CEZA MUHAKEMESİNE EGEMEN İLKELERDEN ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR İLKESİ

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/2. maddesi ve fıkrasına göre, “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır”. Anayasa’nın 38/4. maddesi ve fıkrasında da “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”, diyerek aynı ilkeyi benimsemiştir[1]. Hukuk devletinin bir gereği olan bu ilke nedeniyle, bir kimsenin suçluluğunun kesinleşmiş yargı kararıyla ispat edilmiş olmasına kadar, o kişinin suçsuz olduğu varsayılacaktır[2].

Failin bir suç işleyip işlemediğine dair basit şüphe ile başlatılan ceza muhakemesi süreci, failin suçu işlediğinin sübuta ermesi halinde mahkûmiyet kararı verilerek tamamlanır. Mahkûmiyet kararı verebilmesi için mahkemenin sanığa isnat edilen suçun sanık tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu, duruşmada tartışılmış olan delillere dayanarak ortaya çıkarmak mecburiyetindedir. Eğer mahkeme, sanığın eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmediği konusunda vicdani bir kanaate ulaşamıyorsa ve eylemi sanığın gerçekleştirmiş bulunduğunu delillere dayanarak vicdani kanaati ile söyleyemiyorsa, sanığın atılı suçu işlemediği kabul edilir. Bu ilkeye, ceza muhakemesi hukukunda “şüpheden sanık yararlanır ilkesi” denilmektedir[3].

Şüpheden sanık yararlanır ilkesi bir ispat ilkesi olmaktan çok, delillerin değerlendirmesi sonrasında ortaya çıkan ve çözümlenemeyen kuşkulu durum nedeniyle kullanılan bir ilkedir. Hâkim delilleri değerlendirdikten sonra sanık hakkındaki kuşkuyu yenemiyorsa, devreye bu ilke girer. Yani bir ispat ilkesi olmaktan ziyade, hüküm verme kuralıdır. Kanunda yazılı olmayan bu ilke, yargı uygulaması ve öğretinin benimsediği bir ilkedir[4]. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi, “maddi mesele” bakımından, kusurun ve yaptırımın tayini konularında uygulanır. “Hukuki mesele” bakımından bu ilke uygulanmaz. Muhakeme Hukuku bakımından hata yapılıp yapılmadığı konusunda şüphe varsa, yorum yöntemleri uygulanır[5].

Ceza yargılamalarında amaç, maddî gerçeğin hiçbir kuşkuya yer bırakılmaksızın ortaya çıkarılmasıdır; kuşkunun bulunması halinde, mahkûmiyet kararı verilmesi ceza hukukunun genel ilkelerine aykırıdır[6]; kuşkudan sanığın yararlanacağı evrensel bir ceza hukuku ilkesi olup bir takım kurgu veya varsayımlara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Diğer bir ifadeyle, sanığın cezalandırılmasının temel koşulu yapılan yargılamada suçun şüpheye yer verilmeyecek şekilde sanık tarafından işlendiğinin ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli yönleri deliller ve vicdani kanaat ışığında tam olarak aydınlatılmamış soyut iddialar sanık aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz Sadece aleyhe deliller üzerinden birtakım varsayımlarla sanığın cezalandırılması ceza yargılamasında her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle maddi gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelmektedir[7].

Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri kuşkudan sanığın yararlanması ilkesidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesi için suçun kuşkuya yer olmayacak şekilde ispat edilmiş olması gerekir. Kuşkulu ve aydınlatılmamış olaylar ve iddialar sanık aleyhine yorumlanarak kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti ihtimallere değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. İspat teorik de olsa, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. O halde, ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir ihtimale değil, kuşkudan uzak kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçmenin tek yolu budur[8]. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi, başlı başına davayı esastan çözen, yargılamayı sona erdiren bir durumdur[9].

 Şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesi, masumiyet karinesinin uzantısı olan evrensel bir kuraldır. Bu ilke, ceza yargılamasında ispat konusunda bir husus şüpheli kaldığında sanık lehine sonuç çıkarmayı ve karar vermeyi gerekli kılan bir prensiptir. Buna göre, sanığın mahkûm edilmesi için, suçluluğu konusunda yargıca yüzde yüz kanaat oluşması şarttır. Ancak uygulamada delil toplama tekniklerinin yetersizliği, delil toplamakla görevli araştırma ve soruşturma organlarının teknik ve donanım yetersizliği nedeniyle yeterince delil toplanamamakta olup, olayı yargılayan hâkimin bakış açısına göre “şüpheden sanık yararlanır“, ilkesi uygulandığı gibi, “şüpheden iddia güçlenir” şeklinde hukuksal bir temeli olmayan fiili bir uygulamaya da yol açılmıştır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi yargılamaya ilişkin bir ilke olup araştırma ve soruşturma aşamalarına egemen bir ilke değildir[10].

Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Ceza Dairelerinin yerleşik uygulamalarına göre, ceza hukukunun genel prensiplerinden olan şüpheden sanık yargılanır ilkesi uyarınca bir suçtan cezalandırılmanın temel koşulunun, suçun kuşkuya yer verilmeyecek şekilde ispat edilmesine bağlı olduğunu, kuşkulu ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddiaların sanıkların aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı, yine ceza mahkûmiyetinin yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşan olası kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanması ve bu ispatın hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olması gerektiği, yüksek de olsa bir olasılığa dayalı olarak sanıkların cezalandırılmasının ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaştırmayacağı, ceza yargılamasında mahkûmiyetin büyük veya küçük olasılığa değil her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmasının şart olduğu, adli hataların önüne geçebilmenin başka bir yolu olmadığı da nazara alınarak, sanıkların silahlı terör örgütüne yardım etmek amacıyla hareket ettiklerine dair, her türlü şüpheden uzak somut delile dayanmadan mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı gözetilmeksizin, beraatları yerine delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkûmiyet hükmü kurulması; yasaya aykırılık oluşturmaktadır[11].

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere; Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede “in dubio pro reo” olarak ifade edilen  “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir. 

Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet kararının verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak şekilde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerektiği (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 38/4. maddesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi 6/2. maddesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 11. maddesi) de nazara alınarak, sanığın aşamalardaki savunmalarında suçlamayı kabul etmediği, sanığın Maliye Hazinesi adına kayıtlı taşınmaz üzerinde bulunan zeytin ve dut ağaçlarına zarar vermiş olduğuna dair tek görgü tanığı … olup, her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesince “Sanık ile arasında husumet bulunduğuna ilişkin herhangi bir somut kanıt gösterilemediği” gerekçesiyle tanık …’nun beyanlarına itibar edilerek hükme dayanak yapılmış ise de; sanığın yargılama aşamasında söz konusu tanıkla aralarında husumet bulunduğuna ilişkin olarak dosya kapsamında mevcut kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar sunmuş olduğu ayrıca Menderes 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 16.03.2021 tarihli ve 2020/717 esas, 2021/216 karar sayılı ilâmı ile tanık … hakkında sanığa karşı hakaret suçundan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar verildiğinin görüldüğü bu haliyle sanık ile söz konusu tanık arasında husumet bulunduğu aşikar olduğundan tarafsızlığı noktasında şüphe bulunan tanık …’nun beyanlarına itibar edilemeyeceği, İlk Derece Mahkemesince icra edilen keşif esnasında dinlenen tarafsız tanık S…’nin “Ağaçları söken kişiyi görmediğini ancak geçen yıl N..’ın traktöründe sökülü zeytin ağaçları gördüğünü” şeklinde beyanda bulunmakla sanık lehine beyanda bulunduğu, kaldı ki sanık ile aralarında husumet bulunan tanık N..’ın olay yerine gittiğinde zeytin ve dut ağaçlarının yanmış vaziyette olduğunu beyan etmesine karşın tanık B..’nun ise sanığın suça konu ağaçlarının farklı zaman dilimlerinde parça parça sanık tarafından söküldüğünü beyan etmesi suretiyle suçun işleniş şekli noktasında dahi çelişkili beyanlarda bulundukları dikkate alındığında; sanığın hükümlülüğüne yeterli hukuka uygun, her türlü şüpheden uzak, somut, kesin ve inandırıcı bir delil elde edilemediğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi de nazara alınarak, sanığın nitelikli mala zarar verme suçundan  beraatı yerine yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi, hukuka aykırı bulunmuştur”[12].

