MEŞRU SAVUNMA İLE HUKUKA UYGUNLUK NEDENİ OLARAK ZORUNLULUK HALİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

MEŞRU SAVUNMA İLE HUKUKA UYGUNLUK NEDENİ OLARAK ZORUNLULUK HALİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

Haklı görme (hukuka uygunluk) nedeni olarak zorunluluk halinin önemli bir özelliği onun nispeten yeni bir kavram oluşudur. 19’uncu yüzyıl ceza yasalarına baktığımızda yakın tehlike riskini bertaraf edebilmek için güç kullanarak yasalarda belirtilen bir yasağı ihlal etmenin haklı görülebileceği konusunda bir söze rastlamayız. Ancak bu yüzyılda gözden geçirilen ceza yasalarında zorunlu hali standart bir özellik olarak yer almaktadır. Bu yalnızca Almanya ve Birleşik Devletler için değil fakat aynı zamanda doğu bloku ülkeleri için de geçerlidir. Meşru savunmanın eski tarihine karşı, zorunlu hal kavramının neden yakın geçmişte gelişmiş olduğu bir soru işaretidir. Bu sorunun cevabı açıklayıcı bir özellik taşır. Meşru savunma kişisel haklar ve kişisel yaşam ilkelerine dayanmaktadır. Fakat zorunluluk hali kavramı kişisel değil toplumsal bakış açısını yansıtır. Zorunlu hal nedeni ile hareket eden kişi, fiilinin toplum açısından kar ve zararını hesap etmek durumundadır. Yangının kontrol altına alınması için bir evin bomba ile havaya uçurulması toplum açısından iyi bir eylemdir. Bu görüş açısına göre masum ve saldırgan olmayan bir tarafa karşı yapılan bu eylem haklı görülebilir[1].

Hukuka uygunluk sebebi olan zorunluluk hali düzenleme şekli ile meşru savunmaya yaklaşan ancak birkaç noktada açıkça ondan ayrılan bir kurumdur. Her şeyden önce meşru savunmada bir saldırı söz konusu iken zorunluluk halinde bir saldırı değil bir tehlike söz konusudur[2]. Alman hukukunda zorunluluk halinin diğer hukuka uygunluk sebeplerinden ayrıldığı noktalar özellikle kaçınılabilirlik ve hukuki değerler dengesine ilişkindir[3].

Hukuka uygunluk bakımında koşul, tehlike aracılığıyla tehdit edilen menfaat hareketle ihlal edilen menfaatten önemli ölçüde ağır basmasıdır. Birbiriyle çatışan menfaatlerin karşılaştırılmasında özellikle ilgili hukuksal değer ve onu tehdit eden tehlikenin derecesi dikkate alınmalıdır. Menfaatlerin karşılaştırılması ilgili hukuksal değerler açısından soyut olarak gerçekleştirilmemelidir. Gerçi, “beden bütünlüğü” hukuksal değeri soyut değerlendirmeye göre “malvarlığı”ndan üstündür. Ancak, eğer bu surette milyonlara varan bir zarar önleniyorsa, münferit olayda cüzi yaralama hukuka uygun olabilir. Sarhoş vaziyette araç kullanma yasağı, trafiğe katılan başkalarının yaşamının korunmasına da hizmet etmektedir (Soyut tehlike suçu olarak Al. CK. prg. 316). Bununla birlikte, eğer bir sürücü bir yaralıyı, yaralının devam eden ve ağır beden bütünlüğü ihlalini önlemek için kliniğe götürüyorsa, bu durumda sarhoş olarak araç kullanmak zorunluluk hali nedeniyle hukuka uygun olabilir. Ayrıca, cezai hükümle korunması öngörülen ilgili hukuksal değerin “değerliliği” açısından ceza yaptırımın yüksekliği bir tutamak noktasıdır[4].

Meşru savunmanın kanuni hükmü ifadesi açıkça bir menfaatler dengesi talebinde bulunmaz ancak yorum ile bunu yapar, zorunluluk halini gerekçelendirmek (fiili hukuka aykırı görmeme) yüksek menfaat sebebi ile gerekçenin belli bir olgusunu oluşturur. Bunun yazılı kanuna açıkça katılmış olan gerekçenin son esası olması da yeterince gariptir. Gelişimindeki en kesin adım 1927 yılında annenin hayatını ya da sağlığını kurtarmak amacıyla gerçekleştirilen kürtajı yasal hale getirme olayı idi. Alman hukuku o sıralarda zorunluluk halinin belli bazı misallerini çoktan kabul etmişti, ancak bunlar mülkiyetin karışması ile sınırlı idiler ve bu nedenle bir insan fetüsünün yok edilmesine tatbik edilmemişti. Kanun anne için bir mazeret zemini oluşturmuş olsa da bunu doktor için yapmamıştı çünkü kendisi şahsen tehlikede değildi. Yine de, bu yasal hükümler, mahkemeler tarafından geliştirilmişti ve söz konusu olan menfaatlerin dengesi sağlandığında daha fazla değerle öne çıkıyorsa failin haklı çıkarılabileceği genel prensip için yeterli bir zemin teşkil ediyordu[5]. Daha büyük menfaatin tercih edilmesi tüm haklı görme iddialarının temelini oluşturmaktadır. Haklı görme nedeni olarak zorunluluk hali ilkesi yasaya yirminci yüzyılda girdi meşru savunmanın yerini aldı. Meşru savunma bireysel hakların üstünlüğü ilkesine dayanmaktadır. Zorunlu hal ise sosyal zararın en aza indirilmesi amacına yönelik bir ilkedir[6].

Alman CK. § 34 düzenlenen zorunluluk hali dışında birer hukuka uygunluk nedeni olarak Al. MK. § 228 (Savunmaya Dayalı (Defansif) Zorunluluk Hali), § 904’de (Agresif Zorunluluk Hali) de düzenlemeler yer almaktadır. Bu düzenlemeler tehlikeden korunmak için başkasının malvarlığına verilen zararlar bakımından uygulama alanı bulmaktadır. Örneğin kendisine saldıran (M)’nin köpeğini öldürmek zorunda kalan F, § 228’de düzenlenen savunmaya dayalı zorunluluk halinden yaralanabilir[7].

Amerikan ceza hukukunda zorunluluk halinin hukuki niteliği genellikle hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilir ve hatta zorunluluk hali, Amerikan ceza hukukunda, hukuka uygunluk nedenlerinin en tipik örneği olarak görülür[8].

Ceza davalarında hukuka uygunluk nedeni olarak zorunluluk hali kriterinin arkasındaki genel düşünce, tehlikedeki bir menfaati korumak için suç sayılan bir yasağı yasal veya haklı olarak ihlal etme durumudur. Örneğin, başka bir alternatif yok ise, ciddi bir biçimde hasta olan çocuğu hastanenin acil servisine yetiştirmek için komşunun arabasını almak doğru bir fiildir. Sosyal açıdan bakıldığında bir yangının yayılmasını önlemek için özel bir mülk olan bir binanın bomba ile havaya uçurulması doğru bir fiildir. Benzer şekilde hamile bir annenin hayatını kurtarmak için hamileliğin sonlandırılması doğrudur. Meşru savunma ile zorunluluk hali arasındaki fark, zorunluluk halinde tamamen masum bir tarafın haklarının ihlal edilmesinin meşru sayılmasıdır (komşu arabasının alınması, evin havaya uçurulması, ceninin kürtaj ile alınması)[9].

Hukuka uygunluk nedeni olarak zorunluluk hali çatışan menfaatlerin dengesini sağlayarak gerekçenin son derece iyi tesis edilmiş bir zemininin resmiyete uygun biçimde kanunlaştırılmasından başka bir şey değildir. Bununla beraber, bu kuralın uygun biçimde ele alınmasında birtakım problemler halen mevcuttur. Gerekliliğe sadece failin tehlikeyi önleyecek ehliyette olması kadarıyla izin vermekle, yasa koyucu gayet açık bir şekilde menfaatleri dengeleme prensibi ile amaç teorisini birleştirmeyi denemiştir ve böylece zaruret halini gerekçelendirmeyi şu durumlara hasretmiştir. “Failin bir zaruret halinden ötürü davranışı ehliyetli ve çatışmaya karşı üretilen, genel olarak kamuda kabul görmüş değerlere göre yasal olarak kabul edilebilir bir çözüm gibi görünüyor”. Ehliyet maddesinin fiilin kapsamlı bir sosyo-etik değerlendirmeye gereksinim duyması bağlamında belli bir açıklayıcı işlevi vardır. Ehliyet maddesinin izahlarından hangisinin doğru olduğuna bakılmaksızın, gerekçenin, bir fetüsün hayatı ile bir annenin hayatı arasında yapılan karşılaştırma gibi, yasal menfaat çatışmasının dengelenmesinden daha fazlasına gereksinim duyduğu konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır. İstenen şey, risk ve zararın derecesi, tehlikenin sebebi, riski kabul etmedeki yasal yükümlülük gibi tüm önemli menfaatlerin kapsamlı bir değerlendirmesinin yapılmasıdır[10]. Hukuka uygunluk nedeni olan zorunluluk halinin temel dayanağı şudur; hukuk düzeni iki hukuki değerin aynı olayda çatışması halinde, eğer failin başka türlü davranma imkânı yoksa hukuken daha değerli olan hukuki değeri korumak amacıyla daha değersiz olana zarar verilmesine izin verir. Bu durum hukuki değeri zarar gören kişiye de buna katlanma yükümlülüğü getirmektedir[11].

Hukuka uygunluk nedenleri olan meşru savunma ve zorunluluk halini birbirinden ayıran temel fark savunma ve korunma fiillerinin hedefidir. Gerçekten, meşru savunmada, savunma fiili, haksız saldırıda bulunan saldırgana karşı işlenmektedir. Oysa zorunluluk halinde, korunma fiili, tehlikeye sebebiyet veren dışında bununla hiç bir ilgisi olmayan masum üçüncü bir kişiye yöneltilmektedir. O halde yapılan savunmanın meşru savunma mı yoksa zorunluluk hali mi oluşturduğunu belirlemede ilk başvurulacak ölçüt, savunmanın hedefi olacaktır. Buna göre, savunma fiili saldırıda bulunana karşı işlenmiş ise meşru savunma söz konusudur; korunma fiili tehlikeye neden olan kişiden başka bir kişiye karşı işlendiği takdirde zorunluluk hali söz konusu olur[12].

Meşru savunma yalnızca bireysel hukuksal değerlere yönelik saldırılara karşı gerçekleştirilebileceği için, topluma ait hukuksal değerlerde meşru savunma ortadan kalkmaktadır. Bir rıza veya varsayılan rıza da burada düşünülebilir değildir. Bu nedenle, topluma ait hukuksal değerlerde tehlikeyi bertaraf etmek için gerçekleştirilen fiillerde hukuka uygunluk sonucuna ulaşmak için, çoğunlukla tek olanak zorunluluk halidir[13].

Meşru savunma ile zorunluluk hali arasında bir diğer önemli fark da saldırının veya tehlikenin haksız olmasında ortaya çıkmaktadır. Gerçekten meşru savunmadan söz edebilmek için bir saldırının varlığı yeterli değildir; ayrıca bu saldırının haksız olması zorunludur. Oysa zaruret halinde bir tehlikenin bulunması yeterlidir; söz konusu tehlikenin haksız olması ise gerekmemektedir. Saldırının haksız olması şartı nedeniyle sadece insan fiillerine karşı meşru savunma mümkündür. Zira ancak insan fiillerinin haksız olmasından söz edilebilir. Zorunluluk halinde ise böyle bir şart aranmadığından, tehlike bir insan fiilinden doğabileceği gibi bir hayvan fiilinden ve hatta bir tabiat kuvvetinden kaynaklanabilir. Bu durumda, bir hayvan fiilinin veya bir tabiat kuvvetinin doğurduğu tehlikeyi önlemek için yapılan savunma, meşru savunma değil, fakat zaruret halidir[14].

Meşru savunmada haksız saldırı bir insandan kaynaklanmakta olup, zorunluluk halinde ise, tehlike bir insan hareketinden meydana gelebileceği gibi bir doğa olayı veya hayvan hareketinden de kaynaklanabilir[15]. İnsanın hareketi kasıtlı olabileceği gibi taksirli de olabilir[16]. Zorunluluk halinde tehlikenin bir insandan kaynaklanması halinde, saldırıya uğrayanın hareketi saldırgana karşı değil, tehlikeye yabancı bir şahsa karşı olmalıdır. Örneğin, serserilerin saldırısından kurtulmak için başkasının evine sığınarak konut dokunulmazlığını ihlal eden kişinin durumunda olduğu gibi[17].

Zorunluluk halinde tehlikeye sebebiyet vermemiş olmak arandığı halde, bu şart meşru savunmada yer almamaktadır. Buna göre, tehlikeye kendi kusurlu davranışı ile neden olan kişinin tehlikeyi önlemek için hareket etmesi zorunluluk hali olmaz. Fakat haksız saldırıya kendi kusurlu davranışı ile neden olan kişi, bu saldırıya karşı kendini savunursa provakatif amaçlı tahrik dışında meşru savunma halinde hareket etmiş kabul edilmektedir[18]. Diğer bir ifadeyle, meşru savunmada bulunabilmek için kusursuz olmak gerekmez. Buna karşılık kusurlu olan yani tehlikeye bilerek sebebiyet veren zorunluluk halinden faydalanamaz[19].

Meşru savunma ile zorunluluk hali arasındaki bir başka fark da tehlikenin ağır olmasından ortaya çıkmaktadır. Gerçekten zaruret halinde tehlikenin ağır olması arandığı halde, meşru savunmada saldırının haksız olması yeterlidir; ayrıca onun ağır olması gerekmemektedir[20]. Zorunluluk halindeki ağır tehlike masum üçüncü kişinin zarar görmesini haklı gösterecek ağırlıkta olması gerekir. Hâkim tehlikenin ağırlığını, hukuk düzenine ait değerlendirmelerden elde edilen objektif ölçütlere göre belirleyecektir[21].

Meşru savunma durumunda şiddet, daima bir saldırgana karşı uygulandığından, zorunlu hale göre daha fazla bir gücün kullanılmasına izin verilir. Örneğin, tecavüz tehdidi ile karşı karşıya kalan bir kadının saldırganı öldürmesinin haklı olduğu hususu herkes tarafından kabul gören bir durumdur. Fakat bu durumun zorunluluk hali ve ehveni şer dengesi ilkeleri açısından haklı görülmesi zordur[22]. Ancak bunun için de mutlaka korunmak istenen hukuki değerin zarar verilene oranla önemli ölçüde üstün olması gerekir. Örneğin yaşam hakkının, malvarlığına veya kişi hürriyetine üstünlüğü gibi[23].

Meşru savunmada fiil bir reaksiyondur. Zorunluluk halinde ise bir tecavüz söz konusudur. Burada kişi kendisinin ya da üçüncü kişinin kurtuluşu için bir fiil işlemektedir. Örneğin, bir kişinin diğer bir kişiyi dövmek istemesi durumunda, eğer dövülmek istenen kaçmayıp direnirse meşru savunma, direnmeyip kaçar ve birinin evine girip konut dokunulmazlığını ihlal ederse zorunluluk halinde olur[24].

Meşru savunma halinde savunmada bulunanın saygınlığını yitirmeden saldırıyı defedebilmek için kenara çekilme görevi bulunmasına[25] rağmen zorunluluk halinde zarar veren davranış kelimenin tam anlamıyla “başka suretle korunma olanağı bulunmayan yani son çare” olmak durumundadır[26]. Zorunluluk hali bir tehlike durumunu ve tehlikeyi önlemek isteyen kişinin zorunlu bir davranışını içerir[27].

Meşru savunmaya karşı meşru savunma olamayacağı halde zorunluluk haline karşı zorunluluk hali mümkündür. Şöyle ki, kendisini bir tehlikeden kurtarmak amacıyla başkasını tehlikeye sokan kişi, bu fiil ile o kişiyi zorunluluk haline sokmuş olur. Örneğin bir binada yangın çıkması üzerine oradan kaçarken kalabalık arasında birini çiğneyen kişi, zorunluluk halinde bulunduğu gibi, çiğnenmek tehlikesi ile karşılaşan kişi de zorunluluk halindedir. Bu durumu meşru savunma olarak kabul etmek mümkün değildir; çünkü onu tehlikeye sokan kişi zorunluluk halinde bulunduğu için ona karşı yapılan saldırı haksız sayılamaz[28].

Zorunluluk halinde zarar gören üçüncü kişiye hakkaniyete dayanan bir tazminat ödeme yükümlülüğü varken meşru savunmada böyle bir tazminat yükümlülüğü bulunmamaktadır[29]. Zorunluluk hali özel hukuk açısından da hukuka uygundur. Ancak günahsız bir kişi zarara maruz kaldığı için özel hukuk hakkaniyet gereği isabetli olarak tazmin öngörmüştür. Böyle bir tazmin zorunlu olarak fiilin hukuka aykırı olmasını gerektirmez. Çünkü burada uğranılan zararın tazmini söz konusu değildir. Miktarın takdiri hâkime bırakılan hakkaniyet tazminidir. Tazmin edilen miktar zorunlu olarak verilen zarara eşit değildir. Eşit olabilir de olmayabilir de. Bunun nedeni özel hukukta da zorunluluk halinin hukuka aykırı sayılmamasıdır[30].

TCK’nın 25/2’nci maddesinde hukuka uygunluk nedeni olarak zorunluluk hali ile kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak zorunluluk hali arasında bir ayırım yapılmamakta olup, zorunluluk halinin hem bir hukuka uygunluk nedeni hem de kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak iki farklı biçimde kabulü gerekmektedir. Failin korumaya çalıştığı tehlikeyle karşı karşıya bulunan hukuki değer, kurtarma fiiliyle ihlal edilen ilgisiz üçüncü şahsa ait hukuki değerden üstünse zorunluluk hali bir hukuka uygunluk nedenidir. Diğer yandan korunmak istenen değer, kurtarma eylemiyle zarar verilen hukuki değerden önemli ölçüde üstün değilse veya her iki yarar da eşitse, kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak zorunluluk hali kabul edilmelidir. Ayrıca hukuka uygunluk nedenlerinin kesin bir sayısı yoktur. Bu nedenle hukuka uygunluk nedenleri ceza kanununda veya diğer kanunlarda yazılı olanla sınırlı değildir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun

25/2’nci maddesini gerekçesinde zaruret halinin kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olduğu belirtilmiş ve Ceza Muhakemesi Kanununun 223/ 3-b bendinde, “yüklenen suçun… zorunluluk hali etkisiyle işlenmesi halinde… kusurun bulunmaması dolayısıyla ceza verilmesine yer olmadığına karar verilir, denilmek suretiyle zorunluluk halinin kusurluluğu kaldıran bir neden olduğu ileri sürülmüş ise de; hukuka uygunluk nedeni olan zorunluluk hali üstün yarar ilkesine dayanır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 25/2’nci maddesindeki düzenleme biçimiyle zorunluluk hali tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan araç arasında orantı bulunmasını şart kıldığından ve bir tehlikeden kendisini veya başkasını kurtarmak için üçüncü bir kişiye zarar veren kimsenin, tehlikede bulunan haklardan hiç olmazsa birini kurtarmak suretiyle hukukun amacına uygun bir şekilde hareket etmesi öngörüldüğünden, eylem hukuka aykırı olmayıp, zorunluluk hali, düzenlemenin içeriği itibariyle hem kusurluluğu ortadan kaldıran bir hal hem de bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilmelidir. Ceza hukukundaki evrensel düzenlemeler birbirine çok benzemekte olup  aynı temel üzerine oturtulmuştur. TCK’da zorunluluk halinin niteliği konusunda bir düzenleme yapılarak hangi yarar karşılaşmasında bir hukuka uygunluk nedeninin mümkün olduğunu, bu nedenle cezasızlığın ortaya çıktığını ve hangi yarar karşılaşmasında ise cezasızlığın yalnızca bir kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olduğunun açıkça düzenlenmesi gerekmektedir. O zaman, hangi zorunluluk haline karşı meşru savunmada bulunulabileceği ve hangi zorunluluk haline karşı bu nitelikte bir savunma hareketi yapılamayacağı açıklığa kavuşturulur[31].

Nitekim Alman Ceza Kanunu’nda zorunluluk hali hem bir hukuka uygunluk nedeni hem de kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak iki farklı biçimde düzenlenmiştir. Hukuka uygunluk nedeni olarak zorda kalış, Alman Ceza Kanunu prg. 32’deki meşru savunma ile birlikte Alman Ceza Kanunu’ndaki bir hukuka uygunluk nedeninin ikinci kanuni düzenlemesini ortaya koymaktadır. Bunun yanında, hükmün hukuksal düzenlemesi açısından ilk olarak, Kanun’un Al. CK. prg. 34 ve 35’de zorunluluk halinin iki farklı olayını tanıması özellikle önemlidir: Al. CK. prg. 34, hukuka uygunluk nedeni olarak zorunluluk hali bir hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlerken (bunun hukuka uygunluk zemininde araştırılması gerekir), Al. CK. prg. 35 mazeret nedeni (kusurluluğu ortadan kaldıran hal) olarak zorunluluk halini bir mazeret nedeni olarak ele almaktadır (bunu kusur alanında araştırılması gerekir). Her iki hüküm benzer biçimde kurgulanmış olmakla birlikte, önemli ölçüde birbirinden ayrılmaktadır. Özellikle korunan hukuksal değerler ve değerlerin tartımı alanında tamamıyla başka düşünceler söz konusudur. Haklı olarak, Al. CK. prg. 35 mazeret nedeni olarak “yalnızca” kusuru ortadan kaldırırken, Al. CK. prg. 34 ise, hukuka uygunluk nedeni olarak önceden fiilin haksızlığını ortadan kaldırmaktadır (buna ilişkin sonuçlarla: hukuka uygun bir davranışa karşı meşru savunma gerçekleştirilemez, azmettirme ve yardım etme olanaklı değildir buna karşılık yalnızca kusur ortadan kalkmışsa, ilke olarak meşru savunma olanaklıdır ve suça katılma da düşünülebilir bir şeydir)[32].

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı


[1]     Fletcher, s. 138.

[2]     Centel/Zafer/Çakmut, s. 308.

[3]     Baumann, Jürgen/Weber, Ulrich/Mitsch, Wolfgang, Strafrecht Allgemeiner Teil, Bielefeld 2003, s. 367.

[4]     Heinrich, s. 281-282.

[5]     Eser, s. 634; Alman Ceza Kanunu’na zorunluluk halinin bir hukuka uygunluk sebebi olarak girmesi 1927 yılında haklı görme sınırlarını genişletme konusuna Alman Yüksek mahkemesinin bir kararı öncülük etmiştir. Karara konu olay şöyledir; Bir doktor, bir annenin gayrimeşru çocuğunu doğumuna kadar hamileliğini devam ettirmesi halinde intihar etme riskinde olduğu tanısı koyarak hamileliğe son verme kararı aldı. İki kez yargılama yapıldı. Her iki yargılamada da mahkeme hem doktoru hem de anneyi beraat ettirdi. Ancak Alman hukuk sisteminde mahkemenin yasayı yok sayma yetkisinin olmadığını ileri süren savcılık kararı temyiz etti. Bu temyiz başvurusunda savcı annenin değil de kürtaj yapılması talimatı veren doktorun beraatına itiraz etti. Meri kanuna göre doktor suçlu idi. Alman Ceza Yasası 218/3. Hükmü “ceninin öldürülmesi” ne ilişkin idi. Bu maddede istisna veya haklı görme nedenleri ile ilgili bir ifade yoktu. Ayni zamanda öldürme şeklini tanımlayan ve fail lehine yorumlanabilecek “gaddarca” gibi ifadeler de yer almıyordu. O cenini öldürmüştü ve yasada her hangi bir istisna ve haklı gösterme açıklaması yoktu. Doktor yasanın lafsı gereği olarak doğrudan suçlu idi. Bu karar yeni bir haklı görme teorisinin benimsenmesine neden oldu. Davada karşı menfaatlerin vicdanen karşılaştırılması sonucunda ağır basan taraf lehine karar vermek gerekirdi. Doktor, annenin durumunun daha önemli olduğuna karar vermiş ona göre davranmıştı. Dolayısıyla, kürtajın haklı sayılması gerekirdi. Yasaların sözlerinin yanında özü veya ruhunun da göz önünde bulundurulması gereği çerçevesinde yapılan değerlendirmede yasaya aykırı bir fiilin ayni zamanda sosyal olarak ta yanlış olması gerekir. Bir fiilin cezaya müstahak olabilmesi için hem yasaya aykırı hem de sosyal olarak yanlış olması gereği yönündeki anlayış Alman Yüksek Mahkemesinin benimsediği yeni haklı görme kararının dayanağı oldu. 1927 yılında Yüksek Mahkeme şu kararı aldı: “suç fiili hem yasalardaki tanımlara uymalı hem de sosyal olarak yanlış olmalı”. Yüksek Mahkeme hâkimleri, yanlışlık gereği ilkesini benimseyerek haklı görme kavramının kapsamının genişletilmesine imkân verdiler. Böylece bir davada karşı menfaatlerin karşılaştırılması ve ağır basanın lehine karar verilmesi diğer bir deyişle ehveni şer ilkesinin benimsenmesi gerektiği hükmüne varıldı. Böylece, kararların topluma en az zarar verecek şekilde olması ilkesi Alman Hukuk sistemine girmiş oldu. Böylece ehveni şer lehine karar haklı görme nedeni sayıldı. Kürtaj davasında ceninin öldürülmesi anneni hayatının kurtulmasına sebep olduğu için haklı görülmesi gerektiğine kararı verildi. Bu içtihat Alman Ceza Yasasını yarım yüzyıl kadar şekillendirdi. 1975 yılında yeni Ceza Yasası çıkarıldığı zaman haklı görme nedenleri yasada yer aldı. Yeni Yasanın 34’üncü bölümünde şu ifade yer almaktadır: “Herhangi bir kişi, hayata, beden parçalarına, özgürlüğe, bedene, mülkiyete ve yasa ile korunan diğer menfaatlere yönelik yakın tehlikeyi bertaraf etmek için, çatışan menfaatlerin ağır basanı lehinde olmak kaydı ile bir fiil gerçekleştirirse suç işlemiş olmaz”. Bu hüküm, Anglo Amerikan hukuk sisteminde de gelişmelere bir çerçeve oluşturmuştur. Zorunlu hal ilkesi Dudley ve Stephens davasında riske girmişti. Ehveni şer ilkesi neticede uygulandı. MPC aşağıdaki ifadeye yer vererek yenilikçi bir pozisyon almıştır. Madde 3.02. Genel Haklı Görme: Ehveni Şer (1) Bir kişinin, kendine veya başka birisine yönelik bir zararı önlemek için gerçekleştirdiği bir fiil aşağıdaki koşullara uygun olmak kaydı ile haklı görülür: (a) Verilen zarar, korunan zarardan daha küçük (ehveni şer) olmalı. (b) Fiil yasalarda istisna olarak belirtilmemeli. (c) Yasanın ruhuna uygun olmalı. Fletcher, s. 140-141.

[6]     Fletcher, s. 142.

[7]     Bkz. Özbek, Veli Özer/Doğan, Zorunluluk Halinin Hukuki Niteliği, DEÜHFD, Y:9, S:2, s. 208.1871 tarihli Alman Ceza Yasasında zorunlu hal haklı görme sebebi olarak yer almamıştır ama 1900 tarihli Alman Medeni Kanunu (BGB) ise mülkiyet hakkının ihlalini haklı gösteren iki temel neden ortaya koymuştur. Bunların her ikisi de hem ceza hem de medeni hukuk davalarında geçerlidir. BGB madde 228’e göre “bir kişinin kendisine veya başkasına yönelen yakın bir tehlikeyi bertaraf etmek için başkasının malına zarar vermesi yanlış değildir”. Cross v. State davasında bunun bir örneğidir. Bu davada bir çiftçi tarlasındaki ürüne zarar vermemesi için marauding geyiklerini vurarak öldürmüştü. Fail eğer tehlikeyi bir yanlış eylemi sonucu olarak meydana getirdi ise fiilinden dolayı sorumludur. BGB 904’üncü maddeye göre, mülkiyeti zarar gören kişi, eğer hakları ihlal edilmese idi başkaları çok daha büyük bir zarara maruz kalacak idi ise bu ihlali tolere etmelidir. Bu madde hükümlerine göre zarara uğrayan kişinin tazminat hakkı vardır. Bu durumu yansıtan iki önemli dava vardır. Bu davalar Ploof v. Putman ve Vincent v. Lake Erie Trans. Co.dir. Birinci davada bir gemi kaptanı fırtınadan korunmak için başka birisinin iskelesine bağlanmak ister. İskele sahibi buna izin vermeyince gemi fırtınada parçalanarak tahrip olur. Mahkemeye intikal eden bu davada mahkeme iskele sahibinin o şartlarda geminin iskeleye yanaşmasına izin vermek zorunda olduğunu belirtmiş ve tazminata mahkûm etmiştir. Vincent davası ise bunu tamamlar niteliktedir. Bu davada, iskele sahibinin geminin bağlanmasına izin vermesi durumunda bir zarar meydana geldiği takdirde gemi sahibinin tazminat ödemeye mahkûm edileceği hükmü yer almaktadır. Bu iki karar Alman Medeni Kanunu 904 ve 906’ncı maddelerine entegre edilmiştir. Bu iki dava, 20’nci yüzyılın başlarında benimsenen yegâne hükümlerdir. Eğer zarar gören şey mülkiyet dışında bir şey ise, bu hükümler geçersizdir. Fletcher, s. 139.

