İZİN VERİLEN RİSK KAVRAMI IŞIĞINDA MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON AYIRIMI

İZİN VERİLEN RİSK KAVRAMI IŞIĞINDA

 MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON AYIRIMI

I. İZİN VERİLEN RİSK

İzin verilen risk; tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesindeki hareketlerden dolayı istenmeyen sonuçlar meydana gelse bile bunun sorumluluğunun hekime yükletilemediği durumdur. Burada önemli olan hekimin somut olayın özelliklerine göre gerekli özeni göstermesi ve önlemleri almasıdır. Ayrıca hekimin her bir tıbbi müdahaleden hasta veya hasta yakınlarına hastalıkları konusunda aydınlatması, risklerini anlatması ve bu işlemler için yazılı onaylarını da alması önemlidir. Bu durum, bilgilendirerek izin alma olarak tanımlanmaktadır. Bu gibi hallerde komplikasyondan söz edilir[1].

 Tıbbi müdahaleler “izin verilen risk” kapsamında gerçekleştirilmektedir. Tıbbi müdahalelerde her an için zararlı bir neticenin meydana gelmesi söz konusu olabilmektedir. Tıpta “komplikasyon” olarak adlandırılan durum ile hukuktaki “kabul edilebilir risk/izin verilen risk” kavramları eşdeğerdir. Tıbbi uygulamanın bakım standardına uygun olmasına rağmen ortaya çıkabileceği ilgili çevrelerce kabul edilmiş olan ve her türlü tedbirin alınmasına rağmen ortaya çıkmasından kaçınılamayan zararları komplikasyon olarak; ihmal, bilgi ve beceri eksikliği ve benzeri nedenlerle ortaya çıkan bakım standartlarından bir sapmayı da içeren ve hastada bir zararla sonuçlanan, hatalı olduğu kabul edilen tıbbi uygulamaları ise tıbbi uygulama hatası olarak kabul etmek gerekmektedir[2].

Hukuken, yapılan bir hareket ne kadar zorunlu ise, izin verilen risk de o kadar büyüktür. Bir hukuki yararın tehlikeye sokulması, yararın elde edilmesi bakımından tek araç ise, kısacası başka çare yok ise, o takdirde hukuki yararın tehlikeye sokulmasına izin verilmektedir[3]. Hekimin faaliyeti çok önemli hukuksal yararlar üzerinde gerçekleştirildiğinden ve hasta hekimin davranışının amaca uygunluğunu veya hatalarını denetleme imkânına sahip olmadığından, hastanın, hekimin yanlış uygulamasını fark etmesi ve buna karşı koyması kural olarak zor bulunduğundan, uygulama, hekimin özen yükümlülüğü konusunda yüksek standartlar belirlemektedir[4].

Hastayı tedaviye yönelik olarak tıp bilimi standartları kapsamında alınan riskler yapılan tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getirmektedir. Ancak alınan riskin hastanın iyileşmesi açısından en az zararlı bir tedavi yöntemini seçmeye ilişkin olmalıdır. Bu durumun somut olayın özelliklerine göre müdahalenin gerekliliği gözetilerek tıp biliminin gelişimi de dikkate alınmak suretiyle titizlikle incelenerek değerlendirilmesi gerekir. Riskin amaçlanan iyileşme ile orantılı olması şarttır. 

II. KOMPLİKASYON

Hastaya yapılan ve tıbbi standartlara uygun bir tıbbi müdahale sonucunda ortaya çıkan olumsuz veya istenmeyen bir durum, her türlü önleme ve imkâna rağmen öngörülememişse, o tıbbi müdahalenin komplikasyonu meydana gelmiş olur[5].

Komplikasyon,  öngörülmeyen ya da öngörülse bile önlenemeyen durum olup  bilgi ve beceri eksikliğinden kaynaklanmaması  şarttır. Hekimin tıp biliminin standartlarına uygun bir şekilde,  tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde davranarak objektif özeni göstermesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen neticeden sorumlu olmayacağı belirtilmektedir. Hasta tıbbi uygulama sırasında ve sonrasında kusur olmadan da oluşabilecek istenmeyen sonuçları, komplikasyonları bilirse ve uygulamaya onay verirse tıbbi müdahale hukuka uygun olur[6].

Komplikasyon, tıp biliminin standartlarına uygun olarak izin verilen risk kapsamında bir müdahale yapılmasına rağmen, önlenemeyen ve/veya öngörülemeyen istenmeyen zarardır. Bütün hekimlik  uygulamaları hastalar yönünden belirli bir risk oluşturmaktadır. Bu riskler, hekimlik  uygulamalarının doğasından kaynaklanmakta, büyük kısmı  hekim  tarafından gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsa bile kaçınılmaz nitelik taşımaktadır. Buradaki riskler izin verilen risk çerçevesinde kaldığı müddetçe bunun adı komplikasyon (istenmeyen durum) olmaktadır[7].       Komplikasyon, hastanın ya da hekimin elinde olmadan gelişen, istenmeyen gelişmelerdir. Örneğin, ameliyat sırasında sterilizasyona ne kadar dikkat edilirse edilsin enfeksiyon riski her zaman vardır; alınan standart önlemlere rağmen enfeksiyon gelişirse bu bir komplikasyondur[8]. Komplikasyon olduğu hallerde tıbbi müdahale tıp biliminin gereklerine uygun olup, tıbbi uygulama hatasından veya  hekimin kusurundan bahsedilemeyeceğinden, eylemle ilgili olarak hekimin ceza sorumluluğundan söz edilemez.

Hastada oluşan zararlı sonuç öngörülemiyor ve önlenemiyorsa veya öngörülebilse bile (hastanın yeterince aydınlatılmış, onamı alınmış olması ve uygulamada kusur olmaması şartı ile) önlenemiyorsa bu durumun kaza ve komplikasyon başlığı altında değerlendirilmesi gerekir[9]. Komplikasyonun niteliği, sıklığı, olumsuz sonucun erken fark edilebilme, engellenebilme durumu gibi konular değerlendirilmeli ve tıbbi uygulama hatasını değerlendiren bilirkişiler bilimsel verilere göre komplikasyonu tanımlamalıdır[10]. Komplikasyonun iyi yönetilmemesi  tıbbı hata olarak kabul edilmektedir.

