kullanmak maksatlı bulundurma” görünümü altında uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapmalarının önüne geçmek gerekir[10].

Soruşturma kapsamında gerek görülmesi halinde, uyuşturucu maddeyi yurda sokan kişilerin veya maddelerin yurda ne surette girdiğini, bu maddeleri ithal veya ihraç etme izni bulunup bulunmadığını ve bu maddeleri üretme izni olup olmadığını tespit için Emniyet Genel Müdürlüğü, Tarım Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı vs. kurumlardan bilgi ve belge istenmelidir[11].

İddianamenin Cumhuriyet savcısının koordinesinde polis veya jandarma tarafından yapılmış soruşturmaya, yargılamanın ise soruşturma ve yargılama tekniğine uygun olarak hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş deliller ışığında ortaya konulmuş eylem veya eylemlerin şüpheli veya şüpheliler ile ilişkilendirilerek düzenlenmiş iddianameye göre yapılması şarttır.  İddianamede belirtilmeyen eylemlerden dolayı yargılama yapılarak hüküm kurulamaz.

İddianamede uzmanlık raporunda belirtilen uyuşturucu maddeler ile ilgili deney şahit ve numunelerin 5237 Sayılı TCK 54/4. maddesi gereğince müsaderesi talep edilmelidir. Ayrıca somut olayın özelliklerine göre varsa hassa terazi ve ekleri ile suç ile elde edilen paranın da müsaderesi iddianamede talep edilmelidir. Yargılama yapılıp karar kesinleşmeden müsadere işlemi yapılamaz.

İddianamede şüphelinin veya şüphelilerin gözlem altında ve tutuklulukta geçirdikleri sürelerin TCK’nın 63. maddesi gereğince cezasından mahsubu   iddianamede talep edilmelidir.  Somut olayda TCK’nın 43. maddesi kapsamında zincirleme suç bulunuyorsa bunun iddianamede gösterilmesi gerekir. Yine şüpheli sabıkalı ise tekerrür hükümlerinin uygulanma koşulları bulunuyorsa TCK’nın 58. maddesinin uygulanması iddianamede talep edilmelidir.

Şüpheli veya şüphelilerin soruşturma aşamasındaki savunmaları, yakalama tutanağı, ikamet arama tutanağı, iş yeri arama tutanağı, yer tespit tutanağı, para tespit tutanağı, ihbar tutanağı, ön ekspertiz ve değerlendirme tutanağı, tartı vezin tutanağı, şüpheli arama tutanağı, genel adli muayene raporları, uzmanlık raporu, sorgu zaptı, emanet makbuzu, nüfus ve adli sicil kayıtları, olayın oluş ve işleyiş şekli üzerinden maddi gerçeğin araştırılarak şüphelinin  uyuşturucu ticareti suçunu işleyip işlemediğinin belirlenmesi gerekir.

            Uyuşturucu madde ticareti suçlarında dört farklı cezayı ağırlaştırıcı hal bulunmakta olup bu hallerin tamamının somut olayın özelliklerine göre soruşturma aşamasında belirlenerek hangi nitelikli halin veya hallerin hangi şekilde oluştuğunun iddianamede belirtilmesi gerekir. Uyuşturucu ticareti suçlarında nitelikli haller şunlardır; Uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. Uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, bazmorfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri olması, uyuşturucu ticareti oluşturan fiillerin ; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca uyuşturucu madde ticareti suçlarının, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.  

Tüm suçlarda olduğu gibi uyuşturucu madde ticareti suçlarında da delillerin hukuka uygun yöntemlerle elde edilmesi şarttır. Arama kararına yönelik olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 20.09.2022 tarihli ve 2021/10-148 esas ve 2022/566 karar sayılı kararında da belirtildiği üzere, arama, amacına göre “adli arama” ve “önleme araması” olarak ikiye ayrılmaktadır. Arama şüpheli veya sanığı ya da bir delili elde etme amacıyla yapılabileceği gibi, bir suçun işlenmesini veya bir tehlikeyi önlemek amacıyla da yapılabilir. Birinci tür aramaya “adli arama”, ikinci tür aramaya ise “önleme araması” denilmektedir. Bu itibarla arama hem koruma hem de önleme tedbiridir. Genel emniyet ve asayişin korunması ile tehlikelerin önlenmesi amacıyla başvurulan önleme araması; 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun (2559 sayılı Kanun) 9.maddesi ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin (Yönetmelik) 18. ve 26. maddeleri arasında düzenlenmiş olup Yönetmeliğin 19. maddesinde “Millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespiti amacıyla, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde mülkî âmirin yazılı emriyle ikinci fıkrada belirtilen yerlerde, kişilerin üstlerinde, aracında, özel kâğıtlarında ve eşyasında yapılan arama işlemi” olarak tanımlanmıştır. Şüpheli ya da sanığın ya da delillerin yahut müsadere edilecek eşyaların ele geçirilmesi amacıyla yapılan araştırma işlemi olan adli arama, el koyma ile birlikte 5271 sayılı Kanunu’nun 116. ve 134. maddeleri arasında, 2559 sayılı Kanun’un 2. maddesi, Ek 4., Ek 6 ncı maddelerinde, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 9.maddesi ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 5. ve 17. maddeleri arasında düzenlenmiş olup, Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5. maddesinde “bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemi” şeklinde tanımı yapılmıştır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 2016/20-701 esas, 2018/415 Karar sayılı kararında açıklandığı üzere; Önleme aramasının nasıl icra edileceği hususunda özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Yönetmeliğin “Aramaların Yapılma Şekli” başlıklı bölümündeki hükümler hem adli hem de önleme araması için geçerli ortak hükümlerdir. Bu kararların dışında ayrıca 2559 sayılı Kanun’un 4/A maddesinde polise, kişileri ve araçları tecrübesine ve içinde bulunulan durumdan edindiği izlenime dayanan makul bir sebebin bulunması hâlinde durdurma yetkisi verilmiştir. Yönetmeliğin 27.maddesinde bu yetkinin kullanılması için “umma” derecesinde makul şüphe aranmıştır. Polisin “umma” derecesinde makul şüphe duyması halinde yapabileceği işlemlere ilişkin “durdurma ve durdurma sonrası arama ve kontrol işlemleri” başlıklı 27. maddesinin (f) ve (ğ) fıkraları gereğince kollukça durdurulan kişinin herhangi bir yerinde uyuşturucu gibi belirli bir şeyin gizlendiği düşünülüyorsa veya makul sebep oluşmuşsa önleyici kolluk yetkisi dahilinde daha geniş kapsamlı kontrol yapma imkânı doğacaktır. Şüphe üzerine arama yapılırken Polis bu yetkilerini kullanırken dikkat edilmesi gereken husus ise şu şekildedir: Kolluk gerekli tedbirleri alabilecek ancak bu amaçla kişinin üzerindeki elbisenin çıkarılması veya aracın, dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin açılmasını isteyemeyecektir. Yönetmeliğin “karar veya yazılı emir üzerine üst ve eşya aramasının icrası” başlığı altında 28. maddesinde önleme araması ve adli arama kararı sonrasında üst ve eşya araması ve devamında 29. maddesinde araçlarda aramanın şekli düzenlenmiştir. Arama kararı alınmadan polisin durdurma ve sonrasında yapabileceği arama ve kontrol işlemlerinde Yönetmeliğin 27. maddede belirtilen sınırlamaların, arama kararı alındıktan sonra Yönetmeliğin 28. ve 29. maddelerinde yer almadığı anlaşılmaktadır. Bunların yanında, önleme aramasına karar verilebilmesi için belirtilen konulara ilişkin somut ve öngörülebilir bir tehlike olması gerekir. 2559 sayılı Kanun bu nitelikteki tehlike hâlini “makul sebep” olarak ifade etmektedir. Suç delillerinin elde edilebileceği hususunda somut olgulara dayalı “makul şüphe” ile önleme aramasındaki “makul sebep” farklı kavramlardır. “Makul sebep” konunun uzmanları tarafından ortak görüşle anlamlandırılıp değerlendirilen bir olgu iken “makul şüphe” çok sayıdaki sıradan insanın somut bir olguyu aynı yönde değerlendirmeleri hâlidir. Adli arama kararı verilebilmesi için aramanın konusunu oluşturan kişi veya şeylerin, arama yapılacak yerde bulunduğu hususunda belli bir şüphenin olması gerekir. Kanun aranacak kişinin suçla ilgisine göre, bu şüphenin yoğunluğunu farklı şekillerde düzenlemiş ve suçla ilgisi olmayan kişiler nezdinde aramayı daha sıkı koşullara tâbi kılmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 20.09.2022 tarihli ve 2021/10-148 esas, 2022/566 karar sayılı kararında da değinildiği üzere, adli arama kararına dayanak olan makul şüphe sebepleri somut olgulara dayanmalı ve arama sonucunda belirli bir şeyin bulunacağının veya belirli bir kişinin yakalanacağı öngörülmelidir.

Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Dava dosyası kapsamına göre;  sanık hakkında Pendik ilçesi Kuş Parkı çevresinde esrar ve uyuşturucu hap sattığı, uyuşturucu maddeleri 34 D..**** plakalı araçta sakladığı yönünde yapılan ihbar üzerine sanığın yakalanmasına yönelik çalışmalar yapıldığı halde her defasında kolluk kuvvetlerinden kaçtığı ve yakalanamadığı, 03.05.2016 tarihinde 17.30 sıralarında ihbarda geçen yerde sanığın görüldüğü, fiziki takibe başlandığı saat 21.30 da yanına gidildiğinde İstanbul 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 2016/2456 Değişik iş numaralı genel önleyici arama el koyma kararına istinaden kimlik kontrolü yapılarak üst aramasının yapıldığı, sanığa araçla ilgili sorular sorularak, anahtarını bir dükkana bıraktığını beyan etmesi üzerine aracın anahtarının dükkandan alınarak arama el koyma kararına istinaden Emniyet Amirliğine araç ve sanık ile intikal edildiği,  araçta yapılan aramada şoför kısmında gaz ve fren pedalının üst kısmındaki boşlukta gizlenmiş poşette bulunan suça konu maddelerin ele geçirildiği olayda, yukarıdaki açıklamalar dikkate alınıp, somut olay bakımından suç delillerinin sanığın aracında yapılan arama da adli arama kararı alınmasının gerekli olduğundan, dava dosyası içerisinde bulunan “önleme araması kararı” sanığın yakalandığı yerden alınıp başka bir yere götürüldüğü anlaşıldığından yapılan aramanın hukuka uygun olmayacağından sanık durdurulduktan sonra devam eden süreçte Cumhuriyet savcısına haber verilerek usulüne uygun şekilde alınmış “adli arama kararı” ya da “yazılı arama emri” alındıktan sonra arama yapılması gerekir iken yetersiz olan önleme arama kararına istinaden sanığın yakalandığı yerden başka bir yere götürülerek, suça konu uyuşturucu maddelerin ele geçirilmiş olması nedeni ile delillerin hukuka aykırı yöntemle ele geçirilmiş olduğu anlaşılmakla Bölge Adliye Mahkemesince verilen beraat kararında hukuka aykırı bulunmamıştır[12].

