İNSAN ÖLDÜRME SUÇLARINDA KASTIN TESPİTİ

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN Avukat Cenk Ayhan APAYDIN

İNSAN ÖLDÜRME SUÇLARINDA KASTIN TESPİTİ

Kast somut olayın özelliklerine ve bu özellik içindeki ayrıntıların niteliklerine göre tespit edilmelidir. Kasta yüklediğimiz anlamın temelindeki beklenti failin bir zarar ve tehlikeyi gerçekleştirmek için hazırlıklara başladığını ve tam olarak planladığı şekilde gerçekleşmesi için çaba göstermesi durumu bulunmaktadır. Failin kastının tespiti için amacını elde etmek amacıyla gösterdiği çabaların araştırılarak, fail ile mağdurun ilişkisi, failin kullandığı vasıtanın niteliği, darbelerin sayısı ve yöneldiği bölge failin olay öncesi, olay sırası ve olay sonrası davranışları olayın yeri ve zamanı faili suç işlemeye sevk eden sebepler ile suçun işlenmesine gerekçe olarak ileri sürülen her şekil muhtemel hakkı sebepleri ve mazeretleri hayatın olağan akışı içerisinde değerlendirerek failin zihnindeki resmi ortaya çıkarmaya çalışmak gerekmektedir. Çünkü kasıtlı suçlarda failin zihninde istediği sonucun nasıl gerçekleşeceği konusunda adeta zihinsel bir resim mevcuttur. Ceza hukukun da sanığın suç işleme kararını alırken zihninde geçirdiği aşamaları kavramak ve sanığın gerçekleştirdiği eylemden neyi amaçladığı tespit ispat hukukuna ilişkin bir sorun olduğundan muhakeme hukuku ile ilgili olup insanların ruh durumlarını doğrudan bilemeyeceğimizden onları tanımak için elle tutulur verilere dayanmamız gerekmektedir. Gerçekte kast, somut olaylarda harici delillerle yani tanık anlatımları, bilirkişi raporları, şikâyetçinin ifadeleri, kamera kayıtları, olay yeri krokileri ve inceleme raporları bilimsel ve teknik bulgularla tespit edilebileceği gibi harici delillerden tamamen bağımsız olan kanıtla örneğin itiraf yoluyla da tespit edilebilir[1].

Kastın tespiti için, olay anında failin vermiş olduğu eylem kararının niteliksel karakteri ile bu olgunun ispatında kullanılan kanıtları birbirinden ayrıştırarak değerlendirmemiz gerekir. Örneğin, “failin kişiliği” emaresi, kastın tespitinde kullanılabilir bir kanıt olabilir ama bu kavram, kastın maddi içeriğine dâhil olamaz. Bu durumda, objektif niteliği haiz emarelerin yanı sıra sübjektif niteliği ortaya koyabilecek emareler de kastın ispatında kullanılmalıdır. Bunlara örnek olarak, eylem öncesi ve sonrasındaki tavrı, failin gençliği, profesyonelliği, zihni durumu, algılamada eksiklik yaşayıp yaşamadığı, risk karşısındaki kişisel tavrı, mağdur ve fail arasındaki duygusal bağ vb. kanıtlar sıralanabilir. Asıl önemli olan, uygulamacının bu kanıtları kataloğa dönüştürmekten ziyade onları her somut olayda yeri geldiğinde incelemiş olmasıdır[2].

Ceza yargılamasında amaç, maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın ortaya çıkarılmasıdır[3]. Ceza muhakemesi, maddi sorunun çözülmesi suretiyle maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını ve ardından hukuki sorunun çözüme kavuşturulmasını amaçlamaktadır[4].

Ceza hukuku sistemimizde maddi gerçeği ortaya çıkarılması için delil serbesti ve delillerin serbestçe takdiri esas alındığında kural olarak hâkimin somut olayı özelliklerine ve eldeki delillere göre kastı tespit etmesi gerekmektedir. Hâkimin kastın hangi suça yönelik olduğu hususunda veya suç kastının olup olmadığı hususunda kesin bir yargıya ulaşamaması halinde “şüpheden sanık yararlanır”, ilkesi uygulanır. Şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesi, masumiyet karinesinin uzantısı olan evrensel bir kuraldır. Bu ilke, ceza yargılamasında ispat konusunda bir husus şüpheli kaldığında sanık lehine sonuç çıkarmayı ve karar vermeyi gerekli kılan bir prensiptir. Buna göre, sanığın mahkûm edilmesi için, suçluluğu konusunda yargıca yüzde yüz kanaat gelmesi şarttır[5]. Örneğin, failin eyleminin adam öldürmeye yönelik olduğu saptanmıyorsa failin yaralama kastıyla hareket ettiği kabul edilmelidir. Ancak uygulamada delil toplama tekniklerinin yetersizliği, delil toplamakta görevli araştırma ve soruşturma organlarının teknik ve donanım yetersizliği nedeniyle yeterince delil toplanamamakta olup kastın belirlenmesinde olayı yargılayan hâkimin bakış açısına göre “şüpheden sanık yararlanır”, ilkesi uygulandığı gibi, ”şüpheden iddia güçlenir” şeklinde hukuksal bir temeli olmayan fiili bir uygulamaya yol açılmıştır. Oysa olayı yargılayan hâkimin sanığın kastını tespit için maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik her türlü delil ve verilerin hukuka uygun yöntemlerle toplanarak mahkemeye sunulması gerekmekte olup, mahkemeyi yetersiz soruşturma ve delillerle baş başa bırakarak sanığın kastının tespiti ceza hukukuna itibar sağlamayacağı gibi toplumun ceza adaletine olan güvenini ortadan kaldıracaktır. Şüphesiz ki, kast ceza hukukunun en önemli kavramlarından biri olup, yukarıda Yargıtay’ın sanığın kastını belirlerken belli suç tiplerine yönelik belli ölçütlere göre suç kastını tespit ettiği, ancak bazı ölçütlerin değişen olayın özelliklerine göre kasta farklı anlamlar yüklediği görülmüştür[6].

Kasten öldürme kastını ortaya koyan birden fazla parametrenin birleşme halinde artık eylemin kasten yaralama suçunu oluşturduğundan bahsedilemez[7]. Öldürme kastı failin tehlikelilik halini ortaya koyan dışa yansıyan davranışlarıyla belirlenmektedir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Mağdurun tabanca ile bir el ateş edilmek suretiyle sağ omuz bölgesinden (klavikula) hayati tehlike geçirmesine, iyileşme olanağı bulunmayan bir hastalığa yakalanmasına, (2) derecede kemik kırığına sebebiyet verecek şekilde yaralandığı olayda suçta kullanılan araç, hedef alınan bölge, katılanda meydana gelen yaralanmanın ağırlığı, sanıkların eylem sonrasında sergilediği tutum ve davranışlar birlikte nazara alındığında sanıklar hakkında kasten öldürmeye teşebbüs suçundan hükümler kurulması gerektiği gözetilmeksizin suçun vasıflandırmasında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde kasten yaralama suçundan hükümler kurulması yönünden hükümde hukuka aykırılık bulunmuştur”[8].

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”1. Olay günü saat 21:30 sıralarında sanıklar Samet, Özkan ve Müjdat ile Hacı …’ in aralarında anlaşıp araç ile yol kenarında bekleyerek kendisine ait traktör ile yanında oğulları Erkan ve Serhat ile birlikte katıldığı düğünden evine dönmekte olan katılan Hüseyin’in yolunu kestikleri, sanıklar Samet, Özkan, Müjdat ve Hacı M..’ in traktörde bulunan katılan Hüseyin ile temyiz dışı katılanlar Erkan, Serhat’ı aşağı indirip ellerinde bulunan sopalarla darp etmeye başladıkları, katılan Hüseyin’in kafasına nacak, sopa veya bu nitelikte bir cisimle vurulduğu, bu esnada Erkan’ın elinde eve geç saatte dönecekleri için tedbiren yanına aldığı babası katılana ait av tüfeğini sanık Samet’in aldığı, arbede esnasında Erkan’ın yanında getirdiği tüfek ile ele geçirilemeyen ikinci bir tüfeğin ateşlendiği, bu arada kime ait olduğu belli olmayan bir erkek sesinin 2 defa “Özkan sıkma” diye bağırdığı, olay yerine yaklaşmakta olan bir araç görülmesi üzerine sanıkların eylemlerini tamamlayamadan olay yerinden ayrıldıkları olayda, katılan ve temyiz dışı mağdurların istikrarlı beyanlarına göre sanık Hacı M..’in diğer sanıklar ile birlikte iştirak iradesi ile hareket ettiği ve eyleminin sübuta erdiği anlaşıldığından tebliğnamede bozma öneren görüşe iştirak edilmemiştir. Olayın oluş şekli, soruşturma aşamasında beyanı alınan tanık Gökhan’ın beyanı, temyiz dışı mağdur Serhat’ın ibraz etmiş olduğu ses kaydı nazara alındığında, temyiz dışı mağdurlardan ve katılandan sanıklara yönelen haksız söz ve davranış bulunmadığı anlaşıldığından sanıklar hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi aleyhe temyiz bulunmadığından bozma sebebi yapılmamıştır. Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanıklar tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, olayın oluş şekline göre meşru savunma şartlarının oluşmadığı, suçta kullanılan araç, darbe yeri ve sayısı, hedef alınan bölge, katılanda meydana gelen yaralanmanın ağırlığı, sanıkların eylem sonrasında sergilediği tutum ve davranışlar nazara alındığında suç vasfının kasten öldürmeye teşebbüs olarak kabulünde isabetsizlik bulunmadığı, yargılama sonucunda oluşan kanaat ve takdire göre ceza yaptırımının yasal bağlamda ve gerekçesi gösterilerek belirlendiği anlaşıldığından, sanığın temyiz sebeplerinin incelenmesinde hükümlerde bozma nedeni dışında bir hukuka aykırılık bulunmamıştır”[9].

Yargıtay’ın ilk derece mahkemesinin temyiz edilmesi üzerine verilen bir kararda şöyle denilmektedir;  “Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eksik incelemenin bulunmadığı, dosyada mevcut delillerin isabetli şekilde değerlendirildiği, adil yargılanma haklarının ihlal edilmediği, adli raporların yeterli ve hüküm kurmaya elverişli olduğu, eylemlerin sanıklar tarafından öldürme kastıyla gerçekleştirildiğinin saptandığı, suç vasfının isabetli bir şekilde belirlendiği, meşru savunma ve sınırın aşılması hükümlerinin uygulanma koşullarının oluşmadığı, dosya içeriğinden varlığı anlaşılan, maktulden sanıklara yönelen ve haksız tahrik oluşturan eylemlerin niteliği ve ulaştığı boyut dikkate alındığında belirlenen indirim oranının isabetli olduğu, suçun kanuni tanımındaki fiili gerçekleştiren sanıkların fail olarak kabulünde isabetsizlik bulunmadığı, takdiri indirimin Mahkemenin takdir yetkisi kapsamında, yasal, yerinde ve yeterli gerekçelerle uygulanmasına karar verildiği anlaşıldığından temyiz sebeplerinin incelenmesinde hükümlerde hukuka aykırılık bulunmamıştır”. Yargıtay kararında belirtildiği üzere suç kastının tespitine yönelik somut olgular üzerinden bir değerlendirme yapılmamış olup olması gereken hukuk açısından suç kastının tespitine yönelik itirazların hangi gerekçelerle reddedildiğinin ayrıntılı bir şekilde kararda tartışılması ve gerekçeli olması şarttır. Hukukun gelişmesi ve adaletin etkin bir şekilde tecelli etmesi ancak yargı organlarının gerekçeli kararları ile mümkün olup silahların eşitliği gözetilmek suretiyle ceza hukukuna egemen ilkeler ışığından adil bir yargılama yapılarak tarafların tatmin edilmesi, hukuka duyulan güvenin artması ve adalet duygusunun geliştirilmesi gerekir.

Ceza hukuku sistemimizde maddi gerçeği ortaya çıkarılması için delil serbesti ve delillerin serbestçe takdiri esas alındığında kural olarak hâkimin somut olayı özelliklerine ve eldeki delillere göre kastı tespit etmesi gerekmektedir. Hâkimin kastın hangi suça yönelik olduğu hususunda veya suç kastının olup olmadığı hususunda kesin bir yargıya ulaşamaması halinde “şüpheden sanık yararlanır”, ilkesi uygulanır. Şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesi, masumiyet karinesinin uzantısı olan evrensel bir kuraldır. Bu ilke, ceza yargılamasında ispat konusunda bir husus şüpheli kaldığında sanık lehine sonuç çıkarmayı ve karar vermeyi gerekli kılan bir prensiptir. Buna göre, sanığın mahkûm edilmesi için, suçluluğu konusunda yargıca yüzde yüz kanaat gelmesi şarttır[10].

Anayasa’nın 38 ve 138/1 ile CMK’nın 217/1 ve İHAS’nin 6/2. maddeleri sarahatine göre ispat hukuku bakımından vicdani kanaat esasını benimseyen Ceza muhakememizin amacı,  geçmişte yaşanan ya da yaşandığı iddia olunan vakıayı/maddi gerçekliği, insan onuruna yaraşır biçimde ortaya çıkarmaktır. Olay mahkemesi yapacağı öğrenme yargılamasında taraflar ve delillerle doğrudan muhatap olup muhakeme hukukuna ilişkin normlar doğrultusunda, gerektiğinde mantık ilminden ve tecrübe kurallarından da faydalanarak sorunu mahkeme önünde temsil etmeye çalışacak, böylece sezgileriyle değil akıl yoluyla vicdani kanaate ulaşarak (Metin Feyzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin Yayınevi, s. 139) maddi sorunu çözecektir. Bu yetki münhasıran olay mahkemesine aittir. Vicdani kanaate ulaşılması, isnat olunan fiilin ispatlandığı anlamına gelir. Bu nedenle, vicdani kanaat hukuki sorunla değil, maddi sorunla ilgili bir kavramdır ve vicdani kanaate ulaşacak makam da maddi uyuşmazlığı çözmeye yetkili derece mahkemeleridir. Hukuki sorunun çözümünde vicdani kanaat ölçütü kullanılamaz. Çünkü hukuki sorunun doğru çözümü, maddi olaya uygulanması gereken hukuk kurallarının doğru bulunması ve doğru yorumlanması ile ilgilidir. Vicdani ispat sisteminde hâkimler, hür vicdanlarına göre hüküm verirler. Kural olarak her türlü delil aracı kullanılabilir ve bunlar serbestçe değerlendirilir. Ancak bu serbestliğin sınırını yine hukuk nizamı belirler. Nitekim Anayasa’nın 138/1. maddesine göre hâkim, vicdani kanaatini oluştururken, Anayasa’nın, kanunların ve hukukun çizdiği çerçevede kalmak zorundadır. Delil araçlarının ne zaman ve kimler tarafından ikame edilebileceği, bunların muhakemede tabi tutulacakları işlemler, delil aracı ikame taleplerinin hangi şartlarda ret olunabileceği, çelişme yönteminin hayata nasıl geçirileceği, delil aracı yasaklarının neler olduğu gibi konular hukuk tarafından düzenlenir (Feyzioğlu, s. 357). Kural olarak delillerle doğrudan temas kurmayan ve öğrenme yargılaması yapamayan Yargıtay’ın, hukuka uygun olarak elde edilen delilleri takdir etme ve bu suretle ilk derece mahkemelerinin vicdani kanaatini denetleme, aslında olayın nasıl cereyan ettiğini ortaya koyma imkânı bulunmamaktadır. Ancak hükmün gerekçesini esas alarak, bu delillerle varılan sonucun/kabul edilen maddi vakıanın, akıl yürütme/mantık kurallarına, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel kaidelere uygun olup olmadığını denetleyebileceğinde de kuşku yoktur. CMK’nın 288. maddesinin Hükûmet Tasarısı’ndaki gerekçesinde bu duruma: “Delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde elbette ki hukuka aykırılık oluşturur.” denilerek işaret edilmiştir.  Uygulama da bu şekilde istikrar kazanmıştır. Doktrinde Yenisey; “Bir hukuk normu olmayan fizik ve mantık kuralları ve tecrübe kaidesi, bir hukuk normu gibi ele alınarak bunlara aykırı olan vicdani kanaatin denetlenmesine imkân sağlamaktadır.” (Feridun Yenisey, İstinafta Maddi ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Dr. Silvia Tellenbach’a Armağan, Seçkin Yayınları, s. 1282) diyerek aynı düşünceyi benimsendiğini ifade etmiştir. Çünkü sağlıklı bir hukuki denetimin ön şartı, maddi vakıanın usulüne uygun, tam ve doğru olarak belirlenmiş olmasıdır. Buna göre ceza yargılamasında kanıt serbestliği ilkesi başlığı altında; a) Her şeyin kanıt olabileceği (hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş), b) İlgililerin kanıt ileri sürebilecekleri, c) Hâkimin kendiliğinden kanıt araştırabileceği, (hatta zorunlu olarak araştırması gerektiği), d) Kanıt ileri sürmede zaman kısıtlaması olamayacağı, e) Kanıtlama külfetinin sanığa yüklenemeyeceği, f) Kanıt değerlendirmede hâkimi bağlayan üstün kanıtın söz konusu olmayıp hâkimin tüm kanıtları serbestçe değerlendirebileceği, (vicdani kanaat) şeklinde ulaşılabilecek olan temel prensipler aynı zamanda ceza yargılamasının da temel ilkelerini oluşturur. Bu ilkelerin birinden dahi vazgeçmek, ceza yargılamasının temel ilke ve yapısına aykırı davranmak anlamını taşır (YCGK, 08.04.1991 tarihli ve 81-111 sayılı)[11].

Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada, suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık ispata dayanmalı, bu ispat hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Toplanan delillerin bir kısmı gözetilip diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaat üzerinden yüksek de olsa bir ihtimale göre sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir (YCGK, 11.6.2013 tarihli ve 36-294 sayılı). Şu hâlde, isnat edilen fiilin sanık tarafından icra edildiğinin kabulü için, gerekçeli ve muhtemel şüphenin tamamen yenilmesi gerekir. Zira kabili te’lif olmayan şüphe ve gerçeğin yan yana mevcudiyeti üzerinden salt bir kanaate ulaşılmasının, mantık ve hukuk kurallarına uygun olduğu söylenemeyeceği gibi maddi gerçekliğin bütünüyle ortaya çıkarıldığı da ileri sürülemeyecektir. Somut olayda, eski eşi olan sanık D..in annesi, anneannesi ve dedesini öldürdüğü kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü ile sabit olan ve koşullu salıverme kararıyla cezaevinden çıktıktan sonra bir şekilde sanıkları aynı evde birlikte yaşamaya ikna eden katılanın, olay tarihinden bir gün önce sanık D.. ile arasında çıkan tartışma sırasında evin camını kırdığı, sanık D..’i tehdit ettiği ve darp ettiği, bu nedenle katılan hakkında uzaklaştırma kararı alındığının dosyadaki tutanaklardan sabit olduğu, sanıkların suça konu yanma olayı henüz gerçekleşmeden katılana telefonla bu kararı haber verdikleri, buna rağmen katılanın olay tarihinde müşterek konuta konuşmak için gittiğini ikrar ettiği anlaşılmaktadır.  Katılan her ne kadar kovuşturma aşamasında sanıkların, kapının hemen girişinde sırtından vurarak kendisini yere düşürdüklerini, sanık U..’un pet şişedeki benzini üzerine döktüğünü ve eşi sanık D..’in çakmakla ateşe verdiğini beyan etmiş ise de; hastanede alınan ilk beyanında benzini kimin ateşlediğini bilmediğini söyleyerek çelişkiye düştüğü, olay yeri inceleme raporunda evin içerisinin dağınık vaziyette olduğu ve girişten sonra sağdaki odada bulunan kanepe ile üzerindeki battaniyede yanık izi olduğunun belirtilmesinin çıkan arbede ve yanma hadisesinin antrede değil oturma odasında gerçekleştirdiğini gösterdiği, yine katılanın adli muayene raporunda yer verildiği üzere sırtında bir sopa izine veya ekimoza dair bir bulgu görülmediği, dosyadaki ekspertiz raporundan anlaşıldığı üzere; sanıkların ellerinden alınan svaplarda benzin türevi herhangi bir maddenin tespit edilmediği, olay yerinde ele geçirilen benzin dolu pet şişe üzerinde yalnızca sanık D..’in parmak izine rastlanmasının ise; katılanın oğlu Umut’un şişeden benzin döktüğüne dair anlatımıyla ters düşmekle birlikte sanık D..’in ateşi söndürme sırasında veya sonrasında bir kenara koymak amacıyla şişeye dokunması sonucu da oluşabileceğine dair sanık savunmasını destekleyen bir şüphe oluşturmaktan öteye geçmediği, adli muayene raporlarında sanıkların vücutlarının aynı ev içinde çıkan yangından hiçbir şekilde etkilenmediklerinin belirtildiği ve katılanın sanıklar tarafından battaniye ile söndürülmesinin hemen akabinde sanık Dilek’in 112 acil servisi aramasının öldürme veya yaralama kastı ile hareket ettiğini şüphede bıraktığı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; mahallinde ikame olunan ve tartışılan delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin tamamen ortadan kaldırılması ve sanığın müsnet teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçunu işlediği yönünde vicdani kanaat oluşması için yeterli olmadığı anlaşılmakla in dubio pro reo/şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince ispat edilemeyen suçtan beraat kararı verilmesi gerektiği kabul edilmelidir[12].

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından ceza hukukunun en problemli alanlarından biri olan suç kastının tespitinin sağlıklı ve etkin bir şekilde yapılarak ceza adaletinin sağlanarak toplum düzenini koruma ve insanların güvenli bir hukuk devletinde yaşamaları için Cumhuriyet savcıları, ceza hâkimlerinin niteliklerinin ve niceliklerinin arttırılması, hâkim ve savcı bağımsızlığı ile teminatının sağlanarak kurumsallaştırılması gerekmektedir. Ayrıca gerçek bir adli kolluk sisteminin oluşturularak, adli kolluk içerisinde hukuk, maliye, bilişim ve iletişim uzmanları istihdam edilerek, fizikçi, biyolog ve kimyacı adli tıp uzmanlarının nitelik ve niceliklerinin arttırılmalıdır. Özellikle adli kolluk görevlileri, olay yeri uzmanları, haberleşme uzmanları, adli bilişim uzmanları ile adli tıp uzmanlarının cumhuriyet savcılarının koordinesinde işbirliği içinde hareket etmesi adil, hızlı ve etkin soruşturmaların yapılması için şarttır. Delil toplama tekniklerinin geliştirilerek, parmak izi ve DNA bankalarının kurulması, kamuya açık belli alanlarda kamera görüntülerinin kaydedilerek, hukuka uygun bir şekilde araştırılıp, soruşturma ve kovuşturma organlarınca kullanılarak, failin suç kastının olup olmadığı veya suç kastının hangi suça yönelik olduğunun soruşturma aşamasından başlayarak titiz bir çalışma ile her somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmesi gerekmektedir[13].

Suç vasfının tespitinde dosya kapsamındaki delillerin aklın, bilimin ve mantığın ışığında hayatın olağan akışına göre değerlendirilmesi gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Önleme araması kapsamında üzerlerinden uyuşturucu madde bulunan Yakup ve Tuncay’ın uyuşturucu alışverişi için sanıklar Armağan ve Muhammet ile buluşacaklarının jandarma tarafından öğrenilmesi üzerine katılanların buluşma noktasına giderek beklemeye başladıkları,  sanık Muhammet’in sevk ve idaresindeki araçla sanıkların olay yerine geldiği, araçların yan yana durduğu, sanıkların uyuşturucu alışverişi için beklerken katılanların “dur, Jandarma” şeklinde ikaz ederek silahlarla araçtan inmesi üzerine sanıkların yakalanacaklarını anlayıp bulundukları aracın sağ ön kısmından katılanlara ateş açıldığı ve her iki katılanın hayati tehlike meydana gelecek şekilde yaralandıkları olayda;  katılanların ilk beyanlarında “sanıkların bulunduğu aracın sağ ön yolcu koltuğunda oturan kişinin kendilerine ateş ettiğini” anlattıkları, olay yerinde bulunan kamera görüntülerinde sanıkların bulunduğu aracın sağ ön kapısının açılarak ateş açıldığının anlaşıldığı, olay anında silahla ateş edenin aracın sağ ön yolcu kısmında oturan sanık Armağan olduğunun duruşmada hazır bulundukları sırada katılanlar tarafından beyan edildiği, sanık Armağan’ın kolluk beyanında “olay yerinden kaçarken silahla geriye doğru ateş ettim, ancak mermi bittiği için tabanca ateş almadı, bu nedenle silaha dokunduğum için parmak izim çıkabilir”  şeklindeki beyanları, olay sonrası sanıkların Armağan’ın ailesinin evine birlikte gittikleri, olay nedeniyle kaçmak ve saklanmak için Armağan’ın ailesinden para istedikleri, Armağan’ın ailesine “bize ateş açıldı, ama ben onları vurdum” şeklinde anlatımlarda bulunmuş olması hususları da nazara alındığında, sanık Armağan’ın katılanlara yakın mesafeden hedef gözeterek birden fazla el ateş ettiği, jandarma tarafından yakalanacakları korkusu ile olay yerinden bu şekilde kurtulmak istediği, eylemlerinin kamu görevlisine karşı nitelikli kasten öldürmeye teşebbüs suçunu oluşturduğu, sanık Armağan’ın 5237 sayılı Kanun’un 37. maddesi gereği nitelikli kasten öldürmeye teşebbüs suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yerinde olmayan gerekçe ile beraatına karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur[14].

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     Apaydın, Ceza Hukukunda Doğrudan Kast, Olası Kast, Basit Taksir ve Bilinçli Taksir Kavramları. 118.

[2]     Ozansü, Mehmet Cemil, Ceza Hukukunda Kasttan Doğan Sübjektif Sorumluluk, Ankara 2007, 194.

[3]     YCGK.8.7.1991, 1–200/231, YKD, Haziran 1992, 91 vd.

[4]     Yurtcan, Erdener, Ceza Yargılaması Hukuku, 5. Baskı, İstanbul 1996, 212; Feyzioğlu, Metin, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Ankara 2002, 68.

[5]     Yurtcan, 52.

[6]     Apaydın, Ceza Hukukunda Doğrudan Kast, Olası Kast, Basit Taksir ve Bilinçli Taksir Kavramları, 120.

[7]     Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, hükme esas alınan adli raporların yeterli olduğu, eyleme uyan suç vasfının doğru biçimde belirlendiği, yargılama sonucunda oluşan kanaat ve takdire göre ceza yaptırımının yasal bağlamda ve gerekçesi gösterilerek belirlendiği, eşinin kendisini maktul Erdoğan ile aldattığını düşünen sanığın, İbrahim ile birlikte silahlı bir şekilde maktul Erdoğan’ı iş yerinden alarak olay mahalline geldiği, maktul İbrahim ve maktul Erdoğan arasında arabada çıkan tartışmanın büyümesi üzerine İbrahim’in aracı durdurduğu ve her iki maktulün de araçtan indiği, İbrahim’in aracın bagajında bulunan silaha doğru yöneldiği, bu sırada maktul Erdoğan’ın maktul İbrahim’i yakın atış mesafesinden vurarak kaçtığı, sanığın da kendisine ait olan tüfeği alarak olay yerinden kaçarak uzaklaşmakta olan maktul Erdoğan’a öldürmeye elverişli olan tüfek ile ateş ettiği, maktule isabet eden iki iri saçma tanesinden birinin kişiyi başlı başına ve müştereken öldürebilecek mahiyette olduğu, sanığın olayda kullandığı suç aletinin elverişliliği, atışların vücuttaki isabet bölgeleri ve maktul ile arasındaki husumet dikkate alındığında sanığın olayda öldürme kastıyla hareket ettiğinin kabulü gerektiği, sanığın suçu eşinin kendisini maktul ile aldattığı düşüncesiyle işlemiş olması karşısında haksız tahrik hükümlerinin yerinde ve doğru oranda uygulandığı, takdiri indirimin Mahkemenin takdir yetkisi kapsamında, yasal, yerinde ve yeterli gerekçelerle uygulanmasına karar verildiği anlaşılmakla, hükümde hukuka aykırılık bulunmamıştır”. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 11. 03. 2024 tarihli, 2022/9254 esas ve 2024/1611 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8]     Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 16. 04. 2024 tarihli, 2022/14845 esas ve 2024/2525 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[9]     Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 21. 05. 2024 tarihli, 2023/7386 esas ve 2024/3739 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[10] Yurtcan, Erdener, Ceza Yargılaması Hukuku, 5. Baskı, İstanbul 1996, 52.

[11] YCGK’nun 11.06.2025 tarihli, 2022/1-610 esas ve 2025/249  sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12] YCGK’nun 11.06.2025 tarihli, 2022/1-610 esas ve 2025/249 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13]   Apaydın, Cengiz, Ceza Hukukunda Doğrudan Kast, Olası Kast, Basit Taksir ve Bilinçli Taksir Kavramları, 120.

[14] Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 28. 05. 2025 tarihli, 2023/8446 esas ve 2025/4377 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

KİŞİSEL VERİLERİN HUKUKA AYKIRI OLARAK KAYDEDİLMESİ SUÇUNDA SORUŞTURMA USULÜ – AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

KİŞİSEL VERİLERİN HUKUKA AYKIRI OLARAK KAYDEDİLMESİ SUÇUNDA SORUŞTURMA USULÜ

1.GENEL OLARAK

Bireyin özel hayat alanı ile ters orantılı şekilde gelişen, çeşitlenen ve ilerleyen teknoloji nedeniyle, bireye ve özellikle bireyin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin ihlaline yönelik tehlikeler ve/veya zararlar artarak devam etmektedir. Bireyin maruz kaldığı tehlike ve/veya zararlar kişisel verilerin korunması ihtiyacını ortaya koymaktadır. Çünkü kişisel verilerin önce kaydedilmesi daha sonra da yayılması kişilere maddi ve/veya manevi olarak büyük zararlar vermektedir[1]. Kişisel verilerin kaydedilmesi daha sonra yayılmasının bir ön koşulu olup kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesinin bir tehlike suçu olması nedeniyle  TCK’da suç olarak düzenlenmesinin yerinde olduğu kanaatindeyiz.

Kişisel verilerin neler olduğu insanlık tarihinin hemen her döneminde önemli bir yer tutmuştur. Bu durum hem ilkel çağlarda hem de modern çağda insanoğlunun içgüdüsel bir özelliği olan merak duygusu temelinde başkaları hakkındaki bilgileri öğrenme ve bilme arzusundan kaynaklanmıştır. İletişin artması ve çeşitlenmesi ile birlikte kişisel veriler, devletin toplumu yönetmesi ile yönetilenler üzerindeki gözetimin sağlanması, bireysel ve toplumsal gelişme amacına hizmet etmesi gibi nedenlerle önemli ve korunması gereken bir alan haline gelmiştir[2].

Kişisel verilerin hukuk düzeni tarafından himaye gören bir hukuksal değer olarak kabul edilmesi bazı gelişmiş ülkelerde göreceli olarak uzunca bir geçmişe sahip olsa da; bilişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak kişisel verilerin gerek elde edilmesine gerekse işlenmesine ve paylaşılmasına ilişkin süreçlerin olağanüstü hız kazanması ve bu itibarla kişisel verilerin evrensel düzeyde asimetrik biçimde yayılması, kişisel verilerin korunması gerekliliğinin tüm dünyada tartışılmasına yol açmıştır[3].

Türkiye’de de kişisel verilerin korunmasına yönelik ilk düzenlemeler 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu3 (TCK) m. 135’te “Kişisel verilerin kaydedilmesi”, m. 136’da “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” ve m. 138’de “Verileri yok etmeme” suçlarına ilişkin düzenlemelerdir. 12.9.2010 tarihinde 5982 sayılı Kanun’un 2’nci maddesi ile Anayasa’nın 20’nci maddesine eklenen ek fıkra ile kişisel verilerin korunması anayasal boyuta kavuşturulmuştur. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin müstakil yasal düzenleme, 24 Mart 2016 tarihinde kabul edilen 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) ile yapılmıştır[4].

Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu TCK’nın 135. Maddesinde şöyle düzenlenmiştir; (1) Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. 2) Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır.

TCK m. 135/1 hükmüne göre suçun konusu özel niteliği olmayan kişisel verilerdir. Maddenin 2’nci fıkrası hükmüne göre ise, suçun niteliği aynı kalmakla birlikte konusu, özel niteliği olan (hassas veriler) veriler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Hassas verilerin sahip oldukları önem nedeniyle daha ağır yaptırıma tabi tutulması yerindedir. Hassas verilerin ihlali durumunda, mağdurun yaşayacağı maddi ve manevi çöküntü daha ağır olmaktadır. Ancak TCK m. 135/2’nin ilk halinde, suçun konusu özel nitelikli kişisel veriler olsa bile 135’inci maddenin 1’inci fıkrasına göre cezalandırma öngörülmüştü. 6698 sayılı KVKK’nın 30’uncu maddesi ile özel nitelikli verileri ayrımı gözetilerek verilecek cezada yarı oranında artırım öngörülmüştür[5]. TCK’135/2. maddesi kapsamında korunan hukuki değerlerini önemi gözetilerek ağırlatıcı haller tek tek saymak suretiyle, özel hayata ilişkin suçlar açısından genel ağırlatıcı nedenlere ek ağırlatıcı nedenlerin kanun koyucu tarafından öngörülmesi kişisel veri kavramının yetkisiz kişilerce kaydedilmesinin oluşturabileceği zararları önlemeye yönelik bir tercihtir. 

Öte yandan yasa koyucu özel hayata ve özel hayatın gizli alanına karşı suçlar açısından ortak ağırlatıcı bir neden kabul etmiş olup kişisel verilerin kaydedilmesi suçu TCK’nın 137. maddesine göre kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle veya belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

          Suçla korunan hukuki değer özel hayattır. Bu suç tipi Anayasada yer alan “herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz”, düzenlemesinin yaptırımını göstermektedir[6]. Özel hayat hakkı, insan hakları ve anayasal boyutunun yanı sıra özel ilişkiler açısından da gündeme gelebilmektedir. Özel hayat, toplumsal ve bireysel gelişmenin temeli olup bireyin devletle olan “dikey ilişkileri” ile bireyin bireyle olan “yatay ilişkilerini” ilgilendirir[7]. Özel hayat, bireyin kişiliğini geliştirmek ve değerlerine başkalarının müdahalesini engellemek için başka insanlar tarafından bilinmesini istemediği olgu ve olaylar bütünüdür[8].

 Kişisel verilerin elde edilme amacına uygun bir şekilde kullanılması şarttır. Herkesin kendi hakkında kaydedilen bilgilere erişme ve bu verilerin kullanma şeklini öğrenme hakkı bulunmaktadır[9].

          Kişisel veriler ile özel hayat arasındaki yakın ilişki, her iki hukuki değerin bir hak olarak Anayasa’nın 20’nci maddesinde düzenlenmiş olması ile de ortaya konulmaktadır. “Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu” ile korunan hukuki değer, özel hayatın gizliliği ve özel hayatın korunması hakkına yönelik müdahalelerin önlenmesidir[10].

 5237 sayılı TCK’da geniş anlamda kişisel verilerin korunmasına yönelik çeşitli suç tipler düzenlemiştir. 2016 yılında yürürlüğe giren KVKK’nın 17.maddesi ise kişisel verilerin korunmasına yönelik suçlar açısından TCK m.135-140 maddelerine atıf yapmıştır. Türk hukuku böylece kişisel verilerin ceza yaptırımı ile daha etkili bir şekilde korunmaya değer bir hukuk niteliğe sahip olduğunu kabul etmek suretiyle Anayasal teminatlar ışığında mahremiyet ve unutulma hakkı gibi kişilerin maddi ve manevi varlığını koruyup geliştirmesine hizmet eden hukuk değerler cezai müeyyideler ile korumayı amaçlamaktadır[11]. Kanaatimizce korunan hukuki değerler kişisel verinin niteliğine göre değişmekte olup karma niteliktedir. Kişilerin özel hayatı, sosyo ekonomik durumu, inanç sistemi, aidiyetleri, ruh ve beden sağlığı ile maddi ve manevi olarak kendisini koruma ve/veya geliştirme hakkın koruma altına alınmaktadır.

           Her suçun bir hukuki konusu bulunmakta olup bu hukuki konu, suç oluşturan fiilin ihlal ettiği hukuki varlık veya hukuki değerdir[12]. Kişisel verilerin kaydedilmesi suçunun hukuki konusu kişisel veridir[13]. Kişisel veriler kapsam ve nitelik olarak iki türe ayrılmışlardır. Bunlar; özel nitelikli kişisel veriler ve genel nitelikli kişisel verilerdir. Üçüncü kişiler tarafından öğrenildiği durumda mağduriyet ve ötekileştirmeye neden olabilme ihtimali, genel nitelikli kişisel verilerden daha çok olmasından ötürü, özel nitelikli kişisel veriler özel kurallara bağlanmıştır. Türk Hukukunda özel nitelikli kişisel veri gruplarına, uluslararası düzenlemelerle genel itibariyle paralel şekilde, sınırlı sayıda yer verilmiştir[14].