Maalesef uygulamada farklılıklara rağmen bir standart olmadığı açık olup soyut delillere mahkemelerin farklı anlamlar yüklemeleri nedeniyle hukuka aykırı kararlar verildiği gözlemlenmektedir. Oysa hukuk öngörülebilen bir standart olup standart dışına çıkamaz. Sanığın atılı suçu işlediğine yönelik her türlü şüpheden uzak, kesin ve yeterli delil bulunmaması hallerinde şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince sanık hakkında beraat kararı verilmesinde hukuki bir zorunluluk bulunmaktadır. Şüphenin sanık aleyhine yorumlanması ceza hukukunun temel ilkelerine açıkça aykırıdır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi ve masumiyet karinesi adil yargılamanın temelini oluşturmaktadır. Varsayıma dayalı ve kurgudan ibaret iddiaların hukuka uygun deliller ile desteklenmemesi halinde şüphenin yenilememesi nedeniyle beraat kararı verilmesi gerekir.

Anayasa’nın 138/1 ve CMK’nın 217/1. maddeleri ile Anayasa’nın 38. ve İHAS’ın 6/2. maddeleri sarahatine göre ispat hukuku bakımından vicdani kanaat esasını benimseyen Ceza muhakememizin amacı, maddi gerçeği insan onuruna yaraşır biçimde ortaya çıkarmaktır. Geçmişte yaşanan ya da yaşandığı iddia olunan bu vakıayı/maddi gerçekliği, olay mahkemesi yapacağı öğrenme yargılaması ile taraflar ve delillerle doğrudan muhatap olup muhakeme hukukuna ilişkin normlar doğrultusunda, gerektiğinde mantık ilminden ve tecrübe kurallarından da faydalanarak sonradan mahkeme önünde temsil etmeye çalışacak, böylece sezgileriyle değil akıl yoluyla vicdani kanaate  ulaşarak (Metin Feyzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin Yayınevi, s. 139) maddi sorunu çözecektir. Bu yetki münhasıran olay mahkemesine aittir[13].

Vicdani kanaate ulaşılması, isnat olunan fiilin ispatlandığı anlamına gelir. Bu nedenle, vicdani kanaat hukuki sorunla değil, maddi sorunla ilgili bir kavramdır ve vicdani kanaate ulaşacak makam da maddi uyuşmazlığı çözmeye yetkili derece mahkemeleridir. Hukuki sorunun çözümünde vicdani kanaat ölçütü kullanılamaz. Çünkü; hukuki sorunun doğru çözümü, maddi olaya uygulanması gereken hukuk kurallarının doğru bulunması ve doğru yorumlanması ile ilgilidir. Vicdani ispat sisteminde hâkimler, hür vicdanlarına göre hüküm verirler. Her türlü delil aracı, kural olarak kullanılabilir ve bunlar serbestçe değerlendirilir. Ancak bu serbestliğin sınırını yine hukuk belirler. Nitekim, Anayasa’nın 138/1. maddesine göre hâkim, vicdani kanaatini oluştururken, Anayasa’nın, kanunların ve hukukun çizdiği çerçevede kalmak zorundadır. Delil araçlarının ne zaman ve kimler tarafından ikame edilebileceği, bunların muhakemede tabi tutulacakları işlemler, delil aracı ikame taleplerinin hangi şartlarda ret olunabileceği, çelişme yönteminin nasıl hayata geçirileceği, delil aracı yasaklarının neler olduğu gibi konular hukuk tarafından düzenlenir (Feyzioğlu, s. 357).  Kural olarak delillerle doğrudan temas kurmayan ve öğrenme yargılaması yapamayan Yargıtay’ın, hukuka uygun olarak elde edilen delilleri takdir etme ve bu suretle ilk derece mahkemelerinin vicdani kanaatini denetleme, aslında olayın nasıl cereyan ettiğini ortaya koyma imkânı bulunmamaktadır. Ancak hükmün gerekçesini esas alarak, bu delillerle varılan sonucun/kabul edilen maddi vakıanın, akıl yürütme/mantık kurallarına, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel kaidelere uygun olup olmadığını denetleyebileceğinde de kuşku yoktur. 288. maddenin Hükûmet Tasarısı’ndaki gerekçesinde bu duruma; “Delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde elbette ki hukuka aykırılık oluşturur.” denilerek işaret edilmiştir.  Uygulama da bu şekilde istikrar kazanmıştır. Doktrinde Yenisey aynı düşünceyi; “Bir hukuk normu olmayan fizik ve mantık kuralları ve tecrübe kaidesi, bir hukuk normu gibi ele alınarak bunlara aykırı olan vicdani kanaatin denetlenmesine imkân sağlamaktadır.” (Feridun Yenisey, İstinafta Maddi ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Silvia Tellenbach’a Armağan, Seçkin Yayınları, s. 1282) diyerek benimsendiğini ifade etmiştir. Çünkü; sağlıklı bir hukuki denetimin ön şartı, maddi vakıanın usulüne uygun, tam ve doğru olarak belirlenmiş olmasıdır[14].

Ceza yargılamasında kanıt serbestliği ilkesi başlığı altında toplayabileceğimiz temel prensiplere göre; a) Her şeyin kanıt olabileceği (hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş), b) İlgililerin kanıt ileri sürebilecekleri, c) Hâkimin kendiliğinden kanıt araştırabileceği, (hatta zorunlu olarak araştırması gerektiği), d) Kanıt ileri sürmede zaman kısıtlaması olamayacağı, e) Kanıtlama külfetinin sanığa yüklenemeyeceği, f) Kanıt değerlendirmede hâkimi bağlayan üstün kanıtın söz konusu olmayıp hâkimin tüm kanıtları serbestçe değerlendirebileceği, (vicdani kanaat) ceza yargılamasının temel ilkeleridir. Bu ilkelerin birinden dahi vazgeçmek, ceza yargılamasının temel ilke ve yapısına aykırı davranmak anlamını taşır (YCGK, 08.04.1991 tarihli ve 81-111 sayılı).

Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada; suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık ispata dayanmalı, bu ispat hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Toplanan delillerin bir kısmının gözetilip diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaat üzerinden yüksek de olsa bir ihtimalle sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir (YCGK, 11.6.2013 tarihli ve 36-294 sayılı).