[8]     Dubber, Markus D,Criminal Law Model Penal Code, New York, Foundation Press, 2002, s. 194 vd.

[9]     Fletcher, s. 138.

[10]    Eser, s. 634-635.

[11]    Schmidt, Rolf, Strafrect Allgemenier Teil, Grundlagen der Strafbarkeit Methodik der Fallbearbeitung, Bremen 2007, s. 168.

[12]    Toroslu, s.109;Centel/Zafer/Çakmut, s. 308; Önder, s. 221.

[13]    Heinrich, s. 290.

[14]    Dönmezer/Erman, s.119; Alacakaptan, s.112.

[15]    Erem/Danışman/Artuk, s. 585.

[16]    Soyaslan, s. 381.

[17]    Toroslu, s. 110.

[18]    Özen, s. 169-170.

[19]    Erem/Danışman/Artuk, s. 585.

[20]    Özen, s. 170.

[21]    Toroslu, s. 112.

[22]    Fletcher, s. 138.

[23]    Schmidt, s. 168.

[24]    Soyaslan, s. 381.

[25]    Eser, s. 632.

[26]    Dönmezer/Erman, s. 134; Toroslu, s. 112.

[27]    Toroslu, s. 110.

[28]    Dönmezer/Erman, s. 134.

[29]    Dönmezer/Erman, s. 134; Önder, s. 224-225; Toroslu, s. 110; Centel/Zafer/Çakmut, s. 308.

[30]    Soyaslan, s. 380.

[31]    Aynı yönde olmak üzere, Joerden’e göre, “zorunluluk halinin her iki türünün bir ve tek hükümde TCK’nın 25/2’nci maddesinde düzenlenmesi ve ilke olarak yalnızca bu fıkranın 2’nci cümlesinin formüle edilişi dâhilinde birbirinden ayrılabileceği hususu, doğal olarak sorunlu kalmaktadır. Çünkü her iki zorunluluk hali arasındaki ölçü niteliğindeki farklılık, aşikâr surette tehlikeye sokulan yarar ile tehlikenin def edilmesi için ihlal edilen yarar arasında farklı yararlar ilişkisidir. TCK bu konuda bir kural koyarak hangi yarar karşılaşmasında bir hukuka uygunluk nedeninin mümkün olduğunu, bu nedenle cezasızlığın ortaya çıktığını ve hangi yarar karşılaşmasında ise cezasızlığın yalnızca bir mazeret nedeni dolayısıyla ortaya çıktığını düzenlemiş olsaydı, zorunluluk hallerinin farklı bir ayırıma tabi tutulması, özellikle yararlı olabilirdi. O zaman, hangi zorunluluk haline karşı meşru savunma bakış açısı altında savunma yapılabileceği ve hangi zorunluluk haline karşı bu nitelikte bir savunma hareketi yapılamayacağı hususu aydınlığa kavuşmuş olurdu. Ayrıca bu, TCK’nın 25/2’nci maddesinin uygulanma koşullarının dolaylı tanımlamasını da sağlardı. Çünkü o zaman, ne zaman bir zorunluluk halinde failin hukuksal değerini ihlal etmenin doğurduğu bir tehlikeyi defetmek için yapılan hareketin bir hukuka aykırı saldırı olduğu ve ne zaman olmadığı hususunda bir netlik sağlanmış olurdu. Joerden, Jan C, Ceza Hukukunun Sınırı Olarak Zorda Kalış Hali (Türk Hukukuna İlişkin Karşılaştırmalı Hukuk Görüşleriyle), çev; Ünver, Yener, Hukuk Köprüsü, Özyeğin Üniversitesi, Seçkin Yayıncılık, S:2, İstanbul 2012, s. 137-138.

[32]    Heinrich, s. 268-269.

MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON AYIRIMI

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON AYIRIMI[

ÖZET

Malpraktis kötü uygulama anlamına gelmekte olup tıbbi malpraktis ise tıp uygulamasının kötü yapılması anlamına gelmektedir. Tıbbi uygulama hataları teşhis ile başlayıp tedavi ve tedavi sonrası izleme aşamaları ile devam etmektedir. Tıbbi bir işlemin malpraktis olup olmadığı, eğer malpraktis ise bu durumun komplikasyon kapsamına girip girmediği tıp hukukunun en problemli alanlarından biridir. Tıbbi uygulamanın komplikasyon olması durumunda ortaya çıkan komplikasyonun iyi yönetilip yönetilmediği ceza hukuku açısından önem arz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Malpraktis, Komplikasyon, Malpraktis ve Komplikasyon Ayırımı, İzin Verilen Risk ve Tıp Ceza Hukuku

GİRİŞ

Tıbbi müdahale ruh ve beden sağlığına yönelik sonuçlar meydana getirmekte olup tıbbi müdahalenin tıbbın standartlarına uygun olması gerekir. Tıbbi uygulamanın öncelikle gerekli olması ve tıp bilimi ışığında mevzuata da uygun olması şarttır. Tıbbın hızla gelişmesi ve çeşitlenmesi hem hukuki hem de tıbbi standartların yeniden düzenlenmesi gereğini ortaya koymaktadır. Özellikle modernleşme ile fiziksel görüntünün daha önemli hale gelmesi başta estetik olmak üzere  birçok tıp alanında yeni teknolojilerin uygulanması beraberinde hukuki bazı sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

Hekimlik hayati öneme sahip bir meslek olup bilimsel, hukuki ve etik hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Sadece hasta değil hastanın yakınları ve toplum açısından bir kişinin ruh ve beden sağlığı önemlidir. Yapılan işin önemi ve sonuçları gözetildiğinde öncelikle zarar vermemek daha sonra da en doğru teşhis ile en doğru tedavinin seçilmesi şarttır.

Hekim-hasta ilişkisi, tarafları insan olan ve temelde geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan özel bir ilişki türüdür. Bir tarafta, yaşadığı sağlık sorunundan kurtulmaya yönelik olarak kendisini hekime adeta emanet eden, ona güvenen, ondan medet uman kişi vardır diğer tarafta ise sahip olduğu bilgi birikimi, teknik ve fiziki imkânları kullanıp tıbbi bir uygulama yaparak hastasının sağlık sorununu düzeltmeyi uman, çaba harcayan hekim vardır. Tıp bilimi, teknik ve karmaşık olduğu için hasta tarafındaki kişilerin büyük oranda tıp bilimi ile ilgili usul ve esaslar hakkında bilgi sahibi olamaması sonucunu doğurmakta; bu da hekim-hasta ilişkisinin eşit koşullar altında sürmesini engellemektedir. Bu gerçek, hekimi ilişkideki üstün taraf hâline getirmektedir. Hekim, bu konumunu iyi yönetmediğinde tıbbi uygulama yaparken hataya düşme riski ile karşı karşıya kalabilmektedir[2]. Tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılabilmesi için tıbbi müdahalenin bir sağlık meslek mensubu tarafından yapılması, yapılacak tıbbi müdahalenin tıp biliminin standartlarına uygun şekilde olması ve hastanın aydınlatılmış onamının alınması şartlarının varlığı gereklidir[3].

II. MALPRAKTİS KAVRAMI

Tıbbi malpraktis, son derece teknik ve spesifik bir konu olduğundan sosyo-kültürel olarak anlaşılması ve tam olarak bilinir hâle gelmesi kolay olmamaktadır. Tıbbi malpraktis, doğrudan insanı ilgilendirdiği için onun gibi aktif, dinamik, değişken ve güncel bir konudur. Kavramın, bir başka ifade ile statik olmayan bu yapısı, hakkındaki akademik görüşleri güncel tutmayı veya güncellemeyi gerekli kılmaktadır [4]. Malpraktis kavramı, uygulamamızda “tıbbi uygulama hatası”, “tıbbın kötü uygulanması”, “tıpta yanlış uygulama” ve “hatalı veya yanlış tedavi” olarak yerleşmiştir[5]. Malpraktis,  “kötü, hatalı uygulama” anlamına gelen bütün mesleklerin uygulamaları için kullanılabilecek olan genel bir ifadedir[6]. Günümüzde tıbbi malpraktis kavramı, hekimlerin hatalı tıbbi uygulamalar sonucunda karşılaştıkları cezai ve hukuki sorumlulukları ile yaptırımları ifade etmek için kullanılmaktadır[7].  Genel bir tanımlama ile malpraktis; hatalı davranış veya görev ihmali sonucu bir yaralanmaya ya da zarara yol açmaktır.   Medikal malpraktis, sağlık mesleği mensubunun tıbbi uygulamalarındaki hatalı davranış veya görev ihmali sonucu bir yaralanmaya ya da zarara yol açmasıdır[8].

Malpraktisin temeli, tıbbi hatadır[9]. Malpraktis, kavram itibariyle kötü uygulama anlamına gelmektedir. Tıbbi açıdan bu kavram, tıbbi uygulama hatası, hekim hatası, hekimliğin kötü uygulanması, tıbbi hata, tıbbi kötü uygulama, tıbbi hizmetlerin kötü uygulanması ve tıbbi yanlış uygulama gibi deyimlerle de ifade edilmektedir[10]. Tıbbi uygulama hatası, “hastanın yaralanmasına sebep olan, kabul edilmiş sağlık bakım ve beceri standartlarını sağlamada, bakım hizmeti sunan açısından, başarısız­lık veya yanlış uygulama” olarak da tanımlanmaktadır. Bu durumda; tıbbi uygu­lama hatası, tıp biliminin yerleşik standartlardan sapma anlamına gelmektedir[11].

Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle hastanın zarar görmesi şeklinde malpraktis oluşturan seçimlik eylemlerdendir. İlgisizlik ihmali davranışı akla getirdiğinden, tıbbi malpraktisin her zaman icrai hareketler sonucunda meydana gelmeyeceği açıktır. Diğer bir ifadeyle,  tıbbi bir müdahalenin hatalı yapılmasının yanı sıra yapılması gerekli bir müdahalenin hiç yapılmaması da tıbbi malpraktis kapsamında değerlendirilecektir[12]. Tıbbi malpraktis kavram tanımlarının ortak paydasında, hastanın hekimin tıbbi uygulaması sonucunda maddi veya manevi zarar görmesi vardır[13].

Her hata malpraktis olmayıp hatanın esaslı olması ve hastanın durumunu kötüleştirmesi gerekir.  Tıbbi malpraktis nadiren tek bir nedene bağlı olarak meydana gelir. Çünkü tıbbi bakım ve müdahale, bir ekip işidir. Ekip çalışması, diğer birçok bilim dalına göre tıp alanında daha çok ön plandadır. Özellikle cerrahi dallarda ekip çalışması karakteristiktir. Bu nedenle tıbbi malpraktisin sadece hekim hatası diye adlandırılması uygun bulunmamaktadır. Çünkü tıbbi malpraktis ekibin başı olan hekimden kaynaklanmış olabileceği gibi ekibi oluşturan diğer sağlık meslek mensuplarından ve teknik veya diğer bir başka nedenden de kaynaklanabilir[14].

Türk Tabipler Birliği Etik İlkelerinin 13. maddesinde bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeni ile bir hastanın zarar görmesi “ hekimliğin kötü uygulanması ” anlamına gelir. Yine Tıbbi Hizmetlerin Kötü Uygulanmasından Doğan Sorumluluk Kanunu Tasarısı’nın 22. maddesinde ise Tıbbi Kötü Uygulama; “Sağlık personelinin kasıt veya kusur veya ihmal ile standart uygulamayı yapmaması, bilgi ve beceri eksikliği ile yanlış veya eksik teşhiste bulunması veya yanlış tedavi uygulaması veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan ve zarar meydana getiren fiil ve durum” olarak tanımlanmıştır[15].Tıbbi uygulama hatası, uygulama sırasında öngörülebilir ve önlenebilir nitelikteki zararlı sonuçlara neden olmaktır. Hastanın tanı ve tedavisi sırasında standart uygulamanın yapılmaması, bilgi ve beceri eksikliği, hastaya tedavi verilmemesi sonucu oluşan zarardır[16]. Diğer bir ifadeyle, tıp biliminin standardına ve tecrübelerine göre gerekli olan özenin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun gözükmeyen her türlü hekim müdahalesi de tıbbi uygulama hatası olarak kabul edilmektedir[17].
       

III. TIBBİ MÜDAHALENİN UYGUNLUĞU

Tıbbî müdahalenin evrensel hukuk ilkelerine uygun sayılabilmesi için, müdahalenin tıp mesleğinin evrensel ilkelerine, özen yükümlülüğüne uygun yapılması ve hastanın usulüne uygun olarak aydınlatılmış rızasının alınması gerekmektedir[18]. Her tıbbi müdahale hatası hukuka aykırıdır.  Ancak her hukuka aykırı müdahalenin cezai sonuçları bulunmamaktadır. Tıbbi malpraktis kapsamındaki herhangi bir davranış, hareket veya ihmal, kimi zaman akde aykırılık veya haksız fiil niteliğindeki hukuki bir kusur, kimi zaman ceza mevzuatında belirtilen bir ceza kuralına aykırılık nedeniyle bir suç, kimi zaman da mesleki davranış kurallarına aykırılık sonucu meydana gelen bir disiplin suçu oluşturabilecektir[19].

Hekim tıbbi çalışmalarda bulunurken, bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek, tıp biliminin kurallarını gözetip uygulamak, tedaviyi her türlü tedbirleri alarak yapmak zorundadır. Hekim en küçük bir tereddüt gösteren durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada koruyucu tedbirler almakla yükümlüdür. Hekim tedavi yöntemleri arasında seçim yaparken,  somut vakanın özelliklerine göre, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı ve en emin yolu tercih etmelidir[20].

 Tıbbi müdahalede sırasında ve sonrasında hekim tarafından tıp bilimi standartları kapsamında gereken tıbbi müdahaleler gereği gibi  yapılmış olup  olmasına rağmen zarar meydana gelmişse müdahaleyi yapan hekime kusur izafe edilemez. Diğer bir ifadeyle, tıbbi müdahalenin doğası gereği  hastanın  bünyesinden  kaynaklanan  öngörülemeyen ya da önlenemeyen zararlı sonuç oluştuğunda bu öngörülemeyen ve  önlenemeyen  istenmeyen  zararlı sonuçtan hekim ceza hukuku açısından sorumlu tutulamaz.  

Tıbbî müdahalenin hukuka uygun kabul edilebilmesi için, müdahalenin hem mevzuata hem de tıp biliminin çağdaş standartlarına uygun olarak şarttır. Tıp biliminin standartlarına aykırı bir müdahale, hastanın rızasıyla gerçekleştirilmiş olsa bile, hukuka uygun değildir.  Hekimin tedavide uygulanacak olan tıbbî müdahale yönteminin belirlenmesinde, hastanın ruh ve beden sağlığına yönelik tehlikeyi artırmaması gerekir.  Hekimin risk oranı yüksek bir tedavi yöntemini seçmesi halinde rızanın hukuka uygun bir şekilde alınması, hastanın aydınlatılması ve olası sonuçların belirtilmesi gerekir. 

IV. TIBBİ HATALAR

Hasta ile hekim arasındaki süregelen ilişkide, temel insan haklarından olan “sağlık hakkı” söz konusu olduğundan, hekimden beklenen, her tür tıbbi uygulamasında hastasına karşı yüksek özen ve dikkatle uygulama yapmasıdır. Bu dikkat ve özen hekimin hasta ile ilk karşılaştığı andan, sağlık kontrolünde aydınlatma ile başlayıp tanı ve tedavi süreci ile devamında varsa cerrahi uygulama ve post-operatif dönem takibi ile son kontrol muayenesi şeklinde gerçekleşecektir. Hekimin sorumluluğunun doğmaması için, tüm aşamalarda ayrı ayrı hukuka uygunluk şartı aranacaktır. Tanı ve tedavi doğru olsa bile hastayı sonrasında ilgisiz bırakan hekim  görevini eksik veya kusurlu ifa etmiş sayılacaktır. Yine hekimin doğru tanı ve tedavisine rağmen hastada komplikasyon, hukukça izin verilen risk dediğimiz zarar mevcutsa bu kez hekimden beklenen, komplikasyon yönetimindeki dikkat ve özen içeren davranış ve uygulamalar ile tıp ve meslek etiği kurallarını ifa etmesidir. Sonuçta yine amaç hasta yararına; hastanın aydınlatılması ve rızasıyla, hastaya zarar vermeden veya en az zararla iyileştirmeye yönelik tıbbi yardım ve sağlık hizmeti sunumudur. Bu bağlamda hastanın iradesi ile gerek tıbbi standartlar gerekse tıp meslek etik ilkeleri hekimin görev alanını belirlemektedir[21].

Tıbbi müdahale hatalarını teşhis, tedavi ve tedavi sonrası izleme aşamasındaki hatalar olarak sınıflandırabiliriz. Tıbbın temel alanları dışında uzmanlık alanlarının da standart oluşturacak şekilde mevzuat anlamında belirlenmesi tıp hukukunun gelişmesi için zorunluluk oluşturmaktadır.

Teşhise yönelik hatalar, yapılan muayene sonucu istenen testlerdeki eksiklikler, kullanılan testlerin veya test yöntemlerinin güncel olmaması kaynaklı hatalar olabileceği gibi testlerin istenmesi ve/veya test sonuçlarının hekim tarafından tıp biliminin standartlarına uygun olarak değerlendirilmemesidir[22].

Tedaviye yönelik hatalar, tedavi amaçlı olarak uygulanan operasyon veya diğer tedavi prosedürlerinin sonuçlandırılması sürecinde yapılan hatalar, verilen ilaç veya diğer tedavi edici tıbbi ürünlerin dozu veya metodu ile ilgili hatalar, hastalara uygunsuz bakım yapılmasına yönelik olarak ortaya çıkan hatalar, tedavi hataları kategorisindedir. Tedavi hataları, hastaların hastane yatış süresinde ve hatta ölüm oranında artışa neden olması nedeniyle oldukça önemli bir kısmını oluşturur[23].

Tedavi sonrası hastanın izlenmemesi ve takibinin yapılmaması da malpraktis oluşturmaktadır. Hekimin herhangi bir neden belirtmeden hasta ile ilgilenmeyi reddetmesi, hastayı ameliyat sırasında veya hemen sonrasında terk etmesi, hastayı tıbbi standartlara aykırı olarak erken taburcu etmesi veya ilaç yazma ile kontrole çağırmadaki özensizlikler de cezai ve hukuki sorumluluğa neden olmaktadır[24].

Tıbbi müdahale sırasında meydana gelen komplikasyonun tıp bilimi standartlarına uygun yönetilememesi hali de tıbbi malpraktis olup olasılık dahilinde olan ancak somut olayın özelliklerine göre beklenmeyen  komplikasyonu  tıbbın standartlarına uygun yönetememe hali de tıbbi malpraktis  olarak  nitelendirilecektir.

Tıbbi müdahale hatasının oluşması için; müdaha­leyi gerçekleştirecek kişinin normal şartlarda sahip olması gereken bilgi ve yeteneğe sahip olmaması (bilgisizlik, acemilik) veya bilgili, yetenekli olduğu halde o andaki dikkatsiz ve özensiz tavrı (dikkatsizlik, tedbirsizlik) sonu­cunda müdahaleyi, yapılması gerektiği şekilde yapmaması gerekir. Tıbbi müdahale hataları yapılmaması gereken bir şeyin yapılması şek­linde olabileceği gibi, yapılması gereken bir şeyin yapılmaması şeklinde de olabilir. Her ikisinde de hatalı uygulama vardır[25].

Tıbbi uygulama hatası, standardın altında kalınması veya üstüne çıkılması ile söz konusu olabileceği gibi, icrai bir hareketle veya ihmali bir hareketle de söz konusu olabilir. Bu itibarla hekimin objektif özen yükümlülüğünü ihlali, bir müdahaleyi gerekli olduğu şekilde yapmaması şeklinde söz konusu olabileceği gibi, gerekli müdahaleyi hiç yapmaması şeklide de olabilir. Dolayısıyla hareketin ihmali veya icrai olması arasında bir fark gözetilmemelidir”[26].

Tıbbi uygulama hatasının; yapılmaması gerekli davranışın yapılması ( icrai ) veya yapılması gereken bir davranışın yapılması (ihmali) suretiyle ortaya çıkabileceğini söylemek mümkündür.Anestezi muayenesi yaptırmadan hastanın ameliyata alınması ve anestezi komplikasyonu nedeniyle hastanın yaşamını yitirmesi; intrauterin ölüm olayında hastanın doğum yaptırılmadan sevk edilmesi[27] ameliyat edilen hastanın karnında gaz tampon ve ameliyat araç – gereci unutulması, disk ameliyatında, disk materyalinin çıkarılırken diske bitişik olan damar yaralanması nedeniyle hastanın yaşamını yitirmesi; meslek ve sanatta acemilik nedeniyle ameliyat sahasına uzak bir alanda büyük damar yaralanmasına sebebiyet verilmesi; ameliyat esnasında gerekli özenin gösterilmemesi, göğüs ağrısı şikâyetiyle gece acil servise müracaat eden hastaya kalp grafisi çekilmeden kas spazmı/ kas iltihabı (artrit ) teşhisi ile evine gönderilmesi ve hastanın kısa bir süre sonra kalp krizinden ötürü yaşamını yitirmesi; trafik kazası neticesinde yaralanarak geldiği acil serviste gerekli röntgen grafisi çekilmemesi sonucu hastanın akciğer kanamasından (hematoraks ) dolayı yaşamını yitirmesi; ayağına paslı cisim batması sonucu gelen hastaya TetenozImmünglobulini yapılmaması neticesinde hastanın ilerleyen günlerde tetenoz hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmesi gibi haller tıbbi uygulama hatasına örnek gösterilebilir[28].

Doktorların tıbbi malpraktis kapsamındaki fiilleri aynı zamanda ceza kanunları açısından suç teşkil ediyorsa cezai yaptırımlar da söz konusu olabilir. Ülkemizde, hekimlere özgü bir malpraktis kanunu veya TCK’da hekimlere özel maddeler bulunmamaktadır[29]. Tıbbi malpraktis kusur türü olarak basit taksir veya bilinçli taksir şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Örneğin, karın ağrısı şikâyeti ile gelen bir hastayı muayene eden hekim, bilgisizlik, deneyimsizlik veya ilgisizlik nedeniyle gerçekte var olan akut apandisit tanısını koyamaz da başka bir teşhis üzerinden tedavi verip hastanın yaşamını tehdit eden sonuçlara yol açarsa basit taksir söz konusudur. Eğer hekim, hastanın akut apandisit olabileceğini düşündüğü ve bu hastalığın sonuçlarını bildiği hâlde bir şey olmayacağını ümit ederek hastayı evine gönderip şikâyetleri daha da artarsa gelmesini söylerse bilinçli taksir söz konusu olur[30].

Tıbbi malpraktisin kuşkusuz en önemli sonucu, hata nedeni ile hastaların yaşadığı sorunlar, sakatlıklar, hatta ölümlerdir. Bunlara ek olarak, artmış sağlık harcamaları ve üretim kaybı sayılabilir. Daha geniş çaplı bakıldığında, tıbbi hatalar, sistemin kalitesinin ya da kalitesizliğinin doğrudan bir göstergesi niteliğindedir[31]. Hekim hatalarını önleyici uygulamalar geliştirilmesi ve her branşın bunu kendi içinde yaparak  diğer branşları da tamamen göz ardı etmemesi gerekir[32].

V. İZİN VERİLEN RİSK

İzin verilen risk; tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesindeki hareketlerden dolayı istenmeyen sonuçlar meydana gelse bile bunun sorumluluğunun hekime yükletilemediği durumdur. Burada önemli olan hekimin somut olayın özelliklerine göre gerekli özeni göstermesi ve önlemleri almasıdır. Ayrıca hekimin her bir tıbbi müdahaleden hasta veya hasta yakınlarına hastalıkları konusunda aydınlatması, risklerini anlatması ve bu işlemler için yazılı onaylarını da alması önemlidir. Bu durum, bilgilendirerek izin alma olarak tanımlanmaktadır. Bu gibi hallerde komplikasyondan söz edilir[33].

 Tıbbi müdahaleler “izin verilen risk” kapsamında gerçekleştirilmektedir. Tıbbi müdahalelerde her an için zararlı bir neticenin meydana gelmesi söz konusu olabilmektedir. Tıpta “komplikasyon” olarak adlandırılan durum ile hukuktaki “kabul edilebilir risk/izin verilen risk” kavramları eşdeğerdir. Tıbbi uygulamanın bakım standardına uygun olmasına rağmen ortaya çıkabileceği ilgili çevrelerce kabul edilmiş olan ve her türlü tedbirin alınmasına rağmen ortaya çıkmasından kaçınılamayan zararları komplikasyon olarak; ihmal, bilgi ve beceri eksikliği ve benzeri nedenlerle ortaya çıkan bakım standartlarından bir sapmayı da içeren ve hastada bir zararla sonuçlanan, hatalı olduğu kabul edilen tıbbi uygulamaları ise tıbbi uygulama hatası olarak kabul etmek gerekmektedir[34].

Hukuken, yapılan bir hareket ne kadar zorunlu ise, izin verilen risk de o kadar büyüktür. Bir hukuki yararın tehlikeye sokulması, yararın elde edilmesi bakımından tek araç ise, kısacası başka çare yok ise, o takdirde hukuki yararın tehlikeye sokulmasına izin verilmektedir[35]. Hekimin faaliyeti çok önemli hukuksal yararlar üzerinde gerçekleştirildiğinden ve hasta hekimin davranışının amaca uygunluğunu veya hatalarını denetleme imkânına sahip olmadığından, hastanın, hekimin yanlış uygulamasını fark etmesi ve buna karşı koyması kural olarak zor bulunduğundan, uygulama, hekimin özen yükümlülüğü konusunda yüksek standartlar belirlemektedir[36].

Hastayı tedaviye yönelik olarak tıp bilimi standartları kapsamında alınan riskler yapılan tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getirmektedir. Ancak alınan riskin hastanın iyileşmesi açısından en az zararlı bir tedavi yöntemini seçmeye ilişkin olmalıdır. Bu durumun somut olayın özelliklerine göre müdahalenin gerekliliği gözetilerek tıp biliminin gelişimi de dikkate alınmak suretiyle titizlikle incelenerek değerlendirilmesi gerekir. Riskin amaçlanan iyileşme ile orantılı olması şarttır. 

VI. KOMPLİKASYON

Hastaya yapılan ve tıbbi standartlara uygun bir tıbbi müdahale sonucunda ortaya çıkan olumsuz veya istenmeyen bir durum, her türlü önleme ve imkâna rağmen öngörülememişse, o tıbbi müdahalenin komplikasyonu meydana gelmiş olur[37].

Komplikasyon,  öngörülmeyen ya da öngörülse bile önlenemeyen durum olup  bilgi ve beceri eksikliğinden kaynaklanmaması  şarttır. Hekimin tıp biliminin standartlarına uygun bir şekilde,  tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde davranarak objektif özeni göstermesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen neticeden sorumlu olmayacağı belirtilmektedir. Hasta tıbbi uygulama sırasında ve sonrasında kusur olmadan da oluşabilecek istenmeyen sonuçları, komplikasyonları bilirse ve uygulamaya onay verirse tıbbi müdahale hukuka uygun olur[38].

Komplikasyon, tıp biliminin standartlarına uygun olarak izin verilen risk kapsamında bir müdahale yapılmasına rağmen, önlenemeyen ve/veya öngörülemeyen istenmeyen zarardır. Bütün hekimlik  uygulamaları hastalar yönünden belirli bir risk oluşturmaktadır. Bu riskler, hekimlik  uygulamalarının doğasından kaynaklanmakta, büyük kısmı  hekim  tarafından gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsa bile kaçınılmaz nitelik taşımaktadır. Buradaki riskler izin verilen risk çerçevesinde kaldığı müddetçe bunun adı komplikasyon (istenmeyen durum) olmaktadır[39].       Komplikasyon, hastanın ya da hekimin elinde olmadan gelişen, istenmeyen gelişmelerdir. Örneğin, ameliyat sırasında sterilizasyona ne kadar dikkat edilirse edilsin enfeksiyon riski her zaman vardır; alınan standart önlemlere rağmen enfeksiyon gelişirse bu bir komplikasyondur[40]. Komplikasyon olduğu hallerde tıbbi müdahale tıp biliminin gereklerine uygun olup, tıbbi uygulama hatasından veya  hekimin kusurundan bahsedilemeyeceğinden, eylemle ilgili olarak hekimin ceza sorumluluğundan söz edilemez.