III.  MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON ARASINDAKİ FARKLAR

Yapılan tıbbi müdahale, klasik tıp bilgilerinde, uluslar arası literatürde komplikasyon olarak adlandırılıyorsa ve bu müdahale tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde yapılmışsa, istenmeyen sonuçlar meydana gelse bile,  hekime herhangi bir sorumluluk yüklenemeyecektir. Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi, hekimin  tanı ve/veya tedavide tıbbi standart ile belirlenmiş davranış biçimlerinden farklı davranması veya görev ihmali sonucu, hastada geçici sağlık bozulmasından, ölüme kadar giden bir değişkenlikte zarar neden olunması halinde ise tıbbi uygulama hatası söz konusu olacaktır. Zamanında fark edilmez veya fark edilmesine karşın gerekli önlemler alınmaz ya da fark edilip önlem alınmasına karşın yerleşmiş standarda uygun tıbbi girişimde bulunulmaz ise komplikasyon  tıbbi uygulama  hatasına dönüşür[11].

Hekimler tıbbı uygulamalarını hastaları tedaviye yönelik olarak izin verilen risk kavramı çerçevesinde ifa ederler. Tıbbi müdahalenin olay bazlı olarak kişiden kişiye kişinin vücut direncinden kaynaklı  riskleri bulunmaktadır “İzin verilen risk” olarak ifade edilen, tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde hareketleri dolaysıyla kötü sonuçlar oluşsa bile, hekime  sorumluluk yükletilmemektedir. Bu nedenle,  hekimin ceza almasını ya da almamasını belirleyecek, komplikasyon- tıbbi uygulama hatası ayrımının çok iyi yapılması gerekir[12]. Hekimin tıbbi müdahale sırasında, bütün riskleri önleme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Hekim, yerine göre riski de üstlenmek de zorundadır. Burada esas olan  hekimin, ilgili müdahalenin fayda ve risklerini tartması, değerlendirmesi ve ona göre karar vermesidir[13].

Hekimin istenmeyen zararlı sonucu önlemek amacıyla, izin verilen risk kapsamında hastanın tıbbi müdahale sırasında yaşayabileceği olası zararlı  tüm sonuçları önleme gibi bir yükümlülüğü bulunmamaktadır. Hekimin somut durumun özelliklerine göre tıp biliminin gereklerine uygun tedavi edip etmediğinin belirlenmesi  ve tıbbi izin verilen risk kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

Tıbbi müdahale sonrası ortaya çıkabilecek olumsuz veya istenmeyen durum biliniyor, öngörülüyor ama hekim bilgi ve tecrübesi ile sahip olduğu medikal donanım sayesinde bu istenmeyen olumsuz neticenin oluşmasını önleyebileceği hâlde bunu yapmamış veya yapamamışsa, tıbbi  uygulama hatası gündeme gelir. Buna göre, müdahalenin yapılmaması, hasta vücudunda yabancı madde unutulması, eksik ön muayene ve yetersiz hasta öyküsü alma, tetkike  yönelik gerekli ve yeterli tetkiklerin yapılmaması, doğru tedavi yönteminin seçilmemesi, tedavi sonrasında yeterince danışma ve tavsiye hizmeti verilmemesi, organ ve/veya hastanın karıştırılması, oluşan veya oluşmaya başlayan bir komplikasyonun fark edilememesi, müdahale sırasında hatalı teknik ve yöntemler kullanılması, hastane sevkinin veya ilgili uzman hekime danışılması işleminin geç yapılması, tetkik veya tedavi sırasında gerekli hijyen ve enfeksiyon kurallarına uyulmaması gibi durumlar, tıbbi uygulama hatası   olarak değerlendirilebilir[14].

Komplikasyon, tıp mesleğinin icrası sırasında hastayı zarara uğratan, tıbben istenmeyen ancak öngörülebilen kötü sonuçtur. Gerçekleştirilen her tıbbi müdahalenin hafif ya da ağır boyutta riskleri mevcuttur. Bu riskler, kimi zaman ek tedaviler ile bertaraf edilebilirken, kimi zaman da ölüme neden olabilmektedir. İşte bir tıbbi müdahalede, doğru endikasyon, doğru tanı ve uygun tedavi ile birlikte, gösterilen tüm dikkat ve özene rağmen, hastada, herhangi bir komplikasyon gelişmiş olmasına rağmen komplikasyona; hekim tarafından, doğru şekilde müdahale edilmiş, gerekli tedavi uygulanmış olmasına rağmen, hastada bir zarar meydana gelmişse, bu zarardan dolayı artık hekim  için sorumluluk söz konusu olmayacaktır. Örneğin, dünyada ilk çift kol ve bacak nakli sonrası gelişen komplikasyon sonucu hastanın vefat etmesine ilişkin olarak; olguda endikasyon doğru ise -tıbbi, sosyal ya da psikolojik endikasyon- ve müdahalenin komplikasyonlarına ilişkin olarak hasta yeterince bilgilendirilmiş ve rızası alınmışsa, meydana gelen tıbben asla istenmeyen sonuç olan komplikasyona bağlı ölümden, hukuksal bağlamda eylem ve zarardan,  hekim sorumlu olmayacaktır. Çünkü bu tür nakillerde, hastanın vücudunun nakledilen organı kabul etmemesi tıbbi açıdan “komplikasyon” olarak nitelendirildiğinde, ortaya çıkan ölüm sonucu hukuken de izin verilen risk kapsamında değerlendirilecektir[15]. Diğer bir ifadeyle, tıp biliminin tehlikeli yapısı gereği izin verilen riskli or­tam içinde, tıp biliminin standartlarına ve tekniğine uygun olarak, ehliyetli kişilerce, hastanın hukuka uygun rızası alınarak ve kusur, ihmal olmaksızın gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler sırasında oluşan önlenemez sonuçların, yani komplikasyonun gerçekleşmesi halinde  hekime  yüklenmesi söz konusu değildir[16]. Komplikasyon oluşumunda hekim çok etkili olamıyorken, tıbbi  uygulama hatasının  oluşumunda hekim bilgisizliği, ilgisizliği ve tecrübesizliği  nedeniyle etkili şekilde rol oynamaktadır. Bunun sonucu olarak, komplikasyon durumunda herhangi bir kusur yüklenemeyen hekim, tıbbi  uygulama hatasında doğrudan kusurlu görülmektedir[17].

Komplikasyonun hekim tarafından iyi yönetilememesi halinde tıbbi müdahale standartlara aykırılık oluşturduğundan, tıbbi uygulama hatası olarak değerlendirilmek suretiyle hekimin cezai sorumluluğu bulunacaktır. Yapılan tıbbi müdahalenin standartlara uygun olup olmadığı, komplikasyon oluşup oluşmadığı ve komplikasyonun iyi yönetilip yönetilmediği bilirkişi incelemesini gerektirmekte olup bilirkişi raporunun olayı aydınlatacak nitelikte ve yeterlilikte olması gerekir.