Yargıtay’ın şüphe halinde beraat kararı verilmesi gerektiğine ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir; “Şu hâlde, sanığa isnat edilen fiilin sanık tarafından icra edildiğinin kabulü için gerekçeli ve muhtemel şüphenin tamamen yenilmesi gerekir. Zira kabili te’lif olmayan şüphe ile gerçeğin yan yana mevcudiyeti ile vicdani kanaate ulaşılmasının, mantık ve hukuk kuralları bakımından mümkün olduğu söylenemez. Katılan mağdure tarafından sanığın olay günü kendisini aracında alıkoyarak ormana götürdüğü ve nitelikli cinsel saldırıda bulunduğu iddia edilmiş ise de; ormanlık alanda bir kadın ve erkeğin araçta kavga ettikleri ihbarı üzerine olay yerine gelen jandarma görevlilerine ilk anda sanığın kendisine tecavüz ettiğini beyan eden katılan mağdurenin, kısa bir süre sonra ise sadece sanığın peşini bırakmasını istediğini, sanıkla rızasıyla ilişkiye girdiğini ve adli raporunun alınmasını istemediğini söylediği, bu yönde yazılı ifade veren mağdurenin on bir gün sonra ..Devlet Hastanesine başvurarak adli rapor aldığı ve iki gün sonra da jandarmada sanığın kendisini zorla alıkoyarak tecavüz ettiğini ifade ettiği, sanığın ise evli olduğu hâlde uzun yıllar kendisiyle ilişki yaşayan katılan mağdurenin kendisiyle evlenmediği için iftira attığını savunduğu olayda; jandarma personeline çelişki anlatımlarda bulunan ve bu nedenle olay günü raporu alınmayan mağdurenin raporunda belirtilen yaraların sanıkça yapıldığı hususunun şüphede kaldığı, bu husus yanında dosya kapsamında yer alan ortak anlatımlara göre katılan mağdurenin uzun yıllar ilişki yaşamalarına rağmen kendisiyle evlenmeyen ama ayrılmayı da kabul etmeyen sanığı kendisinden uzaklaştırabilmek amacıyla jandarma personeliyle karşılaştığı ilk anda suça konu iddiaları ortaya attığına ilişkin oluşan şüphe ve atılı suçları hiçbir aşamada kabul etmeyen sanık savunması bir bütün olarak değerlendirildiğinde; mahallinde ikame olunan ve tartışılan delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin tamamen ortadan kaldırılması ve sanığın isnat edilen suçları işlediğine dair tam bir vicdani kanaat oluşması için yeterli olmadığı, in dubio pro reo/şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince oluşan şüphenin sanık lehine değerlendirilmesinde zorunluluk bulunduğu, açıklanan nedenlerle sanığa isnat edilen nitelikli cinsel saldırı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının unsurları itibariyle oluşmadığı kabul edilmelidir”[15]

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat

[1]      Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, 6. Baskı, 2011, 64.

[2]      Ünver, Yener /Hakeri, Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Ankara 2017, 22.

[3]      Yenisey, Feridun, Uygulanan ve Olması Gereken Ceza Muhakemesi Hukuku Duruşma ve Kanun Yolları., İstanbul, 1990, 143 vd.

[4]      Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 66.

[5]      Yenisey, Feridun/Nuhoğlu, Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Güncellenmiş 6. Baskı, Ankara, 2018, 76.

[6]      Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 26.12.1994 tarihli, 1994/9-295 esas ve 1994/368 sayılı kararı, www. kazanci. com.tr).

[7]      Apaydın, Cengiz, Ceza Muhakemesine Egemen İlkeler Işığında Olağan ve Olağanüstü Kanun Yolları, Ankara 2020, 38.

[8]      Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 04.04.2006 tarihli, 3-35/97 sayılı kararı.

[9]      Anayurt, Ömer,” Adil Yargılanma İlkesi Olarak Masumiyet Karinesi”, A. Dr. Şükrü Alpaslan Armağanı, Mayıs 2007, 221.

[10]    Apaydın, 40.

[11]    Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 10.05.2022 tarihli, 2021/1933 esas ve 2022/2592 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır). Aynı kararda basın özgürlüğünün sınırları şöyle belirlenmektedir; Bir hakkın kullanılması hukuka uygunluk nedeni olup, sınırları içinde kullanılan basın özgürlüğü de bu haklardandır. Nitekim basın yasasında; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.” şeklinde ifade edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre; basının “kamuoyunun bekçi köpeği” rolü demokrasinin siyasi işleyişi için yaşamsal önemdedir. Basın ve soruşturmacı gazetecilik, hükümetin siyasi kararlarını, eylemlerini ve ihmallerini sıkı bir denetime tabi tutarak ve vatandaşların karar alma sürecine katılmasını kolaylaştırarak demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesini güvence altına almaktadır. Basının sahip olduğu, demokrasiyi güçlendiren böyle bir işlem, halkın, tartışmalı siyasi konularda da kamuoyunu ilgilendiren bilgi ve fikirleri alma hakkıyla birlikte gündeme geldiğinde özel bir önem kazanır. Basın, halkın siyasal liderlerin düşünceleri ve tavırları hakkında bir görüş edinilmesi ve oluşturulabilmesi için en uygun yollardan biridir. Ancak hiçbir hak sınırsız değildir. Diğer haklarda olduğu gibi, Anayasamız ve İnsan Hakları Sözleşmesinde ile Basın Yasasında; ifade ve basın özgürlüğünü sınırlayıcı meşru nedenlere yer verilmiştir. Bunlar; ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin korunması, düzensizliğin ve suç işlemenin önlenmesi, sağlığın, ahlakın, başkalarının şöhretinin ve haklarının korunması, gizli olarak elde edilen bilgilerin açıklanmasının önlenmesi ve yargı organlarının otorite ve tarafsızlığının sürdürülmesidir. İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca; Gazetecilerin, gazetecilik etiğine uygun bir şekilde davranarak, doğru ve güvenli bir bilgi verebilmek için doğru ve iyi niyetli hareket etmeye yönelik ödev ve sorumluluklarına vurgu yapmıştır. (Baladet Tromso ve Stensaas v Norveç 1999- III; 29 EHRR 125 para 65) Bir basın suçu ile ilgili hapis cezası verilmesi ancak istisnai durumlarda, özellikle nefret söylemi ve şiddete tahrikte olduğu gibi diğer temel haklara ciddi bir biçimde zarar verildiği takdirde gazetecilerin ifade özgürlüğüne bağdaşabilecektir. (Dammonn v İsviçre hudoc 2006 para 57) AİHM benzer nitelikteki bir olaya ilişkin Leroy v. Fransa kararında; “şüphelinin terör eyleminin olduğu gün, hatta aynı saatlerde toplumun henüz şok halindeyken, kullandığı ifadelerde hiçbir özen göstermeksizin, attığı manşet ve yazı içerisinde kullandığı ifadelerin basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Konuya gazeteci gözüyle bakılırsa ve haber değeri taşıdığı düşünülse bile, özellikle olayın zamanlaması, şüphelinin kullandığı dilde daha fazla sorumluluk göstermesini gerektirmektedir” (Leroy v. Fransa, dilekçe no: 36109/03, 2.10.2008). Bu açıklamalar ışığında, muhalif kimliği ile bilinen Karşı Gazetesindeki iktidara yönelik eleştiri ve yorumların, çoğulcu, özgürlükçü, hoşgörülü, demokratik toplumlarda düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece genel kabul gören ve zararsız yahut önemsiz addedilen düşünceler yönünden değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen kural dışı, hatta endişe verici düşünceler için de geçerlidir. Ancak, basında, özgürlük sınırlarını aşar biçimde, terör örgütlerinin propagandası yapılması veya örgüte ait bildirilerin yayınlanması hallerinde, ilgililer hakkında suçun oluşturacağında kuşku yoktur.

[12] Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 25. 12. 2025 tarihli, 2025/3560 esas ve 2025/11944 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13] YCGK’nun 24. 12.2025 tarihli, 2023/9-428 esas ve 2025/604 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[14] YCGK’nun 24. 12.2025 tarihli, 2023/9-428 esas ve 2025/604 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[15] YCGK’nun 24. 12.2025 tarihli, 2023/9-428 esas ve 2025/604 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA HÜKÜM KURMA -AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA

HÜKÜM KURMA

5237 sayılı TCK’nın Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde İmal ve Ticareti  başlıklı 188. maddesinin 3. fıkrası;  uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, 10 yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır, şeklinde tanımlanmış  olup uyuşturucu veya  uyarıcı madde ticaretine ilişkin seçimlik  hareketler belirlenmiştir.

  Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalarda uyuşturucunun kullanma amacı doğrultusunda bulundurulduğu yönünde savunmalar yapılmaktadır. Adil yargılama hakkı kapsamında şüpheli veya sanığın savunmasının doğruluk derecesinin araştırılarak maddi gerçeğin tespiti gerekir. Uyuşturucu madde bulundurma eyleminin, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu, yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun tespitinde ana ölçüt, bulundurmanın hangi amaca yönelik olduğunun araştırılmasıdır. Ceza Genel Kurulu’nun 15.06.2004 gün ve 107-136 ile 06.03.2012 gün ve 387-75 sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararında da belirtildiği gibi, uyuşturucu madde bulundurmanın, kullanma maksadına yönelik olduğunun belirlenmesinde kural düzeyinde ölçütler benimsenmektedir. Şüpheli veya sanığın suça konu uyuşturucu veya uyarıcı maddeyi bedelli veya bedelsiz başkasına verip vermediğinin araştırılması gerekir. Yine suça konu maddenin miktarı ve türünün de bilimsel açıdan araştırılarak şüpheli veya sanığın kişisel kullanımı kapsamında olup olmadığının değerlendirilmesi şarttır. Ayrıca uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçiriliş şekli de eylemin niteliğinin tespitinde önemli bir kriter olarak karşımıza çıkmaktadır.

Uyuşturucu madde suçlarında  somut olayın özelliklerine göre sanık hakkındaki iletişimin tespiti, dinlenmesi ve tespitine yönelik tedbir, varsa fizik takip altında tutulduğu dönemdeki  eylemleri, varsa zincirleme suretiyle  uyuşturucu ve/veya  uyarıcı madde satışı, suçüstü yapıldığı anda kullandığı araçta, iş yerinde  ve/veya evde uyuşturucu madde ele geçirilmiş olması, uyuşturucu ve veya uyarıcı maddenin miktarı ve türü, ihbar üzerine  suça konu  uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri satın alan kişilerin yakalama sonrası polisteki ifadeleri, soruşturma ve kovuşturma  aşamalarındaki tüm ifadeler, tapeler, usulüne uygun olarak  alınmış üst  arama, araç, ev ve/veya iş yeri arama tutanakları, yakalama tutanakları, uzmanlık raporları ile olayın oluş ve işleyiş şekli ışığında maddi gerçeğin ortaya çıkarılarak bir değerlendirme yapılmak suretiyle sanığın eyleminin nitelendirilmesi, delillerin ortaya konularak tartışılması  suretiyle sanığın mahkumiyeti halinde eylemine uyan yasa maddelerinin usule uygun olarak belirlenmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle, iddia, sanığın aşamalardaki savunmaları, tanık anlatımları, kollukça düzenlenen üst arama tutanağı, ön tespit tutanağı, tartı vezin tutanağı, eşleştirme tutanağı,  varsa ihbar tutanağı, fotoğraf teşhis tutanakları, … Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce düzenlenen uzmanlık raporu,… İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü Parmak İzi Geliştirme Laboratuvar Büro Amirliğince düzenlenen uzmanlık raporu, sanıklara ait nüfus ve adli sicil kayıtları ile olayın oluş ve işleyiş şekli üzerinden bir  maddi ve hukuki değerlendirme yapılarak sonucuna göre hüküm kurulması gerekir.

Hukuka uygun yöntemlerle Cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh ceza hakimliğinden alınan karar  doğrultusunda  soruşturma kapsamında uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan takip edilen sanık veya sanıklara  yönelik uygulanan iletişimin tespiti ve fiziki takip çalışmaları neticesinde sanık veya sanıkların bireysel  ya da fikirsel  ve eylemsel iş birliği içerisinde  uyuşturucu  veya uyarıcı madde almak isteyen şahısların telefon iletişimine ilişkin telefon trafiği,  alıcı veya alıcıların sanık veya sanıkların iş yerine veya  ikametlerine  giderek uyuşturucu  veya uyarıcı maddeyi satın almalarının tutanaklar ile  belgelenmesi, fiziki takip çalışmaları, yakalamalar ile yakalanan alıcı ve satıcının  usulüne uygun olarak  somut olayın özelliklerine göre fiziksel veya fotoğraf teşhis tutanakları üzerinden maddi gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik olarak  mahkemenin  dosya kapsamındaki deliller ışığında  vicdani kanaate ulaşmasında hukuki zorunluluk bulunmaktadır. Kurgu veya varsayımlar üzerinden hüküm kurulması usul ve yasaya aykırılık oluşturmaktadır.

Uyuşturucu madde ticareti suçundan yargılama yapan ağır ceza mahkemesi sanık hakkında mahkûmiyet kararı verdiğinde sanığın tutuklanma nedenleri, tutuklu kaldığı süre ve verilen cezanın miktarı nazara alınarak tutukluluk halinin devamına ve   hüküm özetinin bulunduğu yer cezaevine gönderilmesine karar verilmelidir. Uygulamada uzun süre tutuklu kalan sanıkların sanık statüsünden hükümlü statüsüne geçerek hükümlü hakları olan açık cezaevine gitme, şartla tahliye ve denetimli serbestlik hükümlerinden faydalanmak amacıyla mahkeme kararlarını istinaf etmeyerek kararın kesinleşmesini sağladıkları gözlemlenmektedir. 

CMK’nın 217. maddesine göre hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; ”Hükme esas alınan iletişimin tespiti çözüm tutanakları, görüntü çözümleme tutanağı ile diğer tutanakların duruşmada sanığa okunarak diyeceklerinin sorulması, sanığın konuşmaların kendisine ait olmadığını belirtmesi durumunda ses örneklerinin alınması ve ses kayıtlarının sanığa ait olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesine veya uzman bir kurum ya da kuruluşa ses analizi yaptırılarak rapor alınması, ayrıca tanık H..’dan ele geçen uyuşturucu maddenin sarılı olduğu fişte sanık İ…’in parmak izinin çıkması karşısında buna ilişkin sanık İ..’in beyanının alınması ve tüm delillerin birlikte değerlendirilerek, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması, hukuka aykırılık oluşturmaktadır”[1].

Mahkeme uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçundan sanığın eylemine uyan 5237 Sayılı TCK’nın 188/3. maddesi gereğince kastının yoğunluğu, ele geçen uyuşturucu madde miktarı, suçun oluş ve işleniş biçimi, suçun işlendiği yerile meydana gelen zarar ve/veya tehlike gözetilerek   asgari hadden uzaklaşarak takdiren ve teşdiden cezayı belirlerken gerekçesini somut olgular üzerinden detaylandırmalıdır.

Sanıktan ele geçen uyuşturucu maddelerden birinin eroin, kokain, morfin, bazmorfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri olması halinde sanığa verilen cezadan TCK’nin 188/4-a maddesi gereğince yarısı oranında artırım yapılması gerekir. Yine uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulundurma  fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Aynı fiiller kapsamında uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. Ayrıca  TCK’nın 188/5.  maddesine göre uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç etme ile uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulundurma eylemlerinin  üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

İhbar üzerine sanığın evinde arama yapılmasına dair sulh ceza hakimliğinin verdiği adli arama kararı kapsamında yapılan aramada ele geçirilen uyuşturucunun miktarı ve hassa terazinin varlığı somut olayda sanığın uyuşturucu ticareti kastıyla hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”  Dava dosyasının kapsamına göre; sanığın ikametinde uyuşturucu sattığı ihbarı üzerine Sulh Ceza Hakimliğince verilen adli arama kararı ile sanığın ikametinde yapılan aramada, sentetik kannabinoidler grubunda yer alan ADB-BUTINICA, metamfetamin ve metamfetamin bulaşıklı hassas terazinin ele geçirildiği olayda; sanığın uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma suçunu işlediği  iddiasına ilişkin olarak;  eyleme uyan suç vasfının ve yaptırımlarının doğru biçimde belirlendiği, ikametinden ele geçirilen madde miktarı, metamfetamin bulaşıklı hassas terazinin ele geçirilmesi ile dava dosyası kapsamındaki tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde,  sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair kabulde, delillerin değerlendirilmesine aramanın hukuka uygun olduğuna ilişkin takdirlerinde, sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır”[2].