Hastada oluşan zararlı sonuç öngörülemiyor ve önlenemiyorsa veya öngörülebilse bile (hastanın yeterince aydınlatılmış, onamı alınmış olması ve uygulamada kusur olmaması şartı ile) önlenemiyorsa bu durumun kaza ve komplikasyon başlığı altında değerlendirilmesi gerekir[41]. Komplikasyonun niteliği, sıklığı, olumsuz sonucun erken fark edilebilme, engellenebilme durumu gibi konular değerlendirilmeli ve tıbbi uygulama hatasını değerlendiren bilirkişiler bilimsel verilere göre komplikasyonu tanımlamalıdır[42]. Komplikasyonun iyi yönetilmemesi malpraktis olarak kabul edilmektedir.

VII.  MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON ARASINDAKİ FARKLAR

Yapılan tıbbi müdahale, klasik tıp bilgilerinde, uluslar arası literatürde komplikasyon olarak adlandırılıyorsa ve bu müdahale tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde yapılmışsa, istenmeyen sonuçlar meydana gelse bile,  hekime herhangi bir sorumluluk yüklenemeyecektir. Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi, hekimin  tanı ve/veya tedavide tıbbi standart ile belirlenmiş davranış biçimlerinden farklı davranması veya görev ihmali sonucu, hastada geçici sağlık bozulmasından, ölüme kadar giden bir değişkenlikte zarar neden olunması halinde ise malpraktis (tıbbi uygulama hatası) söz konusu olacaktır. Zamanında fark edilmez veya fark edilmesine karşın gerekli önlemler alınmaz ya da fark edilip önlem alınmasına karşın yerleşmiş standarda uygun tıbbi girişimde bulunulmaz ise komplikasyon malpraktise dönüşür[43].

Hekimler tıbbı uygulamalarını hastaları tedaviye yönelik olarak izin verilen risk kavramı çerçevesinde ifa ederler. Tıbbi müdahalenin olay bazlı olarak kişiden kişiye kişinin vücut direncinden kaynaklı  riskleri bulunmaktadır “İzin verilen risk” olarak ifade edilen, tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde hareketleri dolaysıyla kötü sonuçlar oluşsa bile, hekime  sorumluluk yükletilmemektedir. Bu nedenle,  hekimin ceza almasını ya da almamasını belirleyecek, komplikasyon-malpraktis ayrımının çok iyi yapılması gerekir[44]. Hekimin tıbbi müdahale sırasında, bütün riskleri önleme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Hekim, yerine göre riski de üstlenmek de zorundadır. Burada  esas olan  hekimin, ilgili müdahalenin fayda ve risklerini tartması, değerlendirmesi ve ona göre karar vermesidir[45].

Hekimin istenmeyen zararlı sonucu önlemek amacıyla, izin verilen risk kapsamında hastanın tıbbi müdahale sırasında yaşayabileceği olası zararlı  tüm sonuçları önleme gibi bir yükümlülüğü bulunmamaktadır. Hekimin somut durumun özelliklerine göre tıp biliminin gereklerine uygun tedavi edip etmediğinin belirlenmesi  ve tıbbi izin verilen risk kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

Tıbbi müdahale sonrası ortaya çıkabilecek olumsuz veya istenmeyen durum biliniyor, öngörülüyor ama hekim bilgi ve tecrübesi ile sahip olduğu medikal donanım sayesinde bu istenmeyen olumsuz neticenin oluşmasını önleyebileceği hâlde bunu yapmamış veya yapamamışsa, tıbbi malpraktis gündeme gelir. Buna göre, müdahalenin yapılmaması, hasta vücudunda yabancı madde unutulması, eksik ön muayene ve yetersiz hasta öyküsü alma, tetkike  yönelik gerekli ve yeterli tetkiklerin yapılmaması, doğru tedavi yönteminin seçilmemesi, tedavi sonrasında yeterince danışma ve tavsiye hizmeti verilmemesi, organ ve/veya hastanın karıştırılması, oluşan veya oluşmaya başlayan bir komplikasyonun fark edilememesi, müdahale sırasında hatalı teknik ve yöntemler kullanılması, hastane sevkinin veya ilgili uzman hekime danışılması işleminin geç yapılması, tetkik veya tedavi sırasında gerekli hijyen ve enfeksiyon kurallarına uyulmaması gibi durumlar, tıbbi malpraktis olarak değerlendirilebilir[46].

Komplikasyon, tıp mesleğinin icrası sırasında hastayı zarara uğratan, tıbben istenmeyen ancak öngörülebilen kötü sonuçtur. Gerçekleştirilen her tıbbi müdahalenin hafif ya da ağır boyutta riskleri mevcuttur. Bu riskler, kimi zaman ek tedaviler ile bertaraf edilebilirken, kimi zaman da ölüme neden olabilmektedir. İşte bir tıbbi müdahalede, doğru endikasyon, doğru tanı ve uygun tedavi ile birlikte, gösterilen tüm dikkat ve özene rağmen, hastada, herhangi bir komplikasyon gelişmiş olmasına rağmen komplikasyona; hekim tarafından, doğru şekilde müdahale edilmiş, gerekli tedavi uygulanmış olmasına rağmen, hastada bir zarar meydana gelmişse, bu zarardan dolayı artık hekim  için sorumluluk söz konusu olmayacaktır. Örneğin, dünyada ilk çift kol ve bacak nakli sonrası gelişen komplikasyon sonucu hastanın vefat etmesine ilişkin olarak; olguda endikasyon doğru ise -tıbbi, sosyal ya da psikolojik endikasyon- ve müdahalenin komplikasyonlarına ilişkin olarak hasta yeterince bilgilendirilmiş ve rızası alınmışsa, meydana gelen tıbben asla istenmeyen sonuç olan komplikasyona bağlı ölümden, hukuksal bağlamda eylem ve zarardan,  hekim sorumlu olmayacaktır. Çünkü bu tür nakillerde, hastanın vücudunun nakledilen organı kabul etmemesi tıbbi açıdan “komplikasyon” olarak nitelendirildiğinde, ortaya çıkan ölüm sonucu hukuken de izin verilen risk kapsamında değerlendirilecektir[47]. Diğer bir ifadeyle, tıp biliminin tehlikeli yapısı gereği izin verilen riskli or­tam içinde, tıp biliminin standartlarına ve tekniğine uygun olarak, ehliyetli kişilerce, hastanın hukuka uygun rızası alınarak ve kusur, ihmal olmaksızın gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler sırasında oluşan önlenemez sonuçların, yani komplikasyonun gerçekleşmesi halinde  hekime  yüklenmesi söz konusu değildir[48]. Komplikasyon oluşumunda hekim çok etkili olamıyorken, tıbbi malpraktis oluşumunda hekim bilgisizliği, ilgisizliği ve tecrübesizliği  nedeniyle etkili şekilde rol oynamaktadır. Bunun sonucu olarak, komplikasyon durumunda herhangi bir kusur yüklenemeyen hekim, tıbbi malpraktiste doğrudan kusurlu görülmektedir[49].

Komplikasyonun hekim tarafından iyi yönetilememesi halinde tıbbi müdahale standartlara aykırılık oluşturduğundan malpraktis olarak değerlendirilmek suretiyle hekimin cezai sorumluluğu bulunacaktır. Yapılan tıbbi müdahalenin standartlara uygun olup olmadığı, komplikasyon oluşup oluşmadığı ve komplikasyonun iyi yönetilip yönetilmediği bilirkişi incelemesini gerektirmekte olup bilirkişi raporunun olayı aydınlatacak nitelikte ve yeterlilikte olması gerekir. Bilirkişi raporuna itirazların da adil yargılama ilkesi ışığında değerlendirilmesi şarttır.

SONUÇ

Hekimlik hayati öneme sahip bir meslek olup bilimsel, hukuki ve etik hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Sadece hasta değil hastanın yakınları ve toplum açısından bir kişinin ruh ve beden sağlığı önemlidir. Yapılan işin önemi ve sonuçları gözetildiğinde öncelikle zarar vermemek daha sonra da en doğru teşhis ile en doğru tedavinin seçilmesi şarttır.

Malpraktis tıp biliminin standartlarına aykırılık sonucu hastanın durumunun kötüleşmesi veya zarar görmesi olarak tanımlanmaktadır. Tıbbi müdahalenin hem tıp biliminin gereklerine hem de mevzuata uygun olması gerekir.  Diğer bir ifadeyle, tıbbî müdahalenin hukuka uygun kabul edilebilmesi için, müdahalenin hem mevzuata hem de tıp biliminin çağdaş standartlarına uygun olması şarttır. Tıp biliminin standartlarına aykırı bir müdahale, hastanın rızasıyla gerçekleştirilmiş olsa bile, hukuka uygun değildir.  Hekimin tedavide uygulanacak olan tıbbî müdahale yönteminin belirlenmesinde, hastanın ruh ve beden sağlığına yönelik tehlikeyi artırmaması gerekir.  Hekimin risk oranı yüksek bir tedavi yöntemini seçmesi halinde rızanın hukuka uygun bir şekilde alınması, hastanın aydınlatılması ve olası sonuçların belirtilmesi gerekir. 

Tıbbi müdahalede sırasında ve sonrasında hekim tarafından tıp bilimi standartları kapsamında gereken tıbbi müdahaleler gereği gibi yapılmış olmasına rağmen zarar meydana gelmişse müdahaleyi yapan hekime kusur izafe edilemez. Diğer bir ifadeyle, tıbbi müdahalenin doğası gereği hastanın bünyesinden kaynaklanan öngörülemeyen ya da önlenemeyen zararlı sonuç oluştuğunda bu öngörülemeyen ve önlenemeyen istenmeyen zararlı sonuçtan hekim ceza hukuku açısından sorumlu tutulamaz. 

Hastayı tedaviye yönelik olarak tıp bilimi standartları kapsamında alınan riskler yapılan tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getirmektedir. Ancak alınan riskin hastanın iyileşmesi açısından en az zararlı bir tedavi yöntemini seçmeye ilişkin olmalıdır. Bu durumun somut olayın özelliklerine göre müdahalenin gerekliliği gözetilerek tıp biliminin gelişimi de dikkate alınmak suretiyle titizlikle incelenerek değerlendirilmesi gerekir. Riskin amaçlanan iyileşme ile orantılı olması şarttır. 

Komplikasyonun hekim tarafından iyi yönetilememesi halinde tıbbi müdahale standartlara aykırılık oluşturduğundan malpraktis olarak değerlendirilmek suretiyle hekimin cezai sorumluluğu bulunacaktır. Yapılan tıbbi müdahalenin standartlara uygun olup olmadığı, komplikasyon oluşup oluşmadığı ve komplikasyonun iyi yönetilip yönetilmediği bilirkişi incelemesini gerektirmekte olup bilirkişi raporunun olayı aydınlatacak nitelikte ve yeterlilikte olması gerekir.

Hekimin istenmeyen zararlı sonucu önlemek amacıyla, izin verilen risk kapsamında hastanın tıbbi müdahale sırasında yaşayabileceği olası zararlı tüm sonuçları önleme gibi bir yükümlülüğü bulunmamaktadır. Hekimin somut durumun özelliklerine göre tıp biliminin gereklerine uygun tedavi edip etmediğinin belirlenmesi ve tıbbi izin verilen risk kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Hekim tıp bilimi standartlarına uygun davranmış olup komplikasyon olması halinde komplikasyonu iyi yönetmiş ise cezai sorumluluğu bulunmayacaktır.

AVUKAT CENK AYHAN APAYDIN

KAYNAKÇA

Akyıldız, Sunay, “Tıbbın Uygulanmasından Doğan Tazminat Davaları ve Temel Unsurları”, Tıp Hukuku Dergisi, C:I, S:1, İstanbul, 2012.

Barlıoğlu, Hüseyin Cem, Defansif Tıp Unsuru Olarak Tıbbi Malpraktis,  2. Baskı, Seçkin Yayınevi,  Ankara, 2020.

Beyaztaş, Fatma Yücel, “Dört Olgu Nedeniyle Tıbbi Yanlış Uygulama”, Cumhuriyet

Üniversitesi (CÜ) Tıp Fakültesi Dergisi, Sivas, 2001, C. XXIII, S. 1.

Birtek, Fatih, “Tıbbi Müdahaleler Açısından Komplikasyon Malpraktis Ayrımı”, http://www.turkhukuksitesi.com/makale_779.htm (erişim tarihi: 4.05. 2024).

Can, İsmail Özgür/Özkara Erdem/Can, Muhammed,” Yargıtay’da Karara Bağlanan Tıbbi Uygulama Hatası Dosyalarının Değerlendirilmesi”, DEÜ Tıp Fakültesi Dergisi, C: 25, S; 2, İzmir,  Mayıs 2011.

Çolak, Ahmet, “Hizmet Kusurundan Malpraktise”, Türk Nöroşirürji Derneği (TND) Bülteni, 2005, S:6.

Çolak, Ahmet. “Nöroşirurjide Malpraktis,” Türk Nöroşirurji Dergisi, 2002, Y: 12 S: 1.

Çolak, Ahmet, “Komplikasyon mu? Malpraktis mi? Malpraktis Davalarının Asli Unsurları”, Hekim Forumu Dergisi, Y: 2003, Nisan- Mayıs, s. 32..

Ersoy, Yüksel, “Tıbbi Hatanın Hukuki ve Cezai Sonuçları” , TBB Dergisi, S: 53,  Ankara, 2004.

Gökcan, Hasan Tahsin, Tıbbi Müdahaleden Doğan Hukuki ve Cezai Sorumluluk, Seçkin Yayınevi , Ankara, 2013.

Karabıyık, Lale, “Yoğun Bakımda Sık Yapılan Hatalar”, Yoğun Bakım Dergisi, 2012, C. X, S. 1.

Hakeri, Hakan, Tıp Hukuku, 11. Baskı,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2016.

Hakeri, Hakan, Tıp Hukuku, 12. Baskı,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2017.

Hakeri, Hakan, “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”, https://www.toraks.org.tr/site/sf/books/pre_migration/966bcb30758ee1957827b5beb1b5b88e396a3b99b5346b05fb6028dd2fe2c667.pdf, s. 26. (erişim tarihi:01.06.2024).

Hancı, Hamit, Tıbbi Girişimler Nedeniyle Hekimin Ceza ve Tazminat Sorumluluğu (Malpraktis), 3. Baskı, Seçkin Yayınevi,   Ankara,  2006.

Odabaşı, Aysun Balseven/Tümer, Ali Rıza, “Çekinik (Defansif) Hekimlik; Yeni Türk Ceza Kanunu’nun Uygulanma Aşamasında Toplumu Bekleyen Tehlike “,   C:15, S:4,  Ankara,  2006, s. 57.

Özalp, Faruk, “Hekimin Taksirle Yaralama Suçu”, TAAD, Ankara, 2011, Y:2,S:5.

Öztürk, Atilla,“Adli Tıp Uygulamasında Hekim Hataları ve Hekimin Sorumluluğu”(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi),  İstanbul, 2002.

Polat,  Oğuz, Tıbbi Uygulama Hataları,  1. Baskı,  Seçkin Yayınevi,  Ankara, 2005, 31-32.

Polat, Oğuz, Tıbbi Uygulama Hataları, 2. Baskı,  Seçkin Yayıncılık,  Ankara,  2015.

Polat, Oğuz/Pakiş, Işıl, “Tıbbı Uygulama Hatalarında Hekim Sorumluluğu”,  Acıbadem

Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, İstanbul, 2011, C. II, S. 3.

Savaş, Halide, Yargıya Yansıyan Tıbbi Müdahale Hataları,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2011.

Sevindik, Ebru Atıcı, “Hekimin Meslek Hatalarından Kaynaklanan Hukuksal ve Cezai Sorumluluğu”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi ), Adana, 2006.

Tandoğan, Haluk, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, C:II,  Vedat Kitapevi,  İstanbul, 2010.

Türe, M. Gökhan/Türe Oğuzhan, “Hekimin Hizmetten Çekilme Hakkı”, TBB Dergisi, Ankara, 2017, S:131.

Ünver, Yener, “Tıbbi Malpraktis ve Ceza Hukuku”,in: Tıbbi Uygulama Hataları (Malpraktis), Komplikasyon ve Sağlık Mensuplarının Sorumluluğu, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Yener Ünver, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, İstanbul, 2008, S. 54.

Ünver,   Yener, “Sağlık Alanında Ceza Hukuku Sorumluluğunun Temel Prensipleri”, https://legalbank.net/belge/saglik-alaninda-ceza-hukuku-sorumlulugunun-temel-prensipleri/3051119/malpraktis , (Erişim Tarihi: 03.05.2024).

Yorulmaz, Abdullah Coşkun, “İstanbul Tabip Odası’na Yansıyan Hekim Hatası iddiası Bulunan. Adli Tıp Açısından İrdelenmesi. “Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü Tıp Bilimleri Anabilim Dalı, İstanbul,  2005.

Yördem,  Yılmaz, “Hekimin Hatalı Tıbbi Uygulamaya Bağlı Hukuki Sorumluluğu”, TAAD, Y: 11, S: 39,  Ankara,  2019.


[1] Cenk Ayhan Apaydın, İstanbul Barosuna Kayıtlı Avukat-Yazar

[2], Hüseyin Cem Barlıoğlu, Defansif Tıp Unsuru Olarak Tıbbi Malpraktis,  2. Baskı, Seçkin Yayınevi,  Ankara, 2020, s. 171.

[3]  Hakan Hakeri, Tıp Hukuku, 11. Baskı,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2016, s. 171.

[4] Barlıoğlu,  s. 21.

[5] Hamit Hancı, Tıbbi Girişimler Nedeniyle Hekimin Ceza ve Tazminat Sorumluluğu (Malpraktis), 3. Baskı, Seçkin Yayınevi,   Ankara,  2006, s. 30.

[6] Halide Savaş, Yargıya Yansıyan Tıbbi Müdahale Hataları,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2011 s. 63.

[7] Ahmet, Çolak,   “Hizmet Kusurundan Malpraktise”, Türk Nöroşirürji Derneği (TND) Bülteni, 2005, S:6, s. 48.

[8]Hancı Hamit,  Malpraktis,  Ankara 2005,  s. 30.

[9] Hasan Tahsin Gökcan, Tıbbi Müdahaleden Doğan Hukuki ve Cezai Sorumluluk, Seçkin Yayınevi , Ankara, 2013,  s. 61.

[10] Yener, Ünver: “Tıbbi Malpraktis ve Ceza Hukuku”, in:Tıbbi Uygulama Hataları(Malpraktis), Komplikasyon ve Sağlık Mensuplarının Sorumluluğu, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Yener Ünver, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, İstanbul, 2008, S. 54, s. 342.

[11]Abdullah Coşkun Yorulmaz, “İstanbul Tabip Odası’na Yansıyan Hekim Hatası iddiası Bulunan. Adli Tıp Açısından İrdelenmesi.”,Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü Tıp Bilimleri Anabilim Dalı, İstanbul 2005,  s. 28.

[12] M. Gökhan Türe /Oğuzhan Türe, “Hekimin Hizmetten Çekilme Hakkı”, TBB Dergisi, Ankara, 2017, S:131, s. 337.

[13] Barlıoğlu, s. 27.

[14] Oğuz  Polat,, Tıbbi Uygulama Hataları, , Seçkin Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara,  2015, s. 15.

[15]Fatih Birtek, “Tıbbi Müdahaleler Açısından Komplikasyon Malpraktis Ayrımı”, http://www.turkhukuksitesi.com/makale_779.htm  s. 4 (Erişim tarihi: 4.05. 2024)

[16] İsmail Özgür Can/Erdem Özkara/Muhammed Can,“Yargıtayda Karara Bağlanan Tıbbi Uygulama Hatası Dosyalarının Değerlendirilmesi”, ,DEÜ Tıp Fakültesi Dergisi, C: 25, S; 2, İzmir,  Mayıs 2011, s. 73.

[17] Hakan Hakeri Tıp Hukuku, 12. Baskı,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2017, s. 337.

[18]Yılmaz, Yördem “Hekimin Hatalı Tıbbi Uygulamaya Bağlı Hukuki Sorumluluğu”, TAAD, Y: 11, S: 39,  Ankara, Temmuz 2019, s. 129.

[19] Yüksel Ersoy, “Tıbbi Hatanın Hukuki ve Cezai Sonuçları” , TBB Dergisi, S: 53,  Ankara, 2004,  s. 168.

[20] Haluk Tandoğan, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, C:II,  Vedat Kitapevi, İstanbul, 2010, s. 236.

[21] Sunay Akyıldız,  “Tıbbın Uygulanmasından Doğan Tazminat Davaları ve Temel Unsurları”, Tıp Hukuku Dergisi, C:I, S:1,İstanbul 2012,  s. 213.

[22] Barlıoğlu, s. 30.

[23] Lale  Karabıyık ,  “Yoğun Bakımda Sık Yapılan Hatalar”, Yoğun Bakım Dergisi, 2012, C. X, S. 1,

s. 44.

[24]Oğuz/ Polat /Işıl Pakiş,  “Tıbbı Uygulama Hatalarında Hekim Sorumluluğu”, Acıbadem

Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, İstanbul, 2011, C. II, S. 3,  s.  119-120.

[25] Savaş,  s. 43.

[26]Hakeri, Tıp Hukuku,  s. 339.

[27]Hancı, s.  58.

[28]Birtek, s. 5.

[29] Faruk Özalp, “Hekimin Taksirle Yaralama Suçu”, TAAD, Ankara, 2011, Y:2,S:5, s. 567.

[30] Barlıoğlu, 118.

[31] Ahmet  Çolak,  “Nöroşirurjide Malpraktis,” Türk Nöroşirurji Dergisi, 2002, Y: 12 S: 1, 94.

[32]Yener Ünver, “Sağlık Alanında Ceza Hukuku Sorumluluğunun Temel Prensipleri”, https://legalbank.net/belge/saglik-alaninda-ceza-hukuku-sorumlulugunun-temel-prensipleri/3051119/malpraktis , 5, (Erişim Tarihi: 03.05.2024), s.  10.

[33] Çolak,  s.  96.

[34] Oğuz Polat, Tıbbi Uygulama Hataları,  1. Baskı,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2005, 31-32.

[35] Atilla Öztürk, “ Adli Tıp Uygulamasında Hekim Hataları ve Hekimin Sorumluluğu”(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi),  İstanbul, 2002, s. 30.  

[36] Hakan  Hakeri, “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”, https://www.toraks.org.tr/site/sf/books/pre_migration/966bcb30758ee1957827b5beb1b5b88e396a3b99b5346b05fb6028dd2fe2c667.pdf, s. 26. (Erişim tarihi:01.06.2024).

[37] Hakeri, , “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”,  s. 24.

[38] Can ve diğerleri, s. 73.  

[39] Ahmet Çolak,  “Komplikasyon mu? Malpraktis mi? Malpraktis Davalarının Asli Unsurları”, Hekim Forumu Dergisi, Y: 2003, Nisan- Mayıs, s. 32..

[40] Ünver, Sağlık Alanında Ceza Hukuku Sorumluluğunun Temel Prensipleri, s. 5.

[41] Can ve diğerleri, 73-74.

[42] Can ve diğerleri, 73.

[43] Ebru Atıcı Sevindik,  “Hekimin Meslek Hatalarından Kaynaklanan Hukuksal ve Cezai Sorumluluğu” (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi ), Adana, 2006, s. 69.

[44] Aysun Balseven Odabaşı / Ali Rıza Tümer,  “Çekinik (Defansif) Hekimlik; Yeni Türk Ceza Kanunu’nun

Uygulanma Aşamasında Toplumu Bekleyen Tehlike “,   C:15, S:4,  Ankara,  2006, s. 57.

[45] Bkz. Hakeri, , “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”,  s. 26.

[46] Fatma Yücel Beyaztaş , “Dört Olgu Nedeniyle Tıbbi Yanlış Uygulama”, Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) Tıp Fakültesi Dergisi, Sivas, 2001, C. XXIII, S. 1, s. 50.

[47]  Akyıldız,  s.  210.

[48] Savaş, s.  66.

[49] Beyaztaş, s. 50.

MALPRAKTİS

MALPRAKTİS

  1. GENEL OLARAK

Malpraktis kötü uygulama anlamına gelmekte olup tıbbi malpraktis ise tıp uygulamasının STANDAR DIŞI yapılması anlamına gelmektedir. Tıbbi uygulama hataları muayene ve teşhis ile başlayıp tedavi ile tedavi sonrası izleme aşamaları ile devam etmektedir. Tıbbi bir işlemin malpraktis olup olmadığı, eğer malpraktis ise bu durumun komplikasyon kapsamına girip girmediği tıp hukukunun en problemli alanlarından biridir. Tıbbi uygulamanın komplikasyon olması durumunda ortaya çıkan komplikasyonun iyi yönetilip yönetilmediği ceza hukuku açısından önem arz etmektedir.

Tıbbi müdahale ruh ve beden sağlığına yönelik sonuçlar meydana getirmekte olup tıbbi müdahalenin tıbbın standartlarına uygun olması gerekir. Tıbbi uygulamanın öncelikle gerekli olması ve tıp bilimi ışığında mevzuata da uygun olması şarttır. Tıbbın hızla gelişmesi ve çeşitlenmesi hem hukuki hem de tıbbi standartların yeniden düzenlenmesi gereğini ortaya koymaktadır. Özellikle modernleşme ile fiziksel görüntünün daha önemli hale gelmesi başta estetik olmak üzere birçok tıp alanında yeni teknolojilerin uygulanması beraberinde hukuki bazı sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

Hekimlik hayati öneme sahip bir meslek olup bilimsel, hukuki ve etik hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Sadece hasta değil hastanın yakınları ve toplum açısından bir kişinin ruh ve beden sağlığı önemlidir. Yapılan işin önemi ve sonuçları gözetildiğinde öncelikle zarar vermemek daha sonra da en doğru teşhis ile en doğru tedavinin seçilmesi şarttır.

Hekim-hasta ilişkisi, tarafları insan olan ve temelde geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan özel bir ilişki türüdür. Bir tarafta, yaşadığı sağlık sorunundan kurtulmaya yönelik olarak kendisini hekime adeta emanet eden, ona güvenen, ondan medet uman kişi vardır diğer tarafta ise sahip olduğu bilgi birikimi, teknik ve fiziki imkânları kullanıp tıbbi bir uygulama yaparak hastasının sağlık sorununu düzeltmeyi uman, çaba harcayan hekim vardır. Tıp bilimi, teknik ve karmaşık olduğu için hasta tarafındaki kişilerin büyük oranda tıp bilimi ile ilgili usul ve esaslar hakkında bilgi sahibi olamaması sonucunu doğurmakta; bu da hekim-hasta ilişkisinin eşit koşullar altında sürmesini engellemektedir. Bu gerçek, hekimi ilişkideki üstün taraf hâline getirmektedir. Hekim, bu konumunu iyi yönetmediğinde tıbbi uygulama yaparken hataya düşme riski ile karşı karşıya kalabilmektedir[1]. Tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılabilmesi için tıbbi müdahalenin bir sağlık meslek mensubu tarafından yapılması, yapılacak tıbbi müdahalenin tıp biliminin standartlarına uygun şekilde olması ve hastanın aydınlatılmış onamının alınması şartlarının varlığı gereklidir[2].

II. MALPRAKTİS KAVRAMI

Tıbbi malpraktis, son derece teknik ve spesifik bir konu olduğundan sosyo-kültürel olarak anlaşılması ve tam olarak bilinir hâle gelmesi kolay olmamaktadır. Tıbbi malpraktis, doğrudan insanı ilgilendirdiği için onun gibi aktif, dinamik, değişken ve güncel bir konudur. Kavramın, bir başka ifade ile statik olmayan bu yapısı, hakkındaki akademik görüşleri güncel tutmayı veya güncellemeyi gerekli kılmaktadır [3]. Malpraktis kavramı, uygulamamızda “tıbbi uygulama hatası”, “tıbbın kötü uygulanması”, “tıpta yanlış uygulama” ve “hatalı veya yanlış tedavi” olarak yerleşmiştir[4]. Malpraktis,  “kötü, hatalı uygulama” anlamına gelen bütün mesleklerin uygulamaları için kullanılabilecek olan genel bir ifadedir[5]. Günümüzde tıbbi malpraktis kavramı, hekimlerin hatalı tıbbi uygulamalar sonucunda karşılaştıkları cezai ve hukuki sorumlulukları ile yaptırımları ifade etmek için kullanılmaktadır[6].  Genel bir tanımlama ile malpraktis; hatalı davranış veya görev ihmali sonucu bir yaralanmaya ya da zarara yol açmaktır.   Medikal malpraktis, sağlık mesleği mensubunun tıbbi uygulamalarındaki hatalı davranış veya görev ihmali sonucu bir yaralanmaya ya da zarara yol açmasıdır[7].