          Kişisel verilerin kaydedilmesi suçunun maddi konusu kişisel veridir. Kişisel verinin ne olduğu veya bundan ne anlaşılması gerektiği konusunda suç tipinde bir açıklık bulunmamaktadır[15]. Kişisel veri kavramından, kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı nüfus bilgileri (T.C. kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, anne ve baba adı gibi), adli sicil kaydı, yerleşim yeri, eğitim durumu, mesleği, banka hesap bilgileri, telefon numarası, elektronik posta adresi, kan grubu, medeni hali, parmak izi, DNA’sı, saç, tükürük, tırnak gibi biyolojik örnekleri, cinsel ve ahlaki eğilimi, sağlık bilgileri, etnik kökeni, siyasi, felsefi ve dini görüşü, sendikal bağlantıları gibi kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilginin anlaşılması gerekir[16]

          Her veri kişisel veri olmayıp örneğin şirket sırları kurumsal veriler olarak kabul edildiğinden kişisel veri kapsamında değerlendirilemez. Aynı kapsamda olmak üzere ticari sır, bankacılık sırrı, müşteri sırrı, fenni keşif ve buluşlar ya da sınai uygulamaya ilişkin veriler kişisel veri olmayıp kişisel verilerin kaydedilmesi suçunun koruması altında değildir[17].

            Ceza hukukunda yorum serbest olup kıyas yasağı bulunmaktadır. Suç tipinde yer alan değerlendirici unsurun ne anlama geldiği kıyas yasağı ihlal edilmeden yorum yoluyla ortaya konulabilir[18].

           Fail ancak gerçek kişi olabilir. Ancak tüzel kişilerin televizyon, radyo, gazete veya sosyal medya yoluyla işlediği suçlarda fail kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme eylemini gerçekleştiren kişi ve yayın yönetmeni sorumludur. Ayrıca tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri de uygulanacaktır.

 Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu herkes tarafından işlenebildiğinden özgü suç olmayıp sadece TCK’nın 137. maddesine göre kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle veya belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde nitelikli hal özgü suç kapsamına girmektedir.

Suçun mağduru da gerçek kişi olabilir, tüzelkişiler suçun mağduru olamazlar. Tüzel kişilerin verileri kişisel veri olarak kabul edilmez. Tüzel kişilerin verilerinin kaydedilmesi şartların oluşması halinde tazminat sorumluluğunu gerektirmektedir.

2. SORUŞTURMA YÖNTEMİ

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçunun takibi şikâyete tabi olmayıp re’sen soruşturulması gereken suçlardandır. Cumhuriyet savcısı şikâyet aramaksızın gerekli araştırma ve delil toplama sürecini tamamlayarak iddianame düzenlenmesini gerektirecek yeterlilikte delil elde ederse iddianame düzenler. Ön ödeme, uzlaştırma veya seri muhakeme usulleri uygulanamaz. 

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından dosya kapsamındaki eylemlerin ve delillerin net bir şekilde ortaya konulması gerekir. İddianamede hangi şüphelinin hangi eylem veya eylemleriyle kanunilik sınırları içerisinde kalmak kaydıyla hangi suçu ne şekilde işlediğinin delilleriyle birlikte ortaya konulması şarttır. Genel geçerli ifadelerle şüphelileri veya sanıkları suçlamak yerine bilimsel ve teknik veriler ışığında somut delillerle atılı suçun belirtilmesi adil yargılanma ilkesi açısından bir gereklilik oluşturmaktadır.  

Somut olayın özelliklerine göre, arama ve el koyma kararı ile bilgisayar kütüklerinde arama ve kopyalama kararlarının hukuka uygun olması, arama ve el koyma işlemlerine yönelik tutanakların Ulusal Yargı Ağı Bilişim sisteminde mevcut olması, arama ve el koyma işleminin sulh ceza mahkemesi kararında belirtildiği tarih ve saatler arasında yapıldığının tespiti şart olup arama kararında belirtilen saatler dışında herhangi bir arama veya el koyma işleminin yapılmaması gerekir. 

Bilgisayar ve kütüklerinde arama usulü 5271 sayılı Kanun’un 134. maddesinde düzenlenmiş olup, somut delillere dayanan kuvvetli suç şüphesinin varlığı halinde şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilmelidir.

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçu uzlaştırma kapsama giren örneğin özel hayatın gizliliğini ihlal suçuyla birlikte işlendiği hallerde soruşturma aşamasında özel hayatın gizliliğini ihlal suçu açısından uzlaştırma işlemi yapılmadan her iki suçla ilgili olarak doğrudan iddianame düzenlenmesi gerekir.

Şüphelinin kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçunu işlediğine ilişkin yeterli şüphe yoksa Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmektedir. Ancak şüphe oluşturan delil varsa iddianame düzenlenmelidir. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi soruşturma aşamasına ilişkin değil kovuşturma aşamasında geçerli olan ceza muhakemesine egemen ilkelerdendir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere; “Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.” Ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet kararının verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak şekilde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerekir[19].

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçunda delil araştırılmasının titizlikle yapılması şarttır. Özellikle dijital ortamdaki eylemlerde failin tespiti ve eylemle ilişkinin belirlenmesi önem arz etmektedir. Hukuk güvenliği ve adaletin tecellisi soruşturmada doğru ve hukuka uygun yöntemlerle delil tespitini zorunlu kılmaktadır.

CMK’nın 170/2. maddesine göre kamu davası açılabilmesi için soruşturma aşamasında toplanan delillere göre suçun işlendiğine dair yeterli şüphe bulunması gerekir. Suç ihbar veya şikâyeti yoluyla soruşturma yaparak maddi gerçeğe ulaşma yükümlülüğü ve yetkisi bulunan Cumhuriyet savcısı, soruşturma sonucunda elde edilen delilleri değerlendirerek kamu davası açmayı gerektirir nitelikte yeterli şüphe olup olmadığını takdir edecektir. Ancak soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısının delil değerlendirmesiyle, kovuşturma aşamasında hâkimin delilleri değerlendirmesi birbirinden farklı özelliklere sahiptir. CMK’nın 170/2. maddesine göre soruşturma aşamasında toplanan deliller kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturup oluşturmadıkları çerçevesinde incelemeye tabi tutulurken, kovuşturma aşamasında, isnat edilen suçun işlenip işlenmediği hususunda mahkûmiyete yeter olup olmadığı ve tam bir vicdani kanaat oluşturup oluşturmadığı çerçevesinde değerlendirilmektedir[20].

Suç vasfının tayini açısından delillerin titizlikle incelenmesi gerekir. Mevcut delillerin neyi temsil ettiği ve hangi delillerin hangi suçun unsurlarının oluştuğunun tespitinin göz ardı edilmemesi maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ile doğru eylemi doğru kanuni yaptırımların uygulanmasına olanak sağlayacaktır.

           Maddi gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik olarak yapılacak soruşturma ve/veya kovuşturmanın hukuka uygun yöntemlerle yapılması şarttır. Eğer bir soruşturma ve/veya yargılama özel hayatı incelemeyi zorunlu kılmaktaysa incelemenin gizli bir şekilde ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olması gerekir. Yarışan değerler kıyaslandığında ölçülülük ilkesi ışığında maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amaçlanmalıdır[21].

Etkili bir ceza soruşturması yürütülüp yürütülmediği incelenirken soruşturmanın derhal başlaması, bağımsız bir biçimde ve kamu denetimine tabi olarak özenle ve süratle yürütülmesi ve etkili olması unsurları araştırılmaktadır (Mehmet.. [1. B.], B. No: 2013/1656, 16/7/2014, § 29). Etkili soruşturma yapma yükümlülüğü, iddialar doğrultusunda lehe ve aleyhe delillerin toplanmasını ve ulaşılan sonucun temel hakların öngördüğü güvenceleri sağlayacak şekilde ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanmasını gerekli kılmaktadır. (Meral . [2. B.], B. No: 2018/8050, 7/10/2021, § 37[22];

SONUÇ

Kişisel veri kavramı ne Anayasada ne de Türk Ceza Kanunu’nda net bir şekilde tanımlanmamış olup idari müeyyideler içeren 6698 sayılı KVKK’da tanımlanmıştır.   Ceza hukuku anlamında hayatın dinamizmi gözetildiğinde belirli ve kesin bir tanım yapmanın uygulamada problemler yaratacağı açıktır. Hapis cezası içeren suçlar açısından kişisel verileri koruma kanununa atıf yapmanın sakıncalı olduğu kanaatindeyiz.

Ulusal düzeyde ise 6698 sayılı KVKK’da ( md. 3/2b-d) ise, yine AKS ve AİHM içtihatları ile paralel olarak kişisel veri, “kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak tanımlanmıştır. KVKK’daki tanım çerçevesinde kişisel veri kavramından yalnızca bireyin adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi onun kesin olarak teşhis edilebilmesini sağlayan bilgilerin değil; ancak aynı zamanda fizikî, ailevî, ekonomik, sosyal ve sair özelliklerine ilişkin bilgilerin de kişisel veri olarak kabul edildiği sonucuna ulaşılır[23].

Yargıtay verileri hukuka aykırı kaydetme suçunun maddi konusunu oluşturan “kişisel veri” kavramından, kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı nüfus bilgileri (T.C. kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, anne ve baba adı gibi), adli sicil kaydı, yerleşim yeri, eğitim durumu, mesleği, banka hesap bilgileri, telefon numarası, elektronik posta adresi, kan grubu, medeni hali, parmak izi, DNA’sı, saç, tükürük, tırnak gibi biyolojik örnekleri, cinsel ve ahlaki eğilimi, sağlık bilgileri, etnik kökeni, siyasi, felsefi ve dini görüşü, sendikal bağlantıları gibi kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilginin anlaşılması gerekir[24], şeklinde bir kabul içerisinde olup kişisel veri kavramının içeriği ve sınırlarının somut olayın özelliklerine göre korunan karma nitelikteki hukuki yararlar ışığında yargı kararları ile belirlenmesinde hukuki ve fiili yararlar bulunmaktadır. Ancak KVKK’daki tanım çerçevesinde ve Yargıtay’ın kişisel veri kapsamına “isim soy isim” ve “telefon numaralarını” almasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu açık olup hukukun yaşamı özgürleştirmesi ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. AVM, iş merkezi, adliye, üniversite, hastane, site girişi, site kayıtları, konferanslar gibi yerlerde veya organizasyonlarda isim ve soy ismini ya da telefon numaralarının güvenlik, verimlilik, planlama veya düzen gibi nedenlerle yani işin doğası gereği kaydedilmesi suç olarak kabul edilemez.

Ceza hukukunun en önemli bölümü suç oluşturan eylemlerin neler olduğudur. Bu durum kanunilik ilkesinin doğal sonucudur. Hem hukukçular hem hukukçu olmayanlar açısından öncelikle kişisel verilerin neler olduğu ile kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi kapsamındaki tüm eylemlerin bilinmesi şart olup herkesin bu eylemleri gerçekleştirmemek yönünde bir irade oluşturması gerekir.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında Türk Ceza Kanunu açısından yapılması gereken düzenlemelerin ivedilikle gerçekleştirilmesi ve özellikle yapılacak değişikliklerin Avrupa Birliği düzenlemeleriyle eş değer boyutta olması gerekir. Yapılacak değişikliklerle birlikte, Kişisel Verileri Koruma Kurulu tarafından verilmeye başlanan ilkesel kararların çoğalması ve özelikle toplumun kişisel verilerin önemi konusunda bilinçlendirilmesi şarttır. TCK ve KVKK arasındaki farklılıkların giderilmesine yönelik hukukun egemen ilkeleri ışığında verilecek yargı kararları ile uygulamada yaşanan kişisel verilerin korunmasına ilişkin sorunların adil ve hukuki çözümlere kavuşturulabileceği açıktır[25].

5275 sayılı yasanın 10/2- f madde ve fıkrası gereğince özel hayatın gizli alanına karşı suçlardan (TCK madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. Cezaların infazında özellik arz etmesi ve suçun toplumsal barışı bozması nedenleriyle kişisel verilerin hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi veya yayılması eylemlerine ilişkin suçların işlenmemesine yönelik farkındalığın geliştirilmesi şarttır. Ülkemizde koruyucu ve önleyici ceza hukuku çalışmalarının kurumsallaştırması gerektiğini düşünmekteyiz.

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçunun takibinin şikâyete tabi olması ve CMK‘nın 253. maddesi kapsamında uzlaşmaya tabi hale getirilmesi yönünde yasal bir düzenleme yapılmasını önermekteyiz.  Kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçu ile bozulan toplumsal barış uzlaştırma ile yeniden tesis edilebilecektir. 

AVUKAT

CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Kılıç, Kerim,  “Kişisel Verilerin Kaydedilmesi Suçu (TCK m.135)”, EBYÜHFD, C. 25, S. 1, Haziran 2021, (1-45), s. 1.

[2] Küzeci, Elif,  Kişisel Verilerin Korunması, 4. Baskı, İstanbul, 2020, s. 19.

[3]  Sınar, Hasan, Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme, Yayma Veya Ele Geçirme Suçu (TCK m. 136), Kişisel Verileri Koruma Dergisi, 2020, 2(1), 33-62, s. 34

[4] Kılıç, s. 3.

[5] Kılıç, s. 9.

[6] Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 7. Baskı, Ankara, 2014., s. 546-567.

[7] Güçlü Akyürek, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu, Ankara, 3. Baskı, 2021, s.19.

[8] Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 13.Baskı, 2020, Ankara, s.352

[9] Özbek ve diğerleri, s. 554.

[10] Parlar, Ali/ Hatipoğlu, Muzaffer, Açıklamalı-Yeni İçtihatlarla 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu Yorumu, 3. Baskı, Ankara 2010, s. 2087

[11] Yaşar, Orhan Gazi, “Kişisel Verilere İlişkin Suçlarda Hukuka Aykırılık Unsuru”, Ankara Barosu Dergisi 81, no. 1 (Ocak 2023), ss. 115-147, s. 128.

[12] Erem, Faruk/ Toroslu,Nevzat, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 3. Baskı,  Ankara,  1978, s. 32.

[13] Özbek ve diğerleri, s. 567.

[14]Yücedağ, Nafiye , “Medeni Hukuk Açısından Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun Uygulama Alanı ve Genel Hukuka Uygunluk Sebepleri”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 2017, S: 2, s.768.

[15] Özbek ve diğerleri, s. 555.

[16] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 24. 12. 2024 tarihli, 2022/4834 esas ve 2024/8047 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[17] Özbek ve diğerleri, s. 557.

[18] Özbek ve diğerleri, s. 556.

[19] Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 19. 12. 2024 tarihli, 2023/11362 esas ve 2024/13572 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[20] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 18. 10. 2022 tarihli, 2022/8092 esas ve 2022/20186 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[21] Apaydın, Kanunu Yolları, s. 47-48.

[22] AYM’nin 30/4/2025 tarihli, 2021/14248 başvuru nolu kararı. 

[23] Sınar, s. 38.

[24] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 24. 12. 2024 tarihli, 2022/4834 esas ve 2024/8047 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[25] Koçak, s. 67.

CEZA MUHAKEMESİ KANUNU’NDA ZORUNLU MÜDAFİLİK VE MÜDAFİ ÜCRETİ- Doç. Dr. Cengiz APAYDIN Cumhuriyet Savcısı

CEZA MUHAKEMESİ KANUNU’NDA ZORUNLU MÜDAFİLİK VE MÜDAFİ ÜCRETİ

5271 sayılı CMK zorunlu müdafilik sistemini, önemli ölçüde genişletmiştir. 5271 sayılı CMK’ya göre; müdafii bulunmayan şüpheli veya sanığın, çocuk, kendini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz olması (CMK’nın 150/2. maddesi), soruşturma veya kovuşturma konusu suçun cezasının alt sınırının beş yıldan fazla hapis cezasını gerektirmesi (CMK’nın 150/3. maddesi), resmi bir kurumda kusur yeteneğinin araştırılması için gözlem altına alınmasına karar verilecek olması (CMK’nın 74/2 maddesi), tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilmesi (CMK’nın 101/3. maddesi), davranışları nedeniyle hazır bulunmasının duruşmanın düzenli olarak yürütülmesini tehlikeye sokacağı anlaşılan sanığın yokluğunda duruşma yapılması (CMK’nın 204/1. maddesinde) ve kaçak sanık hakkında duruşma yapılması (CMK’nın 247/4. maddesinde) hallerinde, şüpheli veya sanığın istemi bulunmasa, hatta açıkça müdafi istemediğini beyan etse bile müdafi görevlendirme zorunluluğu bulunmaktadır[1].  Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “ CMK’nın 188/1. maddesinde; “Duruşmada, hükme katılacak hâkimler ve Cumhuriyet savcısı ile zabıt kâtibinin ve kanunun zorunlu müdafiliği kabul ettiği hallerde müdafinin hazır bulanması şarttır.” şeklinde duruşmada hazır bulunması gerekenler gösterilirken “zorunlu müdafiyi” mahkeme heyetinden saymıştır. CMK’nın 289. maddesinin 1-a-e bentlerinde, kanuna kesin aykırılık halleri içinde, “mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması ile Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken kişilerin yokluğunda duruşma yapılması” gösterilmiştir. Temyiz denetiminde bu madde kapsamındaki hukuka aykırılıklar temyiz kapsamında gösterilmiş olmasa da resen incelenecektir (CMK 289/1). Bu açıklamalar doğrultusunda, somut olayda; silahlı terör örgütü üyeliği suçundan yargılanan sanığın, yargılama aşamasında kendisinin seçtiği bir müdafi bulunmadığı gibi CMK’nın 156. maddesi gereğince re’sen müdafi görevlendirilmeyerek bulunduğu hal nedeniyle, delillere erişme ve savunma hazırlama imkânları itibariyle çelişmeli yargılamanın gereği olan “silahların eşitliği” ilkesinin ve Anayasa’nın 36, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddeleri ile teminat altına alınan adil yargılama hakkının ihlali sonucunu doğuracak biçimde, adaletin selameti açısından gerekli olan müdafinin hukuki yardımından yararlandırılmadan yargılama yapılıp sorgusu tespit edilmek ve hüküm kurulmak suretiyle savunma hakkının kısıtlanması yukarıda izah edilen mevzuat ile CMK’nın 188/1 ve 289/1-a-e maddelerine muhalefet edilmesi, kanuna aykırılık oluşturmaktadır[2].

Önemle belirtelim ki, soruşturma ve kovuşturma evresinde tutuklama talep edilmesi halinde müdafiinin bulunması bir zorunluluktur[3]. Adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan müdafi yardımından yararlanmadan vazgeçmenin geçerli ve etkin olabilmesi için her türlü şüpheden uzak bir açıklıkta olması, ayrıca sonuçlarının ağırlığı itibariyle asgari garantileri içermesi, önemli hiçbir kamu menfaatine ters düşmemesi ve vazgeçmenin sonuçlarının makul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerekir[4]. Ancak kanunda zorunlu müdafiliğin öngörüldüğü şu suçlarda müdafi olmaksızın hüküm kurulması savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelmektedir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Somut olayda silahlı terör örgütü üyeliği suçundan CMK 101/3. maddesi gereğince tutuklamaya sevk edilip ve tutuklu olarak yargılanan sanığın, yargılama aşamasında kendisinin seçtiği bir müdafii bulunmadığı gibi CMK 156 maddesi gereğince re’sen müdafii görevlendirilmeyerek bulunduğu hal nedeniyle, delillere erişme ve savunma hazırlama imkânları itibariyle çelişmeli yargılamanın gereği olan “silahların eşitliği” ilkesinin ve Anayasa’nın 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddeleri ile teminat altına alınan adil yargılama hakkının ihlali sonucunu doğuracak biçimde, adaletin selameti açısından gerekli olan müdafiinin hukuki yardımından yararlandırılmadan, yargılama yapılıp sorgusu tespit edilmek ve hüküm kurulmak suretiyle savunma hakkının kısıtlanması yukarıda izah edilen mevzuat ile CMK 101/3, 188/1 ve 289/1-a-e maddelerine muhalefet edilmesi kanuna aykırılık oluşturmaktadır[5].

