CEZA HUKUKUNDA SAĞIR VE DİLSİZLİK

TCK Madde 33- (1) Bu Kanunun, fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmamış olan çocuklara ilişkin hükümleri, on beş yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında; on iki yaşını doldurmuş olup da on beş yaşını doldurmamış olanlara ilişkin hükümleri, on beş yaşını doldurmuş olup da on sekiz yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında; on beş yaşını doldurmuş olup da on sekiz yaşını doldurmamış olanlara ilişkin hükümleri, on sekiz yaşını doldurmuş olup da yirmi bir yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında da uygulanır.

İşitme yeteneğine doğuştan sahip olmayan veya küçük yaşta bu yeteneği tamamen yitiren insanın algılama yeteneği yeterince gelişmez. Sağır ve dilsizin ceza sorumluluğunun belirlenmesinde, suç oluşturan fiili işlediği sıradaki yaşı, ölçü alınmıştır. Böylece, sağır ve dilsizlerle ilgili olarak, yaş küçüklerinin sorumluluk rejimine paralel bir düzenleme yapılmıştır. Ancak, sağır ve dilsizlerin algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneği daha geç gelişebileceği düşüncesiyle, ayrı bir yaş grubu sınıflandırması yapılmıştır. Fiili işlediği sırada yirmi bir yaşını doldurmuş olan sağır ve dilsizler açısından yaşın ceza sorumluluğu üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı kabul edilmiştir. Ancak, bu kişilerin işledikleri fiil açısından algılama veya irade yeteneğinin olup olmadığı yönünde ortaya çıkabilecek sorunla ilgili olarak, akıl hastalarına ilişkin sorumluluk rejiminin göz önünde bulundurulması gerekmektedir[1].

Sağır ve dilsizlik failin yaş durumuna göre kusur yeteneğini kısmen veya tamamen ortadan kaldırmaktadır. On beş yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında kovuşturma yapılamaz. On beş yaşını doldurmuş olup da on sekiz yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında 1/2 oranında ceza indirimi yapılmakta olup 18 yaşını doldurmuş ve fakat 21 yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizlerin ceza indirimi ½ oranında yapılmaktadır.

15 yaşını doldurmuş olmakla birlikte 18 yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizlerin ceza sorumluluğunu tespiti yapma görevi münhasıran yargılamayı yapacak hâkime ait olmakla birlikte hâkim bu görevini yerine getirirken çocuğun ceza sorumluluğunun tespiti hususu teknik bilgiyi gerektiren bir konu olduğundan bilirkişi görüşüne başvuracak, kararını da bilirkişinin görüşüne dayandıracaktır[2]. Suç tarihinde 15 yaşını doldurmuş fakat 18 yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizlerin ceza sorumluluğunun varlığı bu çocukların işledikleri iddia olunan fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı şartına bağlanmıştır.

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     TCK’nın 33. Maddesi’nin gerekçesi.

[2]     Ceza Sorumluluğunun Değerlendirilmesi Rehberi, Ankara 2010, 1.

CEZA HUKUKUNDA AKIL HASTALIĞI

TCK Madde 32- (1) Akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur. (2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi beş yıl, müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek ceza, altıda birden fazla olmamak üzere indirilebilir. Mahkûm olunan ceza, süresi aynı olmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.

Kusur yeteneğini etkileyen bir neden olan akıl hastalığının varlığı durumunda, kişi işlemiş bulunduğu fiilin anlam ve sonuçlarını algılayamamakta veya işlediği fiille ilgili olarak irade yeteneği önemli ölçüde etkilenmektedir. Kişi bu durumda kusurlu olamayacağından, hakkında cezaya hükmedilemeyecektir. Ancak, fiili hukuka aykırı niteliğe sahip olduğundan, kişi hakkında akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerine başvurulacaktır. Kişinin akıl hastası olup olmadığının tespiti ile hastalığının algılama ve irade yeteneği üzerinde ne gibi etkilerinin olabileceğini, davranışlarını ne surette etkilediğini genel olarak belirleme, tıbbî bir konudur. Uzman bilirkişi bu hususu ortaya koyduktan sonra, akıl hastası olan kişinin somut olay açısından algılama veya irade yeteneğinin olup olmadığını, akıl hastalığının somut olay açısından kişinin bu yeteneklerini ne ölçüde etkilediğini normatif olarak belirleme görevi, hâkime aittir[1].

Akıl hastalığı işlediği fiil anı itibariyle kusur yeteneğini ortadan kaldırmakta veya azaltmaktadır. Fail tam akıl hastası ise kusur yeteneği bulunmamakta olup kısmi akıl hastası ise yani işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış ise kusur yeteneği bulunmakta ancak kusurluluğu azaldığı için cezasından indirim yapılmaktadır.

Akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Böyle bir durumda failin kusur yeteneğinin bulunmadığı kabul edilmektedir. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur.

Akıl hastalığı suç bazında araştırılır. Bir suçta akıl hastası olan kişi başka bir suç açısından akıl hastası olmayabilir. Bir kişi hakkında akıl hastası olduğuna dair rapor bulunması her suç açısından akıl hastası kabul edileceği anlamına gelmez. Fail eylemi gerçekleştirdikten sonra akıl hastalığına ilişkin iddialar ve/veya raporlar varsa, öncelikle fail gözlem altına alınmakta olup bu süreçte failin işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılamadığı veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin önemli derecede azalmış olduğu tespit edilirse akıl hastası olması nedeniyle cezai sorumluluğunun olmadığına karar verilecektir.