SONUÇ

Tıbbi müdahalede sırasında ve sonrasında hekim tarafından tıp bilimi standartları kapsamında gereken tıbbi müdahaleler gereği gibi yapılmış olmasına rağmen zarar meydana gelmişse müdahaleyi yapan hekime kusur izafe edilemez. Diğer bir ifadeyle, tıbbi müdahalenin doğası gereği hastanın bünyesinden kaynaklanan öngörülemeyen ya da önlenemeyen zararlı sonuç oluştuğunda bu öngörülemeyen ve önlenemeyen istenmeyen zararlı sonuçtan hekim ceza hukuku açısından sorumlu tutulamaz. 

Hastayı tedaviye yönelik olarak tıp bilimi standartları kapsamında alınan riskler yapılan tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getirmektedir. Ancak alınan riskin hastanın iyileşmesi açısından en az zararlı bir tedavi yöntemini seçmeye ilişkin olmalıdır. Bu durumun somut olayın özelliklerine göre müdahalenin gerekliliği gözetilerek tıp biliminin gelişimi de dikkate alınmak suretiyle titizlikle incelenerek değerlendirilmesi gerekir. Riskin amaçlanan iyileşme ile orantılı olması şarttır. 

CENK AYHAN APAYDIN

Avukat-Yazar


[1] Çolak,  s.  96.

[2] Oğuz Polat, Tıbbi Uygulama Hataları,  1. Baskı,  Seçkin Yayınevi, Ankara, 2005, 31-32.

[3] Atilla Öztürk, “ Adli Tıp Uygulamasında Hekim Hataları ve Hekimin Sorumluluğu”(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi),  İstanbul, 2002, s. 30. 

[4] Hakan  Hakeri, “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”, https://www.toraks.org.tr/site/sf/books/pre_migration/966bcb30758ee1957827b5beb1b5b88e396a3b99b5346b05fb6028dd2fe2c667.pdf, s. 26. (Erişim tarihi:01.06.2024).

[5] Hakeri, “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”,  s. 24.

[6] Can ve diğerleri, s. 73.  

[7] Ahmet Çolak,  “Komplikasyon mu? Malpraktis mi? Malpraktis Davalarının Asli Unsurları”, Hekim Forumu Dergisi, Y: 2003, Nisan- Mayıs, s. 32..

[8] Ünver, Sağlık Alanında Ceza Hukuku Sorumluluğunun Temel Prensipleri, s. 5.

[9] Can ve diğerleri, 73-74.

[10] Can ve diğerleri, 73.

[11] Ebru Atıcı Sevindik,  “Hekimin Meslek Hatalarından Kaynaklanan Hukuksal ve Cezai Sorumluluğu” (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi ), Adana, 2006, s. 69.

[12] Aysun Balseven Odabaşı / Ali Rıza Tümer,  “Çekinik (Defansif) Hekimlik; Yeni Türk Ceza Kanunu’nun

Uygulanma Aşamasında Toplumu Bekleyen Tehlike “,   C:15, S:4,  Ankara,  2006, s. 57.

[13] Bkz. Hakeri, , “Tıp Hukukunda Malpraktis Komplikasyon Ayrımı”,  s. 26.

[14] Fatma Yücel Beyaztaş , “Dört Olgu Nedeniyle Tıbbi Yanlış Uygulama”, Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) Tıp Fakültesi Dergisi, Sivas, 2001, C. XXIII, S. 1, s. 50.

[15] Akyıldız,  s.  210.

[16] Savaş, s.  66.

[17] Beyaztaş, s. 50.

İMAR KİRLİLİĞİNE NEDEN OLMA SUÇU

İMAR KİRLİLİĞİNE NEDEN OLMA SUÇU

  1. Genel Olarak

Canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri sağlıklı bir çevrede yaşamalarına bağlıdır.  Doğanın bozulması çevre sağlığının bozulması anlamına gelmekte olup diğer varlıklar gibi, insanların da kaliteli yaşam standardının düşmesi ve hatta gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu imkânın ortadan kalkmasına neden olacaktır[1].

İmar kirliliğine neden olma suçu TCK’nın 184. Maddesinde şöyle düzenlenmektedir; (1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır.(5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkûm olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.(6)  İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz.

İmar mevzuatında belirlenen usul ve koşullara aykırı olarak inşa faaliyetinde bulunmak, suç olarak tanımlanmış­tır. Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmakla suçun unsurları  oluşur. Böylece, sadece binayı inşa eden yüklenici, taşeron, usta veya kalfa değil; inşaatın sahibi de, bu suçtan dolayı fail olarak sorumlu tutulacaktır. Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılması ya müsaade edilmesi, ayrı bir suç olarak tanım­lanmıştır.  Yapı kullanma izni alınmamış binalarda her­hangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade edilmesi, ayrı bir suç oluşturmaktadır.  Beşinci fıkrada bu madde hükümlerinin uygulanma alanı ile ilgili sı­nırlama getirilmiştir. Bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanabilecektir. Örneğin organize sanayi bölgeleri, özel imar rejimine tabi bölge niteliği taşımaktadır. Ancak, sınai ürünlerin üretiminin yapıldığı tesisler açısından bu sınırlama kabul edilmemiştir. Bu bakımdan, köy sınırları içinde inşa edilen, sınai ürünlerin üretiminin yapıldığı tesisler açısından da bu madde hükümleri uygulanabile­cektir[2].

TCK’da “imar kirliğine neden olma” başlığı altında üç ayrı suça yer verilmiş olup bu suçlar ceza yaptırımına tabi tutulmuştur[3]. Fail ancak gerçek kişi olabilmekte olup tüzel kişiler fail olamazlar. Bu suç, bir tüzel kişinin yararına işlenebilir ya da tüzel kişi aracılığıyla işlenebilir. Bu hallerde suç tüzel kişilik kapsamında işlense bile suçu işleyen kişiler bizzat gerçek kişiler olduğundan dolayı, tüzel kişilere ceza yaptırımı değil, güvenlik tedbiri yaptırımı uygulanacaktır[4].

 Olması gereken ceza hukuku açısından inşaat sahibi yahut taşeron kişinin cezai sorumlulukları ile ilgili bir araştırma yapılması mantıklı ve gerekli iken, inşaat aşamasında görevi salt inşatta işçilik yahut yüklenici yahut alt yüklenici olan kişilerin yapının ruhsatsız olduğunu bilmeleri dahi gerekmediğinden ceza sorumluluklarının araştırılması yoluna gidilmemesi gerekir [5].