Malpraktisin temeli, tıbbi hatadır[8]. Malpraktis, kavram itibariyle kötü uygulama anlamına gelmektedir. Tıbbi açıdan bu kavram, tıbbi uygulama hatası, hekim hatası, hekimliğin kötü uygulanması, tıbbi hata, tıbbi kötü uygulama, tıbbi hizmetlerin kötü uygulanması ve tıbbi yanlış uygulama gibi deyimlerle de ifade edilmektedir[9]. Tıbbi uygulama hatası, “hastanın yaralanmasına sebep olan, kabul edilmiş sağlık bakım ve beceri standartlarını sağlamada, bakım hizmeti sunan açısından, başarısız­lık veya yanlış uygulama” olarak da tanımlanmaktadır. Bu durumda; tıbbi uygu­lama hatası, tıp biliminin yerleşik standartlardan sapma anlamına gelmektedir[10].

Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle hastanın zarar görmesi şeklinde malpraktis oluşturan seçimlik eylemlerdendir. İlgisizlik ihmali davranışı akla getirdiğinden, tıbbi malpraktisin her zaman icrai hareketler sonucunda meydana gelmeyeceği açıktır. Diğer bir ifadeyle,  tıbbi bir müdahalenin hatalı yapılmasının yanı sıra yapılması gerekli bir müdahalenin hiç yapılmaması da tıbbi malpraktis kapsamında değerlendirilecektir[11]. Tıbbi malpraktis kavram tanımlarının ortak paydasında, hastanın hekimin tıbbi uygulaması sonucunda maddi veya manevi zarar görmesi vardır[12].

Her hata malpraktis olmayıp hatanın esaslı olması ve hastanın durumunu kötüleştirmesi gerekir.  Tıbbi malpraktis nadiren tek bir nedene bağlı olarak meydana gelir. Çünkü tıbbi bakım ve müdahale, bir ekip işidir. Ekip çalışması, diğer birçok bilim dalına göre tıp alanında daha çok ön plandadır. Özellikle cerrahi dallarda ekip çalışması karakteristiktir. Bu nedenle tıbbi malpraktisin sadece hekim hatası diye adlandırılması uygun bulunmamaktadır. Çünkü tıbbi malpraktis ekibin başı olan hekimden kaynaklanmış olabileceği gibi ekibi oluşturan diğer sağlık meslek mensuplarından ve teknik veya diğer bir başka nedenden de kaynaklanabilir[13].

Türk Tabipler Birliği Etik İlkelerinin 13. maddesinde bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeni ile bir hastanın zarar görmesi “ hekimliğin kötü uygulanması ” anlamına gelir. Yine Tıbbi Hizmetlerin Kötü Uygulanmasından Doğan Sorumluluk Kanunu Tasarısı’nın 22. maddesinde ise Tıbbi Kötü Uygulama; “Sağlık personelinin kasıt veya kusur veya ihmal ile standart uygulamayı yapmaması, bilgi ve beceri eksikliği ile yanlış veya eksik teşhiste bulunması veya yanlış tedavi uygulaması veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan ve zarar meydana getiren fiil ve durum” olarak tanımlanmıştır[14].Tıbbi uygulama hatası, uygulama sırasında öngörülebilir ve önlenebilir nitelikteki zararlı sonuçlara neden olmaktır. Hastanın tanı ve tedavisi sırasında standart uygulamanın yapılmaması, bilgi ve beceri eksikliği, hastaya tedavi verilmemesi sonucu oluşan zarardır[15]. Diğer bir ifadeyle, tıp biliminin standardına ve tecrübelerine göre gerekli olan özenin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun gözükmeyen her türlü hekim müdahalesi de tıbbi uygulama hatası olarak kabul edilmektedir[16].
       

III. TIBBİ MÜDAHALENİN UYGUNLUĞU

Tıbbî müdahalenin evrensel hukuk ilkelerine uygun sayılabilmesi için, müdahalenin tıp mesleğinin evrensel ilkelerine, özen yükümlülüğüne uygun yapılması ve hastanın usulüne uygun olarak aydınlatılmış rızasının alınması gerekmektedir[17]. Her tıbbi müdahale hatası hukuka aykırıdır.  Ancak her hukuka aykırı müdahalenin cezai sonuçları bulunmamaktadır. Tıbbi malpraktis kapsamındaki herhangi bir davranış, hareket veya ihmal, kimi zaman akde aykırılık veya haksız fiil niteliğindeki hukuki bir kusur, kimi zaman ceza mevzuatında belirtilen bir ceza kuralına aykırılık nedeniyle bir suç, kimi zaman da mesleki davranış kurallarına aykırılık sonucu meydana gelen bir disiplin suçu oluşturabilecektir[18].

Hekim tıbbi çalışmalarda bulunurken, bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek, tıp biliminin kurallarını gözetip uygulamak, tedaviyi her türlü tedbirleri alarak yapmak zorundadır. Hekim en küçük bir tereddüt gösteren durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada koruyucu tedbirler almakla yükümlüdür. Hekim tedavi yöntemleri arasında seçim yaparken,  somut vakanın özelliklerine göre, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı ve en emin yolu tercih etmelidir[19].

SONUÇ

Muayene ile başlayan tıbbi müdahalede sırasında ve sonrasında hekim tarafından tıp bilimi standartları kapsamında gereken tıbbi müdahaleler gereği gibi yapılmış olmasına rağmen zarar meydana gelmişse müdahaleyi yapan hekime kusur izafe edilemez. Diğer bir ifadeyle, tıbbi müdahalenin doğası gereği hastanın bünyesinden kaynaklanan öngörülemeyen ya da önlenemeyen zararlı sonuç oluştuğunda bu öngörülemeyen ve önlenemeyen istenmeyen zararlı sonuçtan hekim ceza hukuku açısından sorumlu tutulamaz. 

Tıbbî müdahalenin hukuka uygun kabul edilebilmesi için, müdahalenin hem mevzuata hem de tıp biliminin çağdaş standartlarına uygun olarak şarttır. Tıp biliminin standartlarına aykırı bir müdahale, hastanın rızasıyla gerçekleştirilmiş olsa bile, hukuka uygun değildir.  Hekimin tedavide uygulanacak olan tıbbî müdahale yönteminin belirlenmesinde,  ÖNCELİKLE hastanın ruh ve beden sağlığına yönelik tehlikeyi VE/VEYA ZARARI artırmaması gerekir.  Hekimin risk oranı yüksek bir tedavi yöntemini seçmesi halinde rızanın hukuka uygun bir şekilde alınması, hastanın aydınlatılması ve olası sonuçların belirtilmesi gerekir. 

CENK AYHAN APAYDIN

Hukukçu-Yazar


[1] Hüseyin Cem Barlıoğlu, Defansif Tıp Unsuru Olarak Tıbbi Malpraktis,  2. Baskı, Seçkin Yayınevi,  Ankara, 2020, s. 171.

[2]  Hakan Hakeri, Tıp Hukuku, 11. Baskı,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2016, s. 171.

[3] Barlıoğlu,  s. 21.

[4] Hamit Hancı, Tıbbi Girişimler Nedeniyle Hekimin Ceza ve Tazminat Sorumluluğu (Malpraktis), 3. Baskı, Seçkin Yayınevi,   Ankara,  2006, s. 30.

[5] Halide Savaş, Yargıya Yansıyan Tıbbi Müdahale Hataları,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2011 s. 63.

[6] Ahmet, Çolak,   “Hizmet Kusurundan Malpraktise”, Türk Nöroşirürji Derneği (TND) Bülteni, 2005, S:6, s. 48.

[7]Hancı Hamit,  Malpraktis,  Ankara 2005,  s. 30.

[8] Hasan Tahsin Gökcan, Tıbbi Müdahaleden Doğan Hukuki ve Cezai Sorumluluk, Seçkin Yayınevi , Ankara, 2013,  s. 61.

[9] Yener, Ünver: “Tıbbi Malpraktis ve Ceza Hukuku”, in:Tıbbi Uygulama Hataları(Malpraktis), Komplikasyon ve Sağlık Mensuplarının Sorumluluğu, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Yener Ünver, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, İstanbul, 2008, S. 54, s. 342.

[10]Abdullah Coşkun Yorulmaz, “İstanbul Tabip Odası’na Yansıyan Hekim Hatası iddiası Bulunan. Adli Tıp Açısından İrdelenmesi.”,Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü Tıp Bilimleri Anabilim Dalı, İstanbul 2005,  s. 28.

[11] M. Gökhan Türe /Oğuzhan Türe, “Hekimin Hizmetten Çekilme Hakkı”, TBB Dergisi, Ankara, 2017, S:131, s. 337.

[12] Barlıoğlu, s. 27.

[13] Oğuz  Polat,, Tıbbi Uygulama Hataları, , Seçkin Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara,  2015, s. 15.

[14]Fatih Birtek, “Tıbbi Müdahaleler Açısından Komplikasyon Malpraktis Ayrımı”, http://www.turkhukuksitesi.com/makale_779.htm  s. 4 (Erişim tarihi: 4.05. 2024)

[15] İsmail Özgür Can/Erdem Özkara/Muhammed Can,“Yargıtayda Karara Bağlanan Tıbbi Uygulama Hatası Dosyalarının Değerlendirilmesi”, ,DEÜ Tıp Fakültesi Dergisi, C: 25, S; 2, İzmir,  Mayıs 2011, s. 73.

[16] Hakan Hakeri Tıp Hukuku, 12. Baskı,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2017, s. 337.

[17]Yılmaz, Yördem “Hekimin Hatalı Tıbbi Uygulamaya Bağlı Hukuki Sorumluluğu”, TAAD, Y: 11, S: 39,  Ankara, Temmuz 2019, s. 129.

[18] Yüksel Ersoy, “Tıbbi Hatanın Hukuki ve Cezai Sonuçları” , TBB Dergisi, S: 53,  Ankara, 2004,  s. 168.

[19] Haluk Tandoğan, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, C:II,  Vedat Kitapevi, İstanbul, 2010, s. 236.

KASTEN ÖLDÜRMENİN İHMALİ DAVRANIŞLA İŞLENMESİ

KASTEN ÖLDÜRMENİN İHMALİ DAVRANIŞLA İŞLENMESİ

İhmali davranışla kasten öldürme suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun özel hükümler kitabında, kişilere karşı suçlara ilişkin ikinci kısmının hayata karşı suçlar başlıklı birinci bölümünde 83. maddede düzenlenmiştir[1]. Kasten öldürme suçunu gerçekleştirmeye yönelik hareket icrai olabileceği gibi, ihmali de olabilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesinde, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda mevcut olmayan“ kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmesi “hali düzenlenmiştir. Kanun koyucu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesine ayrı bir hüküm koymak suretiyle aslında icrai davranışla işlenen “kasten öldürme“ suçunun ihmali davranışla da işlenebileceğini kabul etmektedir.

İhmal suretiyle icra suçlarında, failin neticeye neden olan pozitif bir hareketinden söz etmek mümkün değildir. Ancak fail sözü geçen ölüm neticesinin meydana gelmesini istediğinden hareketsiz kalmakta ve kanunda öngörülmüş olan bu neticeler fail sayesinde meydana gelmektedir. Burada neticeden sorumluluğun nedenini müdahale eksikliğinde aramak gerekir. Failin hareket etme yükümlülüğüne uymaması kanunun suç olarak düzenlediği neticenin meydana gelmesine etken olmaktadır. Böylece, sonucu önleme yükümlülüğü bulunan ihmali suçlarda, hem icra hem de ihmal kusurunun mevcut olduğu söylenebilir[2].

Kanun koyucu ölüm neticesine yol açan ihmali davranışın icrai bir davranışa eşdeğer kabul edilebilmesi için bazı şartlar aramış, bunlar olamadığı takdirde ihmal suretiyle icra suçunun oluşmayacağını ifade etmiştir. Burada kanun koyucunun aradığı şartlar belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda yasal düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülük olması ve hareket ile netice arasında illiyet bağının bulunması olarak gösterilmiştir

İhmali davranışla işlenen kasten insan öldürme suçu, temel unsurları bakımından kasten insan öldürme suçuyla aynı özelliklere sahip olmakla birlikte, hareket ve fail açısından farklılık göstermektedir. Kasten insan öldürme suçunun faili herkes olabildiği halde, ihmali davranışla kasten insan öldürme suçunun faili, sadece yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmeyen kişi olabilir. Olumlu (icrai) hareketle işlenebilecek bir suça, olumsuz (ihmali) hareketle sebebiyet verilmesi söz konusudur. İhmalin, suçun oluşmasına sebebiyet vermesi, sonucu önleme yükümlülüğü bulunduğu halde, buna uyulmamasına bağlıdır[3].

Dönmezer/Erman’a göre, ”ihmal suretiyle icra suçlarının bazı şekillerinde, sebepler serisinin üçüncü kişinin hareketi veya tabiat kuvvetleri tarafından başlatılması durumunda nedensellik bağının varlığını kabul etmek. Bir başka ifadeyle, sebepler serisine müdahale etmeyerek neticenin meydana gelmesine engel olmayan kişiyi bu sonuçtan sorumlu tutmak için iki şartın gerçekleşmesi gerekmektedir. Birinci şart, failin harekete geçmesi ve sonuca engel olabilmesi bakımından hukuki bir yükümlülüğünün varlığı ve ikinci şart da bu yükümlülüğün yerine getirilebilmesinin mümkün olması yani ortada hukuka aykırılığı kaldıran bir durumun ve bu kapsamda failin hareketsiz kalmasını haklı gösteren bir halin bulunmaması olarak gösterilmiştir. Hukuki yükümlülük, kanun, sözleşme veya örf ve adetten de doğabilir. Failde bu hukuki yükümlülüğü yerine getirebilmek imkânının bulunması yani fedakârlık yapmasının mümkün olabilmesi gerekir. Aksi halde yapılabilecek herhangi bir hareketin neticenin meydana gelmesine engel olamayacağı durumda, illiyet bağı kesileceğinden failin ceza sorumluluğu da söz konusu olmayacaktır[4].

Ancak somut olayda neticeyi önlemeye yönelik icrai davranışta bulunma hususunda imkân ve iktidara sahip olmasına rağmen, kişi bu yükümlülüğe aykırı hareket etmiş ve netice gerçekleşmiş ise, bu gibi durumlarda kişi somut olayda söz konusu yükümlülüğe uygun davranışta bulunsaydı dahi bu netice gerçekleşecekti şeklinde bir mantıktan hareketle sorumluluktan kurtulamaz[5].

Garantörlüğün belirlenmesi konusunda genel geçer bir kural olmamakla beraber, garantörlük gruplarını bir sisteme bağlama çalışmaları daima olmuştur. Ancak garantörlük grupları aşağıda sayılanlarla sınırlı kalmadığı gibi, her zaman bu gruplardaki garantörlüğün bir başka garantörlük durumu ile aynı anda bulunabileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Örneğin, hayati tehlikeye soktuğu çocuğunu kurtarmayan baba bakımından da çifte garantörlükten söz edilir (doğal bağlılık ve ön gelen tehlikeli eylemden kaynaklanan garantörlük)[6].

Neticeyi önleme yükümlülüğü, bazı durumlarda koruma ve gözetim yükümlülüğüne dayanmaktadır. Bu yükümlülüğün kaynağı önce kanundur. Kişilere belli durumlarda belli bir yönde icrai davranışta bulunma konusunda kanunla yükümlülük yüklenmektedir. Örneğin, velayet ilişkisinin gereği olarak ana ve babanın çocukları üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi, başlı başına bir haksızlık ifade etmektedir[7]. Türk Medeni Kanunu’nun 185, 322, 324, 327, 339, 346, 368 ve 258. maddelerinde anne ve babaya çocukların vücuduna ve hayatına yönelik tehlikeler karşısında koruma yükümlülüğü yüklenmektedir. Yükümlülük çocuğun reşit olmasıyla sona erer. Anne ve babanın çocuğa karşı garantörlüğü eşit ölçüdedir, birinin diğerine öncelik veya üstünlüğü yoktur. Medeni kanunumuzun 338. maddesinin “eşler ergin olmayan üvey çocuklarına da özen göstermekle yükümlüdür“ hükmüyle üvey anne–babanın, üvey çocuklara karşı garantörlüğü de kabul etmiştir. Türk Medeni Kanunu’nun 322 ve 364. maddelerine göre reşit olan çocukların da anne ve babaya karşı vücut ve yaşama yönelik garantörlük yükümlülüğü bulunmaktadır. Keza, Türk Medeni Kanunu’nun 364. maddesi hükmüne göre, eşler ve kardeşler arasında yakın ve sıkı bir ilişkinin devam etmesi şartına bağlı olarak garantörlük söz konusu olabilir[8].

Kanundan kaynaklanan yükümlülük, aile temelli ilişkiye dayalı olabileceği gibi, ikame ilişkilere de dayalı olabilir. Örneğin, 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu’nun 9b ve 9k maddelerine göre kurumda görev yapan kimselerin korumak, yardım etmek ve bakmakla yükümlü bulundukları çocuk, özürlü ve yaşlı kimselere karşı sonucu önleme yükümlülükleri mevcuttur. Evlat edinme (TMK 314.m.) ve vesayet durumunda da evlat edinenin evlatlık açısından, vasinin vesayet altına alınan açısından bu tür bir garantörlük yükümlülüğü söz konusudur[9].

Koruma ve gözetim yükümlülüğünün iradi biçimde üstlenilmesi neticeyi önleme yükümlülüğünün ikinci bir kaynağını oluşturmaktadır. Bir başka ifadeyle, koruma ve gözetim yükümlülüğü bir sözleşme ilişkisinden kaynaklanmaktadır[10]. Örneğin, bir hastanın bakımını üstlenen doktorlar, bir çocuğa bakmayı kabul eden çocuk bakıcısı, korumalar, cankurtaran, itfaiye eri, dağ rehberi bu anlamda sonucu önlemekle yükümlü olan kişilerdir. Sözleşmenin hukuken geçerli olup olmadığı, üstlenmenin açık veya örtülü ücretli veya ücretsiz sürekli veya geçici olması önemli değildir. Sonucu önleme yükümlülüğü, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüğün fiilen üstlenilmesiyle oluşur[11].

Üçüncü sonucu önleme yükümlülüğü kategorisini ise, ön gelen tehlikeli fiilden kaynaklanan neticeyi önleme yükümlülüğü oluşturmaktadır. Örneğin, taksirle bir trafik kazasına neden olan kişi, kaza sonucunda yaralanan kişilerin bir an önce tedavi edilmelerini sağlama konusunda bir yükümlülük altına girmektedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi sonucunda yaralı kişinin ölmesi halinde bu neticeden dolayı kazaya sebebiyet veren kişiyi de sorumlu tutmak gerekir[12].

Doğrudan kastla insan öldürme ile olası kastla insan öldürme ya da kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi aynı kavramlar değildir. İhmali davranışla insan öldürme suçu doğrudan kastla işlenebilir. Öğretide ihmali davranışla insan öldürme suçunun olası kastla işlenebileceği belirtilmektedir[13].

İhmali davranışla insan öldürme suçunun olası kastla işlenemez. Çünkü olası kastta fail sonucun gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen sonucun gerçekleşmesini umursamamakta, olursa olsun diyerek fiili işlemektedir. İhmali davranışla insan öldürme suçunda ise, fail yükümlü olduğu hukuki bir yükümlülüğe dayalı belli bir davranışı gerçekleştirmeyerek sonuca yol açmaktadır. Örneğin, bir sağlık kuruluşunda görev yapan doktorun, durumu acil olan bir hastaya müdahale etmemesi sonucunda hastanın ölmesi halinde, kasten öldürmenin ihmali davranışla işlendiğini kabul etmek gerekir. Nitekim kanun koyucunun 83. madde için gösterdiği gerekçe hatalı olmuştur. Gerekçede olası kast ve taksir karıştırılmış olup, kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi ile ilişkilendirilerek, bu suçun olası kast veya taksirle de işlenebileceği belirtilmiştir. Ancak bu kesinlikle yasadan beklenen amacın gerçekleşmesine aykırılık oluşturmaktadır. Çünkü zaten 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 21. maddesinde olası kast ve 22. maddede taksir (basit taksir ve bilinçli taksir) düzenlenmiş olmasına rağmen yasa koyucunun ayrıca 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesinde kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi halinin düzenlenmesi 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi nedeniyle meydana gelen ölüm neticesinde failin eylemi taksirle ölüme neden olma suçu olarak belirlenmiştir. Oysa bu suçun müeyyidesinin azlığı nedeniyle cezanın özel önleyici ve genel önleyici fonksiyonları gözetilerek eylemin verdiği zarar ve failin tehlikelilik hali de göz önünde tutularak, sonucu önleme yükümlülüğü bulunan kişinin beklenen davranışı yapmama ya da geciktirme bilinç ve iradesi ile davranması halinde ölüm meydana gelmesi durumunda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesinde kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi hali düzenlenerek ceza adaletin sağlanması amaçlanmıştır. Bu düzenleme sayesinde sonucu önleme yükümlülüğü altında bulunan kişilerin yükümlülüklerine uymaları sağlanmaya çalışılacaktır[14].

Gerekçede, belli bir yönde icrai davranışta bulunma yükümlülüğü altında bulunan kişi, bu yükümlülüğü gereği olan icrai davranışta bulunmaması sonucunda bir insanın ölebileceğini öngörmüş ise, olası kastla işlenmiş olan öldürme suçunun oluştuğu kabul etmek gerekir denilmektedir. Ancak belli bir icrai davranışta bulunma yükümlülüğü altında bulunan kişi, bu yükümlülüğe aykırı davrandığının bilincinde olduğu halde, bunun sonucunda bir insanın ölebileceğini objektif özen yükümlülüğüne aykırı olarak öngörmemiş ise, taksirle işlenmiş öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulacağı belirtilerek, maddenin konuluş amacına aykırılık oluşturan gerekçeler belirtilerek ihmali davranışla öldürme suçunun kişinin kusur derecesine göre, olası kast veya taksir halinin gündeme geleceğinin belirtilmesi karışıklıklara neden olacaktır[15].

Bu yüzden yasanın konuluş amacı ile çatışan, gerekçe gözetilmeksizin yasanın yorumlanarak uygulanması gerektiğini düşünmekteyiz. Örneğin, eşi ile birlikte havuzda yüzen ve boğulma tehlikesi geçiren eşine iyi bir yüzücü olduğu halde yardım etme olanağına karşın, yardım etmeyen eşin eyleminde kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi hali mevcuttur. Bu durumda failin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesi uyarınca sorumlu tutulması gerekir. Ancak boğulmakta olan bir kimseye orada bulunmasına rağmen dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranarak, göremediği cankurtaran simidini atamayan kişinin sorumluluğu ise taksirle ölüme sebebiyet olup, 5237 sayılı TCK’nın 85. maddesi uyarınca sorumlu tutulmalıdır.

Garantörlük durumu tipikliğe dâhil olduğu için bu durumun bilinmemesi, tipiklik unsur yanılgısını oluşturur ve failin kastını ortadan kaldırır (TCK m. 30/1). Buna karşılık garantörlük yükümlülüğü hukuka aykırılık alanına dâhildir ve bu konudaki bilgisizlik haksızlık bilincinin yokluğuna, yani icrai suçlardaki yasak hatasının (TCK m. 30/4) eşdeğeri olan emir hatasına yol açar. Örneğin, A’nın kardeşi B denizde boğulmaktadır. A uzakta olduğu için boğulanın kendi kardeşi olduğunu bilmiyorsa, bu durumda garantörlük durumunu oluşturan bir unsur hakkında yanılgıya düşmüştür. Böyle bir durumda A’nın kastı ortadan kalkar ve TCK’nın 83. maddesinden dolayı cezalandırılmaz. A’nın cezalandırılabilirliği yalnızca TCK’nın 98. maddesi çerçevesinde değerlendirilecektir. Buna karşılık A boğulanın kardeşi olduğunu biliyor fakat B’nin boğulmasını önleme yükümlülüğünün olduğunu bilmiyorsa bir haksızlık yanılgısı söz konusudur[16].

Bir kimseyi neticeyi önlemeye uygun hareketi yapmadığından dolayı kınayabilmek için, neticeyi önlemeye uygun hareketin fail tarafından yapılmasının fiilen mümkün olması gerekir. Başka bir anlatımla, bir ihmalden söz edebilmek için, ihmal edilebilir bir hareketin söz konusu olması gerekir. Yardım edecek veya neticeyi önleyecek durumda olmayan bir kimsenin bir şeyi ihmal ettiği de söylenemez. Bu şekilde sadece gerçekten de hareket olanağı olan ve neticeyi önleme iktidarına sahip bulunan kimsenin ihmalinden dolayı sorumlu tutulması sağlanmak istenmiştir[17].

Hareket olanağı, beklenebilirlik ile karşılaştırılabilir. Hareket kabiliyetinde kişinin esasen ihmali tutum almayıp, harekete geçmesinin mümkün olması söz konusudur. Buna karşılık beklenebilirlikte, hareket kabiliyeti bulunan kimseden somut olayda hareket etmesinin beklenip beklenemeyeceği meselesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Örneğin, yüzme bilen ve iri yarı birinin, çok akıntılı ve çok soğuk suya düşen çocuğu kurtarma hususunda hareket olanağı vardır, ancak akıntının çok olması ve suyun da soğuk olması dolayısıyla hareket ondan beklenmeyebilir. Bununla birlikte hareketin beklenebilirliğine karar vermek bakımından garantörün kabiliyet ve durumuna, tehlikenin yakınlığına, ağırlığına ve korunan hukuki değerin önemine bağlı olarak değerlendirme yapmak gerekir[18].

Hareket olanağı ile yükümlülüklerin çatışması arasındaki farka da işaret etmek gerekir. Yükümlülüklerin çatışmasında fail birden fazla yükümlülüklerden en az birini yerine getirirken, diğeri veya diğerlerini yerine getirememektedir. Ancak bu yükümlülükler tek başına ele alındığında her birinin yerine getirilmesi konusunda hareket olanağı vardır. Fail tek tek her birini yerine getirme olanağı bulunan yükümlülüklerden her ikisini de (veya daha çoğunu) yerine getiremediğinden hukuka uygunluk sebebinden yararlanmaktadır. Örneğin, bir kimsenin yanmakta olan arabadan sadece bir kimseyi kurtarabilecek olup da, sürücüyü veya bir başka kimseyi kurtarması. Kişinin somut olayda yardım etme hususunda hareket kabiliyeti vardır, ancak bir kimseye yardım etmesi ondan beklenebilmektedir ve kişinin yükümlülüklerinden ancak birini yerine getirmesi söz konusudur[19].

Cumhuriyet Savcısı     

   Doç. Dr. Cengiz APAYDIN  


[1]     Centel/Zafer/Çakmut, Kişiler Karşı İşlenen Suçlar, 62–63

[2]     Dönmezer, Sulhi, “İhmal Suretiyle İcra Suçları”, İÜHFM, C. IX, 474.

[3]     Centel/Zafer/Çakmut, Kişiler Karşı İşlenen Suçlar, 62–63; Nitekim Yargıtay 4. CD. 20.2.2006 tarihli, 10373–13795 sayılı kararı da aynı doğrultudadır. “Sanığın gündüzleyin saat 13.00’de meydana gelen trafik kazasından sonra, yaralıyı otomobiline alıp, olay yerinden uzaklaştığı ancak hastaneye götürmeyerek 1–2 kilometre gittikten sonra yol üzerinde bıraktığı, yaralının kolluk tarafından 15:30’da bulunup, saat 17:50’de hastaneye ulaştırılması ve ertesi gün saat 03:45’de öldüğünün anlaşılması karşısında; sanığın ihmali hareketiyle öleni hastaneye geç ulaştırmasının ölüme etkisi olup olmadığı, tespit edilmeden eksik soruşturma (illiyet bağı araştırılmaksızın) hüküm kurulması bozmayı gerektirmektedir”(özel arşiv).

[4]     Dönmezer/Erman, C. I, 478.

[5]     Özgenç, 232.

[6]     Bkz. Hakeri, Kasten Öldürme Suçları, 80.

[7]     5237 sayılı TCK’nın 83. maddesinin Gerekçesi.

[8]     Hakeri, 92.

[9]     Parlar, Ali/Hatipoğlu, Muzaffer, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu Yorumu, C. 1, Ankara 2007, 699.

[10]    5237 sayılı TCK’nın 83. madde gerekçe.

[11]    Parlar/Hatipoğlu, 700.

[12]    5237 sayılı TCK’nın 83. madde gerekçesi.