  Uyuşturucu ticareti suçlarında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için sanığın aşamalarda ismini verdiği şahsın hakkında dava açılarak şahsın mahkûm edilmesi şarttır. Böyle hallerde etkin pişmanlıkta bulunan sanık yargılamanın yenilenmesi yolu ile etkin pişmanlıktan faydalanabilecektir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanaatin dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, olay tutanağı içeriği, sanığın aşamalardaki savunmaları, tutanak tutucuların  ifadeleri, uyuşturucu maddenin miktarı, ele geçiriliş şekli, kriminal rapor ile dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı şeklindeki kabulün isabetli olduğu, sanığın savunmalarında uyuşturucu maddeyi satın aldığını beyan ettiği şahsın dava açılması neticesinde mahkûm olması halinde, sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının, yargılamanın yenilenmesi yoluyla değerlendirilmesinin mümkün olduğu, bu aşamada sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmamasında bir isabetsizlik bulunmadığı ve tekerrür hükümleri uygulamasının hukuka uygun olduğu anlaşıldığından, sanık ve müdafisinin temyiz istemleri yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır”[3].

Zincirleme suç hükümleri uygulanırken aynı suç işleme kararı kapsamında değişik tarihlerde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçu sayısınca cezanın artırılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;”  Mahkemece, bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda dört ayrı “uyuşturucu madde ticareti yapma” suçunun sanık tarafından işlendiği kabul edilmesine rağmen, sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümleri uygulanırken eylem sayısına göre kanunda öngörülen alt sınır aşılarak artırım yapılması gerektiği gözetilmeden, alt sınırdan artırım yapılması suretiyle sanık hakkında eksik ceza tayin edilmesi, yasaya aykırılım oluşturmaktadır[4]”. Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçlarında fiili kesinti olmaksızın aynı suç işleme kararı kapsamında işlenen birden fazla eylem bulunması halinde, iddianamenin kabul edilmesi şartıyla iddianamenin düzenlenmesi tarihinden önce işlenen aynı nitelikte suçlardan dolayı 5237 sayılı TCK’nın 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerekir. Diğer bir ifadeyle, hukuki kesinti oluştura bir işlem olan  kamu davasının açılması sonucu işlenen  suç artık zincirleme suç olmayıp bağımsız suç  olarak kabul edilecektir. 

5237 sayılı TCK’nın 53. maddesinin uygulanması kapsamında Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarihli, 2014/140 esas ve 2015/85 karar sayılı iptal kararı ışığında 7242 sayılı Kanun’la yapılan değişikliklerin hızlı ve etkin bir yargılamanın sağlanması açısından infaz aşamasında gözetilmesi gerekir.

Mahkeme tarafından sanığın sabıka kaydının incelenmesinden mükerrir olduğu anlaşıldığında, 5275 sayılı Kanunun 108/3 maddesinin uygulanması bakımından koşullarının oluşması halinde sanığın cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanması yönünde karar verilmelidir. İkinci kez mükerrir olan sanık hakkında sehven birinci kez tekerrür hükümlerinin uygulanması, aleyhe temyiz yoksa bozma nedeni yapılmamaktadır.

Mahkemece  adil yargılama ışığında yapılan yargılama sonunda hukuka uygun yöntemlerle toplanan delillerin duruşmada okunup karar yerinde incelenip tartışılması, sanık veya sanıkların suçlarının sübutunun  kabul edildiği durumlarda eylemlerinin  dosya içeriğine uygun olarak olayın oluş ve işleyiş şekline göre  nitelendirilerek suç  vasfının tayin edilmesi, cezayı  ağırlatıcı ve azaltıcı hallerin net bir şekilde belirtilerek cezanın şahsileştirilerek gerekçeli olarak  hüküm kurulması  Anayasal ve yasal bir zorunluluktur.

Arama kararının hukuka aykırı olması, ilk derece mahkemesince kurulan hükmün gerekçesiz olması, dosya kapsamındaki  delillerin kurguya dayalı olarak hukuka aykırı yöntemlerle toplanması, dosya kapsamında yargılanan sanıklardan birinin veya bir kaçının diğer sanık veya sanıkların eylemine iştirak etmemesi,  adil yargılanma ilkesinin ihlal edilmesi, savunma hakkının kısıtlanması, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmaması ya da eksik uygulanması, tekerrür hükümlerinin yanlış uygulanması, hüküm kurulurken normlarının yanlış uygulanması veya delil  değerlendirmesinin hatalı yapılması hallerinde kararın istinaf ve/veya temyiz mahkemesince bozulması gerekir.

Suça konu uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin sanık veya sanıklar ile bağın kapsamında ticaretine ilişkin   dosya kapsamında her türlü şüpheden uzak, mahkumiyete yeterli, kesin ve inandırıcı nitelikte somut delil bulunmadığı hallerde   beraat kararı verilmesi gerekir.

Uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle sanık hakkında kamu davası açılmış olup yapılan yargılama kapsamında yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması hallerinde CMK’nın 223/2-e maddesi gereğince sanığın beraatına karar verilmesi şarttır.  Eylemin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu hallerde suç vasfının değişerek TCK’nın 191. maddesi hükümlerine göre yargılama yapılmalıdır.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ

Uyuşturucu madde ticaretine ilişkin örnek karar şöyledir:

1-Sanığın üzerine atılı bulunan uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama  suçu ile ilgili olarak  yapılan yargılama kapsamında atılı suçu işlediği  sabit görüldüğünden eylemine uyan 5237 sayılı TCK’nın 188/3. maddesi gereğince suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki kullanılan araçlar, suç konusunun önemi, suça konu uyuşturucunun miktarı, sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı, olayın oluş ve işleyiş ile  sanığın güttüğü amaç ve saiki  nazara alınarak  takdiren asgari hat olan   10 YIL  hapis ve 1000 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına, (Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz)

2-Suça konu uyuşturucu maddenin kokain olduğu anlaşılmakla TCK’nın 188/4-a maddesi gereğince sanığın cezası yarı oranında arttırılarak 15 yıl hapis ve 1500 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

3-Sanığın eylemlerini aynı suç işleme kararı kapsamında değişik tarihlerde gerçekleştirmek suretiyle zincirleme olarak gerçekleştirdiği anlaşılmış olup 5237 sayılı TCK’nun 43/1. maddesi uyarınca sanığa verilen ceza takdiren 1/4 oranında artırılarak 18 yıl 9 ay hapis ve 1875 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

4-Sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki pişmanlığını gösteren davranışları veya cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri göz önünde bulundurularak TCK’nın 62/1 maddesi gereğince verilen cezada takdiren 1/6 oranında indirim yapılarak 15 yıl 7 ay hapis ve 1562 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

5-Sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu ve suçun işlenmesindeki özellikler göz önüne alınarak TCK 52/2. Maddesi gereğince taktiren 1 gün karşılığı 20 TL hesabı ile 1562 gün adli para cezası karşılığı 31.240,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına,