Uyuşturucu madde satışına konu madde miktarının az ya da çok oluşunun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 188/3. maddesinde tanımlanan suçun oluşumu açısından tek başına ölçüt olmadığı göz ardı edilmemelidir[13]. Önemli olan şüphelinin uyuşturucu sattığına ilişkin delillerin bulunmasıdır.

İhbar üzerine şüphelinin evinde arama yapılmasına dair sulh ceza hakimliğinin verdiği adli arama kararı kapsamında yapılan aramada ele geçirilen uyuşturucunun miktarı ve hassa terazinin varlığı somut olayda şüphelinin uyuşturucu ticareti kastıyla hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”  Dava dosyasının kapsamına göre; sanığın ikametinde uyuşturucu sattığı ihbarı üzerine Sulh Ceza Hakimliğince verilen adli arama kararı ile sanığın ikametinde yapılan aramada, sentetik kannabinoidler grubunda yer alan ADB-BUTINICA, metamfetamin ve metamfetamin bulaşıklı hassas terazinin ele geçirildiği olayda; sanığın uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma suçunu işlediği  iddiasına ilişkin olarak;  eyleme uyan suç vasfının ve yaptırımlarının doğru biçimde belirlendiği, ikametinden ele geçirilen madde miktarı, metamfetamin bulaşıklı hassas terazinin ele geçirilmesi ile dava dosyası kapsamındaki tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde,  sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair kabulde, delillerin değerlendirilmesine aramanın hukuka uygun olduğuna ilişkin takdirlerinde, sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır”[14].

  Uygulamada uyuşturucu ticareti ile başlayan yargılamaların uyuşturucu kullanma veya bulundurma suçuna dönüştüğü gözlemlenmekte olup şüpheli veya şüphelilerin haksız tutuklama kararlarının birer nesnesi olmaları hukuk güvenliği ve kişilerin özgürlükleri açısından sakıncalıdır. Eylemin hukuka uygun deliller ışığında Yargıtay kararlarına göre vasıflandırılmasında bireysel, toplumsal ve kamusal yararlar bulunmaktadır.

Örgüt suçlarıyla birlikte işlendiğinde hem örgütlü suçlardan hem de uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarından ayrı ayrı soruşturma yapılarak gerçek içtima hükümleri gereğince iddianame düzenlenmelidir. Ancak böyle durumlarda uyuşturucu madde ticareti suçunun örgütlü işlenmesi halinin nitelikle hal olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır.

Avukat Cenk Ayhan Apaydın

Ceza Hukuku Bilinci Platformu Yöneticisi


[1]  Apaydın Cengiz, , Ceza Muhakemesine Egemen İlkeler Işığında Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2025, s. 7.

[2] Güngör, Ali/Apaydın, Cengiz/Akyamaç, Murat/ Serdar, Beyazıt/Tülü, Hacı Mehmet/Çavuş, Adnan/Yaşar, Alim/Şen, Zekeriye/Bilgi, Levent/Aydın, Filiz Gökduman/Kara, Eyüp/Altun, Yunus Emre/Aslan, Ahmet/Karcıoğlu, Tuncay/Okudan, Furkan, Cumhuriyet Savcıları İçin Soruşturma Rehberi, 2. Baskı, İstanbul, 2020,, s. 98.

[3] Güngör ve diğerleri, s. 98.

[4] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 18. 12. 2025 tarihli, 2024/22449 esas ve 2025/10924 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 10. 12. 2025 tarihli, 2025/7012 esas ve 2025/10430 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[6] Güngör ve diğerleri, s. 98.

[7]  Aksüt, Ertekin, Uyuşturucu ve Uyarıcı Madde İmal ve Ticaret Suçları, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Hukuku Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2019, s. 62.

[8] Güngör ve diğerleri, s. 98.

[9] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 18. 12. 2025 tarihli, 2024/22467 esas ve 2025/10923 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[10] Meydan, s. 350.

[11] Güngör ve diğerleri, s. 99.

[12] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 26. 12. 2024 tarihli, 2024/19323 esas ve 2024/10096 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13] Güngör ve diğerleri, s. 99.

[14] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 10. 12. 2025 tarihli, 2024/25122 esas ve 2025/10427 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE İMAL VE TİCARETİ SUÇLARI – AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE İMAL VE TİCARETİ SUÇLARI

Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanımı sadece bireyi etmemekte olup yaygın olarak kullanımı toplum üzerinde de olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişiler, genel olarak uyuşturucudan psikolojik ve fizyolojik olarak etkilendikleri için davranışlarını kontrol yeteneğini kaybederek suç işlemekte ve bu nedenle toplum düzeni bozulabilmektedir. Uyuşturucu veya uyarıcı madde krizine giren kişinin, bu maddeyi alabilmek için suça sürüklenerek hırsızlık, yağma gibi suçları gerçekleştirdiği uygulamada gözlemlenmektedir[1].

Uyuşturucu veya uyarıcı madde tanımı TCK’da yapılmamış olup uyuşturucu veya uyarıcı maddelerinin çeşitlenmesi ve eylemlerin cezasız kalmaması açısından bu tanımlama işin uzmanı olan kurumlara bırakılmıştır. Ancak verdikleri psikolojik ve fizyolojik zarar açısından uyuşturucu veya uyarıcı maddelerden olan eroin, kokain, morfin, baz morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri yasada sayılmak suretiyle nitelikli hal olarak düzenlenmiştir.

 Uyuşturucu veya uyarıcı maddeler verdikleri zararlar gözetildiğinde modern çağın en büyük problemi olup bireyi, toplumu ve insanlığı tehlikeye sokması nedeniyle uyuşturucu ile mücadele multi disipliner  bir konudur. Eğitim ile başlayıp koruyucu tıp ile etkinleşerek yargının fonksiyonları ışığında ile caydırıcı ve ıslah edici bir politika üretilmelidir.

               Ceza Hukukumuzda uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma ve temininin suç hâline getirilme nedenleri genel olarak şunlar olup bireye veya topluma verdiği zararın yanı sıra, bireyin ve toplumun geleceğine, ortak değerlerine, ahlaka ve genel sağlığa verdiği zararlardır[2].

Uyuşturucu ve uyarıcı madde suçları 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 188, 190 ve 191. maddelerinde düzenlenmiş olup TCK’nın 188. maddesinde uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, TCK’nın 190. maddesinde maddelerin kullanılmasını kolaylaştırma, TCK’nın 191. maddesinde ise uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ticari maksat olmaksızın satın alınıp kabul edilmesi, kullanılması ve bulundurması eylemleri suç olarak düzenlenmiştir. Ayrıca Türk Ceza Kanunu’nun 189. maddesinde tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanması ve 192. maddesinde de, uyuşturucu ve uyarıcı madde suçlarında etkin pişmanlık hâlleri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu TCK’nın 188. maddesinde şöyle düzenlenmektedir;

            (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve iki bin günden yirm ibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.

(2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir.

(3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz.

 (4) (a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, baz morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri olması,

b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır.

(5)  Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

(6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.

(7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.

(8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

            TCK’nın 188. maddesinde, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin imal ve ticareti suçuna ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Burada uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin nelerden ibaret bulunduğu tanımlanmadığı gibi, bunların teker teker gösterilmesi yoluna da gidilmemiştir. Bunun nedeni, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ve aynı etkiyi yapan ilâç ve sentetiklerin kötüye kullanılmalarının yaptırım altına alınarak güçlü bir sosyal savunma­nın sağlanmasıdır. Böylece, psikotrop madde olarak, uyuşturucu veya uya­rıcı etkisi yapan ve kişilerde bağımlılık meydana getiren bütün maddelerin, bu suçun konusunu oluşturacağı kabul edilmiştir[3].

Maddenin birinci fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruh­satsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç edilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç, bir kazanç elde etmek için işlenmektedir. Ancak, çoğu zaman bu suçun işlenmesi suretiyle ne kadar kazanç elde edildiği be­lirlenemediği gibi, elde edilen kazancın müsaderesi de mümkün olamamak­tadır. Bu nedenle, söz konusu suçun işlenmesi dolayısıyla, hapis cezasının yanı sıra, adlî para cezasına da hükmedilmesi uygun görülmüştür[4].

İkinci fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarıyla ilgili olarak bir milletlerarası ceza hukuku kuralına yer verilmiştir. Buna göre, uyuştu­rucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak ni­telendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan ceza­dan mahsup edilecektir. Türkiye’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı, karşı ülke açısından ithal oluşturmaktadır. Bu ülkede uyuşturucu veya uyarıcı madde ithali nedeniyle yargılama yapılması veya bir cezaya mahkûm olunması, Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yar­gılama yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Böylece, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarıyla ilgili olarak non bis in idem ku­ralına milletlerarası sahada geçerlilik tanınmamıştır. Ancak, Türkiye’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı karşı ülke açısından ithal oluşturduğu için, bu ülkede yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasının kurumda infaz edilen kısmının, Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılan yargılama sonucunda mahkûm olu­nan hapis cezasından mahsup edilmesi gerekmektedir[5].