[13]    Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, 70; Koca/Üzülmez, 336.

[14]    Apaydın, Ceza Hukukunda Doğrudan Kast, Olası Kast, Basit Taksir ve Bilinçli Taksir Kavramları, 177-178.

[15]    Apaydın, Ceza Hukukunda Doğrudan Kast, Olası Kast, Basit Taksir ve Bilinçli Taksir Kavramları, 178.

[16]    Bkz. Koca/Üzülmez, 335.

[17]    Hakeri, İhmali Suçlar, 163–164.

[18]    Bkz. Koca/Üzülmez, 337.

[19]    Hakeri, İhmali Suçlar, 168.

KASTEN İNSAN ÖLDÜRME SUÇUNUN CANAVARCA HİSLE VEYA EZİYET ÇEKTİREREK İŞLENMESİ

KASTEN İNSAN ÖLDÜRME SUÇUNUN CANAVARCA HİSLE VEYA EZİYET ÇEKTİREREK İŞLENMESİ

TCK’nın 82/1- b bendinde, öldürme suçunun canavarca hisle veya eziyet çektirerek işlenmesi bir nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Bent kapsamında iki seçimlik harekete yer verilmiştir. Kişinin acıma hissi olmaksızın bir başkasını öldürmesi hâlinde canavarca hisle öldürme söz konusudur. Canavarca hisle öldürmenin arz ettiği özellik, öldürmenin vahşi bir yöntemle gerçekleştirilmesidir. Kişinin yakılarak, uyurken kulağının içine kızgın yağ dökülerek ya da vücudu parçalanarak öldürülmesi, buna örnek olarak gösterilebilir. Bu bentte yer verilen ikinci seçimlik hareket ise, kişiye eziyet çektirilerek öldürülmesidir. Bu durumda, kişi hemen değil, belli bir süreç içinde acı çektirilerek öldürülmektedir. Örneğin kişiye gözleri çıkarılarak, kulağı ve sair organları kesilerek acı çektirilmekte ve sonuçta öldürülmektedir[1]. Canavarca his, insan hayatının ortadan kaldırılmasından zevk duyulmasını ve bu zevkin tatmin edilmesi için öldürmenin yerine getirilmesidir[2].

Canavarca hisle öldürme, sırf öldürmüş olmak için öldürme, ölenin acı çekmesinden zevk duymak için öldürme, eziyet çektirerek öldürmenin ise öldürme kastının yanında işkence ya da eziyet çektirme kastını içeren, ölümü meydana getirme bakımından zorunlu olmayan ve ölüme takaddüm eder vahşice hareketler olarak tanımlanmaktadır[3].

Eziyetin kabulü için süreklilik ve sistematik eylem ve söylemlerin bulunması gerekir. Eziyetin tespitine ilişkin Yargıtay’ın bir kararında şöyle denilmektedir; Temyizin kapsamına göre; “A. İlk Derece Mahkemesinin Kabulü; Suç tarihinde mağdur ve arkadaşlarının birlikte öğrenim gördükleri okulun bahçesinde ısınmak amacıyla ateş yaktıkları, olay yerine gelen sanığın, mağdura ve yanındakilere niye ateş yaktınız diyerek kızdığı ve küfrederek mağdura tokat atması üzerine mağdurun da sanığa küfrederek yanındakilerle birlikte okulun bahçesinden kaçtıkları, sanığın çocukları motosikletle kovaladığı, ardından 07 plakalı araç ile peşlerinden gittiği, mağduru Hacıoğlu Market önünde yakalayan sanığın tokat attıktan sonra ensesinden tutarak arabasına bindirdiği ve tekrar okul bahçesine getirerek yumruk ve kemerle bir müddet vurduğu, tekme attığı, bu esnada yanlarına gelen bir çocuğun darp olayına müdahale ederek mağduru okulun bahçesinden dışarıya çıkardığı anlaşılan olayda, kaçmasına rağmen sanığın ısrarla takip ettiği mağduru yakaladıktan sonra eylemini yakaladığı yerde bitirmek yerine mağduru arabası ile alıp okul bahçesine getirmek ve okul bahçesindeyken kemerle, tekmeyle ve yumrukla vurmak suretiyle eziyet suçunu işlediği, sanığın eyleminin sistematik olduğu ve süreklilik arz ettiği, dosya içeriğindeki fotoğraflarından da görüleceği üzere mağdurun bedeni üzerinde insan onuruyla bağdaşmayan ve acı çekmesine neden olacak şekilde vücudunun çeşitli yerlerine belirli bir zaman süresince vurmak suretiyle eziyet suçunu işlediği kabul edilerek buna göre uygulama yapıldığı tespit edilmiştir. B. Bölge Adliye Mahkemesinin Kabulü; İlk Derece Mahkemesince kabul edilen olay ve olgularda, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından bir isabetsizlik görülmediği ancak suç vasfı yönünden yapılan değerlendirmede eylemin süreklilik göstermeyecek ve sistematik olmayacak derecede kısa sayılacak bir zaman diliminde olup bitmesi itibariyle eziyet suçunun oluşmayacağı, sübuta eren eylemin beden ve ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan katılanı kemer ile kasten yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek buna göre uygulama yapıldığı belirlenmiştir. Katılan Kurum vekilinin suç vasfına yönelik aleyhe temyiz isteminde bulunması nedeniyle Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10.03.2019 tarih ve 2019/2-43 Esas, 2009/56 Karar sayılı kararı uyarınca hükmün temyiz edilebilir olduğu, suç vasfı ile sınırlı olarak yapılan incelemede suç vasfının suçta kullanılan vasıtanın elverişsizliği, mağdurdaki yaralanmanın niteliği kasten öldürmeye teşebbüs kapsamında bulunmadığı anlaşılmakla anılan temyiz sebebinin incelenmesinde hukuka aykırılık bulunmamıştır”[4].

Yargıtay uygulamalarında silah denemek için insan öldürme, şeytani amaçlarla insan kurban etmek, yakarak öldürmek, onlarca kez ateş etmek, defalarca bıçaklamak, parçalayarak öldürmek canavarca veya eziyet çektirerek öldürme suçu olarak kabul edilmektedir. Canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme koşullarının oluşup oluşmadığının somut olayın özelliklerine göre belirlenmesi gerekir.

Canavarca histen bahsedebilmek için failin bölme bir duygu ve düşünce ile hareket etmesi gerekir. Eylemin canavarca his ile işlenmesi başka bir şey olup işlenme şeklinin canavarca olması başka bir şeydir. TCK hareketi değil his/duygu itibariyle güdüyü ağırlaştırıcı neden olarak tanımlamıştır[5].

Hissin canavarca olup olmadığının somut olayın özellikleri kapsamında failin dışa yansıyan davranışlarına göre belirlenmesi gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Sanığın, sırf öldürmek için öldürme ya da zevk için öldürme dürtüsüyle hareket ettiğine dair dava dosyasına yansıyan herhangi bir delilin bulunmadığı anlaşılmakla, sanık hakkında bu nitelikli halin uygulanmamasında bir isabetsizlik görülmediğinden, hükümde bu yönüyle hukuka aykırılık bulunmamıştır”[6].

Her öldürme şekli kural düzeyinde canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme olarak değerlendirilemez. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan ve dosya kapsamına göre yeterli olduğu anlaşılan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, Adli Tıp 4. İhtisas Kurulu ve Adli Tıp Kurumu Birinci Üst Kurulunun sanığın cezai sorumluluğunun tam olduğuna dair raporlarının varlığı nedeniyle hükme esas alınan adli raporların yeterli olduğu, sanığın eşini kendi beyanına göre eşi uyuduğu sırada kalbini, göğsünü ve boynunu hedef alan bıçak darbeleriyle öldürmüş olması nedeniyle eylemine uyan nitelikli kasten öldürme suç vasfının doğru biçimde belirlendiği, sanığın belli bir hazırlıkla eylemlerini gerçekleştirdiğinin kesin olarak saptanamadığı, oluşan şüpheli durumun sanık aleyhine yorumlanamayacağı, bu itibarla tasarlamanın koşullarının bulunmadığı, canavarca hisle öldürmenin, sırf öldürmüş olmak için öldürme, ölenin acı çekmesinden zevk duymak için öldürme, eziyet çektirerek öldürmenin ise öldürme kastının yanında işkence ya da eziyet çektirme kastını içeren, ölümü meydana getirme bakımından zorunlu olmayan ve ölüme takaddüm eden vahşice hareketler olarak tanımlanması karşısında sanığın canavarca hisle ya da eziyet çektirerek öldürme amacıyla hareket ettiğini kabule yeterli her türlü kuşkudan uzak yeterli kesin kanıt bulunmamaktadır”[7].

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

GENÇLİK CEZA PLATFORMU

cezahukukubilinci.org


[1]     Gerekçe m. 82.

[2]     Centel/Zafer/Çakmut, 42.

[3] Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 4. 12. 2024 tarihli, 2024/4713 esas ve 2024/8124 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4]     Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 26. 03. 2024 tarihli, 2022/13139 esas ve 2024/2040 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5]     Özbek, Veli Özer /Kanbur, Mehmet Nihat /Doğan, Koray /Bacaksız, Pınar /Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 7. Baskı, Ankara 2014. 119.

[6]     Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 1. 02. 2023 tarihli, 2022/7619 esas ve 2023/213 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[7]  Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 16. 10. 2024 tarihli, 2024/1153 esas ve 2024/6640 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

KASTEN İNSAN ÖLDÜRME SUÇLARINDA ETKİN SORUŞTURMA

KASTEN İNSAN ÖLDÜRME SUÇLARINDA  ETKİN SORUŞTURMA

İnsan hayatı Anayasal teminat altında olup yaşam hakkının ihlali halinde etkili bir ceza soruşturması yapmak şarttır. Türkiye’de yaşanan kasten insan öldürme suçlarının yüzde doksanı ruhsatsız silahlarla işlenmekte olup ruhsatsız silah taşımanın cezası 4 yıl ile 8 yıl arası hapis ve ruhsatsız silah bulundurmanın cezası 3 yıl ile 6 yıl hapis cezası olarak düzenlenmelidir. Ruhsatsız silah taşımak veya bulundurmak suçu öncü suç olup esas suç ya da amaç suç kasten insan öldürme veya yaralama suçlarıdır. Bu nedenle ruhsatsız silah taşımak veya bulundurmak suçları seri muhakeme kapsamından çıkarılarak CMK da düzenlenen katalog suçlar kapsamına alınmak suretiyle tutuklama nedeni haline getirilmelidir.

Ölümle tehdit suçları da öncü suç olup bu suçla mücadelenin etkin bir şekilde yapılması gerekir. Eğer ölümle tehdit suçu tekrar ediyorsa tutuklama nedeni olmalı ve fail tutuklandığında rehabilitasyona alınmalıdır. Esas olan insan hayatıdır. Hem mağdurun hem de failin hayatı korunarak toplumsal gelişme sağlanmalıdır.

Ceza muhakemesi hukuku, suç soruşturması ile başlayan yargılamada hukuk güvenliğinin hangi yöntemlerle korunduğunun usulünü düzenleyen bir kurallar bütünüdür. Soruşturmanın ve yargılamanın nasıl yapılacağını, soruşturma ve yargılama süjelerinin hak ve yükümlülüklerini, ceza muhakemesi hukukuna egemen ilkeler ışığında ortaya koyması nedeniyle hayati bir önem taşır. Ceza muhakemesi hukukunun bilimsel olmadığı bir hukuk düzeninde hukuk güvenliği, kamu düzeni, kamu güvenliği ve adalet gerçekleşemez. Ceza muhakemesi hukuku bireyleri haksız yakalama, tutuklama, yargılama ve mahkûmiyete karşı koruyan hukuk güvenliğinin en aktif uygulama alanıdır. Bir suç şüphesi altında olan bireylerin hangi koşullarda nasıl soruşturulacağı ve yargılanacağının kategorize edilmesi ancak ceza muhakemesi hukukunun temel ilkelerinin uygulanması ile mümkündür.

Kasten insan öldürme suçu ağır cezalık bir suç olup bireyler ve toplum açısından hayati öneme sahiptir. Yürütülecek soruşturmaları ve kovuşturmaları hukuka uygun soruşturma yöntemleri ile toplanacak delillerle ivedi olarak etkili ve makul bir süratle gerçekleştirme zorunluluğu  bulunmaktadır. Gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin doğru kişiye ve doğru zamanında uygulanması şarttır. Kasten insan öldürme suçunun silahla işlenmesi hali nitelikli hal olarak yasada düzenlenmelidir.

Cumhuriyet savcısı kasten insan öldürme suçunda en baştan itibaren bizzat soruşturmak suretiyle ivedilikle olayı aydınlatmaya çalışır. Özellikle olay yerini inceler, şüpheli ile tanıkları bizzat dinler. Cumhuriyet savcısı olayı bizzat aydınlatıp yardımcı memurlarını polisi veya jandarma gibi başka makamları görevlendirirse, araştırmaları yönetmek mecburiyetindedir. Hiç olmazsa yönü ve kapsamını belirler. Belirli araştırma işlemlinin yapılma şekli konusunda emirler verebilir. Suçu ihbar eden, şüpheli veya diğer bir süje ile sözlü olarak yapılan görüşmelerde beyanlar tutanağa geçilmek suretiyle ceza muhakemesine egemen ilkeler ışığında soruşturma yapılması gerekir.  

Adaletin işleyişine güven duyulması, demokratik toplumun gereklerine uygun bir ceza yargılaması ile mümkündür. Bu yargılama her türlü şüpheden uzak, iddia, savunma ve yargı makamlarının bağımsız ve tarafsız bir şekilde adaletin gerçekleştirilmesi amacıyla eylemler ve deliller üzerinden ceza muhakemesine egemen ilkeler ışığından kolektif ve etkili bir yargılama yapmaları ile mümkündür.

  Soruşturma ve yargılama sürecindeki tüm işlemlerin hukuka uygun olarak yapılması, iddia ve savunmalar ışığında hükme esas alınan tüm delillerin hukuka yöntemlerle elde edilerek duruşmada okunarak şikâyet ve savunmalara yönelik tespitlere ve beyanlara ilişkin taraflara diyeceklerinin sorulması gerekir. Yargılama aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların istinaf ve/veya temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve özleri değiştirmeksizin tartışılması gerekir.

Ceza hukukundaki en önemli unsurlar eylemler ve delillerdir.  Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için Cumhuriyet savcısının şüphelinin hem lehine hem de aleyhine delil toplamayı bir zorunluluk olarak görmesi şarttır. Sadece şüpheli aleyhine delil toplama faaliyetleri gerçek faillerin kaçmalarına ve delil karartmalarına sebebiyet vermektedir. Cumhuriyet savcısının deliller üzerinden şüpheleri yenerek olayı aydınlatması şarttır. Cumhuriyet savcısının kasten insan öldürme suçunda hukuka uygun delil toplama tekniklerini geliştirerek standardize etmesi gerekir.

 İddianamenin soruşturmaya, yargılamanın ise iddianameye uygun bir şekilde olması şarttır. İddianamede belirtilmeyen eylemlerden dolayı yargılama yapılarak hüküm kurulamaz. Mahkemelerce vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırılması ile  sanık veya sanıkların  savunmalarının  tüm dosya kapsamındaki deliller ışığında bir bütün olarak değerlendirilerek suç vasfının ve  manevi unsurunun titizlikle araştırılarak gerekçelendirilmesi gerekir. Hukuka uygunluk nedenlerinin bulunup bulunmadığı incelenmelidir.  Ayrıca meşrusavunma, meşru savunmada sınırın aşılması ve haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasına ilişkin sanık veya sanıklar ile müdafilerin savunmalarının inandırıcı gerekçelerle reddedilerek veya kabul edilerek verilen kararın tüm tarafları tatmin etmesi ve adalet duygusunu incitmemesi gerekir.

Cumhuriyet Savcısı                                       Avukat Cenk Ayhan APAYDIN

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN                                                      Yazar  

İZİN VERİLEN RİSK KAVRAMI IŞIĞINDA MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON AYIRIMI

İZİN VERİLEN RİSK KAVRAMI IŞIĞINDA

 MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON AYIRIMI

I. İZİN VERİLEN RİSK

İzin verilen risk; tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesindeki hareketlerden dolayı istenmeyen sonuçlar meydana gelse bile bunun sorumluluğunun hekime yükletilemediği durumdur. Burada önemli olan hekimin somut olayın özelliklerine göre gerekli özeni göstermesi ve önlemleri almasıdır. Ayrıca hekimin her bir tıbbi müdahaleden hasta veya hasta yakınlarına hastalıkları konusunda aydınlatması, risklerini anlatması ve bu işlemler için yazılı onaylarını da alması önemlidir. Bu durum, bilgilendirerek izin alma olarak tanımlanmaktadır. Bu gibi hallerde komplikasyondan söz edilir[1].

 Tıbbi müdahaleler “izin verilen risk” kapsamında gerçekleştirilmektedir. Tıbbi müdahalelerde her an için zararlı bir neticenin meydana gelmesi söz konusu olabilmektedir. Tıpta “komplikasyon” olarak adlandırılan durum ile hukuktaki “kabul edilebilir risk/izin verilen risk” kavramları eşdeğerdir. Tıbbi uygulamanın bakım standardına uygun olmasına rağmen ortaya çıkabileceği ilgili çevrelerce kabul edilmiş olan ve her türlü tedbirin alınmasına rağmen ortaya çıkmasından kaçınılamayan zararları komplikasyon olarak; ihmal, bilgi ve beceri eksikliği ve benzeri nedenlerle ortaya çıkan bakım standartlarından bir sapmayı da içeren ve hastada bir zararla sonuçlanan, hatalı olduğu kabul edilen tıbbi uygulamaları ise tıbbi uygulama hatası olarak kabul etmek gerekmektedir[2].

Hukuken, yapılan bir hareket ne kadar zorunlu ise, izin verilen risk de o kadar büyüktür. Bir hukuki yararın tehlikeye sokulması, yararın elde edilmesi bakımından tek araç ise, kısacası başka çare yok ise, o takdirde hukuki yararın tehlikeye sokulmasına izin verilmektedir[3]. Hekimin faaliyeti çok önemli hukuksal yararlar üzerinde gerçekleştirildiğinden ve hasta hekimin davranışının amaca uygunluğunu veya hatalarını denetleme imkânına sahip olmadığından, hastanın, hekimin yanlış uygulamasını fark etmesi ve buna karşı koyması kural olarak zor bulunduğundan, uygulama, hekimin özen yükümlülüğü konusunda yüksek standartlar belirlemektedir[4].

Hastayı tedaviye yönelik olarak tıp bilimi standartları kapsamında alınan riskler yapılan tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getirmektedir. Ancak alınan riskin hastanın iyileşmesi açısından en az zararlı bir tedavi yöntemini seçmeye ilişkin olmalıdır. Bu durumun somut olayın özelliklerine göre müdahalenin gerekliliği gözetilerek tıp biliminin gelişimi de dikkate alınmak suretiyle titizlikle incelenerek değerlendirilmesi gerekir. Riskin amaçlanan iyileşme ile orantılı olması şarttır. 

II. KOMPLİKASYON

Hastaya yapılan ve tıbbi standartlara uygun bir tıbbi müdahale sonucunda ortaya çıkan olumsuz veya istenmeyen bir durum, her türlü önleme ve imkâna rağmen öngörülememişse, o tıbbi müdahalenin komplikasyonu meydana gelmiş olur[5].

Komplikasyon,  öngörülmeyen ya da öngörülse bile önlenemeyen durum olup  bilgi ve beceri eksikliğinden kaynaklanmaması  şarttır. Hekimin tıp biliminin standartlarına uygun bir şekilde,  tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde davranarak objektif özeni göstermesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen neticeden sorumlu olmayacağı belirtilmektedir. Hasta tıbbi uygulama sırasında ve sonrasında kusur olmadan da oluşabilecek istenmeyen sonuçları, komplikasyonları bilirse ve uygulamaya onay verirse tıbbi müdahale hukuka uygun olur[6].

Komplikasyon, tıp biliminin standartlarına uygun olarak izin verilen risk kapsamında bir müdahale yapılmasına rağmen, önlenemeyen ve/veya öngörülemeyen istenmeyen zarardır. Bütün hekimlik  uygulamaları hastalar yönünden belirli bir risk oluşturmaktadır. Bu riskler, hekimlik  uygulamalarının doğasından kaynaklanmakta, büyük kısmı  hekim  tarafından gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsa bile kaçınılmaz nitelik taşımaktadır. Buradaki riskler izin verilen risk çerçevesinde kaldığı müddetçe bunun adı komplikasyon (istenmeyen durum) olmaktadır[7].       Komplikasyon, hastanın ya da hekimin elinde olmadan gelişen, istenmeyen gelişmelerdir. Örneğin, ameliyat sırasında sterilizasyona ne kadar dikkat edilirse edilsin enfeksiyon riski her zaman vardır; alınan standart önlemlere rağmen enfeksiyon gelişirse bu bir komplikasyondur[8]. Komplikasyon olduğu hallerde tıbbi müdahale tıp biliminin gereklerine uygun olup, tıbbi uygulama hatasından veya  hekimin kusurundan bahsedilemeyeceğinden, eylemle ilgili olarak hekimin ceza sorumluluğundan söz edilemez.

Hastada oluşan zararlı sonuç öngörülemiyor ve önlenemiyorsa veya öngörülebilse bile (hastanın yeterince aydınlatılmış, onamı alınmış olması ve uygulamada kusur olmaması şartı ile) önlenemiyorsa bu durumun kaza ve komplikasyon başlığı altında değerlendirilmesi gerekir[9]. Komplikasyonun niteliği, sıklığı, olumsuz sonucun erken fark edilebilme, engellenebilme durumu gibi konular değerlendirilmeli ve tıbbi uygulama hatasını değerlendiren bilirkişiler bilimsel verilere göre komplikasyonu tanımlamalıdır[10]. Komplikasyonun iyi yönetilmemesi  tıbbı hata olarak kabul edilmektedir.

III.  MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON ARASINDAKİ FARKLAR

Yapılan tıbbi müdahale, klasik tıp bilgilerinde, uluslar arası literatürde komplikasyon olarak adlandırılıyorsa ve bu müdahale tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde yapılmışsa, istenmeyen sonuçlar meydana gelse bile,  hekime herhangi bir sorumluluk yüklenemeyecektir. Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi, hekimin  tanı ve/veya tedavide tıbbi standart ile belirlenmiş davranış biçimlerinden farklı davranması veya görev ihmali sonucu, hastada geçici sağlık bozulmasından, ölüme kadar giden bir değişkenlikte zarar neden olunması halinde ise tıbbi uygulama hatası söz konusu olacaktır. Zamanında fark edilmez veya fark edilmesine karşın gerekli önlemler alınmaz ya da fark edilip önlem alınmasına karşın yerleşmiş standarda uygun tıbbi girişimde bulunulmaz ise komplikasyon  tıbbi uygulama  hatasına dönüşür[11].

Hekimler tıbbı uygulamalarını hastaları tedaviye yönelik olarak izin verilen risk kavramı çerçevesinde ifa ederler. Tıbbi müdahalenin olay bazlı olarak kişiden kişiye kişinin vücut direncinden kaynaklı  riskleri bulunmaktadır “İzin verilen risk” olarak ifade edilen, tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde hareketleri dolaysıyla kötü sonuçlar oluşsa bile, hekime  sorumluluk yükletilmemektedir. Bu nedenle,  hekimin ceza almasını ya da almamasını belirleyecek, komplikasyon- tıbbi uygulama hatası ayrımının çok iyi yapılması gerekir[12]. Hekimin tıbbi müdahale sırasında, bütün riskleri önleme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Hekim, yerine göre riski de üstlenmek de zorundadır. Burada esas olan  hekimin, ilgili müdahalenin fayda ve risklerini tartması, değerlendirmesi ve ona göre karar vermesidir[13].

Hekimin istenmeyen zararlı sonucu önlemek amacıyla, izin verilen risk kapsamında hastanın tıbbi müdahale sırasında yaşayabileceği olası zararlı  tüm sonuçları önleme gibi bir yükümlülüğü bulunmamaktadır. Hekimin somut durumun özelliklerine göre tıp biliminin gereklerine uygun tedavi edip etmediğinin belirlenmesi  ve tıbbi izin verilen risk kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

Tıbbi müdahale sonrası ortaya çıkabilecek olumsuz veya istenmeyen durum biliniyor, öngörülüyor ama hekim bilgi ve tecrübesi ile sahip olduğu medikal donanım sayesinde bu istenmeyen olumsuz neticenin oluşmasını önleyebileceği hâlde bunu yapmamış veya yapamamışsa, tıbbi  uygulama hatası gündeme gelir. Buna göre, müdahalenin yapılmaması, hasta vücudunda yabancı madde unutulması, eksik ön muayene ve yetersiz hasta öyküsü alma, tetkike  yönelik gerekli ve yeterli tetkiklerin yapılmaması, doğru tedavi yönteminin seçilmemesi, tedavi sonrasında yeterince danışma ve tavsiye hizmeti verilmemesi, organ ve/veya hastanın karıştırılması, oluşan veya oluşmaya başlayan bir komplikasyonun fark edilememesi, müdahale sırasında hatalı teknik ve yöntemler kullanılması, hastane sevkinin veya ilgili uzman hekime danışılması işleminin geç yapılması, tetkik veya tedavi sırasında gerekli hijyen ve enfeksiyon kurallarına uyulmaması gibi durumlar, tıbbi uygulama hatası   olarak değerlendirilebilir[14].

Komplikasyon, tıp mesleğinin icrası sırasında hastayı zarara uğratan, tıbben istenmeyen ancak öngörülebilen kötü sonuçtur. Gerçekleştirilen her tıbbi müdahalenin hafif ya da ağır boyutta riskleri mevcuttur. Bu riskler, kimi zaman ek tedaviler ile bertaraf edilebilirken, kimi zaman da ölüme neden olabilmektedir. İşte bir tıbbi müdahalede, doğru endikasyon, doğru tanı ve uygun tedavi ile birlikte, gösterilen tüm dikkat ve özene rağmen, hastada, herhangi bir komplikasyon gelişmiş olmasına rağmen komplikasyona; hekim tarafından, doğru şekilde müdahale edilmiş, gerekli tedavi uygulanmış olmasına rağmen, hastada bir zarar meydana gelmişse, bu zarardan dolayı artık hekim  için sorumluluk söz konusu olmayacaktır. Örneğin, dünyada ilk çift kol ve bacak nakli sonrası gelişen komplikasyon sonucu hastanın vefat etmesine ilişkin olarak; olguda endikasyon doğru ise -tıbbi, sosyal ya da psikolojik endikasyon- ve müdahalenin komplikasyonlarına ilişkin olarak hasta yeterince bilgilendirilmiş ve rızası alınmışsa, meydana gelen tıbben asla istenmeyen sonuç olan komplikasyona bağlı ölümden, hukuksal bağlamda eylem ve zarardan,  hekim sorumlu olmayacaktır. Çünkü bu tür nakillerde, hastanın vücudunun nakledilen organı kabul etmemesi tıbbi açıdan “komplikasyon” olarak nitelendirildiğinde, ortaya çıkan ölüm sonucu hukuken de izin verilen risk kapsamında değerlendirilecektir[15]. Diğer bir ifadeyle, tıp biliminin tehlikeli yapısı gereği izin verilen riskli or­tam içinde, tıp biliminin standartlarına ve tekniğine uygun olarak, ehliyetli kişilerce, hastanın hukuka uygun rızası alınarak ve kusur, ihmal olmaksızın gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler sırasında oluşan önlenemez sonuçların, yani komplikasyonun gerçekleşmesi halinde  hekime  yüklenmesi söz konusu değildir[16]. Komplikasyon oluşumunda hekim çok etkili olamıyorken, tıbbi  uygulama hatasının  oluşumunda hekim bilgisizliği, ilgisizliği ve tecrübesizliği  nedeniyle etkili şekilde rol oynamaktadır. Bunun sonucu olarak, komplikasyon durumunda herhangi bir kusur yüklenemeyen hekim, tıbbi  uygulama hatasında doğrudan kusurlu görülmektedir[17].

Komplikasyonun hekim tarafından iyi yönetilememesi halinde tıbbi müdahale standartlara aykırılık oluşturduğundan, tıbbi uygulama hatası olarak değerlendirilmek suretiyle hekimin cezai sorumluluğu bulunacaktır. Yapılan tıbbi müdahalenin standartlara uygun olup olmadığı, komplikasyon oluşup oluşmadığı ve komplikasyonun iyi yönetilip yönetilmediği bilirkişi incelemesini gerektirmekte olup bilirkişi raporunun olayı aydınlatacak nitelikte ve yeterlilikte olması gerekir.