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun savunma hakkına ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir; “Beyanları hükme esas alınan tanıkların kendi haklarında yürütülen soruşturmalarda müdafileri huzurunda alınan ifadelerinde kendi iradeleriyle beyanda bulunmuş olmaları, aşamalarda herhangi bir kimse tarafından kendilerine kanuna aykırı vaatte bulunduğuna ya da bu yönde zorlandıklarına dair delile dayanan somut iddialarının bulunmaması, kovuşturma aşamasındaki oturumlarda ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından da anlaşılacağı üzere, kendilerine tanıklığa ilişkin kanuni haklarının hatırlatılması, her birinin tanıklık yapacaklarını ve yemin de edeceklerini söyleyerek sanık müdafisinin de hazır bulunduğu ortamda beyanda bulunmuş olmaları, söz konusu tanıkların sanığa atılı suça ilişkin beyanda bulunmaları ve bu suça müşterek fail sıfatıyla iştirak etmemeleri nedeniyle tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunmaması, bununla birlikte, sanık müdafisinin de hazır bulunduğu ortamda beyanda bulunan tanıklara karşı sanık müdafisine tanıklara soru sorma ve bu beyanlara karşı sanık ve müdafisine savunma yapma haklarının etkin şekilde tanınmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; tanıkların dinlenilme usulleri ve bu beyanların değerlendirilerek hükme esas alınması açısından mahkeme hükmünün hukuka aykırı delile dayanmadığı anlaşılmaktadır”[6].

Şüpheli veya sanıklar arasında menfaat çatışması olduğunda her şüpheli veya sanığa ayrı ayrı müdafi tayin edilmelidir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 20.10.2009 tarihli ve 2009/1-85 Esas, 2009/242 Karar sayılı kararında açıklandığı üzere; iştirak hâlinde işlenen eylemin failleri olarak yargılanan sanıkların aşamalardaki savunmaları da dikkate alındığında, birinin savunulmasının diğer sanık(lar) yönünden savunmada zaafiyet yarattığı, bu itibarla sanıklar arasında hukuksal menfaat uyuşmazlığı bulunduğu saptanmıştır. Buna göre, sanıklar İhsan ve Muhammed’in savunmalarının ayrı müdafiler yerine aynı müdafi tarafından yapılması suretiyle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun, İşin reddi zorunluluğu başlıklı 38 /1-b bendinde belirtilen; “Aynı işte menfaati zıt bir tarafa avukatlık etmiş veya mütalaa vermiş olursa,” şeklindeki düzenlemeye ve 5271 sayılı Kanun’un 152/1. maddesinde yer verilen; “Yararları birbirine uygun olan birden fazla şüpheli veya sanığın savunması aynı müdafie verilebilir.” hükmüne aykırı davranıldığı belirlenmiştir[7].

Sanık eğer duruşmadan vareste tutulmayı talep etmemiş sanığın savunması alınmaksızın hüküm kurulması savunma hakkının ihlali kapsamındadır. Savunma hakkı kutsal olup herkesin bu haktan faydalanması esastır. Eğer sanık yargı sınırları dışında başka bir suçtan tutuklu ise sanığın SEGBİS yoluyla savunmasının alınması şarttır[8].

Özetle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel haklar ve ödevler” bölümünde yer alan 36. maddesinde savunma hakkı; “Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” şeklinde düzenlenmiş olup, “temel hak” niteliğine uygun olarak savunma hakkı verilmemesi veya savunma hakkının sınırlandırılması durumunda verilen karar hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza muhakemesindeki en önemli haklarından birisi, yargı mercilerince her aşamada nazara alınması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın herhangi bir nedenle sınırlandırılması da mümkün değildir. Nitekim 1412 sayılı CMUK’nın 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308/8 ve 5271 sayılı CMK’nın 289/1-h maddeleri uyarınca savunma hakkının sınırlandırılması mutlak bozma nedenlerindendir. Savunma hakkının temelini oluşturan sorgu, sadece sanık lehine getirilmiş bir hüküm değil, aynı zamanda maddi gerçeğe ulaşmak amacıyla konulmuş, kamusal niteliği de bulunan emredici bir usul kuralıdır. Savunma hakkının sınırlandırılamayacağı ilke olmakla birlikte, kanun koyucunun başka bir mağduriyete sebebiyet vermemek, yargılamanın uzamasını engellemek, usul ekonomisi, gereksiz emek ve gider kaybına neden olmamak açısından bazı sınırlamalara gittiği de bir gerçektir. Ancak bu sınırlamalar istisna olup, bu hâllerde dahi usul kanunumuz bazı şartların varlığını aramaktadır[9]. Asıl olan savunma hakkının adil yargılama ilkesi ışığında silahların eşitliği kapsamında kullandırılmasıdır. Amaç ivedilikle karar vermek olmayıp sanığın savunması alınarak delilleri ışığında yargılama yaparak maddi gerçeğe ulaşmaktır.

5320 sayılı Yasanın 13. maddesinde  (1) Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince soruşturma ve kovuşturma makamlarının istemi üzerine baro tarafından görevlendirilen müdafi ve vekile, avukatlık ücret tarifesinden ayrık olarak, Türkiye Barolar Birliğinin görüşü de alınarak Adalet ve Maliye bakanlıkları tarafından birlikte tespit edilecek ücret, Adalet Bakanlığı bütçesinde bu amaçla yer alan ödenekten ödenir. Bu ücret, yargılama giderlerinden sayılır. (2) Bu madde uyarınca yapılacak ödeme ve uygulamaya ilişkin usul ve esaslar Türkiye Barolar Birliğinin görüşü de alınmak suretiyle Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir” şeklinde düzenleme getirilmiştir. Bu yasa hükümleri doğrultusunda Adalet Bakanlığınca 02/03/2007 tarihli “Ceza Muhakemeleri Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri İle Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik” çıkartılmış, anılan yönetmelikte CMK hükümleri doğrultusunda görevlendirilen müdafii ve vekillerin ücretlerinin Adalet Bakanlığı bütçesinden ödeneceği düzenlenmiştir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunun 163. Maddesinde avukatlık sözleşmesinin serbestçe düzenleneceği,  aynı Kanunun 164. Maddesinde avukatlık ücretinin avukatın hukukî yardımının karşılığı olan meblâğı veya değeri ifade ettiği belirtilmiştir. Türkiye Barolar Birliği tarafından yayınlanan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine ilişkin tebliğ, taraflar arasında serbestçe kararlaştırılan avukatlık sözleşmesi gereğince belirlenecek avukatlık ücretlerinin alt sınırını belirlemektedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanununun 324. Maddesinde “(1) Harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemeler yargılama giderleridir.” şeklinde düzenleme getirilmiştir. Hüküm ve kararda yargılama giderlerinin kimlere yükletileceği gösterilir. Beraat eden sanık için yargılama nedeniyle yapılan giderler maliye hazinesinin üzerinde bırakılmakta olup, aralarındaki avukatlık sözleşmesine göre kendisini bir vekille temsil ettiren taraflar lehine hükmedilecek avukatlık ücreti de bu düzenlemeye dayanmaktadır. Buna göre, dosyanın incelenmesinde,  alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren  Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde Ticareti Yapma veya Sağlama, (TCK 188/3.md.) suçundan yargılanan sanığa 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanununun 150. Maddesinin 3. Fıkrası gereğince baro tarafından Av. ..’un müdafii olarak görevlendirdiği, müdafii ücretinin  “Ceza Muhakemeleri Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri İle Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik” hükümlerine göre kendisine ödendiği, sanık ile müdafisi arasında 1136 sayılı Avukatlık Kanunun 163. Maddesi gereğince düzenlenmiş bir vekalet sözleşmesinin bulunmadığı, sanığın yargılama nedeniyle avukatlık sözleşmesine dayalı olarak vekalet ücretine katlanmadığı anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlere, mahkemenin sanık lehine vekâlet ücretine hükmetmesi hukuka aykırı olup; yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu aykırılık, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 280/1-a ve 303. maddeleri uyarınca düzeltilebilir nitelikte olduğundan, Hükmün B fıkrasının 3. bendinde vekâlet ücreti ile ilgili kısımda yer alan ibarelerin hükümden çıkartılarak yerine ” Sanık kendisini vekaletnameli vekil ile temsil ettirmediğinden sanık lehine vekalet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına ” ibarelerinin yazılmak, hükmün diğer kısımları ise aynen bırakılmak suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün  DÜZELTİLEREK İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİNE,” ibarelerinin çıkartılarak, “Sanık S…’ın kendisini 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince görevlendirilen zorunlu müdafii ile temsil ettirdiğinden, karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin II. Kısmının II. Bölümü gereğince kovuşturma için ödenmesi gereken 29.800,00 TL maktu vekalet ücretinden, Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Görevlendirilen Müdafii ve Vekillere Yapılacak Ödemelere İlişkin Tarife uyarınca ödenen ücretin mahsubu ile bakiye kalan vekalet ücretinin hazineden alınıp sanık  S..’a verilmesine” ibarelerinin eklenmesi, suretiyle, Bölge Adliye Mahkemesi hükmündeki hukuka aykırılığın DÜZELTİLEREK Tebliğname’ye kısmen uygun olarak, oy birliğiyle TEMYİZ İSTEMİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKMÜN ONANMASINA, karar verilmiştir[10].

Yargıtay’ın zorunlu müdafilikte ücrete ilişkin aynı doğrultudaki bir diğer kararında şöyle denilmektedir; Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 14/4. maddesinde ki; “Beraat eden ve vekil veya müdafi ile temsil edilen sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir. Bu hüküm, sanığın 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince görevlendirilen müdafisi bulunması durumunda kovuşturma için Hazineden alınan ücretin mahsubu suretiyle uygulanır.”  düzenleme uyarınca sanık yararına, Hazine aleyhine sanık müdafisine ödenen zorunlu müdafilik ücreti mahsup edilmek suretiyle maktu vekâlet ücreti tayin olunması gerektiğinin gözetilmemesi lüzumu bozmayı gerektirmiş olup karar düzeltilerek onanmıştır[11].

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU

GENÇLİK CEZA PLATFORMU

cezahukukubilinci.org


[1]      Yargıtay 16. C.D’nin, 03. 07. 2018 tarihli, 2018/1305 esas ve 2018/2297 sayılı kararı (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır).

[2] Yargıtay 3. C.D’nin, 07. 07. 2025 tarihli, 2022/33207 esas ve 2025/20298  sayılı kararı (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır).

[3]      Bıçak, Vahit, Suç Muhakemesi Hukuku. Ankara: 3. Baskı, 2010, 191.

[4]      Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Salduz/Türkiye Davası, B. No: 36391/02, 27.11.2008; Talat …/Türkiye Davası, B. No: 32432/96, 27.3.2007.

[5]      Yargıtay 16. C.D’nin, 03. 07. 2018 tarihli, 2018/1305 esas ve 2018/2297 sayılı kararı (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır).

[6]      Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 10. 10. 2019 tarihli, 2019/390 esas ve 2019/586 sayılı kararı (UYAP isimli Hâkim ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına ulaşma imkânı sağlayan siteden alınmıştır).

[7]    Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 26. 12. 2024 tarihli, 2023/1887 esas ve 2024/8848 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8]    Nitekim Bölge Adliye Mahkemesi’nin aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Hükmün verildiği 16.05.2023 tarihinde Kastamonu E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda başka suçtan hükümlü olarak bulunan ve duruşmadan vareste tutulma talebi olmayan sanık Mehmet… CMK’nın 193. ve 196. maddeleri gereğince son oturumda SEGBİS yoluyla duruşmada hazır bulundurulması sağlanıp yüzüne karşı hüküm verilmesi gerektiği gözetilmeksizin yokluğunda yargılamaya devam edilip karar verilmek suretiyle savunma hakkının kısıtlanması, bozmayı gerektirmiştir”. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesi’nin21. 03. 2025 tarihli, 2023/ 985 esas ve 2025/386 sayılı kararı.

[9]    Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Ceza Dairesi’nin4. 02. 2025 tarihli, 2023/ 3340 esas ve 2025/360 sayılı kararı.

[10] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 25. 06. 2025 tarihli, 2025/1115 esas ve 2025/7225 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 26. 05. 2025 tarihli, 2024/22755 esas ve 2025/18941 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

SUÇ ÖRGÜTÜNDE HİYERARŞİNİN YAPISI – AVUKAT-YAZAR CENK AYHAN APAYDIN

SUÇ ÖRGÜTÜNDE HİYERARŞİNİN YAPISI

Örgüt ya da örgütlenmeden anlaşılması gereken, en az üç kişinin hiyerarşik yapılanma ve işbölümü içerisinde birden fazla belirsiz sayıdaki suçları işlemek üzere anlaşarak sürekli birliktelikleridir[1]. Suç örgütünün varlığının kabul edilebilmesi için bulunması gerekli bir diğer unsur, organize ve hiyerarşik bir yapılanmanın mevcudiyetidir. Söz konusu unsur, ilgili maddede, örgüte yardım edenlerin sorumluluğu düzenlenirken kullanılan, “örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte” ibaresi ile dolaylı olarak ifade edilmiştir. Söz konusu hiyerarşik yapılanmanın basit bir düzeyde bulunması yeterli olup, askeri bir disiplinin mevcudiyeti aranmayacaktır[2]. Diğer bir ifadeyle, örgütün varlığı için soyut bir birleşme yeterli olmayıp, örgüt yapılanmasına bağlı olarak gevşek veya sıkı bir hiyerarşik ilişki olmalıdır[3]. Hiyerarşi katı veya gevşek olabilir. Görev dağılımı şart olmamakla[4] birlikte kimin örgüt kurucusu kimin örgüt yöneticisi ve kimin örgüt üyesi olduğunun belirlenebilir olması gerekir.

Her örgütte var olması gerektiği anlaşılan kurucu ve yönetici sıfatını taşıyan kişiler ve bunlarla, örgüte üye olanların veya örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen veya yardımda bulunanların arasında yasal düzenlemede bir fark gözetilmiş olması nedeniyle hiyerarşik bir yapının bulunması gerekir[5].

Soyut bir birleşmeyi aşan örgütsel bir yapının bulunduğunun kabul edilebilmesi için, örgüt içinde, kesin nitelikte olmasına gerek bulunmamakla beraber,  örgütün amacı doğrultusunda bir işbölümü kapsamında belirsiz suçlar için de olsa görev dağılımının bulunması şarttır. Yönetici ve üyeyi ayırt edecek nitelikte yöneticilerin ve üyelerin birbirlerinden ayırt edilebilecek ölçütlerin belirlenmesi gerekir.  Yönetici sıfatı bütün örgütsel yapıya hâkim olma anlamını taşımamakta olup, organizasyon içinde alt derecelerde de olsa, diğer üyeleri yöneten, bunların hiyerarşik üstü olanlar da yönetici olarak kabul edilecektir. Bununla birlikte, askeri nitelikte veya karmaşık, resmi bir hiyerarşik yapının aranacağı anlaşılmamalıdır. Örgüt içerisinde çıkar çatışmaları veya hırslardan dolayı örgüt üyelerinin yöneticilere başkaldırmaları, onları pasif hale getirmeleri daima mümkündür. Bu sıfatların yer değiştirmesi, yöneticinin üye haline gelmesi de söz konusu olabilir. Ancak hiyerarşik bir yapının, kavram olarak, yöneten emir ve talimat vererek sözünü dinleten yöneticilerin varlığı şarttır.[6].

Yatay ilişkiler bir örgütün varlığını anlamına gelmez. Aynı doğrultuda olmak üzere kişiler arasındaki akrabalıktan, iş yerindeki olağan çalışma pozisyonlarından kaynaklanan ilişkiler, örgüt suçundaki hiyerarşik yapılanma olarak görülmemelidir. Nitekim uygulamada vakıf, dernek, şirket ve hatta kamu tüzel kişilerinin yöneticileri ile üyeleri yahut çalışanları arasındaki ilişkilerin örgütsel hiyerarşik yapıya benzetilerek, bu suç kapsamında mütalaa edildiği görülmektedir. Bu hususta, örneğin, bir belediye başkanının örgüt yöneticisi olduğu iddia edildiğinde, kamu hukuku tüzel kişisi olan belediyenin görev ve yetkileri kapsamında, belediyede çalışan kişilerle, belediye başkanı arasında kamu idaresinin işleyişinden kaynaklanan ast-üst ilişkisinin bulunmasının olağan olduğu, kamu hukukundan kaynaklanan bu özelliğin örgütün niteliklerinden hiyerarşik yapıyla bir ilgisinin bulunmadığı, örgütün bu tür yasal yapılanmaların dışında, kendisine özgü bir kuruluşunun, varlığının araştırılmasının gerektiği açıktır[7].

Örgütsel hiyerarşinin örgütü amacı doğrultusundaki kriminal işlerle sınırlı olması gerekir. Örgüt yöneticilerinin veya kurucularının emir ve talimatları kapsamında legal bir şirkette çalışan kişilerin örgüt hiyerarşisi içerisinde mütalaa edilmesi hukuken kabul edilemez. Suç örgütüne ait şirketteki çaycı, muhasebeci, şoför veya sekreterin örgüt hiyerarşisi içinde olduğu iddiasıyla makul şüphe olmaksızın soruşturma ve/veya kovuşturmanın süjesi haline getirilmesi masumiyet karinesine açıkça aykırılık oluşturmaktadır. Ayrıca bireylerin ve toplumun adalete olan inançlarının sarsılmasına neden olmaktadır[8].

Özetle su örgütü soyut bir birleşme olmayıp içerisinde suça bulaşmış ve örgütsel faaliyetlerde bulunan kişileri bünyesinde barındıran ve hiyerarşik bir ilişkinin egemen olduğu bir yapıdır. Bu hiyerarşik ilişki, bazı örgüt yapılanmalarında gevşek bir nitelik taşıyabilir. Bu ilişki dolayısıyla örgüt, mensupları üzerinde hâkimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmaktadır[9].

Suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan ya da üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “ K…Emniyet Müdürlüğünde komiser yardımcısı olarak görev yapmakta iken FETÖ/PDY kapsamında açığa alındıktan sonra 16.05.2017 tarihinde K.. Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe ile başvurarak bildiklerini samimi bir şekilde anlatan sanıklar Y.. ve Y..in aşamalardaki beyanlarında özetle; lise ve üniversiteye hazırlık dönemlerini ve akabinde 2009-2014 yıllan arasındaki Polis Akademisi sürecini anlattıkları, bu süreçlerde örgütle ilk tanışmalarını, örgüt evlerinde düzenlenen sohbet ve toplantılara katılmalarını, kendilerinden sorumlu mahrem abileriyle örgüt evlerinde ve/veya kafelerde buluşup görüşmelerini, mahrem abileri tarafından telefonla aranılıp irtibat kurulmasını anlattıkları, kendileriyle irtibat kuran/görüşen mahrem abilerin kod isimlerini ve/veya gerçek isimlerini söyledikleri, 2015 yılı başlarında K… iline atandıktan sonra kendileri ile A.. kod isimli S..isimli bir şahsın ilgilendiğini belirttikleri, ayrıca dosyada mevcut, sanıklar hakkında düzenlenen veri inceleme raporlarında her iki sanığın “B4” (FETÖ mensubiyeti olan, sadakati bağlılığı olan ancak bazı konuları sorgulayan veya zaafı olan kişiler) olarak kodlandıkları anlaşılmış fakat ilk derece mahkemesince sanıklar hakkında ilişki içinde oldukları yapının silahlı terör örgütü olduğu hususunda hataya düştüklerinden bahisle ve suç kasıtları olmadığı gerekçesiyle beraat kararı verilmesi karşısında; Sanıkların polis akademisi mezunu olup komiser yardımcısı olarak görev yaptıktan, devletin iç güvenliğinden sorumlu emniyet teşkilatında çalıştıkları gözetildiğinde, sanıkların örgütle ve örgütün mahrem yapısı ile ilişkilerinin gizlilik ve mahremiyet içerisinde yürüttükleri nazara alındığında haklarında TCK’nın 221/4. maddesi ilk cümlesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde sanıkların beraatına karar verilmesi hukuka aykırıdır[10].

Örgütün kurucusu, yöneticileri ve örgüt hiyerarşisinde üçüncü veya daha yukarı katmanlarda yer alan mensuplarının zaman sınırlaması olmaksızın örgütün nihai amacından haberdar oldukları yönünde kuşku bulunmamakta ise de, bir ve ikinci katmanlarda yer alanlar açısından; Devletin her kurumuna sızar, mensupları vasıtasıyla kişi ve kurumlara yönelik, örgütün gerçek yüzünü ortaya koyan operasyonlara başlandığı, bu yapının kamuoyu ve medya tarafından tartışılır hale geldiği, üst düzey hükümet yetkilileri ve kamu görevlileri tarafından yapılan açıklamalarda “paralel yapı” veya “terör örgütü” olduğuna ilişkin tespitler ve uyarıların yapıldığı, Milli Güvenlik Kurulu tarafından da aynı değerlendirmelerin paylaşıldığı süreçten önce icra edilen faaliyetlerin, nitelik, içerik ve mahiyeti itibariyle silahlı terör örgütünün amacına hizmet ettiğinin somut delil ve olgularla ortaya konulmadıkça örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceği, bu tarihten sonra gerçekleşen ve örgütsel faaliyet olarak kabul edilen hareketlerin örgüt hiyerarşisine dâhil olduğunu gösterir biçimde çeşitlilik, devamlılık ve yoğunluk içermesi gerekir[11].

Sanığın örgüt hiyerarşisindeki yeri süreklilik arz eden eylem ve işlemleri ile ortaya çıkarılmalıdır. Ceza hukuku iradi olan ve dışa yansıyan suç oluşturan eylemleri esas almakta olup varsayımlar üzerinden hareket edemez. Bu nedenle dosyanın tüm yönleriyle incelenerek örgüt şemasına sanığın hangi eylemleri ile girdiğinin kararda tartışılması esastır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “ Kuruluş, amaç, örgüt yapılanması ve faaliyet yöntemleri Yargıtay (kapatılan) 16. Ceza Dairesinin 2015/3 esas, 2017/3 sayılı kararında anlatılan ve nihai amacı, devletin Anayasal nizamını cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğu anlaşılan FETÖ/PDY terör örgütünün başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanının büyük bir kesimince de böyle algılanması, amaca ulaşmak için her yolu mubah gören fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce ulaşıncaya kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazara alındığında; örgütün kriptolu haberleşme ağı olan ByLock isimli programın kullanıcısı olmayan, aşamalarda değişiklik göstermeyen samimi ve detaylı bilgi veren sanığın savunması, tanık beyanları, olay tarihindeki yaşı ve dosya içeriği de dikkate alındığında, yukarıda tarif edildiği biçimde örgütün hiyerarşik yapısına girdiğini gösterir ve örgüt üyeliği suçundan mahkûmiyetini gerektirir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk oluşturacak nitelikte örgütsel herhangi bir faaliyet bulunmayan ve silahlı terör örgütü üyeliği açısından kastı bulunmayan sanığın atılı suçtan beraatı yerine yazılı şekilde hüküm kurulması, kanuna aykırıdır[12].

                                          AVUKAT-YAZAR

CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Evik, Vesile Sonay, Suça İştirakte Yardım Edenin Ceza Sorumluluğu,  s. 335.

[2] Karcılıoğlu, 128: Evik, Vesile Sonay, Suça İştirakte Yardım Edenin Ceza Sorumluluğu, s.  335.

[3] Yargıtay CGK, 3.4.2007 tarihli, 2006/10-253 esas ve 2007/80 sayılı kararı.

[4] Soyaslan, Doğan,  Ceza Hukuku Özel Hükümler, 5. Baskı,   Ankara, 2005, s. 451.

[5] Karcılıoğlu, N Kaan  , “Yargıtay İçtihatları Çerçevesinde Suç İşlemek Amacıyla Kurulan Örgütün Unsurları”, Suç ve Ceza, Ceza Hukuku Dergisi, S:1, 2011, s.105.

[6] Bkz. Karcılıoğlu, 107-108.

[7] Yenidünya, A. Caner /İçer, Zafer, “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu”, Prof. Dr. Nur Centel’e Armağan, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, C:19, S:2, Y: 2013, s, 802.

[8] Apaydın, Cengiz/Apaydın, Cenk Ayhan, “Yargıtay Kararları Işığında Suç Örgütleri”, 2. Baskı, Ankara, 2025, s. 148.

[9] “Tüm sanıkların örgüt lideri olarak kabul edildiği, örgüt üyesinin bulunmadığı, F, T ve F‘ın dede, oğul ve torun oldukları, aralarındaki akrabalık ilişkisiyle tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, örgüt oluşturmak için sanık sayısının yeterli ve sanıkların bazı olaylar açısından aralarında iştirak iradesinin bulunduğu anlaşılmış ise de,  sanıkların aralarında gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişki ile işbölümü ve suç işleme iradesinde devamlılığın saptanamadığı ve örgüt mensubu olarak kabul edilen kişiler arasında organize olmuş bir birliktelikten söz edilemeyeceği anlaşılmakla, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı gözetilmeden, yüklenen suçtan sanık M hakkında mahkûmiyet kararı verilmesi, yasaya aykırıdır. Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 20. 12. 2021 tarihli, 2021/29677 esas ve 2021/29590 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[10]  Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 9. 07. 2025 tarihli, 2025/3611 esas ve 2025/20682 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 7. 07. 2025 tarihli, 2022/33224 esas ve 2025/20530 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır). Örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olduğuna dair süreklilik ve çeşitlilik içeren herhangi bir bağlantısı tespit edilemeyen sanığın, örgütle irtibatlı Bank Asya’daki hesabında örgüt liderinin talimatı doğrultusunda işlem yapıp yapmadığının,  eylemlerinin silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme suçunu oluşturup oluşturmayacağının karar yerinde tartışılarak sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken yazılı şekilde silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi, kanuna aykırıdır. Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 7. 07. 2025 tarihli, 2022/33224 esas ve 2025/20530 sayılı kararı.

[12] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 24. 06. 2025 tarihli, 2024/20364 esas ve 2025/18522 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır)

KİŞİSEL VERİLERİ HUKUKA AYKIRI OLARAK VERME VEYA ELE GEÇİRME SUÇUNDA SORUŞTURMA YÖNTEMİ – AVUKAT-YAZAR CENK AYHAN APAYDIN

1.GENEL OLARAK

Kişisel verilerin neler olduğu insanlık tarihinin hemen her döneminde önemli bir yer tutmuştur. Bu durum hem ilkel çağlarda hem de modern çağda insanoğlunun içgüdüsel bir özelliği olan merak duygusu temelinde başkaları hakkındaki bilgileri öğrenme ve bilme arzusundan kaynaklanmıştır. İletişin artması ve çeşitlenmesi ile birlikte kişisel veriler, devletin toplumu yönetmesi ile yönetilenler üzerindeki gözetimin sağlanması, bireysel ve toplumsal gelişme amacına hizmet etmesi gibi nedenlerle önemli ve korunması gereken bir alan haline gelmiştir[1].

Kişisel verilerin hukuk düzeni tarafından himaye gören bir hukuksal değer olarak kabul edilmesi bazı gelişmiş ülkelerde göreceli olarak uzunca bir geçmişe sahip olsa da; bilişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak kişisel verilerin gerek elde edilmesine gerekse işlenmesine ve paylaşılmasına ilişkin süreçlerin olağanüstü hız kazanması ve bu itibarla kişisel verilerin evrensel düzeyde asimetrik biçimde yayılması, kişisel verilerin korunması gerekliliğinin tüm dünyada tartışılmasına yol açmıştır[2].

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu TCK’nın 136. Maddesinde şöyle düzenlenmiştir; (1) Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır[3]. (2)  Suçun konusunun, Ceza Muhakemesi Kanununun 236 ncı maddesinin beşinci ve altıncı fıkraları uyarınca kayda alınan beyan ve görüntüler olması durumunda verilecek ceza bir kat artırılır.

Bu madde hükmü ile hukuka uygun olarak kaydedil­miş olsun veya olmasın, kişisel verileri hukuka aykırı olarak başkalarına vermek, yaymak veya ele geçirmek, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır[4]. 

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçları TCK’nın 137. maddesine göre kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle veya belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

          Suçla korunan hukuki değer özel hayattır. Bu suç tipi Anayasada yer alan “herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz”, düzenlemesinin yaptırımını göstermektedir[5]. Özel hayat hakkı, insan hakları ve anayasal boyutunun yanı sıra özel ilişkiler açısından da gündeme gelebilmektedir. Özel hayat, toplumsal ve bireysel gelişmenin temeli olup bireyin devletle olan “dikey ilişkileri” ile bireyin bireyle olan “yatay ilişkilerini” ilgilendirir[6]. Özel hayat, bireyin kişiliğini geliştirmek ve değerlerine başkalarının müdahalesini engellemek için başka insanlar tarafından bilinmesini istemediği olgu ve olaylar bütünüdür[7].

   5237 sayılı TCK’da geniş anlamda kişisel verilerin korunmasına yönelik çeşitli suç tipler düzenlemiştir. 2016 yılında yürürlüğe giren KVKK’nın 17.maddesi ise kişisel verilerin korunmasına yönelik suçlar açısından TCK m.135-140 maddelerine atıf yapmıştır. Türk hukuku böylece kişisel verilerin ceza yaptırımı ile daha etkili bir şekilde korunmaya değer bir hukuk niteliğe sahip olduğunu kabul etmek suretiyle Anayasal teminatlar ışığında  mahremiyet  ve unutulma hakkı  gibi kişilerin maddi ve manevi varlığını koruyup geliştirmesine hizmet eden hukuk değerler cezai müeyyideler ile  korumayı  amaçlamaktadır[8]. Kanaatimizce korunan hukuki değerler kişisel verinin niteliğine göre değişmekte olup karma niteliktedir. Kişilerin özel hayatı, sosyo ekonomik durumu, inanç sistemi, aidiyetleri, ruh ve beden sağlığı ile maddi ve manevi olarak kendisini koruma ve/veya geliştirme hakkın koruma altına alınmaktadır.

    Suçun hukuki konusu kişisel veridir[9]. Kişisel veriler kapsam ve nitelik olarak iki türe ayrılmışlardır. Bunlar; özel nitelikli kişisel veriler ve genel nitelikli kişisel verilerdir. Üçüncü kişiler tarafından öğrenildiği durumda mağduriyet ve ötekileştirmeye neden olabilme ihtimali, genel nitelikli kişisel verilerden daha çok olmasından ötürü, özel nitelikli kişisel veriler özel kurallara bağlanmıştır. Türk Hukukunda özel nitelikli kişisel veri gruplarına, uluslararası düzenlemelerle genel itibariyle paralel şekilde, sınırlı sayıda yer verilmiştir[10].

          Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun maddi konusunu oluşturan “kişisel veri” kavramından, kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı nüfus bilgileri (T.C. kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, anne ve baba adı gibi), adli sicil kaydı, yerleşim yeri, eğitim durumu, mesleği, banka hesap bilgileri, telefon numarası, elektronik posta adresi, kan grubu, medeni hali, parmak izi, DNA’sı, saç, tükürük, tırnak gibi biyolojik örnekleri, cinsel ve ahlaki eğilimi, sağlık bilgileri, etnik kökeni, siyasi, felsefi ve dini görüşü, sendikal bağlantıları gibi kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilginin anlaşılması gerekir[11]

           Fail ancak gerçek kişi olabilir. Ancak tüzel kişilerin televizyon, radyo, gazete veya sosyal medya yoluyla işlediği suçlarda fail kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme eylemini gerçekleştiren kişi ve yayın yönetmeni sorumludur. Ayrıca tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri de uygulanacaktır.

Suçun mağduru da gerçek kişi olabilir, tüzelkişiler suçun mağduru olamazlar. Tüzel kişilerin verileri kişisel veri olarak kabul edilmez. Tüzel kişilerin verilerinin kullanılması şartların oluşması halinde tazminat sorumluluğunu gerektirmektedir.

II. SORUŞTURMA

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun takibi şikâyete tabi olmayıp re’sen soruşturulması gereken suçlardandır. Cumhuriyet savcısı şikâyet aramaksızın gerekli araştırma ve delil toplama sürecini tamamlayarak iddianame düzenlenmesini gerektirecek yeterlilikte delil elde ederse iddianame düzenler. Ön ödeme, uzlaştırma veya seri muhakeme usulleri uygulanamaz. 

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından dosya kapsamındaki eylemlerin ve delillerin net bir şekilde ortaya konulması gerekir. Soruşturma ve kovuşturmalarda masumiyet karinesi ihlal edilmeden hukuki sınırlar içerisinde kalınması ve dosyanın magazinleştirilmemesi gerekir.

İddianamede hangi şüphelinin hangi eylem veya eylemleriyle kanunilik sınırları içerisinde kalmak kaydıyla hangi suçu ne şekilde işlediğinin delilleriyle birlikte ortaya konulması şarttır. Genel geçerli ifadelerle şüphelileri veya sanıkları suçlamak yerine bilimsel ve teknik veriler ışığında somut delillerle atılı suçun belirtilmesi adil yargılanma ilkesi açısından bir gereklilik oluşturmaktadır.  

Somut olayın özelliklerine göre, arama ve el koyma kararı ile bilgisayar kütüklerinde arama ve kopyalama kararlarının hukuka uygun olması, arama ve el koyma işlemlerine yönelik tutanakların Ulusal Yargı Ağı Bilişim sisteminde mevcut olması, arama ve el koyma işleminin sulh ceza mahkemesi kararında belirtildiği tarih ve saatler arasında yapıldığının tespiti şart olup arama kararında belirtilen saatler dışında herhangi bir arama veya el koyma işleminin yapılmaması gerekir. 

Bilgisayar ve kütüklerinde arama usulü 5271 sayılı Kanun’un 134. maddesinde düzenlenmiş olup, somut delillere dayanan kuvvetli suç şüphesinin varlığı halinde şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilmelidir.

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu uzlaştırma kapsama giren örneğin özel hayatın gizliliğini ihlal suçuyla birlikte işlendiği hallerde soruşturma aşamasında özel hayatın gizliliğini ihlal suçu açısından uzlaştırma işlemi yapılmadan  her iki suçla  ilgili olarak doğrudan   iddianame  düzenlenmesi gerekir.

Şüphelinin kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunu işlediğine ilişkin yeterli şüphe yoksa Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmektedir. Ancak şüphe oluşturan delil varsa iddianame düzenlenmelidir. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi soruşturma aşamasına ilişkin değil kovuşturma aşamasında geçerli olan ceza muhakemesine egemen ilkelerdendir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere; “Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.” Ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet kararının verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak şekilde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerekir[12].

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunda delil araştırılmasının titizlikle yapılması şarttır. Özellikle dijital ortamdaki eylemlerde failin tespiti ve eylemle ilişkinin belirlenmesi önem arz etmektedir. Hukuk güvenliği ve adaletin tecellisi soruşturmada doğru ve hukuka uygun yöntemlerle delil tespitini zorunlu kılmaktadır.

CMK’nın 170/2. maddesine göre kamu davası açılabilmesi için soruşturma aşamasında toplanan delillere göre suçun işlendiğine dair yeterli şüphe bulunması gerekir. Suç ihbar veya şikâyeti yoluyla soruşturma yaparak maddi gerçeğe ulaşma yükümlülüğü ve yetkisi bulunan Cumhuriyet savcısı, soruşturma sonucunda elde edilen delilleri değerlendirerek kamu davası açmayı gerektirir nitelikte yeterli şüphe olup olmadığını takdir edecektir. Ancak soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısının delil değerlendirmesiyle, kovuşturma aşamasında hâkimin delilleri değerlendirmesi birbirinden farklı özelliklere sahiptir. CMK’nın 170/2. maddesine göre soruşturma aşamasında toplanan deliller kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturup oluşturmadıkları çerçevesinde incelemeye tabi tutulurken, kovuşturma aşamasında, isnat edilen suçun işlenip işlenmediği hususunda mahkûmiyete yeter olup olmadığı ve tam bir vicdani kanaat oluşturup oluşturmadığı çerçevesinde değerlendirilmektedir[13].

Suç vasfının tayini açısından delillerin titizlikle incelenmesi gerekir. Mevcut delillerin neyi temsil ettiği ve hangi delillerin hangi suçun unsurlarının oluştuğunun tespitinin göz ardı edilmemesi maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ile doğru eylemi doğru kanuni yaptırımların uygulanmasına olanak sağlayacaktır.

           Maddi gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik olarak yapılacak soruşturma ve/veya kovuşturmanın özel hayatın gizliliğini ihlal etmemesi şarttır. Eğer bir soruşturma ve/veya yargılama özel hayatı incelemeyi zorunlu kılmaktaysa incelemenin gizli bir şekilde ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olması gerekir. Yarışan değerler kıyaslandığında ölçülülük ilkesi ışığında maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amaçlanmalıdır[14].