 TCK 184/1. maddesine göre suçun faili, ruhsatsız/ruhsata aykırı bina yapan veya yaptıran kişidir[6]. TCK’nın  184/2 . maddesinde ise fail su, elektrik veya telefon bağlanmasına izin veren kimseler suçun faili olmaktadır.  TCK‘nın 184/1. maddesinde ruhsatsız veya ruhsata aykırı bina yapma veya yaptırma cezalandırıldığından, bina yapıldıktan sonra ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapılan bu binada kiracı olarak oturan kişiler imar kirliliğine neden olma suçundan sorumlu olmayacaktır[7]. İmar kirliliğine neden olma başlığı altında düzenlenen üçüncü suç tipinin faili ise üçüncü fıkrada belirtilmiş olup fail, yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icra edilmesine müsaade eden kişidir. Başlı başına anılan türde yapılarda sınai faaliyet yapan kişilerin bu maddeye göre fail sıfatı olmayacaktır[8].

Mağdur kavramı gibi kanunda açıkça tanımlanmamış olan “suçtan zarar görme” kavramının, gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında; “suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulandığı, buna bağlı olarak da dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceğinin kabul edildiği, bu hususun, Ceza Genel Kurulunun 11/04/2000 gün ve 65–69, 22/10/2002 gün ve 234–366, 04/07/2006 gün ve 127–180, 03/05/2011 gün ve 155–80, 21/02/2012 gün ve 279–55, 15/04/2014 gün ve 599-190, 28/03/2017 gün ve 214-206 sayılı kararlarında; “dolaylı veya muhtemel zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça ifade edildiği ve Ceza Genel Kurulunun 25/03/2003 gün ve 41–54 sayılı kararında da “tazminat ödenmesi, itibar zedelenmesi ve güven kaybı” gibi dolaylı zararlara dayanarak kamu davasına katılma olanağı bulunmamaktadır[9].  İmar kirliliğine neden olma suçlarında imara aykırı inşaatın sınırları içerisinde bulunduğu belediye başkanlığı suçtan zarar gören olup katılma talebinde bulunma hak ve yetkisine sahip bulunmaktadır.

İl Kültür Müdürlüğünün imar kirliliğine neden olmak suçundan yapılan yargılamaya katılma ve tesis edilen hükmü temyiz etme hak ve yetkisi bulunmamaktadır[10].

TCK’nın 184. maddesi kapsamında, imar kirliliğine neden olma suçuyla, imar mevzuatındaki idari işleyişi korunmaktadır. Bu nedenle, bu yasanın karma hukuki konulu bir suç olduğu ve suçla hem çevrenin hem de imar düzeninin korunduğu kabul edilmelidir[11]. İmar mevzuatına aykırı yapılaşmalar beraberinde çeşitli çevre kirliliklerine neden olmaktadır. Bundan dolayı imar kirliliğine neden olma suçunda hukuki amaç, toplum içinde yaşayan insanların çevre haklarının korunmasıdır. İmar kirliliğine neden olma fiilinin kanunda düzenlenmiş olduğu yerden de çıkarılacak sonuca göre, bu suçun düzenlenmesinde suçla korunan hukuki değer çevre hakkıdır. Sağlıklı ve düzenli yapılaşma ile insanların refah seviyesi arttırılarak daha düzenli bir çevrede yaşama hakkı kanun ile koruma altına alınmıştır[12].

TCK’nın 184. maddesi ile korunan hukuki değer,  insanın, toplumun ve çevrenin korunmasıdır. Ülkemizde imar kirliliğine neden olma suçunun sosyal, ekonomik ve hukuki nedenlere bağlı olarak işlenme sıklığı ve yoğunluğu ile sosyal ve toplumsal bir sorun olup faillerin ceza tehdidi ile suç işlemekten alıkonulması gerekir. Ceza hukukunun amacı öç almak olmayıp bireyi, toplumu ve çevreyi korumak olup bireylere hatalarını telafi etme şansını bir onarıcı adalet kurumu olarak TCK’nın 184. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan düzenleme ile şüpheliye veya sanığa sorumluluk yüklenerek, çevreye, bireylere ve topluma verdiği zararları giderme olanağı verilmiştir. Olması gereken ceza hukuku açısından bu düzenlemenin yerinde olduğunu düşünmekteyiz.

Doktrinde TCK ‘nın 184/5. maddesinin etkin pişmanlık olduğu ileri sürülmüş ise de; kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi hali etkin pişmanlık olarak değerlendirilemez. Çünkü  etkin pişmanlığa yer verilen diğer hükümlerin çoğunda, etkin pişmanlık cezayı azaltan veya ortadan kaldıran bir sebep olarak ortaya çıkmakta; fail tarafından gösterilen etkin pişmanlığın hükmedilmiş bir cezanın sonuçlarını ortadan kaldırıcı etkisi kural olarak bulunmamaktadır. Ancak  TCK m. 184/5. maddesi kapsamında kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, yapı ruhsatiyesi olmadığı halde şantiyeye elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden fail hakkındaki soruşturma veya yargılama artık kovuşturmaya yer olmadığı kararı veya kamu davasının düşmesi kararı ile ortadan kalkmaktadır[13].

Kayıt belgesinin alınması eylemi soruşturma veya yargılama konusu olmaktan çıkarmaktadır. Soruşturma veya yargılama devam ederken imar barışı kapsamında yapı kayıt belgesi alınması ve yapı kayıt belgesinin iptaline ilişkin dosyaya yansıyan bir evrak olmaması halinde şüpheli veya sanık imara aykırılık oluşturan durumu eski hale getirdiği için atılı suçtan cezalandırılmayacaktır. Bu imara uygun hale getirme eylemi soruşturma aşamasında ise kamu davası açılmaz iken yargılama aşamasında kamu davasının düşmesi ile sonuçlanmaktadır.

İmar Kanunu’na göre, bina kavramı, kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme veya dinlenmelerine veya ibadet etmelerine yarayan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapıları içermektedir.

TCK’nın 184/1. maddesinde düzenlenen suçun konusu, belediye sınırları veya özel imar rejimine tabi yerlerde bulunan bina ve eklentileridir.  Diğer bir ifadeyle, belediye sınırları veya özel imar rejimine tabi yerler dışında bulunan binalar, TCK m. 184/1 hükmüne konu oluşturmamaktadır[14]. Bir yerin bina olarak kabulü için fiilen kullanılıyor olması gerekmemektedir. TCK m. 184/1 bakımından önemli olan suça konu yerin fiilen kullanılıyor olup olmaması değil; ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak inşa edilip edilmemesidir. Bina ruhsatsız ya da ruhsata aykırı yapıldıktan sonra fiilen kullanılmasa bile, imar kirliliğine neden olma suçu oluşacaktır[15]. Bina ruhsata uygun yapılıp daha sonraki ilavelerle ruhsata aykırı hale gelirse de imar kirliliğine neden olma suçu oluşacaktır.