Üçüncü fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ilişkin çe­şitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır. Bu suç dolayısıyla da bir ve ikinci fıkra­larda tanımlanan suçlarda olduğu gibi, hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası öngörülmüştür.

Maddenin dördüncü fıkrasına göre, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, baz morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri olması ile üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Beşinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarının, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

Maddenin altıncı fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına ilişkin olarak yukarıdaki fıkralarda yer alan bütün hüküm­lerin, üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.

Yedinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla bir­likte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddenin ülkeye sokulması, imal edilmesi, satılması, satın alınması, nakledilmesi, depolanması veya ihraç edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Dikkat edilmelidir ki, bu suçun konusu, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan maddelerdir ve bunlar uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmazlar; ancak bu maddelerin ithal ve imalinin resmi makamların iznine bağlı olması gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur ve bu seçimlik hareketlerden birinin ger­çekleşmesiyle suç oluşacaktır. Ancak bunlardan birkaçının bir olayda ger­çekleşmesi hâlinde bir suçun işlendiğini kabul etmek gerekir[6].

Maddenin son fıkrasında, bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi, bu suçların kişi bakımından nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir ve verilecek cezaların bu hükme göre artırılması gerekmektedir[7].

Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarında korunmak istenen hukuki yarar kamu sağlığıdır[8].TCK’nın 188/1-3. Maddelerindeki suçlarının hukuki konusu uyuşturucu veya uyarıcı maddeler olup TCK’nın 188/7. maddelerindeki suçun hukuki konusu ise uyuşturucu veya uyarıcı üretiminde kullanılan maddelerdir[9].

Uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin “doğal nitelikli” ve “sentetik” olarak ikiye ayrıldığını, afyon, morfin, eroin, esrar, kokain, crack ve marihuananın doğal; depresanlar,, stimulantlar  ve uçucu veya çözücü maddelerin ise sentetik uyuşturucu veya uyarıcı maddeler olarak kabul edilmektedir[10].

Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarında bir zarar veya tehlike neticesinin ortaya çıkması aranmadığından soyut tehlike suçlarıdır[11]. TCK’nın 188. Maddesindeki tüm suçlarda mağdur toplumu oluşturan her birey olup hem birey hem de toplum kamu hukukunu oluşturmaktadır. Bireyin sağlığı zincirleme olarak toplumu ve devleti ilgilendirmektedir.

İddianamenin Cumhuriyet savcısının koordinesinde polis veya jandarma tarafından yapılmış soruşturmaya, yargılamanın ise soruşturma ve yargılama tekniğine uygun olarak hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş deliller ışığında ortaya konulmuş eylem veya eylemlerin şüpheli veya şüpheliler ile ilişkilendirilerek düzenlenmiş iddianameye göre yapılması şarttır.  İddianamede belirtilmeyen eylemlerden dolayı yargılama yapılarak hüküm kurulamaz.

Mahkemelerce vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırılması ile sanıkların uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına veya suçların  nitelikli hallerine katılma iradesini açıkça ortaya koyan eylemlerinin ve söylemlerinin, zaman, nitelik ve nicelik olarak yaptığı davranış veya davranışların bir bütün olarak değerlendirilerek suçun unsurları üzerinden Yargıtay kararları ışığında suç vasfını titizlikle araştırılarak gerekçelendirilmesi gerekir. Bu kapsamda sanık/sanıkların veya müdafi/müdafilerinin savunmalarının inandırıcı gerekçelerle reddedilerek veya kabul edilerek dosya kapsamında hukuka uygun yöntemlerle elde edilen deliller ışığında verilen kararların ceza muhakemesine egemen ilkeler ışığında tüm tarafları tatmin etmesi ve adalet duygusunu incitmemesi amaçlanmalıdır. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarıyla mücadelenin tüm yönleriyle etkin bir şekilde yapılması toplumsal barış ve gelişmenin önemli araçlarındandır. Uyuşturucu suçları toplumsal barışı bozmaktadır.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ

PLATFORMU YÖNETİCİSİ


[1] Şare, Ersin, Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde İmal ve Ticareti Yönünden Suça İştirak, AndHD,  C: 8, S: 1 Ocak 2022, s. 142-143.

[2] Akbulut, İlhan, “Ülkemizde Uyuşturucu Maddeler Sorunu”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C:55, S:3, 1997, s.113.

[3] TCK’nın 188. Maddesinin gerekçesi.

[4] TCK’nın 188. Maddesinin gerekçesi.

[5] TCK’nın 188. Maddesinin gerekçesi.

[6] TCK’nın 188. Maddesinin gerekçesi.

[7] TCK’nın 188. Maddesinin gerekçesi.

[8] Tezcan, Durmuş / Erdem, Mustafa Ruhan /Önok, Murat, Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 18. Baskı, Ankara, 2020, s. 984; Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 7. Baskı, Ankara, 2014., s. 738.

[9] Özbek ve diğerleri, s. 738.

[10] Özbek ve diğerleri, s. 740 vd. .

[11] Tezcan/Erdem/Önok, s. 984.

HAKARET SUÇLARINDA ÖN ÖDEME USULÜ-Avukat Cenk Ayhan Apaydın

Hakaretin suç olarak kabul edilmesinin ve cezalandırılmasının başka bir ifade ile hakaret suçunun işlenmesinin hapis ya da adli para cezası gibi ceza yaptırımları ile karşılık bulması insan onurunun korunması amacını içermektedir[1]. Hakaret ve sövme fiillerinin ayrılarak sövme eyleminin ayrı bir suç tipi olarak düzenlenmesini ve uzlaştırma kapsamına alınmasını önermekteyiz. Herkesin düşünce ve ifade özgürlüğüne saygı duymak gerekir. Ancak hiç kimsenin başka bir kişinin şeref ve haysiyetini rencide edecek boyutta sövme eylemini gerçekleştirme özgürlüğü bulunmamaktadır.

Hakaret suçu TCK’nın 125. maddesinde şöyle düzenlenmektedir; (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, işlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.  (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır.

Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan hakaret suç hakkında yetkili kimse altı ay içinde şikâyette bulunmadığı takdirde soruşturma ve kovuşturma yapılamaz.  Zamanaşımı süresini geçmemek koşuluyla bu süre, şikâyet hakkı olan kişinin fiili ve failin kim olduğunu bildiği veya öğrendiği günden başlar.  Ancak, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan hakaret suçu bakımından şikâyet süresi, her ne suretle olursa olsun fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren iki yılı geçemez.  Şikâyet hakkı olan birkaç kişiden birisi altı aylık süreyi geçirirse bundan dolayı diğerlerinin hakları düşmez. 

Kovuşturma yapılabilmesi şikâyete bağlı suçlarda kanunda aksi yazılı olmadıkça suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi davayı düşürür ve hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına engel olmaz.

İştirak halinde suç işlemiş sanıklardan biri hakkındaki şikâyetten vazgeçme, diğerlerini de kapsar. Kanunda aksi yazılı olmadıkça, vazgeçme onu kabul etmeyen sanığı etkilemez. Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar gören kişinin şikâyetten vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada şahsi haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise artık hukuk mahkemesinde de dava açamaz.

Hakaret oluşturan fiiller kamu görevlisine hakaret dışında TCK’nın 75. maddesi gereğince ön ödeme kapsamında olup ön ödeme bir kovuşturma şartıdır.  Ön ödeme yoluna gidilmeden kamu dava açılamaz. Ön ödeme yoluna gidilmeden iddianame düzenlenmesi iddianamenin iadesi sebebidir.

Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret halinde suçun takibi şikâyete tabi olmayıp resen takibi gerekir.

TCK’nın 75. maddesinde, uyuşmazlıkların alternatif çözüm yollarından birisi olan ön ödeme; uzlaşma dışında kalan ve tür veya miktar olarak belirli bir cezayı gerektiren suçlar ya da kanunda açıkça ön ödemeye tâbi olduğu gösterilen katalog suçlar yönünden, kanunda belirtilen usullere göre belirlenen bir miktar paranın Devlet Hazinesine ödenmesi ile kamu davasının açılmasını engelleyen ya da açılmış bir kamu davasını düşmesini sağlayan hukuki bir kurumdur[2].

Uzlaşma kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere, yalnız adlî para cezasını gerektiren veya kanun maddesinde öngörülen hapis cezasının yukarı sınırı altı ayı aşmayan suçların faili a) Adlî para cezası maktu ise bu miktarı, değilse aşağı sınırını, b) Hapis cezasının aşağı sınırının karşılığı olarak her gün için yüz Türk Lirası üzerinden bulunacak miktarı, c) Hapis cezası ile birlikte adlî para cezası da öngörülmüş ise, hapis cezası için bu fıkranın (b) bendine göre belirlenecek miktar ile adlî para cezasının aşağı sınırını, soruşturma giderleri ile birlikte, Cumhuriyet savcılığınca yapılacak tebliğ üzerine on gün içinde ödediği takdirde hakkında kamu davası açılmaz.   Failin on gün içinde talep etmesi koşuluyla bu miktarın birer ay ara ile üç eşit taksit hâlinde ödenmesine Cumhuriyet savcısı tarafından karar verilir. Taksitlerin süresinde ödenmemesi hâlinde ön ödeme hükümsüz kalır ve soruşturmaya devam edilir.

 Taksirli suçlar hariç olmak üzere, ön ödemeye bağlı olarak kovuşturmaya yer olmadığına veya kamu davasının düşmesine karar verildiği tarihten itibaren beş yıl içinde ön ödemeye tabi bir suçu işleyen faile bu fıkra uyarınca teklif edilecek ön ödeme miktarı yarı oranında artırılır.  Özel kanun hükümleri gereğince işin doğrudan mahkemeye intikal etmesi halinde de fail, hâkim tarafından yapılacak bildirim üzerine birinci fıkra hükümlerine göre saptanacak miktardaki parayı yargılama giderleriyle birlikte ödediğinde kamu davası düşer. Cumhuriyet savcılığınca madde kapsamına giren suç nedeniyle ön ödeme işlemi yapılmadan dava açılması veya dava konusu fiilin niteliğinin değişmesi suretiyle madde kapsamına giren bir suça dönüşmesi halinde de yukarıdaki fıkra uygulanır.  Suçla ilgili kanun maddesinde yukarı sınırı altı ayı aşmayan hapis cezası veya adlî para cezasından yalnız birinin uygulanabileceği hallerde ödenmesi gereken miktar adlî para cezası esas alınarak belirlenir.  Bu madde gereğince kamu davasının açılmaması veya ortadan kaldırılması, kişisel hakkın istenmesine, malın geri alınmasına ve müsadereye ilişkin hükümleri etkilemez.