Etkili bir ceza soruşturması yürütülüp yürütülmediği incelenirken soruşturmanın derhal başlaması, bağımsız bir biçimde ve kamu denetimine tabi olarak özenle ve süratle yürütülmesi ve etkili olması unsurları araştırılmaktadır (Mehmet.. [1. B.], B. No: 2013/1656, 16/7/2014, § 29). Etkili soruşturma yapma yükümlülüğü, iddialar doğrultusunda lehe ve aleyhe delillerin toplanmasını ve ulaşılan sonucun temel hakların öngördüğü güvenceleri sağlayacak şekilde ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanmasını gerekli kılmaktadır. (Meral . [2. B.], B. No: 2018/8050, 7/10/2021, § 37[15];

Şüphelinin müştekiye karşı gerçekleştirdiği iddiasını içerir şikâyet dilekçesinde şüphelinin adının Sude… olduğu, İstanbul’da ikamet ettiği, ekte twitter ekran görüntüsü ve şüpheliyi tespite yarar diğer bilgilerin sunulduğu bu şeklinde kimliğini tespite yarayabilecek bilgilerin verilmiş olduğunun anlaşılması karşısında, bahse konu şikayet üzerine başlatılan soruşturma kapsamında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğüne hitaben çok yönlü araştırma yapılarak ve gerektiğinde resmi veya özel kurum ve şirketlerle de temasa geçilerek; paylaşımın yapıldığı IP, paylaşımı yapan şüphelinin kimlik, adres ve diğer irtibat bilgilerinin tespit edilmesinin istenilmesinin gerektiği, ilgili kurumlarla (İstanbul Nüfus Müdürlüğü, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, vs.) yazışma yapılarak araştırma yapılması, şüphelinin kimlik bilgilerinin tespit edilmesi durumunda savunmasının alınması ve sonucuna göre karar verilmesi gerektiği gözetilmeden ve başkaca herhangi bir araştırma yapılmaksızın eksik soruşturmaya dayalı olarak anılan suçlardan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği cihetle, soruşturmanın genişletilmesine karar verilmesi yerine, yazılı şekilde itirazın reddine karar verilmesi hukuka aykırı görülmüştür[16].

SONUÇ VE ÖNERİLER

Kişisel veri kavramı ne Anayasada ne de Türk Ceza Kanunu’nda net bir şekilde tanımlanmamış olup idari müeyyideler içeren 6698 sayılı KVKK’da tanımlanmıştır.   Ceza hukuku anlamında hayatın dinamizmi gözetildiğinde belirli ve kesin bir tanım yapmanın uygulamada problemler yaratacağı açıktır. Hapis cezası içeren suçlar açısından kişisel verileri koruma kanununa atıf yapmanın sakıncalı olduğu kanaatindeyim.

Ulusal düzeyde ise 6698 sayılı KVKK’da ( md. 3/2b-d) ise, yine AKS ve AİHM içtihatları ile paralel olarak kişisel veri, “kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak tanımlanmıştır. KVKK’daki tanım çerçevesinde kişisel veri kavramından yalnızca bireyin adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi onun kesin olarak teşhis edilebilmesini sağlayan bilgilerin değil; ancak aynı zamanda fizikî, ailevî, ekonomik, sosyal ve sair özelliklerine ilişkin bilgilerin de kişisel veri olarak kabul edildiği sonucuna ulaşılır[17].

Yargıtay verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun maddi konusunu oluşturan “kişisel veri” kavramından, kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı nüfus bilgileri (T.C. kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, anne ve baba adı gibi), adli sicil kaydı, yerleşim yeri, eğitim durumu, mesleği, banka hesap bilgileri, telefon numarası, elektronik posta adresi, kan grubu, medeni hali, parmak izi, DNA’sı, saç, tükürük, tırnak gibi biyolojik örnekleri, cinsel ve ahlaki eğilimi, sağlık bilgileri, etnik kökeni, siyasi, felsefi ve dini görüşü, sendikal bağlantıları gibi kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilginin anlaşılması gerekir[18], şeklinde bir kabul içerisinde olup kişisel veri kavramının içeriği ve sınırlarının somut olayın özelliklerine göre korunan karma nitelikteki hukuki yararlar ışığında yargı kararları ile belirlenmesinde hukuki ve fiili yararlar bulunmaktadır. Ancak KVKK’daki tanım çerçevesinde ve Yargıtay’ın kişisel veri kapsamına “isim soy isim” ve “telefon numaralarını” almasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu açık olup hukukun yaşamı özgürleştirmesi ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Herkes herkesin isim ve soy ismini ya da telefon numarasını paylaşması yaşamın doğası gereği olup suç olarak kabul edilemez. Yargıtay’ın bu iki veriyi kişisel veri olarak değerlendirilmesi yönündeki kararını değiştirmesi şart olup hukukun iletişim özgürlüğüne ve haberleşme özgürlüğüne müdahalesini suç olarak değerlendirmesi toplumdaki adalet duygusunu zedelemektedir. Nezaket kuralları gereğince herkes herkese tanıdığı bir kişinin telefonunu veya isim ve soy ismini verebilmektedir.

Ceza hukukunun en önemli bölümü suç oluşturan eylemlerin neler olduğudur. Bu durum kanunilik ilkesinin doğal sonucudur. Hem hukukçular hem hukukçu olmayanlar açısından öncelikle kişisel verilerin neler olduğu ile kişisel verilerin hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi veya yayılması kapsamındaki tüm eylemlerin bilinmesi şart olup herkesin bu eylemleri gerçekleştirmemek yönünde bir irade oluşturması gerekir. Unutulmamalıdır ki, kanunu bilmemek mazeret sayılmaz.

5275 sayılı yasanın 10/2- f madde ve fıkrası gereğince özel hayatın gizli alanına karşı suçlardan (TCK madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. Cezaların infazında özellik arz etmesi ve suçun toplumsal barışı bozması nedenleriyle kişisel verilerin hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi veya yayılması eylemlerine ilişkin suçların işlenmemesine yönelik farkındalığın geliştirilmesi şarttır. Ülkemizde koruyucu ve önleyici ceza hukuku çalışmalarının kurumsallaştırması gerektiğini düşünmekteyim.

Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun takibinin şikâyete tabi olması ve CMK‘nın 253. maddesi kapsamında uzlaşmaya tabi hale getirilmesi yönünde yasal bir düzenleme yapılmasını önermekteyim.  Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu ile bozulan toplumsal barış uzlaştırma ile yeniden tesis edilebilecektir. 

AVUKAT-YAZAR

CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

GENÇLİK CEZA PLATFORMU

cezahukukubilinci.org


[1] Küzeci, Elif,  Kişisel Verilerin Korunması, 4. Baskı, İstanbul, 2020, s. 19.

[2]  Sınar, Hasan, Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme, Yayma Veya Ele Geçirme Suçu (TCK m. 136), Kişisel Verileri Koruma Dergisi, 2020, 2(1), 33-62, s. 34

[3] 5237 sayılı TCK’nın 136/1. madde ve fıkrasında bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası öngörülmüş iken, anılan madde ve fıkrada, suç tarihinden sonra ve karar tarihinden önce 06.03.2014 tarihli Resmî Gazete ‘de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 4. maddesi ile yapılan değişiklikle ceza miktarının iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası olarak belirlenmiş olması karşısında, 5237 sayılı TCK’nın 7/2. madde ve fıkrası gereğince, suçun işlendiği zamandaki kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunun ilgili tüm hükümlerinin somut olaya ayrı ayrı uygulanması ve her iki kanuna göre hükmedilecek sonuç cezalar belirlendikten sonra sanığın lehine olan kanunun tespiti ile lehe kanunun bir bütün halinde uygulanması ve bu durumun kararın gerekçesine yansıtılması suretiyle hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden, temel cezanın asgari hadden hükmolunduğu açıklandıktan sonra, suç tarihinde yürürlükte bulunan ve sanığın lehine olan düzenleme nazara alınmaksızın, sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 136/1. madde ve fıkrası uyarınca 2 yıl hapis cezası tayin edilmek suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması, yasaya aykırılık oluşturmaktadır.  Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 18. 12. 2024 tarihli, 2021/5690 esas ve 2024/7737 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4]  TCK’nın 136. Maddesinin gerekçesi.

[5] Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 7. Baskı, Ankara, 2014., s. 546-567.

[6] Güçlü Akyürek, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu, Ankara, 3. Baskı, 2021, s.19.

[7] Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 13.Baskı, 2020, Ankara, s.352

[8] Yaşar, Orhan Gazi, “Kişisel Verilere İlişkin Suçlarda Hukuka Aykırılık Unsuru”, Ankara Barosu Dergisi 81, no. 1 (Ocak 2023), ss. 115-147, s. 128.

[9] Özbek ve diğerleri, s. 567.

[10]Yücedağ, Nafiye , “Medeni Hukuk Açısından Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun Uygulama Alanı ve Genel Hukuka Uygunluk Sebepleri”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 2017, S: 2, s.768.

[11] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 24. 12. 2024 tarihli, 2022/4834 esas ve 2024/8047 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12] Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 19. 12. 2024 tarihli, 2023/11362 esas ve 2024/13572 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 18. 10. 2022 tarihli, 2022/8092 esas ve 2022/20186 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[14] Apaydın, Kanunu Yolları, s. 47-48.

[15] AYM’nin 30/4/2025 tarihli, 2021/14248 başvuru nolu kararı. 

[16] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 27. 05. 2025 tarihli, 2024/87 esas ve 2025/4947 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[17] Sınar, s. 38.

[18] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 24. 12. 2024 tarihli, 2022/4834 esas ve 2024/8047 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ İHLAL SUÇUNU AZALTMAYA YÖNELİK ÖNERİLER- AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Özel hayat ne Anayasada ne de Türk Ceza Kanunu’nda net bir şekilde tanımlanmamıştır. Hukukun ve hayatın dinamizmi gözetildiğinde belirli ve kesin bir tanım yapmanın uygulamada problemler yaratacağı açıktır. Özel hayat kavramının içeriği ve sınırlarının yargı kararları ile belirlenmesinde hukuki ve fiili yararlar bulunmaktadır.

Ceza hukukunun en önemli bölümü suç oluşturan eylemlerin neler olduğudur. Bu durum kanunilik ilkesinin doğal sonucudur. Hem hukukçular hem hukukçu olmayanlar açısından özel hayatın gizliliği kapsamındaki tüm eylemlerin bilinmesi şart olup herkesin bu eylemleri gerçekleştirmemek yönünde bir irade oluşturması gerekir. Unutulmamalıdır ki, kanunu bilmemek mazeret sayılmaz.

5275 sayılı yasanın 10/2- f madde ve fıkrası gereğince özel hayatın gizli alanına karşı suçlardan (TCK madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. Cezaların infazında özellik arz etmesi ve suçun toplumsal barışı bozması nedenleriyle özel hayata ilişkin suçların işlenmemesine yönelik farkındalığın geliştirilmesi şarttır. Ülkemizde koruyucu ve önleyici ceza hukuku çalışmalarının kurumsallaştırması gerektiğini düşünmekteyim.

. ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ İHLALİNE İLİŞKİN ÖRNEK MAHKEME KARARI

Sanıkla aralarındaki ilişkinin varlığını ve boyutunu kendisinde saklı tutan katılanın özel yaşam alanı kapsamındaki duygusal içerikli konuşmalarını içeren ses kaydını katılanın eski eşine gönderen sanığın eyleminin TCK’nın 134. maddesinin 2. fıkrasındaki görüntü veya seslerin ifşa edilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturacağı, sanığın, katılan ile sevgili oldukları dönemde çekildikleri iki adet fotoğrafı facebookta …. kullanıcı adıyla açılan hesapta paylaşması nedeniyle de sanığın eyleminin kül halinde zincirleme olarak özel hayata ilişkin görüntü ve sesleri ifşa etme suçunu oluşturduğu anlaşıldığından; Sanığın sabit olan eylemine uyan kişilerin özel hayatına ilişkin görüntüleri ve sesleri hukuka aykırı olarak ifşa etmek suçundan TCK’nın 134/2 maddesi gereğince; suçun işleniş şekli, suç konusunun önem ve değeri nazara alınarak takdiren alt sınırdan ceza tayin edilerek 2 YIL HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA, Sanığın bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda katılana karşı aynı suçu birden fazla işlediği anlaşıldığından TCK’nın 43/1 maddesi gereğince sanığın cezası takdiren 1/4 oranında arttırılarak 2 YIL 6 AY HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA, Cezanın sanığın geleceği üzerindeki olası etkileri nazara alınarak sanığın cezasından takdiren  TCK’nın 62/1 maddesi gereğince 1/6 oranında indirim yapılarak 2 YIL 1 AY HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA, Sanığa verilen hapis cezasının süresi nazara alındığında yasal olarak uygulanma imkanı bulunmadığından sanık hakkında CMK’nın 231 maddesi ile TCK’nın 50 ve 51 maddelerinin uygulanmasına  yer olmadığına, Sanığa .. 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 07/03/2017 tarih, 2015/..esas, 2017/… karar sayılı ilamı ile kasten yaralama suçundan verilen  1 yıl 3 ay hapis cezasına ilişkin hükmün 13/11/2017 tarihinde kesinleştiği ve tekerrüre esas teşkil ettiği anlaşıldığından TCK’nın 58. maddesi gereğince sanık hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanmasına, Sanık hakkında TCK’nın 58/7 maddesi gereğince MÜKERRİRLERE ÖZGÜ İNFAZ REJİMİNİN VE CEZANIN İNFAZINDAN SONRA DENETİMLİ SERBESTLİK TEDBİRİNİN UYGULANMASINA, Anayasa Mahkemesinin 08/10/2015 gün ve 2014/140-2015/85 esas-karar sayılı iptal kararındaki hususları ve 15/04/2020 gün ve 31100 sayılı Resmi Gazete ‘de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanunun 10. maddesi ile TCK’nun 53. maddesinde yapılan değişiklik gözetilerek, sanık hakkında TCK’nun 53/1-2-3 madde ve fıkraların  UYGULANMASINA, İlişkin, sanığın yüzüne karşı, katılanın yokluğunda, Cumhuriyet savcısı .. katılımı ile talebe uygun olarak  verilen karar  tebliğinden itibaren iki hafta gün içerisinde  mahkememize verilecek dilekçe veya tutanağa geçirilmek üzere zabıt katibine beyanda bulunmak veya bir başka Asliye Ceza Mahkemesi aracılığıyla dilekçe gönderilmek suretiyle  Bölge Adliye Mahkemesine  gönderilmek üzere istinaf  yolu açık olmak üzere kararın istinaf  edilebileceği, istinaf edilmemesi halinde kesinleşeceğine yönelik karar açıkça okunup usulen anlatıldı.

ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ İHLAL VE MÜSTEHCENLİK SUÇU ARASINDAKİ FARKLAR- AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Özel hayatın gizliliği eylemi müstehcenlik suçu içerisinde erirse artık eylem müstehcenlik suçunu oluşturacaktır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”  Suç tarihinde kayden 21.04.1999 doğumlu olup 17 yaşında olan şikayetçinin rızası kapsamında gönderdiği cinsel organları gözüken çıplak resimlerini, kayden 01.01.2000 doğumlu olup 16 yaşında olan tanık K…’a ve temyiz dışı sanık H..’a gönderen sanığın sübut bulan eyleminin bir bütün halinde toplumun sahip olduğu ortak ar ve haya duygularını, yerleşik edep kurallarını incitici ve genel ahlâka aykırı nitelikteki cinsel organları gözüken cinsel ve fiziksel mahremiyete ilişkin müstehcen görüntünün 16 yaşındaki tanık K..’un görmesine neden olunması nedeniyle 5237 sayılı TCK’nın 226/5. maddesinde düzenlenen çocuğa ait müstehcen görüntünün çocuğa gösterilmesi suretiyle müstehcenlik suçunu oluşturduğu gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan mahkumiyet hükmü kurulması, yasaya aykırılık oluşturmaktadır”[1].

Eylemin doğru vasıflandırılması için somut olayın özelliklerinin titizlikle incelenmesi örneğin mağdur eğer çocuk değilse eylem müstehcenlik olmayıp özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturmaktadır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “İlk Derece Mahkemesince, dosyada mevcut belge ve bilgiler, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde alınan beyanlarla birlikte dikkate alınarak yapılan değerlendirmede; sanık ile katılanın evlilik dışı yaşamış oldukları ilişkiyi sanığın kaydederek katılanın akraba ve tanıdıklarına gönderdiğine yönelik soyut iddialar dışında delil bulunmadığı gerekçesi ile sanık hakkında beraat kararı verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince İlk Derece Mahkemesinin kararı kaldırılarak ilk derece mahkemesince katılanın sanıktan habersiz görüşmüş olduğu tanık K..’ın anlatımına itibar edilmediği ve diğer tanıkların  dinlenilmesinden vazgeçilmesine karar verildiği, bu tanıklardan katılanın eski eşi olan ve sanık ile arasında bir husumet bulunmayan T…’ın da kendi kullanmış olduğu cep telefonu numarasına katılanın cinsel ilişkiye girdiği anlara ilişkin görüntülerin gönderilmiş olduğunu beyan ettiği, bu suretle sanığa atılı suçun sabit olduğu gerekçesiyle sanık hakkında 5237 sayılı Kanunun 134/2. maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan cezalandırılmalarına karar verilmiş olup temyiz isteminin reddine karar verilmiştir”[2].

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “İlk Derece Mahkemesince, dosyada mevcut belge ve bilgiler, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde alınan beyanlarla birlikte dikkate alınarak yapılan değerlendirmede; sanığın katılan ile sosyal medya üzerinden iletişim kurarak katılanın rızası ile kendisine ait cinsel organlarının gözüktüğü fotoğraflar gönderdiği, aralarında geçen tartışma sonrasında sanığın katılana ait fotoğrafları yaymakla korkuttuğu, katılan ile aynı yurtta kalan Esra’nın anlatımı ile sanığın katılana ait fotoğrafları gönderdiğinin sabit olduğu ve sanığın talimat yoluyla alınan savunmasında üzerine atılı suçlamayı ikrar ettiği gerekçesiyle sanığın üzerine atılı şantaj ve özel hayatın gizliliğini ihlal suçlarından mahkumiyetine dair hüküm kurulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince, İlk Derece Mahkemesinin kararı kaldırılarak sanık hakkında şantaj suçunun farklı zamanlarda gerçekleştirmesi nedeniyle zincirleme suç hükümleri uygulanarak cezalandırılmasına, katılana ait görüntü içeriği itibariyle katılanın cinsel organlarının görünmesi nedeniyle müstehcen görüntü olduğu, müstehcen görüntünün tanık sıfatı ile dinlenen çocuk Esra’ya gönderilmiş olması nedeniyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan kurulan hüküm kaldırılarak sanığın müstehcenlik suçundan cezalandırılmasına karar verilmiş olup temyiz isteminin reddine karar verilmiştir”[3].