TCK ‘nın 84/1. maddesinin uygulanabilmesi için, yapılan binanın insan yaşamı için özgülenmiş olması gerekmemekte olup hayvanlar için yapılan bir barınak veya malların muhafazası için yapılan depo da, ruhsata tabi olmak koşulu ile TCK’nın 184/1. maddesi kapsamındadır. İmar Kanunu m. 5’de hayvanlar için yapılan yerlerin de bina kavramına dâhil olduğu açık bir şekilde belirtilmiştir. Yine binanın özel kişilere ait olması ile kamu tüzel kişiliklerine ait olması arasında bir ayırım bulunmamaktadır[16].

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çıkartılan Plansız Alanlar İmar Yönetmeliği’nin 35. maddesinde de şantiye kavramı, “lüzum ve ihtiyaca göre inşaatın devamı süresinde kullanılıp yıkılmak üzere yapılmış binalardır”, şeklinde belirtilmektedir[17]. Görüldüğü üzere, bina ya da yapıların inşa aşamasında çeşitli ihtiyaçları gidermek için yapılan geçici yapılar şantiye olarak nitelendirilmektedir. Şantiyelerin yapılış amacı,  binanın yapılmasına özgülenmek amacıyla,  eşya ve malzemeleri koymak ya da inşaatta çalışan işçilerin barınmasını sağlamaktadır[18].

TCK ‘nın 184/2. maddesindeki suçun konusu ise, şantiyedir. Ancak şantiyenin suça konu olabilmesi için, belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde bulunması gerekmektedir[19]. Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade edilmesi cezalandırılmaktadır.

TCK ‘nın 184/2 . maddesinin uygulanabilmesi açısından bağlantı yapılacak yerin şantiye; bağlanan şeyin ise su, elektrik veya telefon olması şarttır[20]. Yasada eylemler sınırlı bir şekilde belirtildiği için şantiyeye doğalgaz bağlanmasına izin verilmesi halinde imar kirliliğine neden olma suçu oluşmayacaktır.

6948 sayılı “Sanayi Sicili Kanunu”nun birinci maddesinde “sanayi işleri” şeklinde ifade edilmektedir: “Bir maddenin vasıf, şekil, hassa veya terkibini makina, cihaz, tezgâh, alet veya diğer vasıta ve kuvvetlerin yardımı ile veya sadece el emeği ile kısmen veya tamamen değiştirmek veya bu maddeleri işlemek suretiyle devamlı ve seri halinde imal veya istihsal eden yerlerle madenlerin çıkarılıp işlendiği yerler sanayi işletmesi ve buralarda yapılan işler sanayi işleri sayılır[21]. TCK ‘nın 184/3. maddesindeki suçun konusu, icra edilen sınai faaliyettir. İlk iki fıkradaki suçlardan farklı olarak; sınai faaliyetin belediye sınırları içerisinde ya da özel imar rejimine tabi yerlerde icra edilmesi gerekmemektedir. Ayrıca sınai faaliyetin icra edilmesi de izne tabi olmalıdır[22]. TCK’nın  184/3. maddesinde salt sınai faaliyete yer verilmesi nedeniyle müsaade edilen faaliyetin ticari faaliyet olması durumunda, suç oluşmayacaktır[23].

  Özetle yapı kullanma izni alınmayan binalarda yapılan sınai faaliyetin belediye sınırları veya özel imar rejimine tabi yerlerde olması şartı aranmayacak, bu yerlerde olmasa dahi suç işlenmiş sayılacaktır[24].

Bir arazinin veya tarlanın imar kapsamına alınması ve imar planları uygulanarak yapılaşmanın ve bayındırlaşmanın imar planları doğrultusunda olması, gözetim ve kontrollerin imar planları ile düzenli olarak yapılması, altyapı ve üstyapının planlanması gibi hususlar imar kavramının kapsamına girmektedir.  Aynı doğrultuda olma üzere kurulumunun gerçekleştirilmesi, kamusal ve kişisel yapılaşmanın projelendirilmesi, inşaat izinlerinin verilmesi, yapılaşmanın inşaat izinleri doğrultusunda gerçekleşmesinin sağlanmasına yönelik olarak gözetim ve denetimlerin yapılması, projeye aykırı uygulamalarla ilgili yapılacak uygulamalar ve yapılaşmanın kurallara uygun tamamlandığının tespiti imar kavramının konusunu içermektedir[25].

6360 sayılı Kanun’un 6. maddesi ile 5216 sayılı Büyükşehir Belediyeleri Kanunu’nun 5 . maddesinde değişiklik yapılarak, büyükşehir belediyelerinin sınırları il mülki sınırı olarak değiştirilmiş ve yine aynı Kanun’un 1. maddesinin 3. fıkrasıyla, büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde yer alan köylerin tüzel kişiliği kaldırılarak bu köyler mahalleye dönüştürülmüştür. 6360 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarih itibariyle, büyükşehir sınırları içerisinde hukuki anlamda köy bulunmamaktadır. Dolayısıyla, eskiden köy olarak nitelendirilen bu yerlerde inşa edilecek yeni binalar bakımından da TCK m. 184/1-2 hükmü uygulama alanı bulacaktır. Ancak belirtilen bu sonuç, 6360 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce, belediye sınırları dışında yer alan ve köy olarak nitelendirilen yerlerde tamamlanan yapılar için geçerli değildir. Bu nedenle  6360 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce yapımına başlanan ve tamamlanan yapılarla ilgili olarak kanunilik ilkesi gereği TCK’nın 184/1-2 hükümleri uygulanmayacaktır[26].

İmar hukuku, şehirleşmenin yaşamın güvenli, sağlıklı ve huzurlu geçmesini sağlamayı amaçlamaktadır.  Kentteki yönetim sistemini dahi etkileyebilen imar hukuku; planlamanın doğru şekilde olmasını, kent toprağının imarının mevzuata uygun olmasını sağlar. Ayrıca imar mevzuatına göre kenti yönetecek yöneticilerin ve kentin planlamasını yapacak plancıların bu kapsamda yetkilerinin sınırları belirlenmiş olur[27].

Ruhsata aykırı yapı iki şekilde tespit edilir. İlk olarak ilgili idare veya fenni mesulce tespit edilmesi; ikinci olarak ise, ihbar veya herhangi bir şekilde imara aykırı yapı olduğunun belediye ve valiliklerce tespit edilmesidir[28].

İmar Kanunu’nun 32. maddesine göre, ruhsat alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine veya ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılarda projelerine ve ilgili mevzuatınaaykırı yapı yapıldığı ilgili idarece tespiti, fenni mesulce tespiti ve ihbarı veya herhangi bir şekilde bu duruma muttali olunması üzerine, belediye veya valiliklerce o andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur. Yapının imar mevzuatına aykırı olduğuna dair bilgi, tapu kayıtlarının beyanlar hanesine kaydedilmek üzere ilgili idaresince tapu dairesine en geç yedi gün içinde yazılı olarak bildirilir. Aykırılığın giderildiğine dair ilgili idaresince tapu dairesine bildirim yapılmadan beyanlar hanesindeki kayıt kaldırılamaz. Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine asılmasıyla yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır.  Bu tebligatın bir nüshası muhtara bırakılır, bir nüshası da Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne gönderilir. Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mührün kaldırılmasını ister.

Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın devamına izin verilir. Aksi takdirde, ruhsat iptal edilir, ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden tahsil edilir.  Yapı tatil tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren bir ay içinde yapı sahibi tarafından yapının ruhsata uygun hale getirilmediğinin veya ruhsat alınmadığının ilgili idaresince tespit edilmesine rağmen iki ay içinde hakkında yıkım kararı alınmayan yapılar ile hakkında yıkım kararı alınmış olmasına rağmen altı ay içinde ilgili idaresince yıkılmayan yapılar, yıkım maliyetleri döner sermaye işletmesi gelirlerinden karşılanmak üzere bakanlıkça yıkılabilir veya yıktırılabilir. Yıkım maliyetleri %100 fazlası ile ilgili idaresinden tahsil edilir. Bu şekilde tahsil edilememesi halinde ilgili idarenin 5779 sayılı Kanun gereğince aktarılan paylarından kesilerek tahsil olunur. Tahsil olunan tutarlar, Bakanlığın döner sermaye işletmesi hesabına gelir olarak kaydedilir. İdare tarafından ruhsata bağlanamayacağı veya aykırılıkların giderilemeyeceği tespit edilen yapıların ruhsatı üçüncü fıkrada düzenlenen bir aylık süre beklenmeden iptal edilir ve mevzuata aykırı imalatlar hakkında beşinci fıkra hükümleri uygulanır.

İmar kirliliğine neden olma suçu içerisinde düzenlenen her suç birer soyut tehlike suçudur. Zira salt hareketin yapılması tehlikeli sayılmış ve suç olarak ihdas edilmiştir. Ayrıca kanunda bir zararın gerçekleşmesi şartı aranmamıştır. Suçun konusu üzerinde herhangi bir zarar neticesinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılması yoluna gidilmemektedir[29].

2.  SORUŞTURMAYA İLİŞKİN KORUMA TEDBİRLERİ

İmar kirliliğine neden olma suçuaçısından cezaların alt sınırı gözetildiğinde, eğer kaçma ve/veya delilleri karartmaya yönelik kuvvetli suç şüphesi oluşturan olgular bulunmuyorsa gözaltı veya tutuklama tedbirlerinin işletilmesinde hukuk güvenliği ve kamu düzeni açısından hukuki ve fiili yarar bulunmamaktadır.

Soruşturma aşamasındaki ifade sırasında şüphelinin müdafisi yoksa CMK’nın 151/3. maddesi gereğince alt sınırı 5 yılı geçmediğinden müdafi görevlendirilme zorunluluğu bulunmamaktadır.

3. EYLEM

Birinci fıkra seçimlik hareketli bir suç olup yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak yaptırım altına alınmıştır. Taşınmazlarla ilgili olarak imar kanununa aykırılıktan dolayı yapı tatil zaptı düzenlenerek inşaatın mühürlenmesi gerekir.

Yapı ruhsatı almadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapma veya yaptırma eylemleri mütemadi suç özelliği arz etmektedir. Hukuka aykırılık yapı ruhsatı olmadan ya da ruhsata aykırı olarak bina yapmak için başlatılan ilk hareketle başlamakta olup suç burada oluşsa bile temadi devam etmektedir. İcra hareketleri binanın ruhsata uygun hale getirilmesine kadar devam eder. Bur nedenle suç mütemadi suç özelliği taşımaktadır[30].

Yapıya sonradan eklenen ve yapıda esaslı değişikliklere neden olan inşai faaliyetler için de tadilat ruhsatı alınması gerekmekte olup bina ile yan taraftaki bina arasına duvar örmek, balkon yapmak, balkonu büyütmek, çatıya ek oda yapmak veya bodruma oda yapmak şeklindeki inşaata ilişkin  eylemler   TCK’nın 184. maddesinde  düzenlenen suçu oluşturmaktadır.

İkinci fıkra seçimlik hareketli bir suç olup yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etmek yaptırım altına alınmıştır.

Üçüncü fıkrada yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade etmek yaptırım altına alınmıştır.

Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade etme dışındaki hüküm hariç, TCK’nın 184. maddesinin hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır.

4. MANEVİ UNSUR

Bu suç taksirle işlenmez ancak doğrudan kastla işlenebilir. Saik önemli olmayıp özel kast da aranmaz. Suç kastının tespiti çok önemlidir.

5. İŞTİRAK

İştirak; bir kişi tarafından işlenebilen suçun, birden fazla kimsenin önceden işbirliği yapmaları sonucu gerçekleştirmeleri olarak tanımlanmıştır. İştirak bakımından kural olarak bir özellik taşımaz.

Yapı ruhsatı olmadan ya da ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak fiilinde yapan ve yaptıran kişiler müşterek faildirler. Zira yapı ruhsatı olmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak fiili ile yapı ruhsatı olmadan ya da ruhsata aykırı olarak bina yaptırmak fiili aynı suç içerisinde düzenlenen seçimlik hareketleridir. İştirakten bahsedebilmek için aynı suç üzerinde birlikte suç işleme kararının olması gerekir. Bu fıkra açısından yapma ve yaptırma fiilleri aynı suç içerisinde düzenlenen birbirinin alternatifi seçimlik hareketler olduğundan yapan ve yaptıran kişiler arasında müşterek faillik durumu meydana gelecektir[31].

TCK’nın 184/3. maddesinde düzenlenen yapı kullanma izni alınmamış binalarda sınai faaliyete müsaade etme fiili özgü suç olup  fiil ancak sınai faaliyete müsaade etmeye yetkili bir kişi tarafından işlenebilmektedir. Bu nedenle TCK ‘nın 40/2. maddesine göre özgü suçlarda ancak özel faillik sıfatını taşıyan kişiler fail olacaklar ve onlar dışında kalan diğer kişiler ise azmettiren ya da yardım eden olarak suça katılabileceklerdir[32].

6. TEŞEBBÜS

Birinci fıkradaki suça teşebbüs mümkün olup Yargıtay  kararlarında  belirtildiği üzere yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı bina yapma veya yaptırma suçunun tamamlanmış olması için binanın bitirilmiş olmasının gerekmediği, binanın yapımına başlanmış olmasının yeterli olduğuna dair kararlar vermiştir[33].