SONUÇ

Tıbbi müdahalede sırasında ve sonrasında hekim tarafından tıp bilimi standartları kapsamında gereken tıbbi müdahaleler gereği gibi yapılmış olmasına rağmen zarar meydana gelmişse müdahaleyi yapan hekime kusur izafe edilemez. Diğer bir ifadeyle, tıbbi müdahalenin doğası gereği hastanın bünyesinden kaynaklanan öngörülemeyen ya da önlenemeyen zararlı sonuç oluştuğunda bu öngörülemeyen ve önlenemeyen istenmeyen zararlı sonuçtan hekim ceza hukuku açısından sorumlu tutulamaz. 

Hastayı tedaviye yönelik olarak tıp bilimi standartları kapsamında alınan riskler yapılan tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getirmektedir. Ancak alınan riskin hastanın iyileşmesi açısından en az zararlı bir tedavi yöntemini seçmeye ilişkin olmalıdır. Bu durumun somut olayın özelliklerine göre müdahalenin gerekliliği gözetilerek tıp biliminin gelişimi de dikkate alınmak suretiyle titizlikle incelenerek değerlendirilmesi gerekir. Riskin amaçlanan iyileşme ile orantılı olması şarttır. 

CENK AYHAN APAYDIN

Avukat-Yazar


[1] Çolak,  s.  96.

[2] Oğuz Polat, Tıbbi Uygulama Hataları,  1. Baskı,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2005, 31-32.

[3] Atilla Öztürk, “ Adli Tıp Uygulamasında Hekim Hataları ve Hekimin Sorumluluğu”(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi),  İstanbul, 2002, s. 30. 

[4] Hakan  Hakeri, “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”, https://www.toraks.org.tr/site/sf/books/pre_migration/966bcb30758ee1957827b5beb1b5b88e396a3b99b5346b05fb6028dd2fe2c667.pdf, s. 26. (Erişim tarihi:01.06.2024).

[5] Hakeri, “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”,  s. 24.

[6] Can ve diğerleri, s. 73.  

[7] Ahmet Çolak,  “Komplikasyon mu? Malpraktis mi? Malpraktis Davalarının Asli Unsurları”, Hekim Forumu Dergisi, Y: 2003, Nisan- Mayıs, s. 32..

[8] Ünver, Sağlık Alanında Ceza Hukuku Sorumluluğunun Temel Prensipleri, s. 5.

[9] Can ve diğerleri, 73-74.

[10] Can ve diğerleri, 73.

[11] Ebru Atıcı Sevindik,  “Hekimin Meslek Hatalarından Kaynaklanan Hukuksal ve Cezai Sorumluluğu” (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi ), Adana, 2006, s. 69.

[12] Aysun Balseven Odabaşı / Ali Rıza Tümer,  “Çekinik (Defansif) Hekimlik; Yeni Türk Ceza Kanunu’nun

Uygulanma Aşamasında Toplumu Bekleyen Tehlike “,   C:15, S:4,  Ankara,  2006, s. 57.

[13] Bkz. Hakeri, , “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”,  s. 26.

[14] Fatma Yücel Beyaztaş , “Dört Olgu Nedeniyle Tıbbi Yanlış Uygulama”, Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) Tıp Fakültesi Dergisi, Sivas, 2001, C. XXIII, S. 1, s. 50.

[15] Akyıldız,  s.  210.

[16] Savaş, s.  66.

[17] Beyaztaş, s. 50.

İMAR KİRLİLİĞİNE NEDEN OLMA SUÇU

İMAR KİRLİLİĞİNE NEDEN OLMA SUÇU

  1. Genel Olarak

Canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri sağlıklı bir çevrede yaşamalarına bağlıdır.  Doğanın bozulması çevre sağlığının bozulması anlamına gelmekte olup diğer varlıklar gibi, insanların da kaliteli yaşam standardının düşmesi ve hatta gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu imkânın ortadan kalkmasına neden olacaktır[1].

İmar kirliliğine neden olma suçu TCK’nın 184. Maddesinde şöyle düzenlenmektedir; (1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır.(5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkûm olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.(6)  İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz.

İmar mevzuatında belirlenen usul ve koşullara aykırı olarak inşa faaliyetinde bulunmak, suç olarak tanımlanmış­tır. Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmakla suçun unsurları  oluşur. Böylece, sadece binayı inşa eden yüklenici, taşeron, usta veya kalfa değil; inşaatın sahibi de, bu suçtan dolayı fail olarak sorumlu tutulacaktır. Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılması ya müsaade edilmesi, ayrı bir suç olarak tanım­lanmıştır.  Yapı kullanma izni alınmamış binalarda her­hangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade edilmesi, ayrı bir suç oluşturmaktadır.  Beşinci fıkrada bu madde hükümlerinin uygulanma alanı ile ilgili sı­nırlama getirilmiştir. Bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanabilecektir. Örneğin organize sanayi bölgeleri, özel imar rejimine tabi bölge niteliği taşımaktadır. Ancak, sınai ürünlerin üretiminin yapıldığı tesisler açısından bu sınırlama kabul edilmemiştir. Bu bakımdan, köy sınırları içinde inşa edilen, sınai ürünlerin üretiminin yapıldığı tesisler açısından da bu madde hükümleri uygulanabile­cektir[2].

TCK’da “imar kirliğine neden olma” başlığı altında üç ayrı suça yer verilmiş olup bu suçlar ceza yaptırımına tabi tutulmuştur[3]. Fail ancak gerçek kişi olabilmekte olup tüzel kişiler fail olamazlar. Bu suç, bir tüzel kişinin yararına işlenebilir ya da tüzel kişi aracılığıyla işlenebilir. Bu hallerde suç tüzel kişilik kapsamında işlense bile suçu işleyen kişiler bizzat gerçek kişiler olduğundan dolayı, tüzel kişilere ceza yaptırımı değil, güvenlik tedbiri yaptırımı uygulanacaktır[4].

 Olması gereken ceza hukuku açısından inşaat sahibi yahut taşeron kişinin cezai sorumlulukları ile ilgili bir araştırma yapılması mantıklı ve gerekli iken, inşaat aşamasında görevi salt inşatta işçilik yahut yüklenici yahut alt yüklenici olan kişilerin yapının ruhsatsız olduğunu bilmeleri dahi gerekmediğinden ceza sorumluluklarının araştırılması yoluna gidilmemesi gerekir [5].

 TCK 184/1. maddesine göre suçun faili, ruhsatsız/ruhsata aykırı bina yapan veya yaptıran kişidir[6]. TCK’nın  184/2 . maddesinde ise fail su, elektrik veya telefon bağlanmasına izin veren kimseler suçun faili olmaktadır.  TCK‘nın 184/1. maddesinde ruhsatsız veya ruhsata aykırı bina yapma veya yaptırma cezalandırıldığından, bina yapıldıktan sonra ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapılan bu binada kiracı olarak oturan kişiler imar kirliliğine neden olma suçundan sorumlu olmayacaktır[7]. İmar kirliliğine neden olma başlığı altında düzenlenen üçüncü suç tipinin faili ise üçüncü fıkrada belirtilmiş olup fail, yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icra edilmesine müsaade eden kişidir. Başlı başına anılan türde yapılarda sınai faaliyet yapan kişilerin bu maddeye göre fail sıfatı olmayacaktır[8].

Mağdur kavramı gibi kanunda açıkça tanımlanmamış olan “suçtan zarar görme” kavramının, gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında; “suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulandığı, buna bağlı olarak da dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceğinin kabul edildiği, bu hususun, Ceza Genel Kurulunun 11/04/2000 gün ve 65–69, 22/10/2002 gün ve 234–366, 04/07/2006 gün ve 127–180, 03/05/2011 gün ve 155–80, 21/02/2012 gün ve 279–55, 15/04/2014 gün ve 599-190, 28/03/2017 gün ve 214-206 sayılı kararlarında; “dolaylı veya muhtemel zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça ifade edildiği ve Ceza Genel Kurulunun 25/03/2003 gün ve 41–54 sayılı kararında da “tazminat ödenmesi, itibar zedelenmesi ve güven kaybı” gibi dolaylı zararlara dayanarak kamu davasına katılma olanağı bulunmamaktadır[9].  İmar kirliliğine neden olma suçlarında imara aykırı inşaatın sınırları içerisinde bulunduğu belediye başkanlığı suçtan zarar gören olup katılma talebinde bulunma hak ve yetkisine sahip bulunmaktadır.

İl Kültür Müdürlüğünün imar kirliliğine neden olmak suçundan yapılan yargılamaya katılma ve tesis edilen hükmü temyiz etme hak ve yetkisi bulunmamaktadır[10].

TCK’nın 184. maddesi kapsamında, imar kirliliğine neden olma suçuyla, imar mevzuatındaki idari işleyişi korunmaktadır. Bu nedenle, bu yasanın karma hukuki konulu bir suç olduğu ve suçla hem çevrenin hem de imar düzeninin korunduğu kabul edilmelidir[11]. İmar mevzuatına aykırı yapılaşmalar beraberinde çeşitli çevre kirliliklerine neden olmaktadır. Bundan dolayı imar kirliliğine neden olma suçunda hukuki amaç, toplum içinde yaşayan insanların çevre haklarının korunmasıdır. İmar kirliliğine neden olma fiilinin kanunda düzenlenmiş olduğu yerden de çıkarılacak sonuca göre, bu suçun düzenlenmesinde suçla korunan hukuki değer çevre hakkıdır. Sağlıklı ve düzenli yapılaşma ile insanların refah seviyesi arttırılarak daha düzenli bir çevrede yaşama hakkı kanun ile koruma altına alınmıştır[12].

TCK’nın 184. maddesi ile korunan hukuki değer,  insanın, toplumun ve çevrenin korunmasıdır. Ülkemizde imar kirliliğine neden olma suçunun sosyal, ekonomik ve hukuki nedenlere bağlı olarak işlenme sıklığı ve yoğunluğu ile sosyal ve toplumsal bir sorun olup faillerin ceza tehdidi ile suç işlemekten alıkonulması gerekir. Ceza hukukunun amacı öç almak olmayıp bireyi, toplumu ve çevreyi korumak olup bireylere hatalarını telafi etme şansını bir onarıcı adalet kurumu olarak TCK’nın 184. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan düzenleme ile şüpheliye veya sanığa sorumluluk yüklenerek, çevreye, bireylere ve topluma verdiği zararları giderme olanağı verilmiştir. Olması gereken ceza hukuku açısından bu düzenlemenin yerinde olduğunu düşünmekteyiz.

Doktrinde TCK ‘nın 184/5. maddesinin etkin pişmanlık olduğu ileri sürülmüş ise de; kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi hali etkin pişmanlık olarak değerlendirilemez. Çünkü  etkin pişmanlığa yer verilen diğer hükümlerin çoğunda, etkin pişmanlık cezayı azaltan veya ortadan kaldıran bir sebep olarak ortaya çıkmakta; fail tarafından gösterilen etkin pişmanlığın hükmedilmiş bir cezanın sonuçlarını ortadan kaldırıcı etkisi kural olarak bulunmamaktadır. Ancak  TCK m. 184/5. maddesi kapsamında kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, yapı ruhsatiyesi olmadığı halde şantiyeye elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden fail hakkındaki soruşturma veya yargılama artık kovuşturmaya yer olmadığı kararı veya kamu davasının düşmesi kararı ile ortadan kalkmaktadır[13].

Kayıt belgesinin alınması eylemi soruşturma veya yargılama konusu olmaktan çıkarmaktadır. Soruşturma veya yargılama devam ederken imar barışı kapsamında yapı kayıt belgesi alınması ve yapı kayıt belgesinin iptaline ilişkin dosyaya yansıyan bir evrak olmaması halinde şüpheli veya sanık imara aykırılık oluşturan durumu eski hale getirdiği için atılı suçtan cezalandırılmayacaktır. Bu imara uygun hale getirme eylemi soruşturma aşamasında ise kamu davası açılmaz iken yargılama aşamasında kamu davasının düşmesi ile sonuçlanmaktadır.

İmar Kanunu’na göre, bina kavramı, kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme veya dinlenmelerine veya ibadet etmelerine yarayan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapıları içermektedir.

TCK’nın 184/1. maddesinde düzenlenen suçun konusu, belediye sınırları veya özel imar rejimine tabi yerlerde bulunan bina ve eklentileridir.  Diğer bir ifadeyle, belediye sınırları veya özel imar rejimine tabi yerler dışında bulunan binalar, TCK m. 184/1 hükmüne konu oluşturmamaktadır[14]. Bir yerin bina olarak kabulü için fiilen kullanılıyor olması gerekmemektedir. TCK m. 184/1 bakımından önemli olan suça konu yerin fiilen kullanılıyor olup olmaması değil; ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak inşa edilip edilmemesidir. Bina ruhsatsız ya da ruhsata aykırı yapıldıktan sonra fiilen kullanılmasa bile, imar kirliliğine neden olma suçu oluşacaktır[15]. Bina ruhsata uygun yapılıp daha sonraki ilavelerle ruhsata aykırı hale gelirse de imar kirliliğine neden olma suçu oluşacaktır.

TCK ‘nın 84/1. maddesinin uygulanabilmesi için, yapılan binanın insan yaşamı için özgülenmiş olması gerekmemekte olup hayvanlar için yapılan bir barınak veya malların muhafazası için yapılan depo da, ruhsata tabi olmak koşulu ile TCK’nın 184/1. maddesi kapsamındadır. İmar Kanunu m. 5’de hayvanlar için yapılan yerlerin de bina kavramına dâhil olduğu açık bir şekilde belirtilmiştir. Yine binanın özel kişilere ait olması ile kamu tüzel kişiliklerine ait olması arasında bir ayırım bulunmamaktadır[16].

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çıkartılan Plansız Alanlar İmar Yönetmeliği’nin 35. maddesinde de şantiye kavramı, “lüzum ve ihtiyaca göre inşaatın devamı süresinde kullanılıp yıkılmak üzere yapılmış binalardır”, şeklinde belirtilmektedir[17]. Görüldüğü üzere, bina ya da yapıların inşa aşamasında çeşitli ihtiyaçları gidermek için yapılan geçici yapılar şantiye olarak nitelendirilmektedir. Şantiyelerin yapılış amacı,  binanın yapılmasına özgülenmek amacıyla,  eşya ve malzemeleri koymak ya da inşaatta çalışan işçilerin barınmasını sağlamaktadır[18].

TCK ‘nın 184/2. maddesindeki suçun konusu ise, şantiyedir. Ancak şantiyenin suça konu olabilmesi için, belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde bulunması gerekmektedir[19]. Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade edilmesi cezalandırılmaktadır.

TCK ‘nın 184/2 . maddesinin uygulanabilmesi açısından bağlantı yapılacak yerin şantiye; bağlanan şeyin ise su, elektrik veya telefon olması şarttır[20]. Yasada eylemler sınırlı bir şekilde belirtildiği için şantiyeye doğalgaz bağlanmasına izin verilmesi halinde imar kirliliğine neden olma suçu oluşmayacaktır.

6948 sayılı “Sanayi Sicili Kanunu”nun birinci maddesinde “sanayi işleri” şeklinde ifade edilmektedir: “Bir maddenin vasıf, şekil, hassa veya terkibini makina, cihaz, tezgâh, alet veya diğer vasıta ve kuvvetlerin yardımı ile veya sadece el emeği ile kısmen veya tamamen değiştirmek veya bu maddeleri işlemek suretiyle devamlı ve seri halinde imal veya istihsal eden yerlerle madenlerin çıkarılıp işlendiği yerler sanayi işletmesi ve buralarda yapılan işler sanayi işleri sayılır[21]. TCK ‘nın 184/3. maddesindeki suçun konusu, icra edilen sınai faaliyettir. İlk iki fıkradaki suçlardan farklı olarak; sınai faaliyetin belediye sınırları içerisinde ya da özel imar rejimine tabi yerlerde icra edilmesi gerekmemektedir. Ayrıca sınai faaliyetin icra edilmesi de izne tabi olmalıdır[22]. TCK’nın  184/3. maddesinde salt sınai faaliyete yer verilmesi nedeniyle müsaade edilen faaliyetin ticari faaliyet olması durumunda, suç oluşmayacaktır[23].

  Özetle yapı kullanma izni alınmayan binalarda yapılan sınai faaliyetin belediye sınırları veya özel imar rejimine tabi yerlerde olması şartı aranmayacak, bu yerlerde olmasa dahi suç işlenmiş sayılacaktır[24].

Bir arazinin veya tarlanın imar kapsamına alınması ve imar planları uygulanarak yapılaşmanın ve bayındırlaşmanın imar planları doğrultusunda olması, gözetim ve kontrollerin imar planları ile düzenli olarak yapılması, altyapı ve üstyapının planlanması gibi hususlar imar kavramının kapsamına girmektedir.  Aynı doğrultuda olma üzere kurulumunun gerçekleştirilmesi, kamusal ve kişisel yapılaşmanın projelendirilmesi, inşaat izinlerinin verilmesi, yapılaşmanın inşaat izinleri doğrultusunda gerçekleşmesinin sağlanmasına yönelik olarak gözetim ve denetimlerin yapılması, projeye aykırı uygulamalarla ilgili yapılacak uygulamalar ve yapılaşmanın kurallara uygun tamamlandığının tespiti imar kavramının konusunu içermektedir[25].

6360 sayılı Kanun’un 6. maddesi ile 5216 sayılı Büyükşehir Belediyeleri Kanunu’nun 5 . maddesinde değişiklik yapılarak, büyükşehir belediyelerinin sınırları il mülki sınırı olarak değiştirilmiş ve yine aynı Kanun’un 1. maddesinin 3. fıkrasıyla, büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde yer alan köylerin tüzel kişiliği kaldırılarak bu köyler mahalleye dönüştürülmüştür. 6360 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarih itibariyle, büyükşehir sınırları içerisinde hukuki anlamda köy bulunmamaktadır. Dolayısıyla, eskiden köy olarak nitelendirilen bu yerlerde inşa edilecek yeni binalar bakımından da TCK m. 184/1-2 hükmü uygulama alanı bulacaktır. Ancak belirtilen bu sonuç, 6360 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce, belediye sınırları dışında yer alan ve köy olarak nitelendirilen yerlerde tamamlanan yapılar için geçerli değildir. Bu nedenle  6360 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce yapımına başlanan ve tamamlanan yapılarla ilgili olarak kanunilik ilkesi gereği TCK’nın 184/1-2 hükümleri uygulanmayacaktır[26].

İmar hukuku, şehirleşmenin yaşamın güvenli, sağlıklı ve huzurlu geçmesini sağlamayı amaçlamaktadır.  Kentteki yönetim sistemini dahi etkileyebilen imar hukuku; planlamanın doğru şekilde olmasını, kent toprağının imarının mevzuata uygun olmasını sağlar. Ayrıca imar mevzuatına göre kenti yönetecek yöneticilerin ve kentin planlamasını yapacak plancıların bu kapsamda yetkilerinin sınırları belirlenmiş olur[27].

Ruhsata aykırı yapı iki şekilde tespit edilir. İlk olarak ilgili idare veya fenni mesulce tespit edilmesi; ikinci olarak ise, ihbar veya herhangi bir şekilde imara aykırı yapı olduğunun belediye ve valiliklerce tespit edilmesidir[28].

İmar Kanunu’nun 32. maddesine göre, ruhsat alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine veya ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılarda projelerine ve ilgili mevzuatınaaykırı yapı yapıldığı ilgili idarece tespiti, fenni mesulce tespiti ve ihbarı veya herhangi bir şekilde bu duruma muttali olunması üzerine, belediye veya valiliklerce o andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur. Yapının imar mevzuatına aykırı olduğuna dair bilgi, tapu kayıtlarının beyanlar hanesine kaydedilmek üzere ilgili idaresince tapu dairesine en geç yedi gün içinde yazılı olarak bildirilir. Aykırılığın giderildiğine dair ilgili idaresince tapu dairesine bildirim yapılmadan beyanlar hanesindeki kayıt kaldırılamaz. Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine asılmasıyla yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır.  Bu tebligatın bir nüshası muhtara bırakılır, bir nüshası da Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne gönderilir. Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mührün kaldırılmasını ister.

Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın devamına izin verilir. Aksi takdirde, ruhsat iptal edilir, ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden tahsil edilir.  Yapı tatil tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren bir ay içinde yapı sahibi tarafından yapının ruhsata uygun hale getirilmediğinin veya ruhsat alınmadığının ilgili idaresince tespit edilmesine rağmen iki ay içinde hakkında yıkım kararı alınmayan yapılar ile hakkında yıkım kararı alınmış olmasına rağmen altı ay içinde ilgili idaresince yıkılmayan yapılar, yıkım maliyetleri döner sermaye işletmesi gelirlerinden karşılanmak üzere bakanlıkça yıkılabilir veya yıktırılabilir. Yıkım maliyetleri %100 fazlası ile ilgili idaresinden tahsil edilir. Bu şekilde tahsil edilememesi halinde ilgili idarenin 5779 sayılı Kanun gereğince aktarılan paylarından kesilerek tahsil olunur. Tahsil olunan tutarlar, Bakanlığın döner sermaye işletmesi hesabına gelir olarak kaydedilir. İdare tarafından ruhsata bağlanamayacağı veya aykırılıkların giderilemeyeceği tespit edilen yapıların ruhsatı üçüncü fıkrada düzenlenen bir aylık süre beklenmeden iptal edilir ve mevzuata aykırı imalatlar hakkında beşinci fıkra hükümleri uygulanır.

İmar kirliliğine neden olma suçu içerisinde düzenlenen her suç birer soyut tehlike suçudur. Zira salt hareketin yapılması tehlikeli sayılmış ve suç olarak ihdas edilmiştir. Ayrıca kanunda bir zararın gerçekleşmesi şartı aranmamıştır. Suçun konusu üzerinde herhangi bir zarar neticesinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılması yoluna gidilmemektedir[29].

2.  SORUŞTURMAYA İLİŞKİN KORUMA TEDBİRLERİ

İmar kirliliğine neden olma suçuaçısından cezaların alt sınırı gözetildiğinde, eğer kaçma ve/veya delilleri karartmaya yönelik kuvvetli suç şüphesi oluşturan olgular bulunmuyorsa gözaltı veya tutuklama tedbirlerinin işletilmesinde hukuk güvenliği ve kamu düzeni açısından hukuki ve fiili yarar bulunmamaktadır.

Soruşturma aşamasındaki ifade sırasında şüphelinin müdafisi yoksa CMK’nın 151/3. maddesi gereğince alt sınırı 5 yılı geçmediğinden müdafi görevlendirilme zorunluluğu bulunmamaktadır.

3. EYLEM

Birinci fıkra seçimlik hareketli bir suç olup yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak yaptırım altına alınmıştır. Taşınmazlarla ilgili olarak imar kanununa aykırılıktan dolayı yapı tatil zaptı düzenlenerek inşaatın mühürlenmesi gerekir.

Yapı ruhsatı almadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapma veya yaptırma eylemleri mütemadi suç özelliği arz etmektedir. Hukuka aykırılık yapı ruhsatı olmadan ya da ruhsata aykırı olarak bina yapmak için başlatılan ilk hareketle başlamakta olup suç burada oluşsa bile temadi devam etmektedir. İcra hareketleri binanın ruhsata uygun hale getirilmesine kadar devam eder. Bur nedenle suç mütemadi suç özelliği taşımaktadır[30].

Yapıya sonradan eklenen ve yapıda esaslı değişikliklere neden olan inşai faaliyetler için de tadilat ruhsatı alınması gerekmekte olup bina ile yan taraftaki bina arasına duvar örmek, balkon yapmak, balkonu büyütmek, çatıya ek oda yapmak veya bodruma oda yapmak şeklindeki inşaata ilişkin  eylemler   TCK’nın 184. maddesinde  düzenlenen suçu oluşturmaktadır.

İkinci fıkra seçimlik hareketli bir suç olup yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etmek yaptırım altına alınmıştır.

Üçüncü fıkrada yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade etmek yaptırım altına alınmıştır.

Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade etme dışındaki hüküm hariç, TCK’nın 184. maddesinin hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır.

4. MANEVİ UNSUR

Bu suç taksirle işlenmez ancak doğrudan kastla işlenebilir. Saik önemli olmayıp özel kast da aranmaz. Suç kastının tespiti çok önemlidir.

5. İŞTİRAK

İştirak; bir kişi tarafından işlenebilen suçun, birden fazla kimsenin önceden işbirliği yapmaları sonucu gerçekleştirmeleri olarak tanımlanmıştır. İştirak bakımından kural olarak bir özellik taşımaz.

Yapı ruhsatı olmadan ya da ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak fiilinde yapan ve yaptıran kişiler müşterek faildirler. Zira yapı ruhsatı olmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak fiili ile yapı ruhsatı olmadan ya da ruhsata aykırı olarak bina yaptırmak fiili aynı suç içerisinde düzenlenen seçimlik hareketleridir. İştirakten bahsedebilmek için aynı suç üzerinde birlikte suç işleme kararının olması gerekir. Bu fıkra açısından yapma ve yaptırma fiilleri aynı suç içerisinde düzenlenen birbirinin alternatifi seçimlik hareketler olduğundan yapan ve yaptıran kişiler arasında müşterek faillik durumu meydana gelecektir[31].

TCK’nın 184/3. maddesinde düzenlenen yapı kullanma izni alınmamış binalarda sınai faaliyete müsaade etme fiili özgü suç olup  fiil ancak sınai faaliyete müsaade etmeye yetkili bir kişi tarafından işlenebilmektedir. Bu nedenle TCK ‘nın 40/2. maddesine göre özgü suçlarda ancak özel faillik sıfatını taşıyan kişiler fail olacaklar ve onlar dışında kalan diğer kişiler ise azmettiren ya da yardım eden olarak suça katılabileceklerdir[32].

6. TEŞEBBÜS

Birinci fıkradaki suça teşebbüs mümkün olup Yargıtay  kararlarında  belirtildiği üzere yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı bina yapma veya yaptırma suçunun tamamlanmış olması için binanın bitirilmiş olmasının gerekmediği, binanın yapımına başlanmış olmasının yeterli olduğuna dair kararlar vermiştir[33].

İkinci fıkradaki suça teşebbüs mümkün değildir. Fiil, yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etmektir. Müsaade etmekten ibaret olan fiilin sırf tek bir hareketten ibaret olduğu ve bunun bölünemez bir hareket olduğunu açık olup hareketin bölünemediği suçlarda teşebbüs mümkün değildir[34].

TCK’nın 184/3. maddesinde düzenlenen fiil yapı kullanma izni alınmamış binalarda sınai faaliyetin icrasına müsaade etmedir. Suç, sınai faaliyetin icrasına müsaade edilmesi ile tamamlanmakta olup teşebbüse elverişli değildir[35].

7. İÇTİMA

TCK’nın 44. Maddesinde farklı neviden fikri içtima düzenlen­miştir. Kişi, işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşumuna neden olabilir; ancak “non bis in idem” kuralı gereğince bu fiilden dolayı ancak bir defa cezalandırılabilir. Gerçekleştirdiği fiilin birden fazla farklı suçun olu­şumuna neden olması durumunda, failin bu suçlardan en ağır cezayı gerekti­ren suç nedeniyle cezalandırılması yoluna gidilmelidir. Böylece, bir fiilden dolayı kişinin birden fazla cezalandırılmasının önüne geçilmek amaçlanmış­tır[36].  2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu Muhalefet suçu ile imar kirliliğine neden olma suçundan ayrı ayrı dava açılmış ise  TCK’nın 44. maddesi gereğince sadece 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu Muhalefet suçundan hüküm kurulmalıdır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; Suça konu yerin arkeolojik sit alanı sınırları içinde kaldığının anlaşılması karşısında 2863 sayılı Kanuna muhalefet suçundan suç duyurusunda bulunularak, dava açılması halinde söz konusu davaların birleştirilmesi suretiyle TCK’nın 44. maddesine göre, sanığın eyleminin 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu’nun 65. maddesinde belirtilen nitelikte olup olmadığı hususu da irdelenerek, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekir[37]. İmar kirliliğine neden olma suçu ile mühür bozma suçu birlikte işlendiğinde gerçek içtima kuralları gereğince her iki suçtan ayrı ayrı hüküm kurulmalıdır.

 İddianame tanzim edilmeden şüpheli imar kirliliğine neden olma eylemini birden fazla kez gerçekleştirirse hakkında TCK’nın 43. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümleri uygulanacaktır.