[1] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 30. 06. 2025 tarihli, 2022/9747   esas ve 2025/5751 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 23. 06. 2025 tarihli, 2023/3042 esas ve 2025/5538 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 23. 06. 2025 tarihli, 2023/2239 esas ve 2025/5537 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ İHLAL VE KİŞİSEL VERİLERİ HUKUKA AYKIRI OLARAK ELE GEÇİRME VEYA YAYMA SUÇLARI ARASINDAKİ FARKLAR- AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

2016 yılında “6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK)” kabul edilmiş  olup  KVKK’nın 3. maddesine göre; “kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak tanımlanmıştır. İsim, soy isim, doğum bilgileri, telefon numarası, araç plakası, pasaport numarası, resim, görüntü ve ses kayıtları, parmak izleri, sağlık verileri, genetik bilgileri, banka hesap numaraları, banka kartları, şifreleri, e-posta adresi gibi bilgiler, kişisel veri kapsamındadır[1].

Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu TCK’nın 136. Maddesinde şöyle düzenlenmiştir; (1) Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (2) Suçun konusunun, Ceza Muhakemesi Kanununun 236’ncı maddesinin beşinci ve altıncı fıkraları uyarınca kayda alınan beyan ve görüntüler olması durumunda verilecek ceza bir kat artırılır.

Yargıtay’a göre ise; “Bireyin kimliğini ortaya çıkartan, bir kişiyi belirli kılan ve karakterize eden kişinin kimlik, ekonomik ve dijital bilgileri, tabiiyeti, kanaatleri, ırk, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep veya diğer inançları, dernek, vakıf ve sendika üyeliği, sağlık bilgileri, fotoğrafları, parmak izi, sağlık verileri, telefon mesajları, telefon rehberi, sosyal paylaşım sitelerinde yazdığı veya paylaştığı yazı, fotoğraf, ses veya görüntü kayıtları kişisel verileri olarak kabul edilebilir.

AİHM göre, ad, kimlik, kişisel gelişim ve başka insanlarla ilişki kurma ve geliştirme, mesleki veya ticari faaliyetler, cinsel tercih gibi konuların özel hayat kapsamına girdiğini kabul etmektedir. Anayasa Mahkemesi de AİHM’in yaklaşımına paralel şekilde kişinin maddi ve manevi bütünlüğünün, fiziksel ve sosyal kimliğinin, isminin, cinsel yöneliminin, cinsel yaşamının, kişisel bilgiler ve verilerinin, kişisel gelişiminin, aile hayatının özel hayat kapsamında yer aldığını belirtmektedir[2]Görüldüğü üzere özel hayat kapsamındaki veriler ile kişisel veriler çakışmakta olup bu verilerin hangi suçu oluşturduğu uygulamada problemlere yol açmaktadır. Örneğin bir kişinin fotoğrafı kişisel veri midir yoksa özel hayat kapsamındadır. Bu belirsizliğin yargı kararları ile netleşmesinde hukukun belirliliği ve kesinliği ilkeleri açısından bir zorunluluk bulunmaktadır.

Yargıtay, sanığın, katılan ile yapmış olduğu yüz yüze konuşmanın yayınlanması olayına konu kararında, sanığın konuşmanın tarafı olması nedeniyle TCK’nın 133/3. maddesi kapsamında kalmadığı ve konuşmanın da katılanın özel hayatına ilişkin olmadığının anlaşılması nedeniyle TCK’nın 134. maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçlarının da oluşmayacağı ancak katılana ait gündelik kıyafetler ile kamuya açık alanda çekilen ve özel hayatına ilişkin olmayan tek kare fotoğrafın katılana ait kişisel veri kapsamında olması nedeniyle sanığın kanunun 136/1. maddesinde düzenlenen verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkumiyetine karar verilmesi gerektiğine hükmetmiştir[3].

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında şöyle denilmektedir; “İlk Derece Mahkemesince, dosyada mevcut belge ve bilgiler, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde alınan beyanlarla birlikte dikkate alınarak yapılan değerlendirmede; sanığın sahte isimle açmış olduğu facebook hesabından katılanın kendi kullanımında olan facebook hesabından daha önceden paylaşmış olduğu fotoğrafını alarak profil fotoğrafı olarak kullandığı ve bu hesaptan katılanın cep telefonu numarasını paylaştığı olayda sanığın üzerine atılı özel hayatın gizliliğini ihlal suçu işlediği sabit olmadığından 5271 sayılı Kanunun 223/2-e maddesi gereğince beraatına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince İlk Derece Mahkemesinin kararı kaldırılarak sanığın açmış olduğu sahte hesaptan katılanın yüzünün gözüktüğü fotoğrafı paylaştığını ikrar ettiği, katılanın cep telefon numarasının paylaşmakla korkutan sanığın bu sahte hesaptan katılanın cep telefonu numarasını paylaştığı ve katılanın farklı numaralar tarafından fazlaca aranmış olduğun anlaşılması karşısında sanık hakkında 5237 sayılı Kanunun 136/1. maddesinde düzenlenen verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir. Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfının doğru biçimde belirlendiği anlaşılmakla, sanık müdafisinin ve katılan kurum vekilinin yukarıda ilgili bölümde ileri sürdüğü bu kapsamdaki temyiz sebeplerinin reddine karar verilmiştir”[4]

Eylemin özel hayatın gizliliği mi yoksa kişisel verilerin hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi veya yayılması mı olduğunun somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmesi gerekir. Dijital ortamda bulunan herkesin görebilip ulaşabileceği fotoğrafların kişisel veri olarak kabul edilmesi gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Bölge Adliye Mahkemesince duruşmalı yapılan inceleme sonunda, katılanın üniforması ile çektirdiği günlük fotoğrafının, başkalarının görmesini ve bilmesini istemeyeceği özel hayatına ilişkin görüntüler olarak kabul edilemeyeceği ancak kişisel veri kapsamında olduğu kabul edilerek sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 136/1. maddesindeki verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkumiyet kararları verilmiştir[5]”. Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Söz konusu fotoğrafları kaldırması gerektiği hâlde 2012 yılı eylül ayından aynı yılın aralık ayının sonuna kadar kaldırmadığı, sonuç olarak sanığın, katılanla beraber oldukları dönemde katılanın rızasına uygun olarak sosyal paylaşım sitesinde yayımlanan ve katılanın özel hayatının gizliliğini ihlal edecek nitelikte olmayan kişisel veri niteliğindeki fotoğraflarını, katılanla aralarındaki arkadaşlık ilişkisi sona ermesine ve katılan tarafından kaldırılması istenilmesine rağmen katılanın rızasına aykırı şekilde yayımlamaya devam ettiği kabul edilerek, sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 136/1. maddesindeki verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkûmiyet kararı verilmiştir[6]”.

Görüntü veya fotoğrafın müşteki açısından başkaları tarafından bilmesini ve görmesini istemediği hallerde eylem özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturacaktır.  Görüntü alma ve görüntüyü yayma eylemi ile önceden çekilmiş fotoğrafı paylaşma eylemi farklı suçları oluşturmaktadır. Cumhuriyet savcısı ve/veya mahkeme tarafından doğru nitelendirilmesi hukuk güvenliği ve etkin bir yargılama açısından gereklilik arz etmektedir.  Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” İlk Derece Mahkemesince, dosyada mevcut belge ve bilgiler, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde alınan beyanlarla birlikte dikkate alınarak yapılan değerlendirmede; sanığın, olay tarihinde aralarında dava bulunan katılanlar B…… ve R…… ile katılanlar vekili olan diğer katılan N.. ve dava tanık olan katılan T..’nın duruşma çıkışında adliye koridorunda duruşma salonunun kapısı önünde bekledikleri sırada resimlerini çekmesine konu olayda; katıldıkları duruşmanın aleni ve açık oturumda icra edilmesi nedeniyle özel hayata dahil olmadığı, sanık tarafından, katılanların sürekli denetim ve gözetim altına alınması sonucu elde edilmiş özel hayatlarının gizliliğini ihlale yol açacak görüntülerin kaydedilmediği gibi, katılanların  adliye koridorunda bulundukları sırada dışarıdan rahatlıkla görülebilir vaziyette bulundukları, bu durumun katılanların özel yaşam alanları kapsamında değerlendirilemeyeceği gerekçeleri ile sanık hakkında 5271 sayılı CMK’nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat kararı verilmiştir.  Bölge Adliye Mahkemesince duruşmalı yapılan inceleme sonunda sanık ile katılanların taraf olduğu duruşma sonunda sanığın adliye koridorunda duruşma salonu kapısının önünde bekledikleri sırada resimleri çekmesine konu olayda, suça konu fotoğrafların başkalarının görmesini ve bilmesini istemeyeceği özel yaşam alanına ilişkin görüntüler olarak kabul edilemeyeceği, ancak kişisel veri niteliğinde olduğu kabul edilerek sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 136/1. maddesindeki verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkumiyet kararı verilmiştir. Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı anlaşılmakla, sanık müdafisinin yukarıda ilgili bölümde ileri sürdüğü bu kapsamdaki temyiz sebeplerinin reddine, ancak; dosya kapsamına göre; sanığın yargılandığı davanın duruşması sonunda  davanın tarafları olan katılanların duruşma salonunun kapısı önünden adliye koridorunda bekledikleri sırada, cep telefonunun kamera fonksiyonunu aktif hale getirip çekim açısını katılanlara yönelterek katılanların rızası dışında resimlerini arda arda çekmesine konu eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 134/1-2. cümlesindeki görüntü veya seslerin kaydedilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğu ve suçtan sanığın mahkumiyetine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek adliye koridorunda çekilen resmin başkalarının bilmesini ve görmesini istemeyeceği özel yaşam alanına ilişkin olmadığına dair yasal, yeterli ve geçersiz olarak yazılı şekilde aynı Kanun’un 136/1. maddesindeki verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkumiyet kararı verilmesi, hukuka aykırı olup  açıklanan nedenlerle sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görüldüğünden İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 14. Ceza Dairesinin kararının 5271 sayılı CMK’nın 302/2. maddesi gereği, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA, aynı Kanun’un 307/5. maddesi uyarınca ceza miktarı açısından sanığın KAZANILMIŞ HAKKININ SAKLI TUTULMASINA, Dava dosyasının, 5271 sayılı CMK’nın 304/2 maddesi uyarınca İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 14. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 21.04.2025 tarihinde karar verildi[7].

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun takibi şikâyete tabi olup uzlaşma kapsamında olmasına rağmen verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun takibi şikâyete tabi olmayıp uzlaşma kapsamında bulunmamaktadır.


[1]  Korkmaz   İbrahim, Kişisel Verilerin Ceza Hukuku Kapsamında Korunması, 2. Baskı., Ankara, 2019, s.29.

[2] Eraslan, s.  120/121.

[3] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 24.01.2018 tarihli,2017/1386 esas ve 2018/832 sayılı kararı. “Sanığın katılana ait kişisel veri kapsamında bulunan günlük kıyafetler ile çekilmiş resimlerini Tahir’e göndermesi ve katılana ait cep telefonunda bulunda numaraları ajandaya kaydetmek suretiyle ele geçirme şeklinde gerçekleşen eylemlerin bir bütün halinde 5237 sayılı TCK’nın 136/1. maddesinde düzenlenen verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunu oluşturduğu kabul edilerek sanık hakkında mahkûmiyet hükmü kurulmuştur”. Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 07. 07. 2025 tarihli, 2022/8330 esas ve 2025/6047 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 07. 07. 2025 tarihli, 2023/3260 esas ve 2025/6084 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 16. 06. 2025 tarihli, 2023/2887 esas ve 2025/5323 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[6] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 21. 05. 2025 tarihli, 2022/1062 esas ve 2025/4718 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır). “Sanıkların katılana ait kişisel veri niteliğindeki görüntüsü ve fotoğrafını bilgi ve rızası dışında paylaşan sanıkların fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ettikleri gerekçesiyle sanıklar hakkında 5237 sayılı Kanunun 136/1. maddesinde düzenlenen verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan ayrı ayrı cezalandırılmalarına karar verilmiştir”. Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 21. 04. 2025 tarihli, 2025/76  esas ve 2025/4104 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[7] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 21. 04. 2025 tarihli, 2024/4367   esas ve 2025/4072 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ İHLAL SUÇUNDA SORUŞTURMA VE DELİLLENDİRME – AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun takibi şikâyete tabi olup re’sen soruşturulamaz. Cumhuriyet savcısı 6 aylık yasal süre içerisindeki şikâyet üzerine gerekli araştırma ve delil toplama sürecini tamamlayarak iddianame düzenlenmesini gerektirecek yeterlilikte delil elde ederse dosyayı gönderme kararı ile uzlaştırma bürosuna gönderir. Ön ödeme veya seri muhakeme usulleri uygulanamaz. 

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından dosya kapsamındaki eylemlerin ve delillerin net bir şekilde ortaya konulması gerekir. Soruşturma ve kovuşturmalarda masumiyet karinesi ihlal edilmeden hukuki sınırlar içerisinde kalınması ve dosyanın magazinleştirilmemesi gerekir.

İddianamede hangi şüphelinin hangi eylem veya eylemleriyle kanunilik sınırları içerisinde kalmak kaydıyla hangi suçu ne şekilde işlediğinin delilleriyle birlikte ortaya konulması şarttır. Genel geçerli ifadelerle şüphelileri veya sanıkları suçlamak yerine bilimsel ve teknik veriler ışığında somut delillerle atılı suçun belirtilmesi adil yargılanma ilkesi açısından bir gereklilik oluşturmaktadır.  

Somut olayın özelliklerine göre, arama ve el koyma kararı ile bilgisayar kütüklerinde arama ve kopyalama kararlarının hukuka uygun olması, arama ve el koyma işlemlerine yönelik tutanakların Ulusal Yargı Ağı Bilişim sisteminde mevcut olması, arama ve el koyma işleminin sulh ceza mahkemesi kararında belirtildiği tarih ve saatler arasında yapıldığının tespiti şart olup arama kararında belirtilen saatler dışında herhangi bir arama veya el koyma işleminin yapılmaması gerekir. 

Bilgisayar ve kütüklerinde arama usulü 5271 sayılı Kanun’un 134. maddesinde düzenlenmiş olup, somut delillere dayanan kuvvetli suç şüphesinin varlığı halinde şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilmelidir.

Şikâyet hakkı olan birkaç kişiden birisi altı aylık süreyi geçirirse bundan dolayı diğerlerinin hakları düşmez.  Kovuşturma yapılabilmesi şikâyete bağlı suçlarda kanunda aksi yazılı olmadıkça suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi davayı düşürür ve hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına engel olmaz. İştirak halinde suç işlemiş sanıklardan biri hakkındaki şikâyetten vazgeçme, diğerlerini de kapsar. Kanunda aksi yazılı olmadıkça, vazgeçme onu kabul etmeyen sanığı etkilemez. Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar gören kişinin şikâyetten vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada şahsi haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise artık hukuk mahkemesinde de dava açamaz. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu uzlaşma kapsamında olup uzlaştırma bir kovuşturma şartıdır. Uzlaştırma yoluna gidilmeden dava açılamaz. Uzlaştırma yoluna gidilmeden iddianame düzenlenmesi iddianamenin iade sebebidir.

Genel olarak uzlaşma, uzlaşma kapsamına giren bir suç nedeniyle, şüpheli ya da sanığın mağdur veya suçtan zarar görenin kanun ve yönetmelikteki usul ve hükümlere uygun olarak uzlaştırmacı tarafından uzlaştırma süreci sonunda anlaştırılmış olmalarını ifade eder. Uzlaşma cezalandırıcı adalet anlayışına alternatif bir uyuşmazlık çözümüdür. Uzlaşma onarıcı adalet anlayışının önemli alanlarından biridir. Diğer bir ifadeyle, uzlaşma, yargılama dışı alternatif çözüm yollarından birisidir. Uzlaşmaya başlamak için şüpheli hakkında iddianame düzenlenecek kadar yeterli şüphe olmalıdır. Uzlaşma, fail ile mağdurun uzlaştırmacı önünde iradelerine uygun bir anlaşma yaparak ceza uyuşmazlığını gidermeleridir[1].

Uzlaştırma, uzlaşma kapsamındaki bir suç nedeniyle başlatılan ceza soruşturması veya kovuşturması sırasında,  dosyanın Cumhuriyet savcısı ya da davaya bakan mahkeme tarafından uzlaştırma bürosuna gönderilerek, uzlaştırmacı büro tarafından uzlaştırmacı olarak görevlendirilen uzlaştırmacının, şüpheli veya sanık ile mağdur veya suçtan zarar göreni, kendi aralarında barışmayı sağlayarak suçla bozulan toplumsal barışı yeniden oluşturmak amacıyla öncelikle mağdurun zararının giderilmesine, şüpheli veya sanığın da yargılamanın sonuçlarından kurtulmasına yönelik olarak anlaştırmak için bir araya getirilmesi suretiyle uyuşmazlığın yargı dışı yolla çözümünü amaçlayan bir süreçtir[2].

Uzlaşmanın gerçekleşmesi hâlinde, tarafların imzalarını da içeren raporda, ne suretle uzlaşıldığı ayrıntılı biçimde açıklanır. Ancak uzlaştırma müzakereleri sırasında suçun işlenmesine ilişkin olarak yapılan açıklamalara raporda yer verilmez. Uzlaştırma bürosu, soruşturma dosyasını, raporu ve varsa yazılı anlaşmayı uzlaştırma bürosundan sorumlu Cumhuriyet savcısına gecikmeksizin sunar. Cumhuriyet savcısı, uzlaşmanın tarafların özgür iradelerine dayandığını ve edimin hukuka ve ahlaka uygun olduğunu belirlerse raporu veya belgeyi mühür ve imza altına almak suretiyle onaylar, soruşturma dosyasında muhafaza eder. Cumhuriyet savcısı raporu veya belgeyi, uzlaşmanın tarafların özgür iradelerine dayanmaması, edimin hukuka ve ahlaka uygun olmaması nedeniyle onaylamadığı takdirde gerekçesini rapora yazar. Edimin hukuka ve ahlaka uygun olmaması nedeniyle raporu onaylamaması durumunda 30 artı 20 artı 20 gün olmak üzere toplam 70 günlük süreye uyulması koşuluyla edimin değiştirilmesini uzlaştırmacıdan isteyebilir.

          Uzlaştırmacı; şüpheli, sanık, katılan, mağdur veya suçtan zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur. Şüpheli, sanık, katılan, mağdur veya suçtan zarar görenin reşit olmaması ya da kısıtlı olması hâli ile mağdur veya suçtan zarar görenin ayırt etme gücü bulunmaması durumunda, uzlaşma teklifi kanunî temsilcilerine yapılır. Müştekinin veya suçtan zarar görenin özel hukuk tüzel kişisi olması hâlinde vekâletnamede özel yetki var ise vekile de uzlaşma teklifinde bulunulabilir. Uzlaştırmacı, uzlaşma teklifini büro aracılığıyla açıklamalı tebligat, istinabe veya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) yoluyla da yapabilir. Uzlaşma teklif formunun istinabe suretiyle imzalatılması gereken hâllerde, teklif formu tarafın bulunduğu yer Cumhuriyet başsavcılığı istinabe bürosu aracılığıyla imzalatılır.