Hakaret suçunun; kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi halinde suça sürüklenen çocuklar hariç olmak üzere uzlaştırma veya ön ödeme yoluna gidilemez. Ancak suça sürüklenen çocuklarda kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçu uzlaştırma kapsamında olup uzlaştırma yine bir kovuşturma şartıdır.

Kamu görevlisine hakaret suçu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından re’sen soruşturulur. Takibi şikâyete bağlı değildir. Cumhuriyet savcısı şikâyet, ihbar veya başka bir suretle suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrendiği anda gerekli araştırma ve delil toplama sürecini tamamlayarak kamu davası açılmasını gerektirir yeterlilikte delil elde ederse iddianame düzenler. Uzlaştırma, seri muhakeme ve ön ödeme usulleri uygulanamaz

Hakaret suçlarında şüphelinin atılı suçu işlediğine ilişkin yeterli şüphe yoksa Cumhuriyet savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmektedir. Ancak şüphe varsa eylemin oluşturduğu suç şekline göre ya uzlaştırma ya da ön ödeme yoluna gidilmelidir. Yeterli şüphe varsa iddianame düzenlenir. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi soruşturma aşamasına ilişkin değil kovuşturma aşamasında geçerli olan ceza muhakemesine egemen ilkelerdendir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere; “Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.” Ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet kararının verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak şekilde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerekir[3].

      Hakaret eylemleri ile ilgili olarak 5237 sayılı Kanun’un 125/1-2 ve 129/3 maddelerinin uygulanabilmesi kapsamında değerlendirilebilecek eylem veya söylemlerin karşılıklı hakaret olup olmadığının somut olayın özelliklerine göre belirlenmesi gerekir. Karşılıklı hakaret nedeniyle soruşturma aşamasında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilemez.

              Kural olarak uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde uzlaşma hükümleri uygulanmaz.  Ancak ön ödeme kapsamına giren bir suç ile uzlaştırma kapsamına giren bir suçun birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde uzlaştırma kapsamındaki suç bakımından uzlaşma hükümleri uygulanır. (CMK m.253/3). Hakaret suçu aynı zamanda aynı mağdura karşı tehdit suçu ile birlikte işlenmişse öncelikle hakaret suçu açısından ön ödeme yoluna gidilmelidir.  Yine hakaret suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 150/1. maddesinde düzenlenen ve yağma suçunun daha az ceza gerektiren nitelikli hali olan “hukuki bir alacağın tahsili amacıyla tehdit” suçu ile birlikte işlenirse de ön ödeme yoluna gidilecektir. Aynı kapsamda olmak üzere basit yaralama, etkili yaralama, mala zarar verme, özel hayatın gizliliğini ihlal veya konut dokunulmazlığını ihlal gibi uzlaştırma kapsamındaki suçlarla beraber hakaret suçu aynı mağdura karşı işlendiğinde de hakaret suçu açısından ön ödeme hükümlerinin uygulanması gerekir.

Kamu görevlisine yönelik hakaret suçu hariç olmak üzere hakaret suçu aynı anda aynı mağdura karşı ayrıca tehdit suçu ile birlikte işlenmiş ise öncelikle TCK’nın 125. maddesi kapsamındaki hakaret eylemi ile ilgili olarak ön ödeme yoluna gidilmelidir. Ön ödeme önerisine uyulması halinde hakaret suçundan ek kyok verilerek tehdit suçu ile ilgili olarak uzlaştırma bürosuna gönderme kararı yazılmalıdır.  Eğer ön ödeme önerisine uyulmazsa ayırma kararı verilerek hakaret suçundan iddianame düzenlenecek olup tehdit suçundan ayrı bir soruşturma numarası üzerinden dosya gönderme kararı ile uzlaştırma bürosuna gönderilmelidir.

Ön ödeme karma nitelikte bir düzenleme olması nedeniyle hakaret suçuyla ilgili olarak kamu görevlisine hakaret dışındaki soruşturma veya kovuşturma evresinde bulunan dosyalar bakımından uygulanma zorunluluğu bulunmaktadır. Çünkü yasa ile getirilen düzenleme hem maddi hukuka hem de usul hukukuna ilişkin düzenlemeler olup kesinleşmiş dosyalar dâhil tüm dosyalarda uygulama alanı bulmalıdır.

1 Haziran 2024 den önce işlenen suçlarda ön ödeme miktarı 1800 TL artı soruşturma gideri olup 1 Haziran 2024 den sonra işlenen suçlarda ise ön ödeme miktarı 9000 TL artı soruşturma gideridir. Ön ödeme önerisine uyulup tebliğden itibaren 10 gün içerisinde ön ödeme miktarı soruşturma gideri ile birlikte Maliye veznesine yatırılırsa soruşturma aşamasında şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmekte olup eylem yargılama aşamasında ise mahkemece kamu davasının düşmesine karar verilir. Kamu davasının düşmesine karar verilmesi halinde müştekinin vekili varsa müşteki lehine vekâlet ücretine hükmedilemez.

TCK’nın 75. maddesi kapsamında teklif edilen ön ödeme önerisine şüpheli tarafından uyulmaması hâlinde Cumhuriyet savcısı tarafından iddianame düzenlenip kamu davası açılabilecek olup yargılama aşamasında ön ödeme teklifine uyulmaması hâlinde mahkemece kovuşturmaya devam edilip mahkûmiyete yetecek miktarda delil varsa mahkûmiyet kararı verilebilecektir. Yargılama aşamasında ön ödeme teklifine uyulmaması halinde zorunlu olarak mahkûmiyet kararı verilemez. Ön ödeme alternatif bir çözüm yöntemi olup onarıcı adalet kurumlarından biridir.

HAKARET SUÇUNU İŞLEDİĞİ İDDİA EDİLEN ŞÜPHELİ VEYA SANIĞIN ÖN ÖDEME ÖNERİSİNE UYMASINI ÖNERMEKTEYİM. ÇÜNKÜ YARGILAMAKİ ÖZELLİKLE VEKÂLET ÜCRETİ VE ADLİ SİCİL KAYDI AÇISINDAN OLASI BİR MAHKÛMİYET HALİNDE SANIĞIN ALEYHİNE SONUÇLAR DOĞABİLECEKTİR.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Yazar

Ceza Hukuku Bilinci Platformu Yöneticisi


[1] Ersin Şare, ‘Hakaret Suçu Yönünden Ön ödeme’ (2025) 31(1) Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi (Prof. Dr. Havva Güzin Üçışık’a Armağan), s. 158.

[2] Veli Özer Özbek/Koray Doğan/Pınar Bacaksız, Ceza Muhakemesi Hukuku ,15. Baskı, Seçkin Yayınevi 2022, s 122

[3] Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 19. 12. 2024 tarihli, 2023/11362 esas ve 2024/13572 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

SAVUNMA HAKKI -Cumhuriyet savcısı Doç. Dr. Cengiz Apaydın

Savunma hakkı, 1982 Anayasası’nın 36. maddesinde “temel haklar ve ödevler” başlığını taşıyan ikinci kısmın “kişinin hakları ve ödevleri” başlıklı ikinci bölümünde “hak arama hürriyeti” başlığı altında temel bir hak olarak düzenlenmiştir. Bir hakkın temel hak sayılması, o hakkın saygınlığını ve güvencesini artırmaktadır. Temel haklara dokunulamaz, devredilemez ve vazgeçilemez (Ay m. 12/1). Bu hükme göre, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”. Anayasa’da, bu hakkın yargı mercileri önünde kullanılabileceği belirtilmiştir; ancak, uyuşmazlığın henüz yargı mercilerinin önüne gelmediği soruşturma aşamasında da, savunma hakkına ihtiyaç vardır. Soruşturmada, koruma tedbirlerine ilişkin işlemler esnasında veya Cumhuriyet savcılığı tarafından ifade alındığı sırada da şüphelinin savunma hakkı bulunmaktadır[1].

Sanığın ceza muhakemesinde kendi kendini savunma konusunda çeşitli olanak ve haklara sahip bulunması, bunların gerektiği biçimde kullanılması için yeterli olmamaktadır. Çünkü sanıkların çoğu, hukuki konularda hiç bir deneyimi ve bilgisi olmayan kişilerdir. Bu yüzden, genellikle haklarını nasıl kullanacaklarını, kendilerini nasıl savunacaklarını bilemezler. Sanığın içinde bulunduğu ruhsal durum, onun, soruşturmaların sonucunu doğru değerlendirmesini, amaca uygun dilekçeler vermesini ve çoğu kez susmanın mı, yoksa konuşmanın mı lehine olacağı konusunda doğru karar vermesini engelleyecektir. Ayrıca, sorunlara kural olarak ihtiyatla yaklaşacak olan müdafinin savunması da, duygusal hareket eden sanıktan çoğu kez, daha inandırıcı etki yapacaktır. Bu nedenle, ceza muhakemesinde sanığın, kendi savunma yeteneğine güvenmek yerine, bir müdafiye başvurması daha yararlıdır[2].

Ceza muhakemesi çerçevesinde bir suçlamayla karşılaşan şüpheli ya da sanık açısından en önemli haklardan biri de suçlamadan kurtulmasını sağlayabilecek olan bir savunma hakkına sahip olabilmektir[3]. Savunma, suçlamaya karşı şüphelinin veya sanığın yararına olarak, hukukî ve fiilî açıdan korumayı amaçlayan bir faaliyettir. Bu hak Anayasa’da, kabul ettiğimiz sözleşmelerde ve kanunlarımızda yer almıştır. Şüpheli veya sanık, hakkındaki suçlamalara ilişkin savunmayı kendisi yapabileceği gibi bir müdafi aracılığıyla da yapabilir. Suç işlediği iddia edilen sanığın duruşmaya katılma, suçlamayla ilgili olarak kendisini bizzat veya müdafisi vasıtasıyla savunma, tanık veya tanıklara soru sorma, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik lehinde olan delil veya delilleri araştırılmasını isteme hakkı bir bütün olarak savunma hakkı kapsamında değerlendirilmelidir.