Fiili işledikten sonra akıl hastası olan failin atılı suç itibariyle kusur yeteneğine sahip olduğu kabul edilmektedir. Fiili işlediği yolunda kuvvetli şüpheler bulunan şüpheli veya sanığın akıl hastası olup olmadığını, akıl hastası ise ne zamandan beri hasta olduğunu ve bunun, kişinin davranışları üzerindeki etkilerini saptamak için; uzman hekimin önerisi üzerine, Cumhuriyet savcısının ve müdafiin dinlenmesinden sonra resmî bir sağlık kurumunda gözlem altına alınmasına, soruşturma evresinde sulh ceza hâkimi, kovuşturma evresinde mahkeme tarafından karar verilebilir.(CMK. M.74). Eğer kişi akıl hastası ise durma kararı verilir, kovuşturmaya devam edilemez. Çünkü akıl hastası olan biri kendini zorunlu müdafisi de olsa savunamayacaktır. Bu durum adil yargılama hakkı kapsamında CMK’nin 223/8. Maddesi kapsamında durma nedeni olarak kabul edilmiştir. Eğer karar kesinleştikten sonra kişi akıl hastası olmuş ise TCK’nın 57/1. Maddesine göre, fiili işlediği sırada akıl hastası olan kişi hakkında, koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilen akıl hastaları, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve tedavi altına alınırlar.

Akıl hastalığının “Fiilin işlendiği zaman” bulunması koşulunun ani suçlar bakımının tereddüt arz etmemesine karşın, ani olmayan suçlarda akıl hastalığının hangi anda mevcut olması gerektiği tereddütler doğurabilir[2]. Mütemadi suçlarda, akıl hastalığının ceza sorumluluğu kaldırabilmesi için, temadi sona erdiği anda mevcut olması gerekir. Eğer mütemadi suçun işlenmesine başlandığı zaman mevcut olan akıl hastalığı, temadi sona ermeden kalkmışsa, fail suçtan sorumlu olur[3].

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     TCK’nın 32. Maddesi’nin gerekçesi.

[2]     Apaydın, Cengiz, Ceza Hukuku ve Adli Tıp Açısından Kusur Yeteneği, Ankara 1998, 35.

[3]     Erem, Faruk, Akıl Maluliyeti, Adalet Dergisi, Ankara 1945, 569.

CEZA HUKUKUNDA YAŞ KÜÇÜKLÜĞÜ-CEZAİ SORUMLULUK

TCK Madde 31- (1) Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir. (2) Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş olup da on beş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, bu kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on iki yıldan on beş yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan on bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası yedi yıldan fazla olamaz. (3) Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmuş olup da on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on sekiz yıldan yirmi dört yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların üçte biri indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası on iki yıldan fazla olamaz.

Fiili işlediği sırada 18 yaşını doldurmamış her kişi çocuktur. Evli hatta çocuk sahibi olan bir kişi fiili işlediği sırada 18 yaşından küçükse ceza hukuku açısından çocuktur ve çocuklara ilişkin yasalara tabidir. 5237 sayılı TCK suç sürüklenen çocukları üç ayrı yaş grubunda ele almıştır. Çocuğun doldurduğu yaş esas alınmakta olup, bir kişinin 12 yaşında kabul edilmesi için, doğumundan itibaren 12 yılın geçmiş olması gerekir.

Suç oluşturan fiili işlediği sırada henüz on iki yaşını bitirmemiş olan çocukların ceza sorumluluğu bulunmamaktadır. Fiili işlediği sırada henüz on iki yaşını bitirmemiş olması, çocuk açısından kusurluluğu mutlak surette ortadan kaldıran bir neden olarak kabul edilmiştir. İzlenen suç ve ceza politikasının gereği olarak, bu gruba giren yaş küçüklerinin ceza sorumluluğunun olmadığı normatif olarak kabul edilmiştir. Çünkü bu çocuklar hakkında ceza yaptırımının uygulanması, cezanın özel önleme ve yeniden topluma kazandırma işlevi bakımından tamamen ters etki gösterecektir. Hatta bu çocuklarla ilgili olarak ceza kovuşturmasına ilişkin işlemlerin yapılması, psikolojik gelişimleri üzerinde olumsuz etkiler meydana getirebilmektedir. Bu nedenle, suç yoluna sürüklenmiş olan bu çocuklarla ilgili olarak, sadece koruyucu ve eğitici nitelikte olan güvenlik tedbirlerine başvurulabilir. Çocukluktan gençliğe geçiş sürecinde bulunan on iki yaşını doldurmuş ve fakat henüz on beş yaşını tamamlamamış kişiler, genellikle işlediği fiilin bir haksızlık oluşturduğunun bilincinde olmakla beraber, bazı durumlarda fiili işlemekten kendini alıkoyamamakta ve bazı davranışlar açısından iradesine yeterince hâkim olamamaktadır. Bu nedenle, suç oluşturan bir fiili işlediği sırada on iki yaşını bitirmiş olup da henüz on beş yaşını bitirmemiş olan kişilerin, işlediği suç açısından davranışlarını yönlendirebilme yeteneğine sahip olduğunun belirlenmesi hâlinde, ceza sorumluluğunun olduğu kabul edilmiştir. Bu grup yaş küçüklerinin ceza sorumluluğunun olup olmadığı, çocuk hâkimi tarafından tespit edilir. Ancak, bu belirlemeden önce, yaş küçüğünün içinde bulunduğu aile koşulları, sosyal ve ekonomik koşullar ile psikolojik ve eğitim durumu hakkında uzman kişilerce rapor hazırlanması istenir. Çocuk hâkimi, hazırlanan bu raporları, ceza sorumluluğunun belirlenmesiyle ilgili olarak yapacağı değerlendirmede dikkate alır. Kusur yeteneği bulunmayan yaş küçüğü hakkında ceza tertibine yer olmadığına karar verilir. Ancak, bu kişiler hakkında koruyucu, eğitici ve yeniden topluma kazandırıcı nitelikte güvenlik tedbirlerine hükmedilir. Çocuk hâkimi, işlediği suç açısından ceza sorumluluğunun olduğunu kabul ettiği yaş küçüğü hakkında ise kural olarak indirilmiş cezaya hükmedecektir. Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmuş ve fakat henüz ons ekiz yaşını tamamlamamış gençler, normal koşullarda, gerçekleştirdikleri davranışların hukukî anlam ve sonuçlarını kavrama yeteneğine sahip olmakla birlikte; bu kişilerin, davranışlarını yönlendirme yetenekleri yeterince gelişmemiş olabilmektedir. Bu nedenle, suç yoluna girmiş olan gençlerin, işledikleri suçlar bağlamında irade yeteneğinin zayıf olduğu normatif olarak kabul edilmiştir. Azalmış kusur yeteneğine sahip bulunan gençler hakkında kural olarak indirilmiş cezaya hükmedilir[1].