Uzlaştırmacı tarafından yapılacak uzlaşma teklifi, uzlaşmanın mahiyeti ile uzlaşmayı kabul veya reddetmenin hukukî sonuçlarının bulunduğu Uzlaşma Teklif Formunda yer alan bilgilerin açıklanması ve teklif formunun hazır bulunan ilgiliye imzalatılarak verilmesi suretiyle yapılır. Uzlaştırmacı tarafından bilgilendirme yükümlülüğünün yerine getirildiğine ve uzlaşma teklifinde bulunulduğuna ilişkin formun imzalı örneği uzlaştırma evrakı içine konulur.

Uzlaştırmacının uzlaşma teklifinde bulunacağı şüpheli, sanık, katılan, mağdur veya suçtan zarar gören ya da kanunî temsilcilerine iletişim araçlarıyla ulaşılamaması hâlinde açıklamalı uzlaşma teklifi büro aracılığıyla yapılır. Bu işlem uzlaştırmacının, büroya başvurarak teklif formunu vermesi üzerine gerçekleştirilir.

Uzlaşma teklifinde bulunmak için çağrı; telefon, telgraf, faks, elektronik posta gibi araçlardan yararlanılmak suretiyle de yapılabilir. Ancak, bu çağrı uzlaşma teklifi anlamına gelmez.  Uzlaştırma müzakerelerine şüpheli, sanık, katılan, mağdur, suçtan zarar gören, kanunî temsilci, müdafi ve vekil katılabilir. Şüpheli, sanık, katılan, mağdur veya suçtan zarar görenin kendisi veya kanunî temsilcisi, müdafi ya da vekilinin haklı bir mazereti olmaksızın müzakerelere katılmaktan imtina etmesi hâlinde, ilgili taraf uzlaşmayı kabul etmemiş sayılır. Uzlaşma sağlanabilmesi için birden fazla müzakere yapılabilir. Uzlaştırmacı, müzakereler sırasında izlenmesi gereken yöntemle ilgili olarak Cumhuriyet savcısıyla görüşebilir; Cumhuriyet savcısı, uzlaştırmacıya uzlaştırma müzakerelerinin kanuna uygun yürütülmesi amacıyla talimat verebilir. Müzakereler, taraflarla birlikte veya ayrı ayrı gerçekleştirilecek toplantılarla yürütülebilir. Müzakereler, görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle de yapılabilir. Uzlaştırmacı, raporu taraflara imzalatır. Uzlaştırma raporunun istinabe suretiyle imzalatılması gereken hâllerde, rapor tarafın bulunduğu yer Cumhuriyet başsavcılığı istinabe bürosu aracılığıyla imzalatılır. Resmî mercilere beyan edilmiş olup da soruşturma veya kovuşturma dosyasında yer alan adreste bulunmama, mağdurun ölmesi veya yurt dışında olma ya da yapılan araştırmaya rağmen adresin belirlenememesi gibi başka bir nedenle mağdura, suçtan zarar görene, şüpheliye, sanığa, katılana veya bunların kanunî temsilcisine ulaşılamaması hâlinde bu hususun tutanakla tespit edilmesinin ardından uzlaştırmacı tarafından uzlaştırma işlemlerine son verilir. Uzlaştırma işlemleri sonucunda uzlaşma sağlanmaz ise Cumhuriyet Savcısı iddianame düzenler.

Özel hayatın gizliliğini ihlal ve uzlaştırma kapsama girmeyen örneğin şantaj suçuyla birlikte işlendiği hallerde soruşturma aşamasında uzlaştırma işlemi yapılmadan doğrudan  kamu davasının açılması gerekir.

Şüphelinin özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu işlediğine ilişkin yeterli şüphe yoksa Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmektedir. Ancak şüphe oluşturan delil varsa uzlaştırma yoluna gidilmelidir. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi soruşturma aşamasına ilişkin değil kovuşturma aşamasında geçerli olan ceza muhakemesine egemen ilkelerdendir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere; “Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.” Ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet kararının verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak şekilde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerekir[3].

 Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunda delil araştırılmasının titizlikle yapılması şarttır. Özellikle dijital ortamdaki eylemlerde failin tespiti ve eylemle ilişkinin belirlenmesi önem arz etmektedir. Hukuk güvenliği ve adaletin tecellisi soruşturmada doğru ve hukuka uygun yöntemlerle delil tespitini zorunlu kılmaktadır.

CMK’nın 170/2. maddesine göre kamu davası açılabilmesi için soruşturma aşamasında toplanan delillere göre suçun işlendiğine dair yeterli şüphe bulunması gerekir. Suç ihbar veya şikâyeti yoluyla soruşturma yaparak maddi gerçeğe ulaşma yükümlülüğü ve yetkisi bulunan Cumhuriyet savcısı, soruşturma sonucunda elde edilen delilleri değerlendirerek kamu davası açmayı gerektirir nitelikte yeterli şüphe olup olmadığını takdir edecektir. Ancak soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısının delil değerlendirmesiyle, kovuşturma aşamasında hâkimin delilleri değerlendirmesi birbirinden farklı özelliklere sahiptir. CMK’nın 170/2. maddesine göre soruşturma aşamasında toplanan deliller kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturup oluşturmadıkları çerçevesinde incelemeye tabi tutulurken, kovuşturma aşamasında, isnat edilen suçun işlenip işlenmediği hususunda mahkûmiyete yeter olup olmadığı ve tam bir vicdani kanaat oluşturup oluşturmadığı çerçevesinde değerlendirilmektedir[4].

Suç vasfının tayini açısından delillerin titizlikle incelenmesi gerekir. Mevcut delillerin neyi temsil ettiği ve hangi delillerin hangi suçun unsurlarının oluştuğunun tespitinin göz ardı edilmemesi maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ile doğru eylemi doğru kanuni yaptırımların uygulanmasına olanak sağlayacaktır.

           Maddi gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik olarak yapılacak soruşturma ve/veya kovuşturmanın özel hayatın gizliliğini ihlal etmemesi şarttır. Eğer bir soruşturma ve/veya yargılama özel hayatı incelemeyi zorunlu kılmaktaysa incelemenin gizli bir şekilde ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olması gerekir. Yarışan değerler kıyaslandığında ölçülülük ilkesi ışığında maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amaçlanmalıdır. Cumhuriyet savcısının soruşturmanın gizliliği sınırlarını aşarak özel hayatın gizliliğini ihlal edebilecek ifadelerden ve tutumlardan kaçınması gerekir. Özellikle soruşturma ve/veya yargılamaya taraf olmayan kişilerin özel hayatlarına ilişkin gizliliğinin ihlal edilmemesi şarttır[5].

Etkili bir ceza soruşturması yürütülüp yürütülmediği incelenirken soruşturmanın derhal başlaması, bağımsız bir biçimde ve kamu denetimine tabi olarak özenle ve süratle yürütülmesi ve etkili olması unsurları araştırılmaktadır (Mehmet.. [1. B.], B. No: 2013/1656, 16/7/2014, § 29). Etkili soruşturma yapma yükümlülüğü, iddialar doğrultusunda lehe ve aleyhe delillerin toplanmasını ve ulaşılan sonucun temel hakların öngördüğü güvenceleri sağlayacak şekilde ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanmasını gerekli kılmaktadır. (Meral . [2. B.], B. No: 2018/8050, 7/10/2021, § 37[6];

Şüphelinin instagramda veya facebook da farklı isimlerle açılmış olan hesaplardan müştekiye ait fotoğrafları paylaşarak özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu işlediği iddia edildiğinde şüphelinin açtığı ve müştekiye  ait görüntüleri paylaştığı iddiasına konu kullanıcı isimlerine ait hesapların araştırılması, hesapları oluşturan ve kullanan kişilere ilişkin bir tespite ilişkin bilirkişi raporu alınması gerekir.  Delillerin usule uygun olarak elde edilmesi ve değerlendirilmesi esas olup Anayasa’nın 38/2., 5271 sayılı CMK’nun 206/2-a, 217/2, 230/1. maddeleri  gereğince  hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen  ve tamamen iddiayı güçlendirmeye yönelik kurguya dayalı sözde delillere dayanılarak mahkûmiyet  kararı verilemez.

Anayasal ve CMK’daki yasal dayanakları açık olan özel hayıtın gizliliğini ihlalini tespitine ilişkin arama, öngörülen şartlara uyulmadan icra edildiğinde; “bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması” (CMK  madde 288) hâli ortaya çıkacağından, hukuka aykırı olacaktır. Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez (Anayasa madde 38). Yüklenen suç, (ancak) hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş delille ispat edilebileceğinden (CMK madde 217/2) delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse mahkemece ret olunacaktır. (CMK madde 206/2-a). Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirtilir; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi gerekir (CMK madde 230/1-b)[7].


[1] Centel, Nur/Zafer, Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku,  11. Baskı, İstanbul 2014, s.  477.

[2] Erdem,Mustafa Ruhan/Eser, Ferda/Özşahinli, Pakize Pelin, 100 Soruda Uzlaşma,  Ankara 2015, s. 19.

[3] Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 19. 12. 2024 tarihli, 2023/11362 esas ve 2024/13572 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 18. 10. 2022 tarihli, 2022/8092 esas ve 2022/20186 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] Apaydın, Kanunu Yolları, s. 47-48.

[6] AYM’nin 30/4/2025 tarihli, 2021/14248 başvuru nolu kararı. 

[7] YCGK’nun 14.05.2025 tarihli, 2024/7-234 esas ve 2025/203  sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ İHLAL SUÇUNDA TEŞEBBÜS VE İÇTİMA – AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

TEŞEBBÜS

Suça teşebbüste fail suçu tamamlamak amacıyla hare­ket etmesine rağmen, elinde olmayan nedenlerden dolayı bunu gerçekleşti­rememektedir. Bu durumda ise kişiye tamamlanmış suça oranla daha az bir ceza verilmektedir. Suçun tamamlanamadığı durumlarda ceza miktarı belirle­nirken, yapılan hareketin ulaştığı gerçekleşme aşamasından ziyade, fiilin doğurduğu zarar veya tehlikenin ağırlığı dikkate alınmalıdır. Çünkü bir olayda icra hareketleri bitmemesine rağmen ortaya çıkan zarar veya tehlike, icra hareketlerinin bitmesinden sonra meydana gelen zarar veya tehlikeden daha ağır olabilir. Suça teşebbüs durumunda hâkim, önce cezanın belirlenme­sindeki ölçülere göre temel cezayı saptayacak; daha sonra, bu konuya ilişkin hükümdeki sırayı takip ederek teşebbüs hükmünü uygulayacaktır. Bu hüküm uygulanırken, somut olayda ortaya çıkan zarar veya tehlikenin ağırlığı dik­kate alınarak, teşebbüse ilişkin hükümde belirtilen sınırlar arasında ceza belirlenecektir[1].

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçlarına teşebbüs mümkün olup Yargıtayın bir kararında tuvalet penceresinden içeriye bakmak amacıyla merdivene çıkan sanığın, özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu işlediği, ancak elinden olmayan sebeplerle içeriyi gözetleyemediğinden suçun teşebbüs aşamasında kaldığını belirtmiştir[2].

İÇTİMA

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43. maddesinin ilk fıkrasında; “Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır” biçiminde zincirleme suç düzenlemesine yer verilmiş, ikinci fıkrasında; “Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır” denilmek suretiyle aynı neviden fikri içtima kurumu hüküm altına alınmış, üçüncü fıkrasında ise; “Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, … ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz” düzenlemesi ile zincirleme suç ve aynı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanamayacağı suçlar belirtilmiştir. TCK’nın 43/1. maddesi düzenlemesinden anlaşılacağı üzere, zincirleme suç hükümlerinin uygulandığı hallerde aslında işlenmiş birden fazla suç olmasına karşın, fail bu suçların her birinden ayrı ayrı cezalandırılmamakta, buna karşın bir suçtan verilen ceza belirli bir miktarda arttırılmaktadır.  5237 sayılı TCK’nın 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için;

a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,

b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,

c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir. Zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için gerekli olan unsurların üzerinde ayrıntılı olarak durulmasında yarar bulunmaktadır.

a) Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi;

Aynı suç 5237 sayılı TCK.nun 43. maddesinde; “Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır” denmek suretiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Öğretide de “aynı suçtan anlaşılması gerekenin, aynı suç tipi olduğu”, kanunda düzenlenen suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz edileceği, suçun ismi farklı ise artık aynı suçtan bahsedilemeyeceği kabul edilmektedir. (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Genel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara, 2008. s.316; Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 1. cilt, Ankara, 2014, s.1241-1242; Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 6. bası, Ankara, 2013, s. 486-488; Türkan Sancar Yalçın-Yeni Türk Ceza Kanununda “Zincirleme Suç”, TBB Dergisi, sayı 70, Mayıs/Haziran 2007, s. 253)  5237 sayılı TCK’nın 43/1. maddesinde bulunan “değişik zamanlarda” ifadesinin açıklığı karşısında, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda öğreti ve uygulamada tam bir görüş birliği bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak, ancak bu husus TCK’nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacaktır[3].

Yargıtay’ın  özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun  zincirleme suretiyle işlenmesine ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir; ”İlk Derece Mahkemesince, dosyada mevcut belge ve bilgiler, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde alınan beyanlarla birlikte dikkate alınarak yapılan değerlendirmede; katılanın rızası dışında değişik zamanlarda cinsel ve fiziksel mahremiyetine ilişkin cinsel ilişki görüntülerini ve seslerini kaydeden sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 134/1-2. cümlesindeki görüntü veya seslerin kaydedilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan mahkûmiyet kararı verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince duruşmalı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesi hükmünün kaldırılarak sanığın özel hayata ilişkin ses ve görüntüleri değişik zamanlarda kaydetmesi nedeniyle zincirleme suç hükümleri uygulanmak suretiyle 5237 sayılı TCK’nın 134/1-2. cümlesindeki görüntü veya seslerin kaydedilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan mahkûmiyet kararı verilmiştir. Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşılmakla, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 14. Ceza Dairesinin kararında sanık müdafii tarafından öne sürülen tüm temyiz sebepleri ve 5271 sayılı CMK’nın 289/1. maddesi ile sınırlı olarak yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden aynı Kanun’un 302/1. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle  temyiz isteminin esastan reddi ile hükmün onanmasına karar verilmiştir[4].

Kişi, işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşumuna neden olabilir; ancak non bis in idem kuralı gereğince bu fiilden dolayı ancak bir defa cezalandırılabilir. Gerçekleştirdiği fiilin birden fazla farklı suçun olu­şumuna neden olması durumunda, failin bu suçlardan en ağır cezayı gerekti­ren suç nedeniyle cezalandırılması yoluna gidilmelidir. Böylece, bir fiilden dolayı kişinin birden fazla cezalandırılmasının önüne geçilmek amaçlanmış­tır.  Bir suçun temel ve nitelikli şekillerinin dışındaki suçlar, fikri içtima uygulamasında farklı suç olarak kabul edilmelidir[5].

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu, bir kimsenin konutuna hukuka aykırı olarak girilerek işlenirse, örneğin, fail hem rıza olmadan konuta girmiş hem de mağdurun bilgisayarındaki görüntülerine bakmışsa gerçek içtima söz konusu olacak; fail, hem konut dokunulmazlığını ihlal suçundan hem de özel hayatın gizliliğini ihlal suçlarından cezalandırılacaktır[6].

Müştekinin  rızası dışında cinsel ve fiziksel mahremiyetine ilişkin çıplak görüntülerini kaydedip, müşteki ayrıldıktan sonra tekrar konuşma isteğinin reddedilmesi üzerine söz konusu  görüntülerin  şüpheli tarafından müştekinin  yakınlarına  gönderilmesi  eylemi  hem  5237 sayılı TCK’nın 134/1-2. cümlesindeki  hem de TCK’nın  134/2. maddesindeki görüntü veya seslerin kaydedilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal ve  görüntü veya seslerin ifşa edilmesi özel hayatın gizliliğini ihlal suçlarını oluşturmakta olup içtima kuralları gereğince müeyyidesi ağır olan TCK’nın  134/2.maddesi gereğince soruşturma ve yargılama yapılmalıdır.

Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu ile şantaj suçu birlikte işlendiğinde gerçek içtima hükümleri gereğince her iki suçtan ayrı ayrı yargılama yapılarak failin cezalandırılması gerekir. Yargıtay incelemesine konu olan bir  kararda şöyle denilmektedir; “İlk Derece Mahkemesince, dosyada mevcut belge ve bilgiler, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde alınan beyanlarla birlikte dikkate alınarak yapılan değerlendirmede; evli olan sanığın komşusu olan katılan ile cinsel birliktelik yaşadıkları sırada katılanın bilgisi ve rızası olmadan cep telefonu kamerasına kaydettiği, video kaydını gören sanığın eşinin sanıktan kendisine istediği parayı vermezse videoyu ifşa edeceğini söylemesi üzerine sanığın katılana aynı şekilde kendisine para vermezse videoyu ifşa etmekle korkuttuğu olayda sanık hakkında 5237 sayılı Kanunun 134/1. maddesinin ikinci cümlesinde düzenlenen özel hayatın gizliliği ihlal suçundan mahkumiyetine, şantaj suçu yönünden soyut beyanlar dışından delil bulunmadığı gerekçesi ile beraatına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince İlk Derece Mahkemesinin kararının kaldırılarak yapılan yargılama neticesinde sanık hakkında özel hayatın gizliliğini ihlal ve şantaj suçunu işlediğinin dosya içerisinde bulunan deliller ile sabit olduğu gerekçesiyle verilen cezada alt sınırdan uzaklaşılarak 5237 sayılı Kanunun 134/1 ve 107/2. maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal ve şantaj suçlarından mahkumiyetine karar verilmiş olup temyiz isteği esastan ret edilerek hüküm onanmıştır”[7].


[1] TCK’nın 35. Maddesinin gerekçesi.

[2] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin. 02.10.2012 tarihli.2012/19741 esas ve 2012/20411 sayılı kararı.

[3] Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 16. 12. 2024 tarihli, 2023/5942 esas ve 2024/11712 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 30. 06. 2025 tarihli, 2022/8737   esas ve 2025/5748 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] TCK’nın 44. Maddesinin gerekçesi.

[6] Yaşar, Osman/Gökcan, Hasan Tahsin/ Artuç, Mustafa, Yorumlu –Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, 2..Baskı, Ankara, 2014, s. 4390.

[7] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 12. 05. 2025 tarihli, 2023/2153 esas ve 2025/4312 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).