Ceza muhakemesinde Cumhuriyet savcılığı ve mahkemenin, soruşturmayı çok yönlü, yani sanığın lehine de olabilecek biçimde yürütmekle görevli bulunmaları, sanığın haklarının üçüncü bir kişi tarafından savunulmasını gereksiz kılmayacaktır: Savcılık, sanığın lehinde ve aleyhindeki tüm delilleri toplamakla mahkeme ise sosyal devlet ilkesi gereğince sanığı gözetmekle yükümlüdürler. Ancak, bunların bir müdafinin savunmasının yerine geçebileceği ve ayrıca artık bir müdafinin faaliyetine gerek bulunmadığı düşünülmemelidir. Çünkü mahkeme ile Cumhuriyet savcılığının ceza muhakemesindeki rollerini, müdafi rolüyle bağdaştırmak kolay değildir. Savcı, soruşturma göreviyle koşullanmış olduğundan, sanığın lehine durumları kolayca gözden kaçırabileceği gibi, objektif olma çabasındaki hâkim de, gerçeği aydınlatma görevini fazlaca abartarak, sanığın haklarını farkında olmaksızın kısıtlayabilir. Oysa müdafi, faaliyetini, muhakemenin meşruiyetini gözetme ve gerektiğinde tek yanlı da olsa sanığın haklarına işlerlik kazandırma üzerinde yoğunlaştıracaktır. Bu nedenle, İHAS’nin 6/3-c. maddesi ve fıkrasında güvence altına alındığı gibi muhakemenin her aşamasında bir müdafinin yardımından yararlanma hakkı sanığa tanınmıştır[4].

Adil yargılamanın zımni gerekleri “hakkaniyete uygun yargılama” kavramından hareket ederek saptanmıştır. Bu gereklerden en önemlisi Anayasa’nın 36. maddesinde de açıkça ifade edilmiş olan “savunma hakkı“dır. Ceza yargılamasındaki savunma haklarının güvence altına alınması demokratik toplumun temel bir ilkesidir. Bu sebeple hakkaniyete uygun bir yargılamanın gerçekleştirilmesi için, yargılamanın yürütülmesi sırasında alınan önlemlerin, savunma hakkının yeterince ve tam olarak kullanılması ile uyumlu olması ve bu hakların teorik ve soyut değil, etkili ve pratik olacak şekilde yorumlanması gerekmektedir[5].

Adil yargılanma hakkının muhtevası, savunma ve müdafi yardımından faydalanma hakkı yönünden iç hukukumuzun da bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-c maddesinde belirlenmiştir. Buna göre, bir suç ile itham edilen herkes, kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından faydalanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddi olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek hakkına sahiptir. Anılan madde gereğince, bir suç isnadı altında bulunan kişi savunma hakkının kullanılmasında, kendisini bizzat savunma, seçtiği bir müdafi yardımından yararlanma ve bir müdafi tayin etme imkânından yoksun ise ve adaletin selameti için gerekli görülürse re’sen atanacak bir müdafi yardımından yararlanma olmak üzere üç ayrı hakka sahiptir. Bu nedenle, suç isnadı altında bulunan kişinin kendisini bizzat savunması talep edilemez. Savunma hakkının etkin bir şekilde kullanma imkânını sağlayan müdafi yardımından yararlanma hakkı aynı zamanda adil yargılanma hakkının diğer bir unsuru olan “silahların eşitliği” ilkesinin de gereğidir[6].

Şüpheli veya sanığın en önemli hakkı savunma hakkıdır. Şüpheli veya sanığın bu çerçevede; müdafiden yararlanma hakkı (CMK 147/1-c; 148/4), susma hakkı (CMK 147/1-e), kendi kendini suçlamaya ve kendi aleyhine aktif olarak muhakemeye katılmaya zorlanamama, soru sorma hakkı, tercümandan yararlanma hakkı, delil toplama ve ibraz etme hakkı (CMK 177 vd.), delillerin toplanmasını isteme hakkı (CMK 147/1-f) ve duruşmada hazır bulunma hakkı bulunmaktadır. Davaya konu olayın yargılaması yapılırken sanığın ve şüphelinin savunma hakkı kısıtlanmamalıdır[7]. Sanığın, adil, dürüst ya da hakkaniyete uygun yargılanma hakkı vardır[8].

Savunma hakkı soruşturmanın ve yargılamanın her aşamasında kullandırılmalıdır. Karar bozulduktan sonra eğer bozma sonrası verilecek ceza önceki cezadan fazla ise kesinlikle bozmaya karşı beyanlarının tespitine yönelik tebligat çıkarılması sonucu tebligat ile yetinilmesi savunma hakkının kısıtlanması niteliğindedir. Sanığın duruşmada hazır edilerek savunma ve delillerinin sorulması gerekir. Nitekim Bölge Adliye Mahkemesi’nin aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” 5271 sayılı CMK’nın 307. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesinin “Sanık, müdafii, katılan ve vekilinin dosyada var olan adreslerine de davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları saptanmamış olsa da duruşmaya devam edilerek dava yokluklarında bitirilebilir” hükmü uyarınca dosyada var olan adresine davetiye tebliğ edilemeyen sanığın yokluğunda yargılamaya devam edilmesi mümkün ise de, aynı maddenin aynı fıkrasının 2. cümlesinin “Ancak, sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise, her hâlde dinlenmesi gerekir” hükmü göz önüne alındığında, ilk derece mahkemesinin sanık hakkındaki beraat kararının Dairemizin 20.01.2023 tarih ve 2022/1387 esas, 2023/186 karar sayılı ilamı ile bozulması üzerine yapılan yargılamada sanığın savunması alınmadan mahkûmiyetine karar verilmek suretiyle savunma hakkının kısıtlanması, bozmayı gerektirmektedir”[9].

Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, talebi hâlinde baro tarafından bir müdafi görevlendirilir. Şüpheli veya sanık on sekiz yaşını doldurmamış ya da sağır dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malûl olur ve bir müdafii de bulunmazsa talebi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. Üst sınırı en az beş yıl hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada şüpheli veya sanığın talebi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. Şüpheli veya sanık vekâletname aranmaksızın müdafi ile her zaman ve konuşulanları başkalarının duyamayacağı bir ortamda görüşebilir. Bu kişilerin müdafisi ile yazışmaları denetime tâbi tutulamaz. Müdafi ile görüşmesinden önce ve görüşmesi sırasında, talebi hâlinde yakalanan kişiye kalem ve kâğıt verilir. Soruşturmayı geciktirmemek kaydıyla ve yakalanan kişi isterse, vekâletname aranmaksızın en çok üç müdafi ifadede hazır bulunabilir. Her kolluk biriminde görüşme için uygun şartları haiz görüşme odası ayrılır. Müdafi, soruşturma evresinde dosya içeriğini inceleyebilir ve istediği belgelerin bir örneğini harçsız olarak alabilir. Kollukta bulunan soruşturma dosyası için yetkili Cumhuriyet savcısının yazılı emri gerekir. Müdafinin dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek alması, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise, Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, sulh ceza hâkiminin kararıyla bu yetkisi kısıtlanabilir. Yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adlî işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında, ikinci fıkra hükmü uygulanmaz. Müdafi, Cumhuriyet başsavcılığınca iddianamenin mahkemeye verildiği tarihten itibaren dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir. Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafinin yardımından yararlanabilir; kanunî temsilcisi varsa, o da şüpheliye veya sanığa müdafi seçebilir[10].

Adil yargılanmanın bir gereği olarak silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesi doğrultusunda, kollukta, Cumhuriyet savcılığında, sorguda, ilk derece ve istinaf mahkemelerinde, şüpheli/sanık veya müdafilerinin savunma haklarını kullanmaları ile delillerini ileri sürebilmeleri için yeterli süre ve kolaylık sağlanarak, bu hakkın sağlıklı ve usulüne uygun bir şekilde kullandırılmış olması şarttır. Çünkü savunma hakkı kutsaldır. Savunma hakkının kullandırılmaması veya kısıtlanması açık bir hukuka aykırılık oluşturmaktadır[11].

Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafinin yardımından yararlanabilir; kanunî temsilcisi varsa, o da şüpheliye veya sanığa müdafi seçebilir. Soruşturma evresinde, ifade almada en çok üç avukat hazır bulunabilir. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar bakımından yürütülen kovuşturmalarda, duruşmada en çok üç avukat hazır bulunabilir (CMK 149).

Yargıtay’ın öngörülen ceza miktarı nedeniyle yasal müdafi bulundurma zorunluluğuna ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir: “5271 sayılı CMK’nın 101/3. maddesi gereğince tutuklanması istenen ve seçtiği bir müdafii de bulunmayan sanığa müsnet suçun niteliği ve ön görülen ceza miktarı gözetilmeksizin müdafii görevlendirilmesinin yasal zorunluluk olması karşısında; görevlendirilen müdafinin refakatinde tutuklanması nedeniyle, delillere erişme ve savunma hazırlama imkânları itibariyle (AİHM Gregaceviç/Hırvatistan) çelişmeli yargılamanın gereği olan “silahların eşitliği” ilkesinin ve Anayasanın 36, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddeleri ile teminat altına alınan adil yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğuracak biçimde (AİHM Salduz/Türkiye), adaletin selameti açısından gerekli olan müdafii görevlendirilmeden yargılama yapılıp savunması tespit edilmek suretiyle savunma hakkının kısıtlanması, kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmektedir[12].