5237 Sayılı TCK’nın 31/1. maddesinde fiili işlediği zaman 12 yaşını doldurmamış çocukların cezai sorumlulukları bulunmadığı hükmü getirilmiştir. Bu yaş grubundaki çocuklar hakkında işledikleri iddia olunan fiillerden dolayı kovuşturma yapılamaz ve ceza verilemez. Ancak suça sürüklenen 12 yaşını doldurmamış çocuklar hakkında soruşturma yapılabilir. Kovuşturma yapılamayacağı ifadesinden ve haklarında güvenlik tedbirinin uygulanması söz konusu olabileceğinden bu yaş grubundaki çocuklarla ilgili soruşturma yapılabileceği, ifade sahibi sıfatıyla ifadesinin alınabileceği anlaşılmaktadır. Ayrıca suça sürüklenen çocuk olarak hakkında güvenlik tedbirinin uygulanması açısından suçu işlediğinin tespit edilmiş olması veya en azından yeterli şüphe derecesinde makul bir şüphenin bulunması gerektiğinden, soruşturma yapmadan ve delil toplamadan suç işlemesi nedeniyle güvenlik tedbirinin uygulanması söz konusu olamayacaktır[2].

Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş olup da on beş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, bu kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on iki yıldan on beş yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan on bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası yedi yıldan fazla olamaz[3].

Kusur yeteneği bulunmadığı belirlenen çocuk hakkında beraat kararı verilemez ancak bu durumda “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verileceği belirtilmiştir. Bu durumda çocuk mahkemesi kusur yeteneği olmayan çocuk hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine karar verecektir. On iki yaşını doldurmayan çocuklar hakkında bu güvenlik tedbirlerinin uygulanması takdire bırakılmış iken bu yaş grubundaki çocuklar için takdiri nitelikte değildir[4].

TCK’de 15-18 yaş grubundaki çocuklara ceza verileceği, ancak cezadan indirime gidileceği belirtilerek, kanun koyucu tarafından bu yaş grubundaki suça sürüklenen çocukların kusur yeteneklerine kısmen de olsa sahip oldukları kabul edilmektedir. 15-18 yaş grubundaki suça sürüklenen çocuğun fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilme veya davranışlarını yönlendirebilme yeteneğine sahip olup olmadığı araştırılmaz. Yaş küçüklüğü nedeniyle cezalarında yeniden topluma kazandırma ve tekrar suç işlenmesini engelleme amacıyla belli indirimler yapılır. Kusur yeteneği, yaş küçüklüğü nedeniyle azaldığı için yasada indirimler öngörülmüştür. Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmuş olup da on sekiz yaşını doldurmamış olan çocuklar hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on sekiz yıldan yirmi dört yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların üçte biri indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası on iki yıldan fazla olamaz[5].

5237 Sayılı TCK’nın 50/3. maddesinde daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş on sekiz yaşından küçüklerin mahkûm oldukları kısa süreli yani bir yıl ve daha az süreli hapis cezaları TCK’nın 50/1. maddesinde belirlenen seçenek yaptırımlara çevrilmek zorundadır. Bu hususta mahkemeye takdir yetkisi verilmemiştir. 5237 Sayılı TCK’ nın 51/1 maddesinde ise on sekizden küçük kişilerin üç yıl veya daha az cezayı gerektiren fiillerinden dolayı cezalarının ertelenebileceği düzenlenmiştir.

On sekiz yaşını doldurmamış olan çocukların işlemiş oldukları eylemlerle ilgili olarak 5237 Sayılı Kanunu’nun 53/4. maddesi gereğince TCK’nın 53/1. maddesi ve fıkrasında belirtilen hakları kullanmaktan yoksun bırakılamaz. Ayrıca TCK’nın 58/5 maddesinde on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanamayacağı belirtilmiştir.

Yaş eylem anı itibariyle çocukluk sıfatı vermekte olup çocuğun eylemden sonra yetişkin hale gelmesi çocuk olması nedeniyle uygulanacak tüm hükümlerin uygulanmasını engellemez. Yetişkin olsa bile çocuk mahkemelerinde yargılanır ve çocuk olması nedeniyle kusuru yeteneğini etkileyen hallerden faydalanmaktadır.