Özetle ruhsatsız veya ruhsata aykırıbinanın mühürlenmesinde sonra, önce mühür kaldırılmış ve daha sonra inşaata devam edilmiş ise, artık birden fazla hareket söz konusu olduğundan, fikri içtima uygulanamayacaktır. Bu durumda, fail birden fazla kez TCK’nın 184/1. maddesini, bir kez ise TCK ‘nın 203. maddesini ihlal etmiş olacaktır. İki farklı eylemle iki farklı suç tipini ihlal eden fail hakkında  TCK  203. maddesi  ile TCK  184/. maddesi arasında gerçek içtima kuralları gereğince iki ayrı suçtan cezai işlem yapılacaktır.   TCK m. 184/1 maddesinin birden fazla kez ihlal edildiği hallerde bu suç tipi açısından şartları varsa TCK’nın 43. maddesinde  düzenlenen zincirleme suç   hükümleri uygulanmalı,  eğer zincirleme suça ilişkin koşullar oluşmamış ise, faile  hakkında TCK’nın  184/1 hükmünden  iddianame düzenlendikten sonra yeniden imar kirliliğine neden olma suçu işlenmiş ise ikinci kez dava açılmalı  ve suçun unsurlarının oluşması halinde  failin ikinci kez cezalandırılması sağlanmalıdır[38].

İmar kirliliğine neden olma suçu başlığı altında düzenlenen yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etme suçu ve yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade etme suçunun bir kamu görevlisi tarafından işlenmesi halinde içtima durumunun olup olmayacağının tespiti gerekir. Kamu görevlisi tarafından yasada açıkça sayılan bağlantıları yapmak görev tanımı dışında olup kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı davranmasını içermektedir. Bu durum TCK’nın 257.  maddesinde düzenlenen görevi kötüye kullanma  suçunu gündeme getirir. TCK ‘nın 257. maddesine göre belirlenen görevi kötüye kullanma suçundan dolayı  failin  cezalandırılabilmesi için failin  işlemiş olduğu suçun ayrıca kanunda başka bir suçu vücuda getirmemiş olması gerekir. İmar kirliliğine neden olma suçu gibi başlı başına farklı bir suç tipi TCK’da düzenlenmiş olduğundan imar kirliliğine neden olma suçun belirlenen fiilleri icra eden kamu görevlisi aynı zamanda görevi kötüye kullanmak suçundan cezalandırılmayacaktır[39]. Burada genel norm özel norm ilişkisi bulunmakta olup görevi kötüye kullanma suçu torba suç niteliğindedir. Özel bir norm bulunması halinde genel norm olan görevi kötüye kullanma suçundan ayrıca soruşturma yapılamaz. Bu nedenle belirtilen eylemleri gerçekleştiren kamu görevlilerinin soruşturması da soruşturma iznine tabi bulunmamaktadır. Cumhuriyet savcısının doğrudan soruşturma yapma yetkisi bulunmaktadır.

8. GÖREVLİ MAHKEME

Görevli mahkeme asliye ceza mahkemesidir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 12/1.fıkrasına göre, davaya bakma yetkisi, kural olarak suçun işlendiği yer mahkemesine aittir.

9. ZAMANAŞIMI

TCK’nın 66. maddesinde belirtildiği üzere çeşitli suçlar bakımından dava zamanaşımı gerçekleştiğinde, kanunda gösterilen sürelerin geçmesiyle belirli bir suçtan dolayı dava açılamayacağı gibi, açılmış olan davaya da devam edilemez.  Dava zamanaşımının dolması nedeniyle mahkemenin kamu davasının düşmesine karar vermesi gerekir.  5237 sayılı Kanun’un 184. maddesinde yaptırıma bağlanmış suçlar açısından, TCK madde 66/1-e gereğince, dava zamanaşımı sekiz yıldır.

Zamanaşımını kesen nedenlerin varlığı halinde dava zamanaşımı süresi yeniden işlemekte ise de, zamanaşımını kesen en son işlem, 09.07.2015 tarihli savunma olup, anılan tarihten itibaren 5237 sayılı TCK’nın 66/1-e maddesinde öngörülen 8 yıllık zamanaşımı inceleme tarihinden önce 09.05.2023 tarihinde gerçekleşmiş olmakla, dosya içeriği itibariyle de, 5271 sayılı CMK’nın 223/9. maddesindeki derhal beraat kararı verilmesini gerektirir şartlar bulunmadığından, hükmün, gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle kama davasının düşmesine karar verilmesi gerekir[40].

Sanığın yargılama konusu eylemi için 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/1. maddesi uyarınca belirlenecek cezasının türü ve üst haddine göre, aynı Kanun’un 66/1-e maddesi gereği 8 yıllık olağan dava zamanaşımı öngörüldüğü anlaşılmış, 67/2-d maddesi uyarınca zamanaşımını son kesen işlem olan, bozma öncesi mahkûmiyet hükmünün kurulduğu 23.11.2015 tarihinden, temyiz incelemesi tarihine kadar 8 yıllık olağan dava zamanaşımının gerçekleşmiş olduğu belirlenmiştir. Açıklanan nedenle katılan vekilinin temyiz isteği yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nun 321/1. maddesi gereği bozulmasına, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden aynı Kanun’un 322/1-1. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, sanık hakkındaki kamu davasının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/8. maddesi gereği gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle, oy birliğiyle düşmesine karar verilmiştir[41].

10. SORUŞTURMA VE DELİLLENDİRME

Bu suçlar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından re’sen soruşturulur.  Cumhuriyet savcısı şikâyet, ihbar veya başka bir suretle suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrendiği anda gerekli araştırma ve delil toplama sürecini tamamlayarak kamu davası açılmasını gerektirir yeterlilikte delil elde ederse iddianame düzenler. Ön ödeme, uzlaştırma veya seri muhakeme usulleri uygulanamaz. 

Suç duyurusu yazısı ve içeriği, şüphelinin savunması, olaya ilişkin tutanaklar, bilirkişi raporu,  şüpheliye ait nüfus ve adli sicil kaydı, tanık ifadeleri ile soruşturma ve yargılamanın adil yargılanma ilkeleri ışığında yapılması şarttır. Ayrıca maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından suça konu yerde keşif yapılması şarttır. Keşfe hâkimin gitmesi ve atılı suçun unsurlarının oluşup oluşmadığını mahallinde görmesinde hukuki ve fiili yarar bulunmaktadır. Eğer tadilat yapılmış ise keşif tarihi itibarı ile yapılan tadilatlarla ilgili onaylı projenin bulunup bulunmadığı, yapılan bu değişikliklerdeki, eskime, yıpranma, kabarma ve korozyon durumuna göre ve yıpranma oranını da içeren teknik verilerek göre yapılan aykırılıkların ışığında yapım tarihinin tespitinin mümkün olup olmadığının hava fotoğraflarına uygunluğu açısından da araştırılması gerekir. 

İmara aykırılığı ortadan kalkan yapılar hakkında yapı kayıt belgesi düzenlenmesi gerekir. Yapı kayıt belgesi ile elektrik su ve doğalgaz bağlanabilmesi, binada kat mülkiyeti ve cins değişikliği yapılabilmesi, belge alındıktan sonra eksik inşaat işlerinin tamamlanabilmesi, basit onarım ve tadilat yapılabilmesi mümkün olabilmektedir.

Mahkemece sanık hakkında imar kirliliğine neden olmak suçundan dava açılıp sanığın eyleminin Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 02.07.2019 tarihli, 2019/2932 Esas, 2019/11453 Karar sayılı ilamı ile 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici 16. madde uyarınca değerlendirilmesi gerekebilmektedir. Bu durumda mahkemece suça konu yerin sit alanında kalıp kalmadığına ilişkin yapılan araştırma neticesinde davaya konu yerin 1. derece doğal ve 1. derece arkeolojik sit alanında kaldığının ilgili kurumlardan gelen cevabi yazılar ile anlaşılması üzerine 2863 sayılı Kanuna aykırılık suçundan suç duyurusunda bulunulması gerekir.  Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından birleştirme talepli iddianame ile sanık hakkında 2863 sayılı Kanuna aykırılık suçundan dava açılması gerekir.

Mahallinde fen, arkeolog ve inşaat mühendisi bilirkişiler refakatinde keşif icra edilerek, yapıda kullanılan malzemelerin cinsi, yıpranma durumu, renk solmaları, paslanma ve karbonlaşma gibi teknik veriler değerlendirilmek suretiyle suça konu yapılar ve iskelelerin yapılış zamanı ile taşınmazın yer aldığı bölgenin sit alanında kalıp kalmadığı hususları tereddütsüz şekilde belirlenip, sit alanında kaldığının tespit edilmesi halinde, tescile ilişkin Kurul kararının mahallinde usulüne uygun vasıtalarla ilan edilip edilmediği hususu araştırılarak, buna ilişkin belgeler dosya arasına alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun takdir ve tayin edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi hukuka aykırılık oluşturmaktadır[42].

Yapı kayıt belgesinin gerçekliğinin saptanması konusunda Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü vasıtasıyla gerekli araştırmanın yaptırılması gerekir. Davaya konu yapı veya yapıların kim tarafından ne zaman yapıldığının belirlenmesi şarttır.

Suça konu yapının kaldırılarak imara uygun hale getirildiğinin belirtilmesi halinde bu yöndeki savunmaların doğruluk derecesinin belirlenmesi açısından bu işlemlerin ilgili belediye tarafından gerçekleştirilmiş olup olmadığının araştırılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; Sanık müdafisinin temyizinde, suça konu yapının kaldırıldığını belirtmesi karşısında, bu imalatın sanık tarafından yıkılıp yıkılmadığının araştırılması, yıkılmış ise bu işlemlerin ilgili belediye tarafından gerçekleştirilmiş olması halinde, sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesindeki düzenlemeden faydalanabilmesi için yıkım masraflarını karşılayıp karşılamadığı ve sanığa yıkım masrafları açısından katılan Belediye tarafından bildirimde bulunulup bulunulmadığı belirlendikten sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden eksik incelemeyle hüküm kurulması nedenleriyle hukuka aykırılık görülmüştür[43].

11. SAVCILIK VE MAHKEME KARARLARI

11.1. Mahkûmiyet Mütalaası

Cumhuriyet savcısının ruhsatsız veya ruhsata aykırı  bina yapma eylemine ilişkin     açılan kamu davası ile ilgili olarak  esas hakkındaki mütalaası şöyle olmalıdır; Yapılan yargılama sonucunda sanığın belediye sınırları içerisinde kalan .. mahallesi .. ada .. nolu parsel sayılı taşınmaz üzerinde izinsiz ve ruhsatsız bir şekilde bina yapmak sureti ile üzerine atılı imar kirliliğine neden olma suçunu işlediği iddia, suç duyurusu müzekkeresi,  yapı tatil zaptı, bilirkişi raporları, sanık ikrarı, olayın oluş ve işleyiş şekli ile tüm dosya kapsamından anlaşılmakla sanığın eylemine uyan TCK 184/1, 53/1 maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi kamu adına talep ve mütalaa olunur.

11.2. Soruşturma ve Yargılamanın Çerçevesi

Soruşturma ve yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapılması gerekir. İddianame düzenlenmesi için gerekli olan yeterli şüphe halinde suça konu taşınmazın imara uygun hale getirilmemesi halinde Cumhuriyet savcılığı tarafından iddianame düzenlenir. İddianamenin kabulüyle başlayan kovuşturma aşamasında ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışılması ile yargılama sonucu oluşan vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırılması şarttır.

11.3. Delil Yokluğundan Beraat Kararı

 Sanık hakkında her ne kadar imar kirliliğine neden olma suçundan 5237 sayılı TCK’nın 184/1 maddesine muhalefet suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmış ise yapılan yargılamada, sanığın atılı suçu işlediğine dair savunmasının aksini kanıtlayacak şekilde mahkûmiyetine yeterli kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinde, sanığın atılı suçu işlediği sabit olmadığı hallerde CMK 223/2-e maddesi uyarınca sanığın beraatına karar verilmelidir. Sanık eğer kendisini vekil ile temsil ettirmiş ise karar tarihinde yürürlükte olan AAÜT uyarınca sanık vekili için tayin ve takdir olunan vekâlet ücretinin maliye hazinesinden alınarak sanığa verilmesine hükmedilmelidir. Ayrıca yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına karar verilmelidir.

11.4. Düşme Kararı

5237 sayılı Kanun’un 184 üncü maddesinin beşinci fıkrası gereğince, kişinin ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde açılan kamu davasının düşmesine karar verilmesi gerekir.

11.5. Mahkûmiyet Kararı

5237 sayılı Kanun’un 184. maddesine aykırılık halinde suça konu yapınan imara uygun hale getirilmemesi veya soruşturma ile yargılamada Cumhuriyet savcılığına veya mahkemeye sunulan yapı kayıt belgesinin suça konu aykırılığın tamamını kapsamadığının anlaşılması halinde sanık bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile güvenlik tedbirine mahkûm edilmekte olup ayrıca yargılama giderleri de sanığa yükletilmelidir.

11.6.  Yargılamaya Egemen İlkeler

Sanığa yükletilen imar kirliliğine neden olma eylemiyle açılan kamu davasında eylemin sanık tarafından işlendiğinin kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların  istinaf ve/veya temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz olarak belirlenmesi  gerekir. Ayrıca mahkeme tarafından vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırılması ile eylemin doğru bir şekilde nitelendirilmesi ve  verilen cezanın suç için kanunda öngörülen cezaların sınırları içerisinde  takdiri indirim sebepleri de gözetilerek belirlenmesi şarttır. Kısa süreli hapis cezasının koşullarının bulunması halinde paraya çevrilmesi ve taksitlendirilmesi gerekir.

11.7.  Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı Verilemeyeceği

Sanık hakkında hükmedilen hapis cezası iki  yılın altında bile olsa  verilen ceza miktarı açısından 5271  sayılı CMK’nın 231/5 maddesi kapsamında kalmakta ise de; sanığın suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen gidermemesi nedeniyle, Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 2017/1212 esas ve 2017/5885 karar  sayılı ilamı doğrultusunda  5237 sayılı  TCK ‘nın 184/5 maddesindeki düzenleme dikkate alınarak sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemez.

11.8. Cezanın Ertelenmesi Kararı Verilebileceği

5237 sayılı  TCK’nın 51. maddesinin (1). fıkrası gereğince sanığa verilen hapis cezasının 2 yıl veya 2 yıldan az olması, getirtilen adli sicil kaydına göre suç tarihinden önce üç aydan fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması halinde, sanığın suçu işledikten sonra yargılama sürecindeki davranışı nedeniyle pişmanlık duyduğu ve tekrar suç işlemeyeceği konusunda kanaat oluşması nedeniyle sanığa verilen cezanın takdiren ertelenmesine karar verilebilmektedir. Mahkemece erteleme veya talebe rağmen ertelememe kararları gerekçeli olmak zorundadır.

11.9. İstinaf veya Temyiz Aşamalarında Sunulan Yapı Kayıt Belgesinin Sonuçları

Sanık müdafisinin istinaf veya temyiz dilekçesi ekinde fotokopi şeklinde yapı kayıt belgesi sunmuş olması karşısında, sunulan belgenin doğruluğu ile suça konu yerdeki eksikliğe ilişkin olarak düzenlenip düzenlenmediği araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi gerekir[44].

Karar kesinleşinceye kadar alınan yapı kayıt belgesi  ile açılan kamu davası düşmektedir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; ”Sanık hakkında, mevcut bodrum ve zemin kat üzerine kaçak olarak ilave 1. normal kat inşaatı yaptığından bahisle kamu davası açıldığı ve davaya konu imalata ilişkin olarak da sanık tarafından yapı kayıt belgesi alındığı gözetilmeden, hatalı değerlendirmeyle sanık hakkında düşme yerine mahkûmiyet kararı verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur”[45].

Sanık hakkında imar kirliliğine neden olma suçundan cezalandırılması talebi ile kamu davası açılmış ise; sanığın ruhsata aykırı suça konu binayı dava açıldıktan sonra yargılama devam ederken imar barışı kapsamında yapı kayıt belgesi aldığı, yapı kayıt belgesinin iptaline ilişkin dosyaya yansıyan bir evrak olmadığı bu hali ile sanığın aykırılık oluşturan durumu eski hale getirip getirmediğinin, yani suça konu binanın imara uygun olup olmadığının somut olayın özelliklerine göre ilgili belediyeden veya İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünden sorulması gerekir.  5237 sayılı TCK’nın 184/5. maddesi gereğince suça konu binanın imara uygun hale getirilmesi halinde açılan kamu davasının düşürülmesine ve yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına karar verilmelidir.

CENK AYHAN APAYDIN

Avukat-Yazar


[1] Giyik, Abdulbaki, İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu, TBB Dergisi 2018 (134), 72.

[2] TCK’nın 184. Maddesinin gerekçesi.

[3] Aslan, Suzan, İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu,  Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Kamu Hukuku Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2019, 2.

[4] Özgenç, İzzet, Genel Hükümler, 193.

[5] Sütçü, Nezih, “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunun Tahlili”, Legal Hukuk Dergisi, Mart, 2005, S: 27, ( 979-995),  984-085.

[6] Yıldız, Ali Kemal,  “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu ”, GÜHFD – Prof. Dr. Erden Kuntalp’e Armağan (C:II), S:2, Y:2004, 294.

[7] Yılmaz Sacit, Çevre Hukuku Bağlamında Türk Ceza Kanunundaki Çevre Suçları,  Ankara,  2013, 176.

[8] Meran, Necati, “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu Üzerinde Bir İnceleme”, Terazi Hukuk Dergisi, S:29, Ocak 2009, (169-185), 171.

[9] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 17. 10. 2024 tarihli, 2023/3670 esas ve 2024/5476sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[10] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 03. 04. 2024 tarihli, 2024/2804 esas ve 2024/4974 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Giyik, 74.

[12] Aslan, 48.

[13] Giyik, 111-112.

[14] Ceyhan, İbrahim, “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu”, CHD, S: 10, Y: 2009, 90.

[15] Giyik, 80.

[16] Özgenç,  İzzet, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi (Genel Hükümler),  3. Baskı, Ankara,  2006, 916.

[17] Aslan, 26-27.

[18] Yıldız, 296.

[19] Ceyhan, 90

[20] Giyik, 111.

[21] Aslan, 27.

[22] Giyik, 81.

[23] Hafızoğulları, Zeki/ Özen Muharrem, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Topluma Karşı Suçlar,  Ankara,  2012, 70.

[24] Aslan, 29.

[25] Çolak, Nusret İlker, İmar Hukuku,  1. Baskı, İstanbul, 2010,  s. 7.

[26] Giyik, 111.

[27] Kalabalık, Halil,  İmar Hukuku Dersleri, 8. Baskı,  Ankara, 2017,  33.

[28] Aslan, 25-26.

[29] Hafızoğulları/Özen,  Çevreye Karşı Suçlar,  651-652.

[30] Aslan, 70.

[31] Aslan, 93.

[32] Çelen Ömer, “Bir İştirak Şekli Olarak Yardım Etme (Asli Fail Yardım Eden Ayrımı)”, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2015,  99.

[33] Sanığın ruhsatlı olan zemin ve birinci katının üzerine yapı ruhsatiyesi almadan ikinci katının betonarme kolon ve kirişlerinden bazılarının betonunu döktüğü ve tuğla duvarlarını kısmen ördüğünün kabul edilmesi karşısında TCK 184/1’de tanımlanan imar kirliliğine neden olma suçunun oluşması için bina yapılmasına yönelik inşa faaliyetine başlanması yeterli olup, sanık tarafından inşaatı sürdürülen yapının, insanların oturmalarına yarayan konut niteliğinde olduğu ve dolayısıyla 3194 sayılı Kanunun 5’inci maddesinde tanımlanan bina kapsamında kaldığı açık olduğu halde, yapılan imalatların –bina tarifine uymayan- yapı niteliğinde kaldığından bahisle yerinde görülmeyen gerekçe ile beraat kararı verilmesi yasaya aykırılık oluşturmaktadır. Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 04.05.2011 tarihli,  8715 esas ve 6187 sayılı kararı.

[34] Aslan, 92.

[35] Arısoy, Mine, “5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu”, Terazi Hukuk Dergisi, Eylül, 2007, S:13, (87-105),  9

[36] TCK’nın 44. Maddesinin gerekçesi.

[37] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 17. 10. 2024 tarihli, 2023/3670 esas ve 2024/5476 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[38] Giyik, 100.

[39] Meran, 181.

[40] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 17. 10. 2024 tarihli, 2023/3670 esas ve 2024/5476sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[41] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 10. 10. 2024 tarihli, 2021/40261 esas ve 2024/12216 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[42] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 13. 10. 2024 tarihli, 2022/ 7 esas ve 2024/4937 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[43] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 25. 09. 2024 tarihli, 2022/16357 esas ve 2024/11137 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[44] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 15. 10. 2024 tarihli, 2022/9727 esas ve 2024/12549 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[45] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 09. 10. 2024 tarihli, 2021/39355  esas ve 2024/12163  sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

CEZA MUHAKEMESİNDE HUKUKA AYKIRI DELİL VE İSPAT

CEZA MUHAKEMESİNDE HUKUKA AYKIRI DELİL VE İSPAT

Devletin en önemli görevleri insan hak ve özgürlüklerinin özüne dokunmaksızın kamu düzenini ve kamu güvenliğini sağlamaktır. Bu nedenle ceza yargılamasında yargı yoluyla maddi gerçeğin ortaya çıkarılması, faillerin cezasız kalmamaları, kamu ve toplum düzeni için hayati önem taşımaktadır. Diğer taraftan, suç işlemeyenlerin cezalandırılması da bir o kadar toplumsal barışa, adalet inancına ve hukuk düzenine olan güveni ortadan kaldıracaktır[1]. Ceza yargılamasında biçimsel delil yöntemi kabul edilmediği için, hukuka uygun olarak elde edilmiş olan her şey ispat aracı olarak kabul edilebilir[2]. Delil, maddi gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik geçmişte yaşanan olayı resmeden, akla, mantığa ve hayatın olağan akışına uygun olan ve dosya içeriğiyle örtüşerek eylemin bir bölümünü ve/veya tamamını ortaya çıkaran bilgi, belge, iz, emare, bulgu veya beyanlardır.

Ceza yargılamasında delillerin gerçekçi, akılcı, temsil edici, sağlam, güvenilir, elde edilebilir ve hukuka uygun olması gerekir[3]. Duruşmaya getirilmiş ve hâkim huzurunda tartışılmış bulunan deliller hâkimin vicdani kanaatiyle serbestçe takdir edilir. Deliller serbest olduğu gibi delillerin değerlendirilmesi de serbesttir[4].

Ceza muhakemesinde hukuka aykırı deliller göz önünde bulundurulamaz; bu adil yargılanma ilkesinin bir sonucudur. Adil yargılanma ilkesi devlete, suçla mücadelede görev yapan araştırma, soruşturma ve kovuşturma makamlarına hukuka uygun işlem yapma görevi yükler[5]. Ceza muhakemesi işlemlerinin hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillere dayanmaksızın, hukuki, insani, vicdani ve ahlaki olması gerekir.

Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir(CMK m. 217). Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi şarttır (CMK m. 230).

CMK’nın 148. maddesinde, hukuk devleti ilkesine uygun bir şekilde, evrensel ceza hukukuna egemen ilkeler ışığında kurallara aykırı yöntemlerle ifade alma ve sorgu yöntemleri yasaklanmıştır. Yasak sorgu yöntemleri ile şüphelinin veya sanığın özgür iradesini etkileyecek fiillerde bulunulmasına, araçlar kullanılmasına, ruhsal müdahalelerde bulunulmasına, kanuna aykırı bir vaat verilmesine olanak verilmemektedir. Ayrıca şüphelinin veya sanığın müdafisi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifadenin de şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamayacağı belirtilmiştir. CMK’da, delil elde etme yasaklarına aykırı olarak elde edilen delillerin değerlendirilemeyeceğini mutlak şekilde hükme bağlamaktadır. Nitekim maddenin 3. fıkrasında, yasak usullerle elde edilen ifadelerin, rızayla verilmiş olsa dahi delil olarak değerlendirilemeyeceği belirtilmiştir. Sonradan verilen rızanın da geçersiz olduğu kabul edilmelidir[6].

Mahkeme ispat araçlarını serbestçe değerlendirebilmekte olup duruşmada tartışılan delileri vicdani kanaati çerçevesinde hukuki sınırlar çerçevesinde özgürce değerlendirmektedir. İspat araçlarının sadece kanuna değil hukuka da uygun olması ve ispat yasağı kapsamına girmemesi gerekir. Hâkim ne sanığın ikrarı ne bilirkişi raporu veya başka bir ispat kuralıyla bağlı değildir[7].

Delillerin hukuka uygun şekilde elde edilmiş olması, delil toplama/değerlendirme yetkisinin sınırlarını ya da bir başka deyişle maddi gerçeğe ulaşma amacına ilişkin sınırları ortaya koymaktadır (Fatih Birtek, Ceza Muhakemesinde Delil ve İspat, 2016, 1. Baskı, s. 68). Hukuka aykırılık, ister delilin ikame edildiği anda isterse sonradan öğrenilmiş olsun, hukuka aykırı bir delilin ispat aracı olma ya da maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına ve vicdani kanaatin oluşmasında kullanılamayacağı açık olduğundan, hukuka aykırı şekilde ele geçirilen bulgunun delil vasfını kazanabilmesi mümkün olmayıp, CMK md. 206/2-a hükmü ile de hukuka aykırılığı açık olan bulgu ve beyanların delil olarak ortaya konulması dahi engellenmektedir. Hukuka aykırı delillerle gerçekleşen bir ispat, kanun koyucunun aradığı türden bir ispat değildir (Fatih Birtek, Ceza Muhakemesinde Delil ve İspat, s. 69). Hukuka aykırı delillerin vicdani kanaatin oluşumunda dikkate alınmaması, Anayasal değerde bir ilke olup (Anayasa md. 38/6), hâkimin delilleri serbestçe ve vicdani kanaatine göre değerlendirme yetkisinin de yasal sınırını oluşturmaktadır. Ceza muhakemesinde, ne pahasına olursa olsun maddi gerçeğe ulaşma amacı bulunmadığından, hükmün ve dolayısıyla vicdani kanaatin esasını oluşturan delillerin hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş olması gerekir (CMK md. 217/2). Yargıtay Ceza Genel Kurulu 17.11.2009 tarihli 2009/7-160 esas 2009/264 sayılı kararında da bu konuda: ”… hem ‘delil serbestisi’ hem de ‘delillerin yargıçların kanaatine göre takdir edilmesi’ ilkelerinin belli sınırları bulunmaktadır. Bunlardan biri de, mahkemenin, ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabilecek olmasıdır. Başka bir deyişle, hukuk düzeninin yasakladığı yöntemlerle toplanan kanıtlar mahkemece dikkate alınamazlar. Temel hak ve hürriyetlere yasadışı müdahale suretiyle elde edilen delillerin davalarda hükme esas alınmasının hukuka aykırı sayılması ise, çağdaş hukuk sistemlerinin bazılarında yargısal ilkeler, kimilerinde de pozitif hukuk normları sayesinde mümkün olabilmektedir…” şeklinde tespitlerde bulunmuştur. Hukuk sistemimiz de delile değil, hukuka üstünlük tanımış olup; bu doğrultuda, Anayasa md. 38/6’da ”kanuna aykırı elde edilmiş delil”, CMK md. 148/3’te ”yasak usul”, CMK md. 206’da ”kanuna aykırı elde edilmiş delil”, CMK md. 217’de ”hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş delil”, CMK md. 230/1-b, 289/1-i hükümlerinde ise ”hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delil” kavramlarına yer verilmiştir. Anayasa md. 38/6 ve CMK’da yer alan hükümler dikkate alındığında, delil yasakları emredici nitelikte olduğundan, yasak delillere dayanılarak tesis edilen hükmün şüpheli veya sanık lehine olup olmadığının bir önemi olmayıp, yasak delil kullanılarak kurulan hüküm, şüpheli veya sanığın lehine olsa da ”emredici usul kuralına aykırı davranılmış olması nedeniyle” hukuka aykırıdır (Cumhur Şahin, Yargıtay Kararları Işığında Hukuka Aykırı Deliller ve Değerlendirilmeleri Sorunu, 1998, s. 345 vd). Hukuka aykırı deliller, delil elde etme yasakları ve delil değerlendirme yasakları şeklinde alt başlıklarda tasnif edilebilir. Yine, delil elde etme yasakları, delil konusu, ispat aracı ve ispat metodu yasağı şeklinde alt başlıklara ayrılırken; delil değerlendirme yasakları ise, bağımsız değerlendirme yasakları ve bir normdan kaynaklanan değerlendirme yasakları olmak üzere alt başlıklara ayrılmakta olup; teorik mahiyetteki bu ayrımların, yasak delilin hukuka aykırılığına ya da ispat aracı olup olmamasına bir etkisi bulunmamaktadır. (Fatih Birtek, Ceza Muhakemesinde Delil ve İspat, s. 291). Bu konuda Anayasa Mahkemesi, tek başına ya da belirleyici bir şekilde hukuka aykırı delile dayanılmadığı ya da delilin elde edilişindeki hukuka aykırılığın vicdani kanaatin oluşumuna etki etmediği durumlarda, adil yargılanma hakkının ihlal edilmediğini kabul etmektedir (Nilgün Kaya başvurusu, 31.12.2014 tarihli ve 2012/1146 başvuru numaralı kararı, par. 43). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de hukuka aykırı delilin kullanılmasının adil yargılanma hakkını ihlal edip etmediğini her somut olayda, adil yargılanma hakkına ilişkin güvenceleri nazara alarak ve yargılamayı bir bütün olarak değerlendirerek belirlemekte; ceza yargılaması sonucunda verilen hükmün, hukuka aykırı bir delile dayanması halinde bu delil duruşmada ortaya konulmuş, taraflara bu delile karşı itiraz hakkı tanınmış ve hüküm tek başına ya da belirleyici şekilde bu delile dayandırılmamışsa, adil yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna ulaşmaktadır (Schenk/İsviçre kararı, 12.07.1988 tarihli ve 10862/84 başvuru numaralı kararı par. 48; Popov/Rusya kararı, 11.12.2006 tarihli ve 26853/04 başvuru numaralı kararı, par. 187). Bu itibarla, hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin, mevcut yargılamada niteliği belirlendikten sonra artık başka herhangi bir soruşturma veya kovuşturma işleminde kullanılması mümkün değildir. Delilin hukuka uygun olup olmadığı konusundaki tartışmanın sonucunda, eğer mahkeme tarafından bir delilin hukuka aykırı olduğu yönünde kanaate ulaşılırsa, bu delilin içeriğine bakılmaksızın başka yargılamalarda delil olarak kullanılması söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla, bir delilin hukuka aykırı olduğu belirlendikten sonra; bu delil, belge ise bir zarfa koyulmalı, maddi bir bulgu ise adli emanete alınmalıdır. Ancak, devlet sırrı niteliğinde bir delil söz konusu ise, mahkeme kasasında hüküm kesinleşene kadar saklanmasına karar verilmelidir. Dosya kapsamı itibariyle, hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller değerlendirildiğinde; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ulusal ve uluslararası yararları bakımından sakıncası nedeniyle mahkeme kasasında saklanmasına karar verilen mağdur ve müştekilere ait ses ve görüntü kayıtlarının bulunduğu 7’şer adetten 2 takım (1 takımı orijinal, 1 takımı kopya) olmak üzere toplam 14 adet hard disk ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı, Bakanları ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı başta olmak üzere diğer devlet yetkililerinin görüşme içeriklerinin bulunduğu 3 klasörden ibaret belgenin hukuka aykırı olarak elde edilip, oluşturulduğu; hukuka aykırı şekilde elde edilmeleri ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık makamlarının 26.01.2015 ve 06.02.2015 tarihli cevap yazılarına göre Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken devlet sırrı niteliğinde gizli bilgileri barındırmaları sebebiyle başka soruşturma ve kovuşturmalarda delil olarak kullanılamayacakları, yine nitelikleri nedeniyle saklanmalarının yasal dayanağı bulunmadığı, keza söz konusu materyallere ilişkin devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri siyasi veya askeri casusluk amacıyla temin etme suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinde de bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşıldığından, kurulan mahkûmiyet hükümleri Yargıtay incelemesi sonucunda kesinleştiğinde hukuka aykırı şekilde elde edilen devlet sırrı niteliğindeki bilgi ve belgelerin imhalarına karar verilmesi gerektiği kabul edilmiştir[8].