Savunma hakkının Anayasada düzenlenen temel hak niteliğine uygun olarak, sanığa savunma hakkının verilmemesi veya sanığın savunma hakkının kısıtlanması halinde hüküm daima hukuka aykırı sayılır. Ceza yargılamasında sanığın en önemli hakkı savunma hakkıdır ve yargılamanın her aşamasında söz konusudur. Bu haktaki sınırlamalar Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin, laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz[13].

Avukat yardımından yararlanma ve delillere erişim hakkı, AİHS çerçevesinde, sanığın savunma hakkının, dolayısıyla adil yargılanma hakkının yerine getirilmesine ilişkindir. Mahkemenin görevi, bir ihtilafın tüm taraflarının AİHS’de kendilerine tanınan “adil yargılanma” hakkından faydalanmasını sağlamaktır. Taraflar, açık ve kesin biçimde kendi istemleri ile mahkeme önündeki haklarından bir bölümünü uygulamama kararlığı içine girmedikleri sürece, savunma hakları kısıtlanamaz. Anayasamızın 36. maddesi ile güvence altına alınan savunma hakkını, şüpheli veya sanık, bizzat kullanabileceği gibi müdafi aracılığıyla da kullanabilir. Ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkının asgari koşullarını düzenleyen 6. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendinde; sanığın, kendisini bizzat savunma hakkının yanında, müdafi tayin etme yetkisi ile belirli şartlarda müdafiden ücretsiz yararlanabilme hakkının da bulunduğu belirtilmiştir. Ancak ücretsiz müdafiden yararlanma hakkı da sınırsız, mutlak bir hak değildir. Bu yardım, ancak sanık mali imkânlardan yoksun ise ve adaletin selameti gerektiriyor ise verilir[14].

Şüphelinin veya sanığın ifadesinin alınmasında veya sorguya çekilmesinde aşağıdaki hususlara uyulur: a) Şüpheli veya sanığın kimliği saptanır. Şüpheli veya sanık, kimliğine ilişkin soruları doğru olarak cevaplandırmakla yükümlüdür. b) Kendisine yüklenen suç anlatılır. c) Müdafii seçme hakkının bulunduğu ve onun hukukî yardımından yararlanabileceği, müdafiin ifade veya sorgusunda hazır bulunabileceği, kendisine bildirilir. Müdafii seçecek durumda olmadığı ve bir müdafii yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine baro tarafından bir müdafi görevlendirilir. d) Yakalanan kişinin yakınlarından istediğine yakalandığı derhâl bildirilir. e) Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu söylenir. f) Şüpheden kurtulması için somut delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılır ve kendisi aleyhine var olan şüphe nedenlerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri sürmek olanağı tanınır. g) İfade verenin veya sorguya çekilenin kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi alınır.

Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafinin yardımından yararlanabilir; kanunî temsilcisi varsa, o da şüpheliye veya sanığa müdafi seçebilir. Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ile hukukî yardımda bulunma hakkı engellenemez.

Sanığın talebi olsun ya da olmasın CMK’nın 150/3. maddesinde düzenlenen “beş yıllık sınırının” belirlenmesinde ağırlaştırıcı neden veya nitelikli hal uygulanması sebebiyle üst sınırın beş yılın üstüne çıkması durumunda zorunlu müdafi atanması gerekir[15].

Tutuklamaya sevk edilen şüphelinin sorgusu müdafisi huzurunda yapılır. Savunma hakkının verilmemesi veya sanığın savunma hakkının kısıtlanması halinde hüküm daima hukuka aykırı sayılır[16]. Mutlak bir bozma nedeni oluşturmaktadır.

 Savunma hakkı kutsal olup adil yargılama ilkesi ışığında silahların eşitliği gereğince şüpheli veya sanığın kendisini ifade etmesi ve delillerini sunabilmesi için hukuki ve fiili imkânların tanınması şarttır. Şüpheli veya sanık suçsuz olduğunu değil, iddia makamı şüpheli veya sanığın suçluluğunu bilimsel ve teknik delillerle ispatlamalıdır. Hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş deliller dışındaki hiçbir iddia dosyada bulunmamalıdır. Delillerin akla, mantığa ve hayatın olağan akışına uygun olması gerekir. Kurgu üzerinden soruşturma veya yargılama yapılamaz.

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU

GENÇLİK CEZA PLATFORMU

cezahukukubilinci.org


[1]    Centel, Nur/Zafer, Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, İstanbul, 2016, 161. Savunma alınmadan hüküm kurulması hukuka aykırılık oluşturmaktadır. Nitekim Bölge Adliye Mahkemesi’nin aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Hakaret suçundan sanık hakkında yapılan yargılama sırasında, yargılama konusu suçun basit yargılama usulü kapsamında olduğu gerekçesiyle CMK’nın 251. maddesi uyarınca verilen hükme karşı itiraz edilmesi halinde hükmü veren mahkemece duruşma açılacağı ve genel hükümlere göre yargılamaya devam olunacağı düzenlenmiş olduğundan sanığın savunmasının alınması için çıkarılan tebligata rağmen sanığın gelmemesi üzerine savunmasının tespitine yönelik yeni bir işlem tesis edilmeksizin yokluğunda yargılamaya devam edilerek mahkûmiyet hükmü kurulmuştur. Bu itibarla, CMK’nın 193/1. maddesinde yazılı olup, savunma hakkı yanında yargılama yönteminin temel ilkelerinden olan “doğrudan doğruyalık, vasıtasızlık ve yüzyüzelik” ilkelerinin gerçekleştirilmesi amaçlarına da yönelik bulunan; “hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma yapılamaz” hükmüne uyulmayarak, savunma alınmadan mahkûmiyet hükmü kurulması suretiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlâli sonucuna da sebebiyet verildiği, böylece Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan savunma hakkının ihlâli suretiyle CMK’nın 289/1-e maddesine aykırı olarak hüküm kurulması, bozmayı gerektirmiştir”. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Ceza Dairesi’nin26. 02. 2025 tarihli, 2024/580 esas ve 2025/877 sayılı kararı.

[2]      Eser, Albin, “Alman ve Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Sanığın Hukuki Durumu”, (çev: Centel, Nur), Yargıtay Dergisi, C: 16, S:3 (Temmuz 1990), 328-329.

[3]      Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Ceza Muhakemesi Hukuku, 6. Baskı,  Ankara:, 2011,  71.

[4]      Eser, 329.

[5]      Anayasa Mahkemesi B. No: 2013/4784, 7.3.2014, § 32.

[6]      Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Pakelli/Federal Almanya Davası, B. No: 8398/78, 25.4.1983.

[7]      Ünver, Yener//Hakeri, Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 14. Baskı, Ankara, 2018, 203.

[8]      Centel/Zafer, 13. Baskı, 155.

[9]    Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Ceza Dairesi’nin24. 03. 2025 tarihli, 2025/ 730 esas ve 2025/585 sayılı kararı.

[10]    Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nin 22-24. maddeleri.

[11]  Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Sanık hakkında kurulan hükümde, sanığın kararın verildiği son celse duruşmada hazır edilmediği ve bu esnada başka bir suçtan 14.08.2014 tarihinden itibaren Antalya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olduğu anlaşıldığından sanığın duruşmalardan bağışık tutulması yönünde bir talebinin bulunmaması ve 5271 sayılı Kanun’un 195. maddesindeki koşullar da bulunmadığından son celse duruşmada hazır edilip esas hakkında mütalaaya karşı diyeceklerinin ve son sözünün sorulmaması, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 15.11.2018 tarihli ve 2018/17-339 Esas, 2018/536 Karar sayılı kararında belirtildiği üzere, hüküm tarihinde Antalya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda başka suçtan hükümlü olarak bulunan ve duruşmalardan bağışık tutulma talebi de bulunmayan sanığın bizzat veya Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla duruşmada hazır edilmeksizin hakkında mahkûmiyet hükmü kurulması suretiyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Ludi/İsviçre, B. No: 12433/86, 15.06.1992, §§ 49-50; Artico/İtalya, B. No: 6694/74, 13.05.1980 § 33; Sejdovic/İtalya, B. No: 56581/00, 01.03.2006 § 81 kararlarında belirtildiği üzere savunma hakkı kısıtlanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesine ve 5271 sayılı Kanun’un 196. maddesine aykırı davranılması nedeniyle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının yerinde olduğu sonucuna varılmıştır. 1. Gerekçe bölümünde belirtilen nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazın kabulüne, 2. 5271 sayılı Kanun’un 308. maddesinin ikinci fıkrası gereği Yargıtay 1. Ceza Dairesinin, 15.10.2019 tarihli ve 2019/1871 esas, 2019/4374 karar sayılı ilâmının, sanık Ş…hakkında mağdur R..’a yönelik kasten öldürmeye teşebbüse yardım suçundan kurulan hükmün onanmasına ilişkin kısmının kaldırılmasına, 3. Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle Antalya 4. Ağır Ceza Mahkemesinin, 31.12.2014 tarihli ve 2014/175 esas, 2014/425 karar sayılı kararına yönelik sanık Ş..müdafinin temyiz isteği yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Kanun’un 321. maddesi gereği, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle bozulmasına, dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine 18.02.2025 tarihinde karar verildi”.

[12]    Yargıtay 16. C.D’nin, 05. 07. 2019 tarihli, 2018/1498 esas ve 2018/2303 sayılı kararı. (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır).

[13]    Centel/Zafer, 13. Baskı, 161.

[14]    Yargıtay 16. C.D’nin, 05. 07. 2019 tarihli, 2018/1498 esas ve 2018/2303 sayılı kararı (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır).