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     TCK’nın 31. Maddesi’nin gerekçesi.

[2]     Apaydın, Cengiz, Çocuklar İçin Ceza Hukuku Bilinci, 2. Baskı, İstanbul 2016, 93.

[3]     Apaydın, Çocuklar İçin Ceza Hukuku Bilinci, 98.

[4]     Apaydın, Çocuklar İçin Ceza Hukuku Bilinci, 98.

[5]     Apaydın, Çocuklar İçin Ceza Hukuku Bilinci, 100.

CEZA HUKUKUNDA KUSUR YETENEĞİ

Kusur yeteneği kişinin kusurluluk kapasitesi olup kişi fiziken ve ruhen sağlıklı yetişkin her insanın hayatın olağan akışına uygun olarak sahip olduğu davranışlarını yönlendirme yeteneğine somut olayda sahip olup olmamasına göre değerlendirilmektedir. Diğer bir ifadeyle, kusur yeteneği gerçekleştirdiği suç nedeniyle failin ceza hukuku anlamında kusurundan dolayı cezalandırılabilme potansiyelini oluşturmaktadır.

Kusur yeteneği, bir fiilin bir şahsa yüklenebilmesi için, hareketi yaptığı sırada o şahsın sahip bulunması gerektiği niteliklerin bütünü bir başka deyişle anlama ve isteme yeteneklerinin ikisinin de birlikte bulunması demektir. Bu yeteneklerden birisinin bulunmaması halinde, kusur yeteneğinden bahsedilemez. Görüldüğü üzere, kusur yeteneği anlama ve isteme yetenekleri üzerine inşa edilmiştir. Anlama yeteneği;. Kişinin yapmış olduğu hareketin toplumsal değerini ve sonuçlarını kavrama yeteneği olup, kişinin yaptığı hareketin kanuna aykırı olduğunu bilmesi gerekmez. İsteme yeteneği ise, bir kişinin yapmış olduğu hareketin toplumsal değerlendirmelerine uygun şekilde davranabilme yeteneğidir[1].

Kural olarak, yaptığı hareketlerin anlamını kavrayabilecek ve bu hareketleri yapmayı isteyebilecek durumda olan herkes kusur yeteneğine sahiptir. Bu istisnalar, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır – dilsizlik ve geçici nedenler, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma halleridir. Kusur yeteneğinin fiilin işlendiği zamana göre tespit edilir. Mütemadi ve müteselsil suçlarda temadi veya teselsülün sona erdiği an, filmi işlenme anıdır[2].

Türk Ceza Kanunu’nda kusur yeteneğini etkileyen haller “yaş küçüklüğü”, “akıl hastalığı”, “sağır ve dilsizlik” ve “geçici nedenler, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma” halleri olup bir kısmı ceza ehliyetini tamamen ortadan kaldırmakta bir kısmı ise ceza ehliyetini azaltmaktadır.

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     Apaydın, Kusur Yeteneği, 79.

[2]     Apaydın, Kusur Yeteneği, 79.

CEZA HUKUKUNDA HATA

TCK Madde 30- (1) Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır. (2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hallerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (4) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz.

Düşüncenin gerçeğe uygun bulunmaması şeklinde ifade edebileceğimiz “hata”, gerçeğin bilinmemesi yüzünden ortaya çıkabileceği gibi, yeterli derecede bilinmemesinin bir sonucu da olabilir[1]. Ceza hukuku alanında hata, belirli bir fiili cezalandıran kuralın varlığını bilmemek, yorumunda aldanmak veya hukuki kaide yönünden herhangi bir yanılma söz konusu olmamakla beraber işlenilen suçun maddi cephesi ile ilgili hususlarında yanılmak şekillerinde gerçekleşebilir[2].

Ceza hukuku alanında hata niteliği itibariyle, fiil üzerinde ve kural üzerinde hata olarak ortaya çıkabilir. Bir hukuk kuralının mevcut olup olmadığında veya yorumunda yapılan hata hukuki hata, buna karşılık suçun maddi unsurlarına ilişkin hata ise maddi (fiili) hata olarak tanımlanmaktadır[3].

Kural üzerinde hata (hukuki hata) genel olarak mazeret sayılmaz ve ceza sorumluluğunu etkilemezken, fiil üzerinde hata belirli koşulların varlığı halinde kastı kaldıran bir neden olarak kabul edilmektedir.[4] Fiili hatanın ceza hukukunda kusurluluğu etkileyebilmesi için esaslı olması gerekir. Fail hataya düşmeseydi eylemi suç oluşturmayacak idi ise hata esaslıdır.

Suçun unsurlarına ilişkin hata bazen kusuru ortadan kaldırarak suçun oluşmasını engeller, bazen de kusur türünün değişmesi sonucunu doğurur. Örneğin, kendisinin zannederek başkasının kitabını alan kişinin hatası esaslıdır. Çünkü fail hırsızlık kastıyla hareket etmemektedir. Buna karşılık, başkasının çok değerli sanarak değersiz bir kitabını alan failin hatası esaslı değildir. Olay failin düşündüğü gibi olsaydı da failin fiili suç teşkil edecekti. Malın değeri konusundaki hata, failin hırsızlık kastının varlığını etkilemeyecektir. Bazı hatalar ise sadece kusurun türünü etkiler. Örneğin, bir karartıya ateş eden avcı, av hayvanı yerine bir başka avcının yaralanmasına neden olursa, kusursuz olduğu söylenemeyecek, ancak kastından değil, taksirinden söz edilecektir [5].