Delillerin hukuka uygun olarak toplanabilmesi ve maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya çıkarılabilmesi için hukuk mezunu olan ve Cumhuriyet savcısına doğrudan bağlı olan adli kolluğun hayata geçirilmesi şart olup aklın, bilimin ve hukukun ışığında suç bazında delil toplama tekniklerinin ve stratejilerinin geliştirilmesi gerekir.

Ceza yargılamasında kural olarak ispat külfeti bulunmamasına rağmen uygulamada sanığın suçsuz olduğunu kanıtlaması beklenmektedir. Oysa bu durum olması gereken hukuk açısından sakıncalıdır. Çünkü ceza adalet sistemimizde Cumhuriyet savcısı taraf olmayıp şüpheli veya sanığın aleyhine ve lehine delil toplaması gerekirken sadece aleyhe delil toplaması ve lehe delil toplanması yönündeki taleplere karşı kısmen de olsa isteksiz davranması maddi gerçeği amaçlayan ceza adalet sistemimizin temel ilkelerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.

Hukuka yöntemlerle elde edilen sözde delillerin mutlak anlamda delil değerlendirme yasağı kapsamına girdiği açık olup hiçbir istisna olmaksızın hâkime takdir hakkı da tanınmadığı nettir. Bu nedenle hâkim her hukuka aykırı bir delili mutlak bir şekilde reddedilmeli, dosyadan çıkararak, değerlendirme dışı bırakılmalıdır. Hukuka aykırılığın olduğu yerde ne hukuk devleti ne de adalet kavramları olamaz.

Hâkim hakem olmayıp kolluk görevlilerinin ve/veya Cumhuriyet savcısının getirdiği delillerle hâkim bağlı olmayıp serbestçe delil araştırıp bağımsız bir şekilde duruşmada okunan delilleri değerlendirmektedir. Hâkim, kolektif yargılama faaliyeti ışığında iddia ve savunmalar üzerinden olaylar hakkında sorular sorar, irdeler, çelişkileri ortadan kaldırmaya çalışır, sorgular ve vicdani kanaatiyle bir karar vermektedir. Hâkim somut ispat aracına dayanarak karar verecektir. Ancak ispat araçlarından vicdanına uygun olanına güvenmekte ve dayanmakta serbesttir. Dosya kapsamındaki ispat araçları olayı kısmen veya tamamen temsil etmelidir. Aynı dava içerisinde birkaç olay bulunabilir, bir delil olaylardan biri için kullanılabilirken bir diğeri için kullanılamayabilir[9]. Ancak bu durumun takdirde çelişkiye veya belirsizliklere neden olmaması şarttır. Hâkim hükümde hangi olayı hangi deliler ışığında hükme esas aldığını net bir şekilde belirtmesi gerekir.

Cumhuriyet Savcısı Doç. Dr. Cengiz APAYDIN

Avukat  Cenk Ayhan APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Çınar, Ali Rıza, “Hukuka Aykırı Kanıtlar”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S:55, Ankara 2004, 33.

[2] Centel, Nur/Zafer Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 2003, 5.

[3] Kunter, Nurullah / Yenisey, Feridun / Nuhoğlu, Ayşe, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 2010, 1328 vd; Toroslu, Nevzat / Feyzioğlu, Metin, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara 2008, 171.

[4] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 100.

[5] Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 58.

[6] Özkul, Fatih,” Ceza Yargılamasında Hukuka Aykırı Şekilde Elde Edilen Delillerin Değerlendirilmesi Sorunu”, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Y:5 S: 9, Haziran 2017, 43.

[7] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 100.

[8] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 08.05.2023 tarihli, 2022/39808 esas ve 20232715 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[9] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 102.

GİZLİ SORUŞTURMACI

GİZLİ SORUŞTURMACI

Gizli soruşturmacı, gerektiğinde örgüt içine sızmak, gözetlemek, izlemek, örgüte ilişkin her türlü araştırmada bulunmak ve örgütün işlediği suçlarla ilgili iz, eser, emare ve delilleri toplamak ve muhafaza altına almakla görevlendirilen uydurma bir kimlik altında belli olmayan bir süre içinde faaliyet gösteren bir kamu görevlisidir[1]. Gizli soruşturmacı silahlı veya silahsız suç örgütlerine deşifre etmekte çok önemli bir işleve sahip olup gizli soruşturmacının bir kamu görevlisi olması şarttır.

Silahlı veya silahsız suç örgütleri ile mücadelede örgüt içine kolluk görevlisinin yerleştirilerek, örgütün faaliyetlerinin içerden izlenmesi, takibi ve delilerin tespiti için gizli soruşturmacı tayini önemli bir koruma tedbiri niteliğindedir[2].  Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi tedbirini diğer soruşturma tedbirlerinden ayıran iki özellik bulunmakta olup bunlar gizli soruşturmacıya yeni bir kimlik verilmesi ve uzun süreli olarak görevlendirilmesidir[3]. Gizli soruşturmacı ile tanığın korunması kavramları birbirlerinden farklı kavramlardır. Gizli soruşturmacı, delil elde etme ve fail ya da failleri tespit veya yakalamaya yönelik bir koruma tedbiridir. Tanık ise beyan delili olarak kullanılabilecek ve olay hakkında beş duyu organı ile bilgi sahibi olan kişi ya da kişilerin beyanlarının alınmasıdır[4].

Gizli soruşturmacı ancak soruşturma aşamasında görevlendirilebilmekte olup yasada belirli suçlar için belirli şartların gerçekleşmesi halinde görevlendirilebilmektedir. Gizli soruşturmacının hakları olduğu gibi yükümlülükleri de bulunmaktadır.  Gizli soruşturmacının denetimi, korunması ve faaliyetinin netleşmesi açısından belirli süreli olması ve hâkim kararı ile görevlendirilmesi esası kabul edilmektedir. Gizli soruşturmacı esaslı suç işleyemez, hiç kimseyi suça azmettiremez ve kışkırtıcı olarak suç işlenmesine olanak sağlayamaz.

 Gizli soruşturmacı görevlendirilirken keyfi uygulamalardan uzak durulması, hâkim güvencesinin her aşamada gözetilmesi ve insan haklarına saygılı şekilde soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin gerçekleştirilmesi hukuk devleti olmanın zorunluluğudur[5].

Gizli soruşturmacı görevlendirilebilmesi için işlenen suçun kanunda sayılan ve gizli soruşturmacı kullanılabilecek suçlardan olması, suçun işlendiği konusunda kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması, başka yolla delil elde etme imkânının bulunmaması, suçun örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmiş bir suç olması ve yetkili ve görevli mahkemece bir karar verilmesi gerekir.

Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi CMK’nın 139. maddesinde şöyle düzenlenmektedir;

(1) Soruşturma konusu suçun işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması ve başka surette delil elde edilememesi hâlinde, kamu görevlileri gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebilir. Bu madde uyarınca yapılacak görevlendirmeye hâkim tarafından karar verilir.

(2) Soruşturmacının kimliği değiştirilebilir. Bu kimlikle hukukî işlemler yapılabilir. Kimliğin oluşturulması ve devam ettirilmesi için zorunlu olması durumunda gerekli belgeler hazırlanabilir, değiştirilebilir ve kullanılabilir.

(3) Soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karar ve diğer belgeler ilgili Cumhuriyet Başsavcılığında muhafaza edilir. Soruşturmacının kimliği, görevinin sona ermesinden sonra da gizli tutulur. Soruşturmacı, kovuşturma evresinde tanık olarak dinlenmesinin zorunlu olması halinde, duruşmada hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan veya ses ya da görüntüsü değiştirilerek özel ortamda dinlenir. Bu durumda 27/12/2007 tarihli ve 5726 sayılı Tanık Koruma Kanununun 9 uncu maddesi hükmü kıyasen uygulanır.

(4) Soruşturmacı, faaliyetlerini izlemekle görevlendirildiği örgüte ilişkin her türlü araştırmada bulunmak ve bu örgütün faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili delilleri toplamakla yükümlüdür.

(5) Soruşturmacı, görevini yerine getirirken suç işleyemez ve görevlendirildiği örgütün işlemekte olduğu suçlardan sorumlu tutulamaz.

(6) Soruşturmacı görevlendirilmesi suretiyle elde edilen kişisel bilgiler, görevlendirildiği ceza soruşturması ve kovuşturması dışında kullanılamaz.

(7) Bu madde hükümleri ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir:

a) Türk Ceza Kanununda yer alan;

1. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),

2. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),

3. Silahlı örgüt (madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (madde 315).

b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.

c) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.

Organize suçların toplum için yarattığı yıkıcı tehlike ve gelişen teknolojik gelişmeler karşısında örgütlü olarak işlenen terör ve çıkar amaçlı suçlarla mücadele için ceza muhakemesinde yeni koruma tedbirlerine başvurulması zorunluluğu son 50 yılda zorunluluk haline gelmiş bu kapsamda yer alan koruma tedbirlerinden biri olan gizli soruşturmacı tedbiri pozitif hukukumuza ilk kez 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu ile girmiştir. Daha sonra yürürlüğe giren CMK’nın bu koruma tedbiri 139. maddede yeniden düzenlenmiştir.  CMK’nın 139. maddesi uyarınca gizli soruşturmacı tedbirine ancak CMK’nın 139. maddesinde sayılan katalog içerisinde yer alan suçları işleyen örgüt ve örgüt mensubu suçlu aleyhine başvurulabilir. Örgüt faaliyeti kapsamında işlenmeyen suçlar yönünden gizli soruşturmacı görevlendirilemez. Parada sahtecilik, uyuşturucu madde ticareti ile fuhuş gibi suçlarda faile ulaşmak ve delil elde etmek amacıyla kolluk görevlisinin kimliğini gizleyerek delil toplanmasının hukuka uygun olup olmadığı ile bunun hangi hallerde hukuka uygun sayılacağının tespiti gerekir[6].

            Yargıtay Ceza Genel Kurulu 12/05/2015 tarih, 2014/10-454 esas, 2015/156 sayılı kararında CMK’nın 139. maddesi dışındaki suçlar yönünden de kolluk görevlilerinin CMK’nın 160 ve devamı maddeleri uyarınca Cumhuriyet Savcısı’nın emri doğrultusunda ve genel yetkileri ile görevleri kapsamında, suç ve failini belirlemek ve suçla ilgili delilleri toplamak amacıyla alıcı rolüne girerek suça azmettirmeden ve teşvik etmeden şüpheliden uyuşturucu madde satın almasını mümkün görmüştür. Aynı kararda bu durumda görev yapan görevlinin gizli soruşturmacı değil “gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi” olduğunu, gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisinin suça teşvik etmeden veya azmettirmeden elde ettiği delillerin hukuka uygun olacağına hükmetmiştir.

            AİHM verdiği kararlarda, gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi yöntemine başvuru halinde, yapılan başvuruları AİHM’nin 6. maddesi kapsamında ele almaktadır. Aşağıda AİHM kararlarında kabul edilen ilkelere yer verilecektir. Öğretide “gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisinin “CMK’nın 160 ve devamı maddeleri uyarınca görevlendirilmesi yeterli görülürken, Veli Özer Özbek uygulamada sıkça başvurulan ve muhakemede tanık olarak dinlenebilen gizli soruşturma yapan polis tedbirinin kapsam ve sınırlarının belirsizliği bakımından bunun hukuk devleti bakımından ciddi sorunlar yarattığı düşüncesindedir. (Prof. Dr. Veli Özer ÖZBEK) (CHKD. Cilt 2. sayı 1-2-2014 s. 142.) Dairemizce YCGK’nın kararları, AİHM kararları ve CMK’daki düzenleme bir arada değerlendirildiğinde CMK’nın 139. maddesi dışında kalan suçlar yönünden adli kolluk görevlisinin kimliğini gizlemesi halinde rolü “gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi” olarak kabul edilmektedir. Bu kişinin elde ettiği delillerin hukuka uygun kabul edilebilmesi için aşağıda belirtilen koşulların varlığı aranmaktadır. Gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi hiç bir zaman kışkırtıcı ajan gibi hareket edemez. Önceden failde bulunmayan suç işleme kastı yaratılarak, fail suç işlemeye azmettirilmemelidir. Her ne kadar organize suçlardaki artış uygun önlemler alınmasını gerektirse de adil yargılamadan vazgeçilmemeli bu nedenle amaca ulaşmak uğruna adil yargılama hakkı feda edilerek polisin kışkırtması sonucu elde edilen delil meşru kabul edilmemelidir. (Teixeria de Cortro Peri (36)/ Portekiz davası Başvuru No: 44/1997/828/1034)   Gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi soruşturma sırasında pasif bir davranışta bulunmanın ötesine geçmemeli, suçun işlenmesine teşvik eder bir tarzda etki uygulamamalıdır. (Costro/Portekiz per. 38). Somut olayda polis memurlarının faili suça kışkırtması ve mücadelesi olmadan suçun işlendiğine ilişkin delil elde edilemiyorsa, polis memurunun kışkırtıcı ajan rolüne geçtiğinin ve adil yargılama hakkının ihlal edildiğinin kabulü gerekir. (Aynı yönde Costro-Portekiz per.39).       Mahkemelerce sadece gizli görevlinin tutanaklarına dayanarak değerlendirme yapılmamalıdır, tutanaklar başka sonuca götürecek unsurlarla teyit edilmelidir. (a Contrario, Burak-Hun-Türkiye davası) (Hun-Türkiye davası başvuru no:17570/04).  Sanık suç işleme potansiyeline sahip bir kişi olsa bile somut olayda görevlinin müdahalesinden önce failin suç işleme hazırlığında olduğunun başka delillerle desteklenmesi gerekir. Yani failin müdahale olmadan suçu işleyeceğinin başka delillerle kanıtlanması gerekir. (Hun-Türkiye davası). CMK’nın 160 ve devamı maddeleri uyarınca Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılan bir görevlendirmenin bulunması gerekir. CMK’nın 160 ve 161. maddeleri uyarınca Cumhuriyet Savcısı’nın gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi görevini, yazılı veya acele hallerde sözlü olarak vermesi gerekir. Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı veya sözlü emri olmadan yine CMK’nın 161/2. maddesi uyarınca adli kolluk görevlisinin Cumhuriyet Savcısı’na bilgi vermeden kimliğini gizleyerek adli işlem yapması hukuka aykırı olup elde ettiği delil de hukuka aykırı olduğundan, bu şekilde elde edilen CMK’nın 216/3. maddesi gereği hükme esas alınamaz. Kimliğin gizlenerek adli işlem ifası olağan bir işlem olmayıp ikincil bir tedbirdir. Bu tedbirin gerekliliği ve orantılılığının mutlaka Cumhuriyet Savcısı tarafından denetlenmesi gerekir. AİHM Hun-Türkiye davasında bu konuya şöyle temas etmiştir. “AİHS sınırları belirlendiğinde ve güvence altına alındığında gizli ajanla müdahaleye tolerans gösterebilir.” AİHM İsviçre-Lüdi kararında İsviçre makamlarının Alman polisi tarafından haberdar edilmesi, olayın soruşturma hâkiminin bilgisi dâhilinde yürütülmesi nedeniyle 6. maddenin ihlal edilmediğine karar vermiştir. (Lüdi-İsviçre kararı başvuru No:12433/86[7]).

Kolluk görevlisinin tutanağı delil olarak kabul edildiğinde diğer delillerle birlikte tutanağa da dayanılıyorsa mutlaka tutanak düzenleyiciler dinlenilmeli, sanığa, tutanak ve düzenleyicilerinin anlatımlarına karşı savunma yapma imkânı sağlanmalıdır. AİHM Calabro-İtalya kararında “Gizli ajanın ifadeleri, başvuranın mahkûmiyetinde belirleyici faktör olmamıştır. Buna ek olarak başvurana yargılama aşamasında, soruşturmada görev alan polis memurlarını sorgulama, polis operasyonunun niteliği ve kullanılan usulleri netleştirme fırsatı vermiştir. Bu nedenle adil yargılama hakkı ihlal edilmemiştir” sonucuna ulaşmıştır. (Başvuru No:58895/0011 Mart 2002). Somut olayda; Asayiş Büro Amirliği’ne gelen fuhuş ihbarı üzerine kolluk görevlilerince belirtilen adrese gidildiğinde, kapıyı Y.. isimli sanığın açtığı,  masaj ücretinin 100 TL olduğunu, istenilmesi halinde cinsel birliktelik ücretinin de 200 TL olduğunu söylediği, 200 TL’lik ücret elden Y.. isimli şahsa verildikten sonra müşteri sıfatındaki  kolluk görevlilerinin binanın alt katına yönlendirildiği, bir süre sonra odaya gelen ve kendisini T… olarak tanıtan mağdur fuhuş için hazırlandığı sırada kolluk görevlilerinin olaya el koyduğu,  sanığın aşamalarda suçlamayı kabul etmemesi, mağdurun da sanığın ifadesini doğrular şekilde, söz konusu iş yerinde masöz olarak çalıştığını, iş yeri işletmecisinin Y… olduğunu, olay günü müşteri zannettiği görevli ile Y…in görüştüğünü, ücreti müşteriden Y…’in aldığını, fuhuş yapmadığını beyan etmesi karşısında polis memurlarının teşvik ve azmettirmesi olmadan burada fuhuş yapıldığına dair delil elde edilememesi karşısında, sanığın beraatı yerine yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle mahkûmiyetine karar verilmesi, yasaya aykırıdır[8].       

Gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kişiler gizli soruşturmacı olarak görev tanımları kapsamında kamu görevlerini ifa ederken, örgüt faaliyetleri kapsamında işlenen suçlara doğrudan katılmadan veya örgüt adına suç işlememek şartıyla, yerine getirdiği görev dolayısıyla cezalandırılmayacaktır[9]. Görev sınırları içerisinde kalmak koşuluyla görevin ifası hukuka uygunluk nedeni oluşturmaktadır. 

Yargıtay’ın bir diğer kararında ise şöyle denilmektedir; Adli kolluk görevlisi “suçu ve failini belirleme, suçla ilgili delilleri toplama” konusundaki genel görevi kapsamında, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmese de, uyuşturucu madde ticareti yapma suçu ile ilgili olarak, alıcı rolüne girerek sanıklardan uyuşturucu madde alabilir. Bu şekilde elde edilen delil gizli soruşturmacının adli kolluk görevlisi olması halinde hukuka uygundur. Adli kolluk görevlisi de olsalar delil toplama faaliyetlerini 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK)  2/e. ve 161/2. maddeleri ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun (PVSK) ek 6. maddesine uygun bir biçimde gerçekleştirmesi halinde ele geçirilen deliller hükme esas alınabilecektir. Bu kapsamda görevlilerin kışkırtıcı ajan sayılabilecek şekilde faili suç işlemeye teşvik ettiği hallerde de ele geçirilen deliller hükme esas alınamayacaktır. Kolluk görevlisinin, daha önceden faaliyetleri çerçevesinde uyuşturucu satın aldığı T.. isimli şahıstan sanığın cep telefonu numarasını öğrenmesi üzerine telefon ile sanığı aradığı ve sanığın  çağırdığı  yere giderek uyuşturucu madde satın aldığı olayda, görevlinin sanık ile telefon üzerinden  irtibat sağlayarak sanığın serbest iradesi dışında uyuşturucu madde satışına teşvik etmesi üzerine suçun konusu olan uyuşturucu maddenin ele geçirildiği, kolluk görevlisinin sanığı suça teşvik etmesi suretiyle elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğu ve Anayasa’nın 38/6. ve CMK’nın 206/2.a maddeleri uyarınca hükme esas alınamayacağı gözetilmeden, sanığın beraatı yerine mahkûmiyetine karar verilmesi, kanuna aykırı, sanık müdafisinin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan, hükmün bozulmasına , 29.06.2022 tarihinde oy birliği ile karar verildi[10].

Gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kolluk görevlilerinin suç tarihinde sanıklardan suça konu uyuşturucuyu satın aldıkları iddiasıyla  sanıklar  hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan açılan davada sanık Ü..’ün mahkemece alınan savunmasında; diğer sanıklara uyuşturucu sattığı iddia edilen olay tarihinde evde bulunmadığını evinin boya badana işini yapması amacıyla evini O…. isimli kişiye verdiğini, evinin diğer yarısında da aynı tarihte 20-22 kişinin kiracı olarak bulunduğunu, diğer sanık H….’i tanımadığını ve güven alımı tutanağı içeriğini kabul etmediğini savunması karşısında; mahkemece dinlenmesinden ara kararla vazgeçilen NGS 189’un CMK’nın 139/3. maddesi hükmü de gözetilerek tanık olarak dinlenilip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ile hüküm kurulması, yasaya aykırıdır[11].

Dava konusu suç uyuşturucu madde ticareti yapma suçu olduğu halde, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suç olmadığı, zira CMK’ın 139. maddesinin 4. fıkrasına göre örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmeyen suçlarda gizli soruşturmacı görevlendirilemeyeceği; yine CMK’nın “Teknik Araçlarla İzleme” başlıklı 140. maddesindeki düzenlemeye göre, sanıkların teknik araçlarla izlenmesine ilişkin bir karar bulunmadığı, gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karara dayanılarak ve CMK’nın 140. maddesi uyarınca ayrıca bir karar alınmadan teknik araçlarla izleme ve görüntüleme ile ses alma işlemi yapıldığı ve mahkemece suçun sübutu gizli soruşturmacı faaliyetleri sonucu tanzim edilen rapora dayandırılmıştır. CMK’nın 217. maddesine göre sanıklara atılı suç hukuka uygun şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Yapılan soruşturma işlemleri kovuşturma kapsamı ve tüm dosya içeriğine göre, suçun sübutunun tespiti için sanıklardan uyuşturucu madde alma/temin etme eylemini gerçekleştiren gizli soruşturmacı kolluk görevlisi ise “suçu ve faili belirleme, suçla ilgili delilleri toplama” konusunda faaliyette bulunabileceklerinden, öncelikle gizli soruşturmacıların adli kolluk görevlisi olup olmadığının araştırılması, adli kolluk görevlisi ise CMK’nın 139/3. maddesi hükmü de gözetilerek tanık olarak dinlenilip tutanak içeriği okunup diyecekleri sorulduktan sonra sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulması ile gizli soruşturmacının adli kolluk görevlisi olmadığının tespiti halinde “suçu ve faili belirleme, suçla ilgili delilleri toplama” konusunda faaliyette bulunamayacaklarından bu yöntemle elde edilen bilgilerin delil olarak değerlendirilemeyeceği hususu gözetilerek sanıkların hukuki durumlarının buna göre belirlenmesi gerekir[12].

Örgütlü suçların soruşturulmasında gizli soruşturmacı tanık olarak yargılamada yer almaktadır. Doktrinde Türk Hukuku’ndaki mevcut durum karşısında, gizli soruşturmacının tanıklığının kabulü, savunma hakkının önemli ölçüde sınırlanmasına hatta çoğu uygulamada askıya alınmasına neden olabilmektedir. Ayrıca  tanıklık kurumu ile de  örtüşmediği belirtilmektedir. Uygulamada bu kişilerin tanık olarak dinlenmesi yoluna gidilmesi durumunda ise, bu kişilerin tanıklığına ilişkin olarak CMK ve TKK’da yer alan, gizli tanıkların dinlenmesine ilişkin hükümler uygulama alanı bulacaktır. Bu bağlamda TKK m. 9/8 gereği bu kişilerin ifadelerinin başka delillerle desteklenmediği sürece, tek başına hükme esas alınamayacağının da unutulmaması gerekmektedir[13].

Gizli soruşturmacının adli kolluk görevlisi olması ve uzmanlık eğitimi alması şarttır. Hukuka uygun yapılmayan tek bir işlem bile gizli soruşturmanın tanıklığına gölge düşürecek olup şüphe halinden sanıklar yararlanacaktır. Gizli soruşturmacı görevi kapsamında kişilere karşı vücut bütünlüğünü ihlal ve yaşam hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik suçları işlememelidir. Gizli soruşturmacının kışkırtıcı ajan gibi hareket etmemesi gerekir. Örgütü ifşa amacıyla da olsa örgüt üyelerini suç işlemeye azmettirmemelidir. Giderek artan suç örgütleri ile mücadele kapsamında özellikle teknik, dijital ve fiziki takip yapılarak suç örgütlerinin hukuki yollarla ortadan kaldırılması yoluna gidilmelidir.

Cumhuriyet Savcısı Doç. Dr. Cengiz APAYDIN

Avukat Cenk Ayhan APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Özbek, Veli Özer, “Türk Hukuku’nda Gizli Soruşturmacının Ceza Sorumluluğu”, Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi, 2014, C. 2, S. 1-2, 138

[2] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 477.

[3] Özbek ve diğerleri, CMK, 465.

[4] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 477.

[5] Tezcan, Durmuş, “Organize Suçluluk ile Mücadele Özel Muhakeme Hukuku Tedbirleri”, Ankara Barosu Hukuku Kurultayı 2000, 12-16 Ocak, C. 2, Ankara, 2000, 140.

[6] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 4. 7. 2022 tarihli, 2020/16578 esas ve 2022/16655 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[7] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 4. 7. 2022 tarihli, 2020/16578 esas ve 2022/16655 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 4. 7. 2022 tarihli, 2020/16578 esas ve 2022/16655 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[9] Demirci,  Ertan , “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu (TCK m. 220)”,  Yüksek Lisans Tezi, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2019,  101.

[10] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 29. 06. 2022 tarihli, 2022/6866 esas ve 2022/8544 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 15. 06. 2022 tarihli, 2021/879 esas ve 2022/7876 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 14. 06. 2022 tarihli, 2019/8179 esas ve 2022/7818 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13] Eroğlu, 480-481.