İkinci fıkradaki suça teşebbüs mümkün değildir. Fiil, yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etmektir. Müsaade etmekten ibaret olan fiilin sırf tek bir hareketten ibaret olduğu ve bunun bölünemez bir hareket olduğunu açık olup hareketin bölünemediği suçlarda teşebbüs mümkün değildir[34].

TCK’nın 184/3. maddesinde düzenlenen fiil yapı kullanma izni alınmamış binalarda sınai faaliyetin icrasına müsaade etmedir. Suç, sınai faaliyetin icrasına müsaade edilmesi ile tamamlanmakta olup teşebbüse elverişli değildir[35].

7. İÇTİMA

TCK’nın 44. Maddesinde farklı neviden fikri içtima düzenlen­miştir. Kişi, işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşumuna neden olabilir; ancak “non bis in idem” kuralı gereğince bu fiilden dolayı ancak bir defa cezalandırılabilir. Gerçekleştirdiği fiilin birden fazla farklı suçun olu­şumuna neden olması durumunda, failin bu suçlardan en ağır cezayı gerekti­ren suç nedeniyle cezalandırılması yoluna gidilmelidir. Böylece, bir fiilden dolayı kişinin birden fazla cezalandırılmasının önüne geçilmek amaçlanmış­tır[36].  2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu Muhalefet suçu ile imar kirliliğine neden olma suçundan ayrı ayrı dava açılmış ise  TCK’nın 44. maddesi gereğince sadece 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu Muhalefet suçundan hüküm kurulmalıdır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; Suça konu yerin arkeolojik sit alanı sınırları içinde kaldığının anlaşılması karşısında 2863 sayılı Kanuna muhalefet suçundan suç duyurusunda bulunularak, dava açılması halinde söz konusu davaların birleştirilmesi suretiyle TCK’nın 44. maddesine göre, sanığın eyleminin 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu’nun 65. maddesinde belirtilen nitelikte olup olmadığı hususu da irdelenerek, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekir[37]. İmar kirliliğine neden olma suçu ile mühür bozma suçu birlikte işlendiğinde gerçek içtima kuralları gereğince her iki suçtan ayrı ayrı hüküm kurulmalıdır.

 İddianame tanzim edilmeden şüpheli imar kirliliğine neden olma eylemini birden fazla kez gerçekleştirirse hakkında TCK’nın 43. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümleri uygulanacaktır.

Özetle ruhsatsız veya ruhsata aykırıbinanın mühürlenmesinde sonra, önce mühür kaldırılmış ve daha sonra inşaata devam edilmiş ise, artık birden fazla hareket söz konusu olduğundan, fikri içtima uygulanamayacaktır. Bu durumda, fail birden fazla kez TCK’nın 184/1. maddesini, bir kez ise TCK ‘nın 203. maddesini ihlal etmiş olacaktır. İki farklı eylemle iki farklı suç tipini ihlal eden fail hakkında  TCK  203. maddesi  ile TCK  184/. maddesi arasında gerçek içtima kuralları gereğince iki ayrı suçtan cezai işlem yapılacaktır.   TCK m. 184/1 maddesinin birden fazla kez ihlal edildiği hallerde bu suç tipi açısından şartları varsa TCK’nın 43. maddesinde  düzenlenen zincirleme suç   hükümleri uygulanmalı,  eğer zincirleme suça ilişkin koşullar oluşmamış ise, faile  hakkında TCK’nın  184/1 hükmünden  iddianame düzenlendikten sonra yeniden imar kirliliğine neden olma suçu işlenmiş ise ikinci kez dava açılmalı  ve suçun unsurlarının oluşması halinde  failin ikinci kez cezalandırılması sağlanmalıdır[38].

İmar kirliliğine neden olma suçu başlığı altında düzenlenen yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etme suçu ve yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade etme suçunun bir kamu görevlisi tarafından işlenmesi halinde içtima durumunun olup olmayacağının tespiti gerekir. Kamu görevlisi tarafından yasada açıkça sayılan bağlantıları yapmak görev tanımı dışında olup kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı davranmasını içermektedir. Bu durum TCK’nın 257.  maddesinde düzenlenen görevi kötüye kullanma  suçunu gündeme getirir. TCK ‘nın 257. maddesine göre belirlenen görevi kötüye kullanma suçundan dolayı  failin  cezalandırılabilmesi için failin  işlemiş olduğu suçun ayrıca kanunda başka bir suçu vücuda getirmemiş olması gerekir. İmar kirliliğine neden olma suçu gibi başlı başına farklı bir suç tipi TCK’da düzenlenmiş olduğundan imar kirliliğine neden olma suçun belirlenen fiilleri icra eden kamu görevlisi aynı zamanda görevi kötüye kullanmak suçundan cezalandırılmayacaktır[39]. Burada genel norm özel norm ilişkisi bulunmakta olup görevi kötüye kullanma suçu torba suç niteliğindedir. Özel bir norm bulunması halinde genel norm olan görevi kötüye kullanma suçundan ayrıca soruşturma yapılamaz. Bu nedenle belirtilen eylemleri gerçekleştiren kamu görevlilerinin soruşturması da soruşturma iznine tabi bulunmamaktadır. Cumhuriyet savcısının doğrudan soruşturma yapma yetkisi bulunmaktadır.

8. GÖREVLİ MAHKEME

Görevli mahkeme asliye ceza mahkemesidir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 12/1.fıkrasına göre, davaya bakma yetkisi, kural olarak suçun işlendiği yer mahkemesine aittir.

9. ZAMANAŞIMI

TCK’nın 66. maddesinde belirtildiği üzere çeşitli suçlar bakımından dava zamanaşımı gerçekleştiğinde, kanunda gösterilen sürelerin geçmesiyle belirli bir suçtan dolayı dava açılamayacağı gibi, açılmış olan davaya da devam edilemez.  Dava zamanaşımının dolması nedeniyle mahkemenin kamu davasının düşmesine karar vermesi gerekir.  5237 sayılı Kanun’un 184. maddesinde yaptırıma bağlanmış suçlar açısından, TCK madde 66/1-e gereğince, dava zamanaşımı sekiz yıldır.

Zamanaşımını kesen nedenlerin varlığı halinde dava zamanaşımı süresi yeniden işlemekte ise de, zamanaşımını kesen en son işlem, 09.07.2015 tarihli savunma olup, anılan tarihten itibaren 5237 sayılı TCK’nın 66/1-e maddesinde öngörülen 8 yıllık zamanaşımı inceleme tarihinden önce 09.05.2023 tarihinde gerçekleşmiş olmakla, dosya içeriği itibariyle de, 5271 sayılı CMK’nın 223/9. maddesindeki derhal beraat kararı verilmesini gerektirir şartlar bulunmadığından, hükmün, gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle kama davasının düşmesine karar verilmesi gerekir[40].