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     İçel, 221.

[2]     Apaydın, Kusurluluk, 56.

[3]     Apaydın, Kusurluluk, 56.

[4]     Güngör, Devrim, Ceza Hukukunda Fiil Üzerinde Hata, Ankara 2007, 24.

[5]     Centel/ Zafer/ Çakmut, 440.

HAKSIZ TAHRİK

TCK Madde 29- Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine on sekiz yıldan yirmi dört yıla ve müebbet hapis cezası yerine on iki yıldan on sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.

Haksız tahrik, kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında kalarak bir suç işlemesidir. Haksız tahrik kusurluluğu etkileyen bir neden olduğundan, haksız tahrikin etkisiyle işlenen fiilin haksızlık içeriğinde herhangi bir azalma söz konusu değildir. Ancak haksız tahrikin kusur üzerindeki etkisi de sınırlıdır. Yani kusuru tamamıyla kaldırmamakta, sadece azaltmaktadır[1].

Haksız tahrik hükmü kusurluluğu azaltan, her suç ve fail bakımından uygulanabilen genel bir hükümdür. Haksız tahrik haksız bir fiilin oluşturduğu dışarıdan gelen bir etkiyle kişiyi kızgınlık ve üzüntü etkisi altında suç işlemeye yönelttiğine göre kişinin kusurluluğuna etki eder[2].

Karşılıklı saldırıların söz konusu olduğu bir olayda saldırıyı kimin başlattığı bilinmiyorsa iki tarafın da saldırgan kabul edilip olaya her iki fail açısından da haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerekir. Bu tarz olaylarda meşru savunma hükümleri uygulanamaz.

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     Koca/Üzülmez, 275.

[2]     Özbek ve diğerleri, 437.

CEBİR, ŞİDDET, KORKUTMA VE TEHDİT İLE SUÇ İŞLEME HALLERİ

TCK Madde 28- (1) Karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı cebir ve şiddet veya muhakkak ve ağır bir korkutma veya tehdit sonucu suç işleyen kimseye ceza verilmez. Bu gibi hallerde cebir ve şiddet, korkutma ve tehdidi kullanan kişi suçun faili sayılır. Karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı maddi bir zorlama sonucu bir suç işlemek mecburiyetinde bırakılan kimsenin içinde bulunduğu duruma cebir denir[1]. Böyle bir durumda isteği dışında hareket etmek zorunda kalarak suç işleyen kişi kusurlu görülmez. Çünkü başka türlü hareket etme yeteneği elinden alınmıştır. 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun aksine 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda bu konu düzenlenmiştir. Buna göre, karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı cebir ve şiddet sonucunda suç işleyen kimseye ceza verilmez. Bu gibi hallerde cebir ve şiddet kullanan kişi suçun faili sayılır. O halde, her cebir ve şiddet failin kusurluluğunu etkilemeyecek, karşı koyamama veya kurtulamama olgularının varlığı araştırılacaktır. Belirleyici olan, kişinin karşı koyamayacağı kadar güçlü bir cebir ve şiddetle karşı karşıya olup olmamasıdır[2].

Cebir durumunda, bir suçu işlemeye zorlanan kimse başka türlü hareket etme olanağından tamamen yoksun bırakılmış ve adeta cebir kullanan kişinin aracı haline gelmiştir. Örneğin, nöbetçinin bağlanıp nöbet yerinden uzaklaştırılması, tren makasçısının dövülüp baygın hale getirilmesi sonucunda makası zamanında açmasına engel olunması, banka güvenlik elemanlarının aynı şekilde etkisiz hale getirilmesinden dolayı suçun işlenmesini önleyememesi durumlarında, kusurluluğu kaldıran cebir vardır[3]. Kusuru kaldıran cebirde, fail cebri uygulayanın iradeden yoksun aracı haline gelmez. Kendisine uygulanan fiziki gücün yarattığı acıyla iradi olarak fiilini gerçekleştirir[4].

Kendisi tarafından bilerek sebebiyet verilmemiş olan ve başka türlü karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı halen var olan ağır ve muhakkak bir zarardan kendisini veya başkasını korumak maksadıyla kendisine işlettirilmek istenen suçu işleyen kimsenin durumuna korkutma denir[5].

Korkutmada kusurluluğun kalkması için, ağır ve muhakkak bir zarar yoksa failin kusurluluğu etkilenmez ve işlediği suçtan sorumlu olur. Örneğin, bir kimse aç bırakılsa ve açlığa dayanamayarak kendisine işletilmek istenen suça ilişkin icra hareketlerine başlamak zorunda kalsa, ağır ve muhakkak bir zararla karşı karşıya bırakıldığı içindir ki, kusursuz sayılacaktır[6].

Tehditte zarar henüz gerçekleşmiş olmayıp, ilerde gerçekleşecek bir zararın gerçekleşmesinden korkutulmak için bir suç işleme durumu vardır ve bu bakımdan tehdit korkutmadan ayrılır[7]. Henüz gerçekleşmemiş, ileride gerçekleşecek olan zarardan kurtulmak için suç işleyen kişi kusurlu sayılmaz. Ancak, bunun için tehdidin konusu ile işlenen suç arasında bir orantı bulunması gerekir[8].

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     Öztürk, Bahri/ Erdem, Mustafa, Ruhan, Ceza Hukuku Genel Hükümleri ve Özel Hükümler (Kişilere ve Mala Karşı Suçlar), Ankara 2007, 171.