6-Sanığın ekonomik ve şahsi hallerini göz önünde bulundurularak hükmedilen adli para cezasının hükmün kesinleşme tarihinden itibaren TCK’nın 52/4 maddesi uyarınca birer ay ara ile 12 eşit taksit halinde ödenmesine, taksitlerden birinin zamanında ödenmediği takdirde TCK’nın 52/4 maddesi gereğince geri kalan kısmın tamamının tahsil edileceği ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrilebileceği hususunun sanığa ihtarına,

7-Neticeten sanığın 15 yıl 7 ay hapis ve 31.240,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına,

8- Sanık ve müdafisi tarafından talep edilen lehe hükümler ile ilgi olarak verilen ceza miktarı itibariyle lehe hükümlere ilişkin uygulanma koşulları oluşmadığından sanık hakkında CMK’nın 231/5, TCK’nın 50 ve 51. maddelerinin uygulanmasına kanunen ayrı ayrı yer olmadığına,

9-Tutuklu sanık  hakkında  isnat olunan uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama  suçuna ilişkin olarak somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesinin bulunması, sanığa yüklenen suçlamaya ilişkin olarak mahkememizce kurulan hükmün mahiyeti gözetildiğinde sanığın kaçacağına ilişkin somut delillere dayalı kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması, yüklenen suçun CMK’nın 100/3 hükmünde yer alan katalog suçlardan oluşu, sanığın yüklenen suçu işlediğine dair somut delillere dayalı kuvvetli şüphe sebepleri bulunduğu noktada diğer tutuklama nedenlerinin bulunduğunun kabulüne olanak bulunması, CMK.nun 100/1-2-3 maddesindeki şartların birlikte gerçekleştiği ve adli kontrol tedbirlerinin bu aşamada yetersiz kalacağı, tutuklamanın bu aşamada yüklenen suçun mahiyetine ve sanığın tutuklu kaldığı süreye nazaran ölçülü olduğu kanaatine ulaşılarak sanığın hükmen tutukluluk halinin devamına, bu hususun sanığa tefhimine,

10- 5271 sayılı CMK’nın 101/2. maddesi uyarınca tutukluluğun devamına ilişkin kararın sanık ve sanık müdafisine tebliğ edilmesi, tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içerisinde … Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde sanığın itiraz hakkının bulunduğu hususunun Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü vasıtası ile tutuklu sanığa bildirilmesinin temini ve bu hususları içerir şekilde tutanak düzenlenmesi amacıyla tutuklu sanığın bulunduğu Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğüne müzekkere yazılmasına,

11- Sanığın gözlem altında ve tutuklulukta geçirdiği sürelerin TCK’nın 63. maddesi gereğince sanığa verilen hapis cezasından mahsubuna,

12- Suça konu adli emanete kayıtlı uyuşturucu madde ve eklerinin TCK’nın 54/4 maddesi gereğince müsaderesine,

13-Sanığın sarfına sebep olduğu … yargılama giderinin mahkûm olan sanıktan CMK’nın 325/1 maddesi gereğince tahsili ile hazineye irat kaydına,

Dair; iddia makamında bulunan Cumhuriyet savcısının mütalaasına  uygun olarak,  sanık ve sanık müdafinin yüzüne karşı, gerekçeli kararın taraflara tebliğinden itibaren iki hafta içinde  mahkeme kalemine tevdii edilecek bir  dilekçe ile ya da mahkeme kalemine sözlü beyanda bulunarak bu beyanın tutanağa geçirilmesi suretiyle tutuklu ya da hükümlü bulunanlar için tutuklu ya da hükümlü bulundukları ceza infaz kurumu/ tutukevi idaresine verilecek bir dilekçe veya tutanağa geçirilmek koşulu ile idare müdürüne beyanda bulunmak suretiyle .. bölge adliye mahkemesi nezdinde İSTİNAF yasa yolu açık olmak üzere; belirtilen şekilde ve sürede istinaf yoluna başvurulmaması halinde kararın kesinleşeceği belirtilmek üzere oy birliğiyle  verilen karar  açıkça okundu, usulen anlatıldı.


[1] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 26. 12. 2024 tarihli, 2022/11346 esas ve 2024/26568 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 10. 12. 2025 tarihli, 2024/25122 esas ve 2025/10427 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 10. 12. 2025 tarihli, 2024/7286 esas ve 2025/10403 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 15. 01. 2026 tarihli, 2019/5730 esas ve 2026/367 6sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇLARINDA DELİLLENDİRME (İKİNCİ BÖLÜM) AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

5271 CMK’nın 160. maddesi gereğince, Cumhuriyet savcısının, ihbar veya başka bir suretle uyuşturucu madde ticareti suçunun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kolluk vasıtasıyla yaptığı soruşturmada kapsamında kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlaması gerekir. Cumhuriyet savcısı tarafından CMK’nın 170/2. maddesi gereğince yapılacak değerlendirme sonucunda, toplanan delillerin suçun işlendiği hususunda başlangıç şüphesini aşan yeterli şüphe oluşturduğunun tespiti halinde iddianame düzenlemelidir. Yeterli şüphe varsa Cumhuriyet savcısı iddianame düzenlemek zorunda olup mahkeme tarafından iddianamenin kabulü ile kamu davası açılmış olacaktır.

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından tanık ifadeleri çok önemli olup uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarında gizli tanık ifadelerinin manipülasyona açık olma ihtimali gözetildiğinde şüpheli ve/veya  sanık tarafından iddialar karşısında etkili bir savunma hakkı ile delillerin toplanmasını isteme hakkının işletilmesi şarttır.  Adil yargılanma kapsamında silahların eşitliği ile masumiyet karinesi esas olup gizli tanık ifadelerinin bilimsel ve teknik bir delil olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır.

İhbar veya şikâyetin kapsam ve içeriği, şikâyet veya ihbar sonucunda kolluk tarafından yapılan incelemelere dair tutanak içerikleri,  usule uygun olarak alınan ev, iş yeri, cep telefonu, tablet veya bilgisayarda arama  ve inceleme yapılmasına yönelik karar ve anılan karar uyarınca yapılan arama neticesinde ele geçen deliller incelendikten sonra uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının işlendiğine ilişkin hayatın olağan akışı çerçevesinde  şüphe oluşturan  yeterli delil bulunuyorsa gözaltı kararı verilmelidir.

Suç vasfının tayini açısından delillerin titizlikle incelenmesi gerekir. Mevcut delillerin neyi temsil ettiği ve hangi delillerin hangi suçun unsurlarını oluşturduğunun tespiti kapsamında,  maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ile doğru eyleme  doğru kanuni yaptırımların uygulanması mümkün olacaktır.  Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Dava dosyası kapsamına göre; kolluğa gelen ihbar üzerine yapılan fiziki takip sonucu, 05.12.2022 günü saat 19.30 sırasında sanığın … köprüsü üzerinde yaya olarak bulunduğu sırada tanık C.E ile aralarında bir şey alıp verdikleri, önleme arama kararı kapsamında yapılan kaba üst aramalarında sanıktan beş parça halinde, tanıktan ise bir parça halinde uyuşturucu madde ele geçirildiği ve sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı iddiasına ilişkin olarak; yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanaatin dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, kolluk tutanakları içeriği, tanık beyanı, sanığın aşamalardaki savunmaları, ele geçen maddelerin miktarı ve çeşitliliği, kriminal uzmanlık raporuna göre ele geçen maddenin Metamfetamin ve ABD-BUTINACA maddelerini içerdiğinin tespiti, telefon mesaj kayıtları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti kapsamında  kurulan hükümde bir isabetsizlik görülmediği, hukuka uygun olarak toplanan delillere dayanarak mahkumiyet hükmünün kurulduğu, araştırılacak başka bir hususun bulunmadığı anlaşıldığından sanık müdafisinin temyiz istemi yerinde görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararda hukuka aykırılık bulunmamıştır[1].