[15]    Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “5271 sayılı CMK’nın zorunlu müdafiilik sistemini, istisna olmaktan çıkararak adeta kural haline getirecek şekilde zorunlu müdafiilik sisteminin uygulama alanını genişletmesi, suç isnadı altında olan bir birey için önemli olan hususun; hakkında istenen hapis cezasının alt veya üst sınırının uzunluğu olması olup bu alt ve üst sınırın uzunluğunun ister cezanın temel şeklinden kaynaklansın isterse suçun nitelikli hali veya ağırlaştırıcı nedeninden kaynaklansın belirtilen sonucun değişmeyeceği, aksi durumun kabulü yani, CMK’nın 150/3 maddesinde düzenlenen “beş yıllık sınırının” belirlenmesinde ağırlaştırıcı neden veya nitelikli hal uygulanması sebebiyle üst sınırın beş yılın üstüne çıkması durumunda zorunlu müdafii atanmasının gerekmediğini kabul etmenin sanıkların “savunma haklarının kısıtlanması ve bunun sonucunda adil yargılanma” hakkından mahrum edeceği, bunun da adalete erişim hakkını sınırlayacağı apaçık ortadadır. Bu nedenlerle, silahlı terör örgütü üyesi olmak suçlarının 3713 sayılı TMK’nın 3. maddesinde düzenlenen mutlak terör suçlarından olması, aynı yasanın 5. maddesi kapsamında mutlak terör suçlarında her halükarda 3713 sayılı TMK’nın 5. maddesinin herhangi bir takdir hakkı olmaksızın uygulanmasının zorunlu olduğu, bu kapsamda “silahlı terör örgütü üyesi olmak suçlarında cezanın alt sınırın beş yıldan fazla olduğu” nazara alındığında, sanık hakkında, “silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçundan yapılan yargılama sırasında, CMK’nın 150/3. maddesi gereğince isteğine bağlı olmaksızın hatta açıkça müdafi istemediğini beyan etse bile müdafii görevlendirme zorunluluğu bulunmaktadır. Silahlı terör örgütü üyeliği suçundan yargılaması yapılan sanığın, yargılama aşamasında kendisinin seçtiği bir müdafii bulunmadığı gibi CMK’nın 156. maddesi gereğince de re’sen bir müdafi görevlendirilmediği, sanığa isnat edilen “silahlı terör örgütü üyeliği” suçunun niteliği dikkate alındığında, CMK’nın 150. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca hakkında müdafi görevlendirilmesinin zorunlu olduğunun anlaşılması karşısında, Anayasanın 36, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddelerinde teminat altına alınan adil yargılanma ilkesine aykırı olacak ve savunma hakkının kısıtlanmasını doğuracak biçimde kovuşturmada müdafi hazır bulundurulmaksızın mahkûmiyet hükmü kurulmak suretiyle CMK 150/3, 188/1, 197/1 ve 289/1-a-e maddelerine muhalefet edilmesi; Bölge Adliye Mahkemesi gerekçeli kararının 5070 sayılı elektronik imza Kanunun 5. ve 22. maddeleri gereğince güvenli elektronik imza ile imzalandığı belirtildiği halde 97999 sicil numaralı üye hâkim tarafından imzalanmaması, kanuna aykırı olup, sanık müdafii, sanık ve eşinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu nedenlerle bozulmasına, sanığın tutuklulukta geçirdiği süre, atılı suç için kanun maddelerinde öngörülen ceza miktarı ve bozma nedeni gözetilerek tutukluluk halinin devamına, 28.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanunun 8. maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanun’un 304. maddesi uyarınca dosyanın Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 26.12.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi “. Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, 26.12. 2019 tarihli, 2019/9276 esas ve 2019/8380 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[16]    Centel/Zafer, 152.

KİŞİLER ARASINDAKİ KONUŞMALARIN DİNLENMESİ VE KAYDA ALINMASI SUÇU – AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçu TCK’nın 133. maddesinde şöyle düzenlenmiştir; (1) Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaları, taraflardan herhangi birinin rızası olmaksızın bir aletle dinleyen veya bunları bir ses alma cihazı ile kaydeden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi, diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (3)  Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların kaydedilmesi suretiyle elde edilen verileri hukuka aykırı olarak ifşa eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve dört bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması eylemi TCK’da suç olarak tanımlanmaktadır. Bir arada bulunan kişiler arasında yapılan konuşmanın aleni olmayan konuşma olarak kabulü için konuşmanın yapıldığı yerin önemi yoktur. Bu bakımdan, örneğin bir parkta iki kişi arasında geçen konuşmanın başkaları tarafından ancak özel gayret gösterilerek duyulabilecek olması hâlinde, aleni olmayan konuşma söz konusudur. Keza, örneğin bir evde sınırlı sayıda kişi­ler arasında yapılan konuşma, aleni olmayan bir konuşmadır. Birinci fıkrada tanımlanan suç, aleni olmayan konuşmanın bir aletle dinlenmesi veya bir ses alma cihazı ile kayda alınması ile oluşur. Söz ko­nusu suçu, aleni olmayan konuşmanın tarafı olmayan kişi işleyebilir. Suçun oluşabilmesi için, konuşmanın taraflarından herhangi birinin rızasının ol­maması yeterlidir. Bu bakımdan konuşmanın taraflarından birinin rızasının olması, fiili suç olmaktan çıkarmayacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, kişiler arasındaki aleni olmayan konuş­maların, söyleşiye katılan kişilerden biri tarafından diğerlerinin rızası olma­dan kayda alınması, suç olarak tanımlanmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasına göre, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların işlenmesi suretiyle elde edildiği bilinen veya böylece elde edildiği kabul edilebilecek olan bilgilerden yarar sağlanması veya bunları başkala­rına verilmesi veya bunlardan diğer kişilerin bilgi edinmelerini temin etmek, suç olarak tanımlanmıştır. Bu konuşma içeriklerinin basın ve yayın yoluyla yayınlanması, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir[1].

Kişinin tarafı olduğu haberleşme içerikleri kaydetmesi ve tarafı olduğu iki kişi arasındaki yüz yüze konuşmayı kaydetmesi eylemleri 5237 sayılı TCK’nın 132. ve 133. maddeleri kapsamında suç olarak düzenlememiş olup koşulları bulunduğu takdirde aynı Kanun’un 134. maddesindeki özel hayatın gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilebilecektir[2].

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması eylemlerinin ne suretle ve ne maksatla ya­pıldığının suçun oluşumu açısından önemi yoktur. Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçları TCK’nın 137. maddesine göre kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle veya belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.  Ancak sanığın mesleğinin kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçunun işlemesinde nasıl bir kolaylık sağladığı gerekçeli olarak açıklanması suretiyle ağırlatıcı nedeninin uygulanması şarttır. 

Demokratik toplumlarda kişilerin serbestçe haberleşmesi, insan kişiliğinin bir sonucu olarak görülmektedir[3]. Toplumsal bir varlık olan insan, diğer insanlarla yüz yüze iletişim kurmak ve konuşmak ihtiyacı içindedir. Kişi, iletişim özgürlüğü kapsamında olmak üzere ifadeleri üzerinde tasarruf imkanına sahip olup; ifadelerinin etki alanını, yani ifadelerinin kimler tarafından duyulacağını, kayda alınıp alınmayacağını, bu kayıtların içeriğine kimler tarafından öğrenileceğini belirleme yetkisine sahiptir. Günümüzde akıllı telefon, bilgisayar veya tablet gibi modern dinleme teknolojilerinin gelişmesi ve her geçen gün bir yenisinin eklenmesi, konuşmaların gizliliğinin ihlali yolu ile kişilerin ifade ve/veya iletişim özgürlüğüne müdahale tehlikesini artırmaktadır[4].

İnsan haklarını düzenleyen uluslararası metinlerde kişinin temel hakları arasında yer aldığı belirtilen iletişim özgürlüğü, hak sahibinin dilediği kimselerle dilediği biçimde iletişimin ve ifade özgürlüğünün engellenmemesini ve bu iletişimin ve ifade özgürlüğünün tarafların izni olmadıkça üçüncü kişilerin algı ve müdahalesinden korunmasını ifade etmektedir.

Kişiler arasındaki iletişimözgürlüğü ile kişilere kişiliğini serbestçe geliştirebileceği bir ifade alanı sağlamak üzere, her türlü baskıdan uzak, özel bir dünya, özerk bir alan sağlanır; bu bakımdan özel hayatın gizliliği iletişim ve serbestçe konuşma gizliliğine dokunulmamasını kapsamaktadır[5].

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 133. maddesinde genel olarak kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçu, üç ayrı suç tipi olarak düzenlenmiştir: Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaları bir aletle dinleme veya ses alma cihazı ile kaydetme; katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi ses alma cihazı ile kaydetme; kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların kaydedilmesi suretiyle elde edilen verileri hukuka aykırı olarak ifşa etme suçlarıdır[6].

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasısuçu ile özel hayatın ve iletişim özgürlüğünün korunması amaçlanmıştır. Çünkü kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmalar da özel hayat alalına dahildir [7]. Anayasada soyut olarak belirtilen hak ve/veya özgürlükler korunan hukuki yararlar olarak Türk Ceza Kanunu’nda somutlaşmaktadır[8].

TCK’nın 133. maddesinde düzenlenen suç ile korunan hukukî yarar; genel olarak kişilerin özel hayatının gizliliği, özel olarak da bireysel iletişim ve haberleşme özgürlüğüdür. Bu nedenle özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu düzenleyen norm ile kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçunu düzenleyen norm arasında genel-özel norm ilişkisi bulunmaktadır.

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasısuçu düşünce özgürlüğü ile de bağlantılı olup konuşmanın dinlenmesi ve/veya kayda alınması korkusunu yaşayan kişiler düşüncelerini özgürce ifade etmekten imtina edebilirler[9].

     Fail ancak gerçek kişi olabilir. Ancak tüzel kişilerin televizyon, radyo, gazete veya sosyal medya yoluyla işlediği suçlarda fail haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kişi ve yayın yönetmeni sorumludur. Ayrıca tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri de uygulanacaktır. Sadece gerçek kişilere yönelik olarak haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu işlenebilmektedir.

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasısuçunun mağduru ancak gerçek kişiler olabilmekte olup tüzel kişilerin mağduriyeti söz konusu olamayacağında katılma hakları da bulunmamaktadır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Sanık hakkında ilk derece mahkemesince  kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması, kişisel verilerin kaydedilmesi ve konut dokunulmazlığını ihlal etme suçlarına ilişkin kurulan hükümlere yönelik katılan Cumhurbaşkanlığı’na izafeten Maliye Hazine vekilinin istinaf istemi yönünden, bölge adliye mahkemesi tarafından verilen katılan kurum vekilinin istinaf başvurusunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 279 uncu maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca sıfat yokluğundan reddine karar verilmiştir[10]”.