[2]     Centel/ Zafer/ Çakmut, 406.

[3]     Dönmezer/Erman, C. II, 332.

[4]     Zafer, 346.

[5]     Öztürk / Erdem, Ceza Hukuku Genel Hükümleri ve Özel Hükümler, 171.

[6]     İçel/Evik, 217.

[7]     Dönmezer/Erman, C. II, 333.

[8]     Apaydın, Kusurluluk, 54-55.

HUKUKA UYGUNLUK NEDENLERİNDE SINIRIN AŞILMASI

HUKUKA UYGUNLUK NEDENLERİNDE SINIRIN AŞILMASI

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org

TCK Madde 27- (1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur. (2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.

Hukuka uygunluk nedenlerinden meşru savunmada sınırın mazur görülecek heyecan, korku ve telaş nedeniyle aşılması (TCK m.27/2), kusurluluğu kaldıran bir hal olarak kabul edilmiştir (CMK m.223/3-c) Kusurluluğu kaldıran bu hükmün uygulanabilmesi, öncelikle meşru savunmanın saldırı ve savunmada orantılılık koşulu dışında kalan savunma koşullarının gerçekleşmiş olmasını gerektirir. Meşru savunma halinde bulunan fail, savunmada saldırıyı bertaraf edecek ölçünün ötesine geçmiş ve bu ölçünün aşılması kişinin heyecan, korku ve telaşından meydana gelmişse cezalandırılmaz. Sınırın aşılmasına neden olan her türlü heyecan, korku ve telaş değil, failin o eyleminden dolayı kınanmasını haksız kılacak düzeydeki yani mazur görülecek heyecan, korku ve telaş failin cezalandırılmamasına neden olabilir. Diğer bir söyleyişle cezalandırmamayı haklı kılacak bir heyecan, korku ve telaş söz konusu olmalıdır. Meşru savunmanın nedenini oluşturan saldırının özellikleri, gerçekleştiği yer, zaman ve failin içinde bulunduğu koşullar, failin heyecan, korku ve telaşa kapılmasının hoş görülmesini, bağışlanmasını sağlayacak nitelikte olmalıdır. Bu ruh hali ile fail, sınırı kasten veya taksirle aşmış olabilir[1].

5237 sayılı TCK’da, kanun koyucu, 27/1’inci maddesinde tüm hukuka uygunluk nedenleri için geçerli olan sınırın aşılması düzenlemesinde, sınırın kasten aşılmaması gerektiği açıkça vurgulanmıştır. Buna karşın, TCK’nin 27/2’nci maddesindeki meşru savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaş nedeniyle aşılması düzenlemesi bakımından, kanun koyucunun bu şekilde bir sınır aşımının kasten mi taksirle mi olması gerektiği konusunda herhangi bir açıklama yapmamış olması dikkat çekicidir. Bu tarz bir açıklığın bulunmaması, doktrinde meşru savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaş nedeniyle aşılması bakımından, sınırın yalnızca taksirle aşılabileceği ya da sınırın kasten veya taksirle aşılabileceği tartışmalarını beraberinde getirmiştir. 5237 sayılı TCK’nın yanı sıra, Alman Ceza Kanunu’ndaki benzeri sınırın aşılması düzenlemesinde de bu yönde bir açıklık bulunmadığı için, Alman doktrininde ise bilinçli ya da bilinçsiz aşılması olarak ifade edilen haller bakımından uygulanabilirliği değerlendirilmektedir[2].

Failin TCK’nın 27/2’nci maddesinin uygulaması bakımından sınırı kasten veya taksirle aşmış olmasının önemli bulunmamaktadır. Meşru savunmanın nedenini oluşturan saldırının özellikleri, gerçekleştiği yer, zaman ve failin içinde bulunduğu koşullar, failin heyecan, korku ve telaşa kapılmasının hoş görülmesini, bağışlanmasını sağlayacak nitelikte olmalıdır. Bu ruh hali ile fail, sınırı kasten veya taksirle aşmış olabilir. Önemli olan sınırın mazur görülecek heyecan, korku ve telaş nedeniyle aşılmış olmasıdır. Sınırın taksirle aşılması halinde kişinin içinde bulunduğu psikolojik durum değerlendirilmez[3].

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     Ersan, Aykut, Ceza Hukukunda Meşru Savunma ve Meşru Savunmada Sınırın Aşılması, İstanbul 2013, 171.

[2]     Ersan, 169-170: Demirbaş, 328.

[3]     Zafer, 347.

MEŞRU SAVUNMA VE ZORUNLULUK HALİ

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org

MEŞRU SAVUNMA VE ZORUNLULUK HALİ

TCK Madde 25- (1) Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez. (2) Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.

Meşru savunma, failin kendisine veya üçüncü bir şahsa ait bir hakka yönelmiş olan, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o andaki durum ve koşullara göre genel olarak saldırı ile orantılı bir biçimde defetmek halini ifade eder. Bir kişinin kendisine veya başkasına yöneltilen haksız bir saldırıyı uzaklaştırmak amacıyla gösterdiği içgüdüsel tepki, dış görünüşü itibariyle suç oluşturan bir fiil olmasına rağmen meşru savunma halinin meydana geldiği durumda fail bu fiilinden dolayı cezalandırılmaz. Çünkü ortada bir hukuka uygunluk nedeni bulunan meşru savunma hali bulunduğu için eylem suç oluşturmaz. Meşru savunma hakkı önemli bir hak olup, kişinin kendisini veya üçüncü kişiyi koruma içgüdüsünden kaynaklanan kişisel bir haktır[1].