Faillerin her zaman ticaret oluşturan fiilleri işlerken yakalanmaları söz konusu olmamaktadır. Başkaca hiçbir eylemi tespit edilemeyen; ancak kendisinden çeşitli miktarlarda uyuşturucu madde ele geçen bir failin kastının tespitinde, kesin çizgilerle sınır çizmek, belirli bir gramajın yahut adedin altında veya üstünde kalan rakamlara göre nitelendirmeler yapmak her zaman doğru sonucu vermeyebilecektir. Ancak uyuşturucu ticareti suçuyla etkin mücadele gereği faillerin yasanın gri noktalarından ve içtihat boşluklarından faydalanarak “kullanmak maksatlı bulundurma” görünümü altında uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapmalarının önüne geçmek gerekir[2].

Soruşturmanın ve yargılamanın soruşturma ve yargılama tekniğine uygun olarak hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş deliller ışığında yapılması şarttır.  İddianamede belirtilmeyen eylemlerden dolayı yargılama yapılarak hüküm kurulamaz. Hukuka uygun yöntemlerle elde edilen deliller ışığında verilen kararların ceza muhakemesine egemen ilkeler ışığında tüm tarafları tatmin etmesi ve adalet duygusunu incitmemesi amaçlanmalıdır.

Hâkimin duruşmada ileri sürülen ve taraflara diyecekleri sorularak tartışılan delilleri değerlendirmekte serbest olması, keyfi davranabileceği anlamına gelmez. Bu sistemin keyfiliğe karşı en önemli güvencesi, hâkimin açıkça ve somut verilere dayalı olarak hangi delile neden inanıp neden inanmadığını gerekçesiyle ortaya koyması zorunluluğudur. Bu şekilde delilleri serbestçe değerlendirecek olan hâkim, hangi delile hangi nedenle itibar ettiğini   somut olayda hayatın olağan akışı, tecrübe kuralları ve mantık   kurallarından faydalanarak gerekçelendirmesi gerekir[3]. Hâkimin bu faaliyeti yapması için hukuk fakültesinde ve stajda teknik bir eğitim alma zorunluluğu kendini göstermektedir. Hakimler standart düzeyde deliller ışığında mantık kurallarını uygulama yeteneğini detaylandırarak tarafları aydınlatmalıdır.

Şüphelilerin ve/veya sanıkların soruşturma ve/veya kovuşturma aşamasındaki savunmaları, yakalama tutanağı, ikamet arama tutanağı, iş yeri arama tutanağı, yer tespit tutanağı, para tespit tutanağı, ihbar tutanağı, ön ekspertiz ve değerlendirme tutanağı, tartı vezin tutanağı, şüpheli arama tutanağı, genel adli muayene raporları, uzmanlık raporu, sorgu zaptı, emanet makbuzu, nüfus ve adli sicil kayıtları, olayın oluş ve işleyiş şekli üzerinden maddi gerçeğin araştırılarak sanığın uyuşturucu ticareti suçunu işleyip işlemediğinin belirlenmesi gerekir.

Arama, el koyma veya onama işlemlerinin hukuka uygun olması, soruşturma işlemlerinin  işlem bazında belgelenerek gerçeği yansıtması, somut delil toplanması  ile delillerin hukuka uygun yöntemlerle toplanması gerekir.

          Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 20.09.2022 tarihli ve 2021/10-148 esas ve 2022/566 karar sayılı kararında da belirtildiği üzere, arama, amacına göre “adli arama” ve “önleme araması” olarak ikiye ayrılmaktadır. Arama şüpheli veya sanığı ya da bir delili elde etme amacıyla yapılabileceği gibi, bir suçun işlenmesini veya bir tehlikeyi önlemek amacıyla da yapılabilir. Birinci tür aramaya “adli arama”, ikinci tür aramaya ise “önleme araması” denilmektedir. Bu itibarla arama hem koruma hem de önleme tedbiridir. Genel emniyet ve asayişin korunması ile tehlikelerin önlenmesi amacıyla başvurulan önleme araması; 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun (2559 sayılı Kanun) 9.maddesi ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin (Yönetmelik) 18. ve 26. maddeleri arasında düzenlenmiş olup Yönetmeliğin 19. maddesinde “Millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespiti amacıyla, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde mülkî âmirin yazılı emriyle ikinci fıkrada belirtilen yerlerde, kişilerin üstlerinde, aracında, özel kâğıtlarında ve eşyasında yapılan arama işlemi” olarak tanımlanmıştır. Şüpheli ya da sanığın ya da delillerin yahut müsadere edilecek eşyaların ele geçirilmesi amacıyla yapılan araştırma işlemi olan adli arama, el koyma ile birlikte 5271 sayılı Kanunu’nun 116. ve 134. maddeleri arasında, 2559 sayılı Kanun’un 2. maddesi, Ek 4., Ek 6 ncı maddelerinde, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 9.maddesi ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 5. ve 17. maddeleri arasında düzenlenmiş olup, Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5. maddesinde “bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemi” şeklinde tanımı yapılmıştır.

 Arama kararının CMK ve Arama Yönetmeliği  ışığında  net olması, arama kararında belirtilen adreste ve saatlerde arama yapılması, aramada tanıkların bulunması ve saat itibariyle aramanın tutanak altına alınarak aramaya katılanlar ile tanıkların imzalarının alınması şarttır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 2016/20-701 esas, 2018/415 Karar sayılı kararında açıklandığı üzere; Önleme aramasının nasıl icra edileceği hususunda özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Yönetmeliğin “Aramaların Yapılma Şekli” başlıklı bölümündeki hükümler hem adli hem de önleme araması için geçerli ortak hükümlerdir. Bu kararların dışında ayrıca 2559 sayılı Kanun’un 4/A maddesinde polise, kişileri ve araçları tecrübesine ve içinde bulunulan durumdan edindiği izlenime dayanan makul bir sebebin bulunması hâlinde durdurma yetkisi verilmiştir. Yönetmeliğin 27.maddesinde bu yetkinin kullanılması için “umma” derecesinde makul şüphe aranmıştır. Polisin “umma” derecesinde makul şüphe duyması halinde yapabileceği işlemlere ilişkin “durdurma ve durdurma sonrası arama ve kontrol işlemleri” başlıklı 27. maddesinin (f) ve (ğ) fıkraları gereğince kollukça durdurulan kişinin herhangi bir yerinde uyuşturucu gibi belirli bir şeyin gizlendiği düşünülüyorsa veya makul sebep oluşmuşsa önleyici kolluk yetkisi dahilinde daha geniş kapsamlı kontrol yapma imkânı doğacaktır. Şüphe üzerine arama yapılırken Polis bu yetkilerini kullanırken dikkat edilmesi gereken husus ise şu şekildedir: Kolluk gerekli tedbirleri alabilecek ancak bu amaçla kişinin üzerindeki elbisenin çıkarılması veya aracın, dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin açılmasını isteyemeyecektir. Yönetmeliğin “karar veya yazılı emir üzerine üst ve eşya aramasının icrası” başlığı altında 28. maddesinde önleme araması ve adli arama kararı sonrasında üst ve eşya araması ve devamında 29. maddesinde araçlarda aramanın şekli düzenlenmiştir. Arama kararı alınmadan polisin durdurma ve sonrasında yapabileceği arama ve kontrol işlemlerinde Yönetmeliğin 27. maddede belirtilen sınırlamaların, arama kararı alındıktan sonra Yönetmeliğin 28. ve 29. maddelerinde yer almadığı anlaşılmaktadır. Bunların yanında, önleme aramasına karar verilebilmesi için belirtilen konulara ilişkin somut ve öngörülebilir bir tehlike olması gerekir. 2559 sayılı Kanun bu nitelikteki tehlike hâlini “makul sebep” olarak ifade etmektedir. Suç delillerinin elde edilebileceği hususunda somut olgulara dayalı “makul şüphe” ile önleme aramasındaki “makul sebep” farklı kavramlardır. “Makul sebep” konunun uzmanları tarafından ortak görüşle anlamlandırılıp değerlendirilen bir olgu iken “makul şüphe” çok sayıdaki sıradan insanın somut bir olguyu aynı yönde değerlendirmeleri hâlidir. Adli arama kararı verilebilmesi için aramanın konusunu oluşturan kişi veya şeylerin, arama yapılacak yerde bulunduğu hususunda belli bir şüphenin olması gerekir. Kanun aranacak kişinin suçla ilgisine göre, bu şüphenin yoğunluğunu farklı şekillerde düzenlemiş ve suçla ilgisi olmayan kişiler nezdinde aramayı daha sıkı koşullara tâbi kılmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, 20.09.2022 tarihli ve 2021/10-148 esas, 2022/566 karar sayılı kararında da değinildiği üzere, adli arama kararına dayanak olan makul şüphe sebepleri somut olgulara dayanmalı ve arama sonucunda belirli bir şeyin bulunacağının veya belirli bir kişinin yakalanacağı öngörülmelidir.

Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Dava dosyası kapsamına göre;  sanık hakkında Pendik ilçesi Kuş Parkı çevresinde esrar ve uyuşturucu hap sattığı, uyuşturucu maddeleri 34 D..**** plakalı araçta sakladığı yönünde yapılan ihbar üzerine sanığın yakalanmasına yönelik çalışmalar yapıldığı halde her defasında kolluk kuvvetlerinden kaçtığı ve yakalanamadığı, 03.05.2016 tarihinde 17.30 sıralarında ihbarda geçen yerde sanığın görüldüğü, fiziki takibe başlandığı saat 21.30 da yanına gidildiğinde İstanbul 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 2016/2456 Değişik iş numaralı genel önleyici arama el koyma kararına istinaden kimlik kontrolü yapılarak üst aramasının yapıldığı, sanığa araçla ilgili sorular sorularak, anahtarını bir dükkana bıraktığını beyan etmesi üzerine aracın anahtarının dükkandan alınarak arama el koyma kararına istinaden Emniyet Amirliğine araç ve sanık ile intikal edildiği,  araçta yapılan aramada şoför kısmında gaz ve fren pedalının üst kısmındaki boşlukta gizlenmiş poşette bulunan suça konu maddelerin ele geçirildiği olayda, yukarıdaki açıklamalar dikkate alınıp, somut olay bakımından suç delillerinin sanığın aracında yapılan arama da adli arama kararı alınmasının gerekli olduğundan, dava dosyası içerisinde bulunan “önleme araması kararı” sanığın yakalandığı yerden alınıp başka bir yere götürüldüğü anlaşıldığından yapılan aramanın hukuka uygun olmayacağından sanık durdurulduktan sonra devam eden süreçte Cumhuriyet savcısına haber verilerek usulüne uygun şekilde alınmış “adli arama kararı” ya da “yazılı arama emri” alındıktan sonra arama yapılması gerekir iken yetersiz olan önleme arama kararına istinaden sanığın yakalandığı yerden başka bir yere götürülerek, suça konu uyuşturucu maddelerin ele geçirilmiş olması nedeni ile delillerin hukuka aykırı yöntemle ele geçirilmiş olduğu anlaşılmakla Bölge Adliye Mahkemesince verilen beraat kararında

Hâkim veya mahkeme, kararını ancak hukuka uygun yöntemlerle duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; ”Hükme esas alınan iletişimin tespiti çözüm tutanakları, görüntü çözümleme tutanağı ile diğer tutanakların duruşmada sanığa okunarak diyeceklerinin sorulması, sanığın konuşmaların kendisine ait olmadığını belirtmesi durumunda ses örneklerinin alınması ve ses kayıtlarının sanığa ait olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesine veya uzman bir kurum ya da kuruluşa ses analizi yaptırılarak rapor alınması, ayrıca tanık Hasan’dan ele geçen uyuşturucu maddenin sarılı olduğu fişte sanık İ..’in parmak izinin çıkması karşısında buna ilişkin sanık İ..’in beyanının alınması ve tüm delillerin birlikte değerlendirilerek, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması, hukuka aykırılık oluşturmaktadır”[4].

            Soruşturma kapsamında kimin kime uyuşturucu sattığı veya verdiği, bilgi veya belgeler ışığında uyuşturucu satışına ilişkin paranın hangi yöntemle kime verildiği, taraflar arasındaki telefon ve/veya mesaj trafiği ile içeriklerinin belirlenmesi gerekir. Ayrıca suça konu maddenin uyuşturucu olup olmadığı, eğer uyuşturucu veya uyarıca madde ise uyuşturucunun veya uyarıcı maddenin türünün tespiti amacıyla uzmanlık raporunun ivedilikle temini, satma eyleminin gerçekleştirildiği yerin nitelikli hallerin uygulanması açısından olay tutanakları ile tespiti etkin bir soruşturma açısından şarttır. Yine somut olayın özelliklerine göre şüphelinin beyanlarıyla başka şüpheli veya sanıkların uyuşturucu madde ticareti suçunun ortaya çıkmasına yardımcı olup olmadığı detaylı bir şekilde araştırılarak şüpheli hakkında TCK’nın 192/3. maddesindeki etkin pişmanlık[5] hükümlerinin uygulanmasına veya uygulanmamasına yönelik soruşturma ve delil toplama işlemlerinin yapılması gerekir.

AVUKAT

 CENK AYHAN APAYDIN


[1] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 18. 12. 2025 tarihli, 2024/22467 esas ve 2025/10923 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[2] Meydan, Uğur, “Uyuşturucu Madde Ticareti Suçunda Madde Miktarının Önemi”, TAAD, Y: 10, S: 37 (Ocak 2019), s. 350.

[3] Feyzioğlu, Metin, Ceza Muhakemesinde İspatın Ölçütü Olarak Vicdani Kanaat, Ankara 2015, s. 240.

[4] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 26. 12. 2024 tarihli, 2022/11346 esas ve 2024/26568 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] Etkin pişmanlık Madde 192- (1) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına iştirak etmiş olan kişi, resmi makamlar tarafından haber alınmadan önce, diğer suç ortaklarını ve uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin saklandığı veya imal edildiği yerleri merciine haber verirse, verilen bilginin suç ortaklarının yakalanmasını veya uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçirilmesini sağlaması halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz. (2) Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi, resmi makamlar tarafından haber alınmadan önce, bu maddeyi kimden, nerede ve ne zaman temin ettiğini merciine haber vererek suçluların yakalanmalarını veya uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçirilmesini kolaylaştırırsa, hakkında cezaya hükmolunmaz. (3) Bu suçlar haber alındıktan sonra gönüllü olarak, suçun meydana çıkmasına ve fail veya diğer suç ortaklarının yakalanmasına hizmet ve yardım eden kişi hakkında verilecek ceza, yardımın niteliğine göre dörtte birden yarısına kadarı indirilir. (4) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, hakkında kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmaktan dolayı soruşturma başlatılmadan önce resmi makamlara veya sağlık kuruluşlarına başvurarak tedavi ettirilmesini isterse, cezaya hükmolunmaz.  Bu durumda kamu görevlileri ile sağlık mesleği mensuplarının 279 uncu ve 280 inci maddeler uyarınca suçu bildirme yükümlülüğü doğmaz