Ceza hukukunun en önemli bölümü suç oluşturan eylemlerin neler olduğudur. Bu durum kanunilik ilkesinin doğal sonucudur. Hem hukukçular hem hukukçu olmayanlar açısından kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasısuçu kapsamındaki tüm eylemlerin bilinmesi şart olup herkesin bu eylemleri gerçekleştirmemek yönünde bir irade oluşturması gerekir. Unutulmamalıdır ki, kanunu bilmemek mazeret sayılmaz.

5275 sayılı yasanın 10/2- f madde ve fıkrası gereğince özel hayatın gizli alanına karşı suçlardan (TCK madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler.

 Cezaların infazında özellik arz etmesi ve suçun toplumsal barışı bozması nedenleriyle kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçuna ilişkin eylemlerin gerçekleşmemesine yönelik farkındalığın geliştirilmesi şarttır.

Ülkemizde koruyucu ve önleyici ceza hukuku çalışmalarının kurumsallaştırması gerektiğini düşünmekteyim. Eylemlerin suç olduğunu bilmeden eylemleri gerçekleştirenlerin ceza alarak hem kendilerine hem de topluma zarar verdikleri açıktır. Ceza hukuku bilinci eğitiminin okullarda zorunlu ders olarak okutulmasını önermekteyim.

AVUKAT

CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV


[1] TCK’nın 133. Maddesinin Gerekçesi.

[2] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 24. 03. 2025 tarihli, 2022/6489 esas ve 2025/3126 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır). Furkan… ile telefonda yaptığı haberleşmeyi ve diğer katılan Ramazan ile kapı arkasından yapmış olduğu yüz yüze konuşmayı kaydetmesi eylemlerinin haberleşmenin ve konuşmanın tarafı olması nedeniyle 5237 sayılı TCK’nın 132. ve 133. maddeleri kapsamında suç olarak düzenlenmediği gözetilerek sanığın eyleminin aynı Kanun’un 134. maddesi kapsamında da bir  değerlendirme yapıldıktan sonra sonucuna göre hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken telefon görüşmelerinin kayıt etmesi şeklinde gerçekleşen eylemine ilişkin olarak görüşmelerin ifşa edildiğine ilişkin herhangi bir iddia ve tespitin yer almadığı, bu kapsamda yukarıda açıklandığı şekilde telefon görüşmelerinin sanık tarafından kaydedilmesi eyleminin kanunda suç olarak düzenlenmemesi gerekçesi ile eksik değerlendirme sonucunda yazılı karar verilmesi, hukuka aykırılık oluşturmaktadır. Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 24. 03. 2025 tarihli, 2022/6489 esas ve 2025/3126 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3] Özek, Çetin, “Türk Ceza Kanunu’na Göre Hürriyet Aleyhine Cürümlerin Genel Prensipleri”, İÜHFM, CXXIX, s. 965.

[4]  Göktürk, Neslihan, “Kişiler Arasındaki Konuşmaların Dinlenmesi ve Kayda Alınması Suçu”, TAAD, Y:7, S:24 (Ocak 2016), s. 149.

[5] Özbudun Ergun, “Anayasa Hukuku Bakımından Özel Haberleşmenin Gizliliği”, Ankara Hukuk Fakültesi 50.Yıl Armağanı, 1925-1977, C.1, s. 265.

[6] Göktürk, s. 149.

[7] Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 7. Baskı, Ankara, 2014., s. 537.

[8] Apaydın, Cengiz, Ceza Muhakemesine Egemen İlkeler Işığında Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, Ankara, 025, s. 45.

[9] Özbek ve diğerleri, s. 538.

[10] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 7. 05. 2025 tarihli, 2022/5551esas ve 2025/13677 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

TIBBİ MALPRAKTİS DAVALARINDA BİLİRKİŞİ RAPORU-AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Tıbbi malpraktis davalarında, davalı hastane ve çalışanı olan hekim tarafından tıp bilimi standartları ile oluşan özen yükümlülüğüne uygun davranılıp davranılmadığı, tedavi ve teşhiste hatalı olup olunmadığı, hastanenin ve hekimin kusurları bulunup bulunmadığının tespiti için İstanbul Adli Tıp Kurumu kurumundan rapor alınmaktadır. Tarafların itiraz veya itirazları mahkemece yerinde görülürse dosya belirtilen hususların tespiti amacıyla somut olayın özelliklerine göre belirlenmiş konularında uzman üniversite hocalarından oluşan bilirkişiler kuruluna gönderilecektir.  Bilirkişi raporlarının dosya içeriğine uygun olması, Yargıtay, Danıştay, İstinaf, taraf ve mahkeme denetimine açık,  bilimsel verilere dayalı ve denetlenebilir olması şarttır.

Bilirkişiler, raporlarını hazırlarken raporun dayanağı olan somut ve özel nedenleri bilimsel verilere uygun olarak göstermek zorundadır. Bilirkişi raporu aynı zamanda Yargıtay veya Danıştay denetimine de elverişli olacak şekilde bilgi ve belgeye dayanan gerekçe ihtiva etmelidir. Ancak, bu şekilde hazırlanmış raporun denetimi mümkün olup, hüküm kurmaya dayanak yapılabilir. Bilirkişi raporu kural olarak hâkimi bağlamaz. Hâkim, raporu serbestçe takdir eder. Hâkim, raporu yeterli görmezse, bilirkişiden ek rapor isteyebileceği gibi gerçeğin ortaya çıkması için önceki bilirkişi veya yeniden seçeceği bilirkişi vasıtasıyla yeniden inceleme de yaptırabilir. Bilirkişi raporları arasındaki çelişki varsa hâkim çelişkiyi gidermeden karar veremez[1].

Bilirkişiye başvurulmasındaki amacın, hukuka uygun karar verebilmek için gerekli verilere ulaşmak olduğu göz önünde tutulduğunda, bilirkişilerin uyuşmazlık konusunda özel ve teknik bilgiye sahip olan kişiler arasından seçilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Buna ek olarak, bilirkişi veya bilirkişilerce düzenlenen raporda, sorulara verilen cevapların şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, rapor içeriğinin ise hükme esas alınabilecek nitelikte olması gerekmektedir. Doğrudan sağlık hakkını ilgilendiren bu tür davalarda, olayların oluşumuna ilişkin olarak delilleri değerlendirmekle görevli olan mahkemelerce, somut verilere dayanmayan, bilimsel değerlendirme içermeyen, yalnızca varsayıma dayalı olarak görüş bildiren bilirkişi raporlarının hükme esas alınması halinde, kişilerin Anayasal haklarını korumaya yönelik yeterli yargısal güvence sağlanmamış olacaktır[2].

2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 1. maddesinde, adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulduğu; 2. maddesinde, Adli Tıp Kurumunun, mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıp ile ilgili konularda bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmekle yükümlü olduğu; 15. maddesinde, Adli Tıp Üst Kurullarının, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin karara bağlayacağı düzenlenmiş iken, 703 sayılı “Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile anılan hükümler yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte, 15/07/2018 tarih ve 30479 sayılı Resmî Gazete ‘de yayımlanarak yürürlüğe giren 4 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 2., 3. ve 16. maddelerinde, yukarıda yer verilen hükümler aynı şekilde yeniden getirilmiştir[3].

Malpraktis soruşturmalarında bilirkişi raporu alınmadan soruşturma izni talep edilmelidir. Malpraktisten kaynaklanan taksirle ölümü neden olma eylemleri kural olarak basit taksirle işlenmekte olup bilinçli taksir hali istisnadır.   Hem basit taksirle öldürme hem de bilinçli taksirle öldürme eylemlerinin takibi şikâyete tabi olmayıp kamu adına re’sen Cumhuriyet başsavcılığı tarafında yürütülmekte olup öncelikle kovuşturma şartı olan Sağlık Bakanlığı Mesleki Sorumluluk Kurulu’ndan izin alınması şartı ile kamu davası açılmaktadır.  Özel sağlık kuruluşunda görev yapan hekimler ve ya sağlık çalışanları hakkında Mesleki Sorumluluk Kurulundan soruşturma izni istenmesi ve hukuki durumunun buna göre değerlendirilmesi gerekir. Eğer kamu davası açılmış ise mahkemenin durma kararı vererek Sağlık Bakanlığı Mesleki Sorumluluk Kurulu’ndan izin talep etmesi şarttır.

Taksirle yaralama olaylarında önce şikâyet sonra soruşturma izni alınması  eğer soruşturma izni verilmişse bilirkişi raporu alınması gerekmekte olup taksirle ölüme neden olma eylemlerinde şikayet alınmaksızın önce soruşturma izni alınması  eğer soruşturma izni verilmişse bilirkişi raporu alınması gerekmektedir.

Bilirkişi raporunun aktif veya pasif davranış içeren tıbbi müdahalenin tıp bilimi ve mevzuatlar ışığında gerekli ve yeterli olup olmadığı,  hastanın muayene, tetkik, takip, tedavi ve izleme aşamalarında hekimler tarafından objektif özen yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediği, olayda tıbbi malpraktis olup olmadığı, eğer komplikasyon oluşmuş ise komplikasyonunun iyi yönetilip yönetilmediği, tıbbi müdahalenin veya müdahalesizliğin hastanın durumunun ağırlaşmasına veya ölümüne neden olunup olunmadığı,  ayrıca kusur ve illiyet bağının tespitini içermesi gerekmekte olup iş birliği gerektiren tedavinin gerekli olduğu hallerde güven ilkesi de gözetilerek ayrıntılı ve gerekçeli olması şarttır.

AVUKAT

CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 17.06. 2025 tarihli, 2024/2448 esas ve 2025/3362 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2] Danıştay 10. Dairesi’nin 25.03. 2025 tarihli, 2021/4765 esas ve 2025/1828 sayılı kararı (UYAP isimli Danıştay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3] Danıştay 10. Dairesi’nin 11.06. 2025 tarihli, 2022/443 esas ve 2025/2282 sayılı kararı (UYAP isimli Danıştay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).