Yargıtay’ın meşru savunmanın koşullarına ilişkin kararında şöyle denilmektedir; “5237 sayılı TCK’nın 25/1’inci maddelerinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle de eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

1.  Saldırıya ilişkin şartlar:

a.  Bir saldırı bulunmalıdır.

b.  Bu saldırı haksız olmalıdır.

c.  Saldırı meşru müdafaa ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur.

d.  Saldırı ile savunma eşzamanlı bulunmalıdır.

2.  Savunmaya ilişkin şartlar:

a.  Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır.

b.  Savunma saldırana karşı olmalıdır.

c.  Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır”[2].

Zorunluluk (zaruret, ıztırar) hâli, ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran bir neden olarak düzenlenmiştir. Burada kişinin, kendisinin veya başkasının sahip bulunduğu hakka yönelik tehlikeyi gidermek amacıyla gerçekleştirdiği davranış dolayısıyla, ceza sorumluluğu yoktur. Meşru savunmadan farklı olarak, zorunluluk hâlinde bir saldırı değil tehlike söz konusudur. Zorunluluk hâlinin kabulü için, kişinin tehlikeye bilerek neden olmaması, tehlikeden suç olan bir harekete başvurmadan kurtulmanın olanaklı bulunmaması, tehlikenin ağır ve muhakkak olması gibi şartlar aranmaktadır. Ayrıca, tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan araç arasında orantılılık ilkesi de kabul edilmiştir[3].

TCK’nın 25/2’nci maddesinde hukuka uygunluk nedeni olarak zorunluluk hali ile kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak zorunluluk hali arasında bir ayırım yapılmamakta olup zorunluluk halinin hem bir hukuka uygunluk nedeni hem de kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak iki farklı biçimde kabulü gerekmektedir. Failin korumaya çalıştığı tehlikeyle karşı karşıya bulunan hukuki değer, kurtarma fiiliyle ihlal edilen ilgisiz üçüncü şahsa ait hukuki değerden üstünse zorunluluk hali bir hukuka uygunluk nedenidir. Diğer yandan korunmak istenen değer, kurtarma eylemiyle zarar verilen hukuki değerden önemli ölçüde üstün değilse veya her iki yarar da eşitse, kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak zorunluluk hali kabul edilmelidir[4]. Zorunluluk halinin kusurluluğu kaldıran bir hal kabul edilmesi halinde CMK m.223/3-b gereğince kusurun bulunmaması nedeniyle ceza verilmesine yer olmadığına; hukuku uygunluk nedeni sayıldığı halde ise suçun oluşmadığı gerekçesiyle CMK m.223/2-d gereğince beraatına karar verilecektir[5].

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     Apaydın, Cengiz, Meşru Savunma, 1. Baskı, İstanbul 2016, 343.

[2]     Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 16.04.2013 tarihli, 2013/1-26 esas ve 2013/150 sayılı kararı (UYAP isimli Hâkimler ve Cumhuriyet Savcılarına Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[3]     Turabi, Selami, “Kusurluluk ve Kusurluluğu Etkileyen Haller”, TBB Dergisi, Ankara 2012, S: 101, 283-284.

[4]     Apaydın, Meşru Savunma, 149.

[5]     Zafer, Hamide, Ceza Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2015, 300.

TAKSİR

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org

TAKSİR

Taksirli sorumluluğun esasını önlenebilir olan istenmeyen zararlı sonuçları önlemeye yönelik objektif davranış kurallarına uymama olup taksirli sorumluluğu belirten özellik, tedbirsizlik ve özensizliktir, yani tedbir almak ödevinin ihlal edilmesidir. Nitekim 5237 sayılı TCK da taksirin esasını dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlaline dayandırmaktadır. Taksir, zararlı sonucun gerçekleşmemesi için iradenin yeterli olarak kullanılmaması ve dolayısıyla objektif dikkat ve özenin gösterilmemesi ile ortaya çıkmaktadır[1].

Taksirin unsurları şunlardır; fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması, özen yükümlülüğünün yerine getirilmemiş olması, hareketin iradi olması, neticenin öngörülebilir olması ve hareket ile netice arasında nedensellik bağının varlığıdır.

Taksir basit taksir ve bilinçli taksir olarak ikiye ayrılmaktadır. Basit taksir, taksirin en çok karşılaşılan şekli olup, objektif dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak fail tarafından öngörülebilir nitelikteki neticenin öngörülmemesidir. Fail dikkat ve özen yükümlülüğüne uygun davransaydı neticeyi öngörebilecek ve netice meydana gelmeyecektir[2]. Bilinçli taksir, tipe uygun, hukuka aykırı bir neticenin gerçekleşmesi ihtimal dâhilinde bulunmakla beraber, failin neticeyi öngörmesine rağmen, bu neticeleri önleyebileceğine yükümlülüklere aykırı biçimde güvenerek çaba sarf etmesine karşın istenmeyen neticenin meydana gelmesi halidir[3]. Yargıtay’ın bilinçli taksir olası kast ayrımına ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir;”Olay günü Ahmet .. ve Şükrü .. maktul Aziz ve katılan Hasan’ın babaları olan katılan Ramazan …’in işletmiş olduğu oto yıkamacıya geldikleri, … 7560 plakalı aracı temizlemesi için yıkamacıya bıraktıkları, ayrıca araçta av tüfekleri olduğunun söylenmesi üzerine, aracın bagajında bulunan iki adet av tüfeğinin maktulün kardeşi Ömer tarafından işyerinin yazıhanesinin duvar dibine bırakıldığı, daha sonra maktulün arkadaşı suça sürüklenen çocuğun olay yerine geldiğinde, önce uzun süreden beri arkadaşı olan Aziz ile bir süre sohbet ettiği, daha sonra suça sürüklenen çocuğun dükkân içerisinde yazıhane olarak kullanılan yere geçtiği, burada katılan Hasan’ın suça sürüklenen çocuğa tüfekleri göstererek dokunmamasını istediği, buna rağmen suça sürüklenen çocuğun Ahmet Eşen adına kayıtlı olan av tüfeğini alıp kurcalamaya başladığı, Hasan’ın suça sürüklenen çocuğu uyardığı ancak suça sürüklenen çocuğun Hasan’ı dinlemediği ve tüfeği kurcalamaya devam ettiği, bunun üzerine Hasan’ın Aziz ve Ömer’e durumu haber verdiği, bir süre sonra maktul Aziz’in suça sürüklenen çocuğun bulunduğu dükkân içindeki baraka tipi yere geldiği, suça sürüklenen çocuğa 2-3 metre mesafede durup suça sürüklenen çocuğu uyardığı sırada suça sürüklenen çocuğun tüfeğin ateş alabileceğini ve ölüm neticesinin gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, öngördüğü neticenin gerçekleşmemesi için çaba sarf etmediği ve dolayısıyla kabullenip kayıtsız kalarak tüfeği Aziz’e doğru doğrultup bir el ateş ettiği, bu şekilde silahtan çıkan saçmalardan dolayı maktul Aziz’in hayatını kaybettiği, katılan Hasan’ın ise yaşamını tehlikeye sokacak şekilde yaralandığı, bu şekilde maktul Aziz’e yönelik olası kastla öldürme, katılan Hasan’a yönelik ise olası kastla yaralama suçunu işlediği anlaşılmıştır. Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin suça sürüklenen çocuk tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, alınan raporların yeterli ve hüküm kurmaya elverişli olduğu, suç vasfının tespitinde isabetsizlik bulunmadığı, eyleme uyan suç vasfı ile yargılama sonucunda oluşan kanaat ve takdire göre ceza yaptırımının yasal bağlamda ve gerekçesi gösterilerek belirlendiği, anlaşıldığından katılanlar vekili ile suça sürüklenen çocuk müdafiinin temyiz sebeplerinin incelenmesinde hukuka aykırılık bulunmamıştır”[4].

Gerek bilinçli gerekse basit taksirde, fail gerçekleşen neticeyi istememektedir. Basit taksirde, fail öngörmesi gerekeni öngörmemekte, bilinçli taksirde ise, öngördüğü halde gerçekleşmesini istemeyip, bunun için gerekeni yapmaktadır[5].

Bilinçli taksir halinde ceza artmakta olup taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez. Ancak bilinçli taksir halinde failin sadece cezasında indirim yapılabilir. Bilinçli taksir halinde faile verilecek ceza, TCK’nın 22/3. maddesi uyarınca, üçte bir oranından yarı oranına kadar artırılır. Bu itibarla taksirin bilinçli taksir kabul edilmesi, cezayı ağırlaştıran bir durumdur. (TCK m.22/6). TCK’nin 22/6. maddesinde düzenlenen şahsi cezasızlık nedeni basit taksir bakımından söz konudur. Bilinçli taksir halinde failin cezai sorumluluğu devam etmekte, fakat cezasından indirim yapılır.

Şikâyet bakımından farklılık arz etmektedir. Şöyle ki, taksirle yaralama suçu bakımından soruşturma ve kovuşturma şikâyete bağlıdır. Bilinçli taksir durumunda ise, TCK’nin 89/1. maddesi kapsamındaki yaralama suçu hariç, diğer yaralama şekillerinde şikâyet aranmaz(TCKm.89/5).

Hürriyeti bağlayıcı cezanın adli para cezasına dönüşmesi bakımından farklılık bulunmaktadır. Gerçekten taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası, uzun süreli olsa bile TCK’nin 1/a. maddesi uyarınca adli para cezasına çevrilebilmektedir. Buna karşılık, bilinçli taksir durumunda hapis cezası ancak kısa süreli olduğu takdirde adli para cezasına çevrilebilmektedir; uzun süreli olduğu takdirde adli para cezasına çevrilmesi TCK’nın 50/4. maddesi gereği mümkün değildir. Sanık hakkında bilinçli taksir ile öldürme veya yaralama suçların dan verilen 1 yıldan fazla hapis cezası, hapis cezasının uzun süreli olması nedeniyle TCK’nın 50/4. maddesi uyarınca para cezasına çevrilemez[6].

Bilinçli veya basit taksir halinde kaç kişi yaralanmış veya ölmüşse özel bir içtima hali kabul edilerek eylem tek suç olarak kabul edilmiştir. Oysa doğrudan veya olası kast halinde ölen ve/veya yaralanan kişi sayısınca suç oluşmaktadır. Bilinçli taksir halinde ceza artırılırken olası kast halinde ise ceza azaltılmaktadır.

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     Apaydın, Kusurluluk, 203.

[2]     Apaydın, Kusurluluk, 235.

[3]     Apaydın, Kusurluluk, 244-245.

[4]     Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 3. 07. 2024 tarihli, 2023/544 esas ve 2024/4953 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5]     Önder, Ayhan, Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul 1992, 336; Centel / Zafer / Çakmut, 411.

[6]     Apaydın, Kusurluluk, 48