Sanığın yargılama konusu eylemi için 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/1. maddesi uyarınca belirlenecek cezasının türü ve üst haddine göre, aynı Kanun’un 66/1-e maddesi gereği 8 yıllık olağan dava zamanaşımı öngörüldüğü anlaşılmış, 67/2-d maddesi uyarınca zamanaşımını son kesen işlem olan, bozma öncesi mahkûmiyet hükmünün kurulduğu 23.11.2015 tarihinden, temyiz incelemesi tarihine kadar 8 yıllık olağan dava zamanaşımının gerçekleşmiş olduğu belirlenmiştir. Açıklanan nedenle katılan vekilinin temyiz isteği yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nun 321/1. maddesi gereği bozulmasına, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden aynı Kanun’un 322/1-1. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, sanık hakkındaki kamu davasının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/8. maddesi gereği gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle, oy birliğiyle düşmesine karar verilmiştir[41].

10. SORUŞTURMA VE DELİLLENDİRME

Bu suçlar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından re’sen soruşturulur.  Cumhuriyet savcısı şikâyet, ihbar veya başka bir suretle suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrendiği anda gerekli araştırma ve delil toplama sürecini tamamlayarak kamu davası açılmasını gerektirir yeterlilikte delil elde ederse iddianame düzenler. Ön ödeme, uzlaştırma veya seri muhakeme usulleri uygulanamaz. 

Suç duyurusu yazısı ve içeriği, şüphelinin savunması, olaya ilişkin tutanaklar, bilirkişi raporu,  şüpheliye ait nüfus ve adli sicil kaydı, tanık ifadeleri ile soruşturma ve yargılamanın adil yargılanma ilkeleri ışığında yapılması şarttır. Ayrıca maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından suça konu yerde keşif yapılması şarttır. Keşfe hâkimin gitmesi ve atılı suçun unsurlarının oluşup oluşmadığını mahallinde görmesinde hukuki ve fiili yarar bulunmaktadır. Eğer tadilat yapılmış ise keşif tarihi itibarı ile yapılan tadilatlarla ilgili onaylı projenin bulunup bulunmadığı, yapılan bu değişikliklerdeki, eskime, yıpranma, kabarma ve korozyon durumuna göre ve yıpranma oranını da içeren teknik verilerek göre yapılan aykırılıkların ışığında yapım tarihinin tespitinin mümkün olup olmadığının hava fotoğraflarına uygunluğu açısından da araştırılması gerekir. 

İmara aykırılığı ortadan kalkan yapılar hakkında yapı kayıt belgesi düzenlenmesi gerekir. Yapı kayıt belgesi ile elektrik su ve doğalgaz bağlanabilmesi, binada kat mülkiyeti ve cins değişikliği yapılabilmesi, belge alındıktan sonra eksik inşaat işlerinin tamamlanabilmesi, basit onarım ve tadilat yapılabilmesi mümkün olabilmektedir.

Mahkemece sanık hakkında imar kirliliğine neden olmak suçundan dava açılıp sanığın eyleminin Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 02.07.2019 tarihli, 2019/2932 Esas, 2019/11453 Karar sayılı ilamı ile 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici 16. madde uyarınca değerlendirilmesi gerekebilmektedir. Bu durumda mahkemece suça konu yerin sit alanında kalıp kalmadığına ilişkin yapılan araştırma neticesinde davaya konu yerin 1. derece doğal ve 1. derece arkeolojik sit alanında kaldığının ilgili kurumlardan gelen cevabi yazılar ile anlaşılması üzerine 2863 sayılı Kanuna aykırılık suçundan suç duyurusunda bulunulması gerekir.  Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından birleştirme talepli iddianame ile sanık hakkında 2863 sayılı Kanuna aykırılık suçundan dava açılması gerekir.

Mahallinde fen, arkeolog ve inşaat mühendisi bilirkişiler refakatinde keşif icra edilerek, yapıda kullanılan malzemelerin cinsi, yıpranma durumu, renk solmaları, paslanma ve karbonlaşma gibi teknik veriler değerlendirilmek suretiyle suça konu yapılar ve iskelelerin yapılış zamanı ile taşınmazın yer aldığı bölgenin sit alanında kalıp kalmadığı hususları tereddütsüz şekilde belirlenip, sit alanında kaldığının tespit edilmesi halinde, tescile ilişkin Kurul kararının mahallinde usulüne uygun vasıtalarla ilan edilip edilmediği hususu araştırılarak, buna ilişkin belgeler dosya arasına alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun takdir ve tayin edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi hukuka aykırılık oluşturmaktadır[42].

Yapı kayıt belgesinin gerçekliğinin saptanması konusunda Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü vasıtasıyla gerekli araştırmanın yaptırılması gerekir. Davaya konu yapı veya yapıların kim tarafından ne zaman yapıldığının belirlenmesi şarttır.

Suça konu yapının kaldırılarak imara uygun hale getirildiğinin belirtilmesi halinde bu yöndeki savunmaların doğruluk derecesinin belirlenmesi açısından bu işlemlerin ilgili belediye tarafından gerçekleştirilmiş olup olmadığının araştırılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; Sanık müdafisinin temyizinde, suça konu yapının kaldırıldığını belirtmesi karşısında, bu imalatın sanık tarafından yıkılıp yıkılmadığının araştırılması, yıkılmış ise bu işlemlerin ilgili belediye tarafından gerçekleştirilmiş olması halinde, sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesindeki düzenlemeden faydalanabilmesi için yıkım masraflarını karşılayıp karşılamadığı ve sanığa yıkım masrafları açısından katılan Belediye tarafından bildirimde bulunulup bulunulmadığı belirlendikten sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden eksik incelemeyle hüküm kurulması nedenleriyle hukuka aykırılık görülmüştür[43].

11. SAVCILIK VE MAHKEME KARARLARI

11.1. Mahkûmiyet Mütalaası

Cumhuriyet savcısının ruhsatsız veya ruhsata aykırı  bina yapma eylemine ilişkin     açılan kamu davası ile ilgili olarak  esas hakkındaki mütalaası şöyle olmalıdır; Yapılan yargılama sonucunda sanığın belediye sınırları içerisinde kalan .. mahallesi .. ada .. nolu parsel sayılı taşınmaz üzerinde izinsiz ve ruhsatsız bir şekilde bina yapmak sureti ile üzerine atılı imar kirliliğine neden olma suçunu işlediği iddia, suç duyurusu müzekkeresi,  yapı tatil zaptı, bilirkişi raporları, sanık ikrarı, olayın oluş ve işleyiş şekli ile tüm dosya kapsamından anlaşılmakla sanığın eylemine uyan TCK 184/1, 53/1 maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi kamu adına talep ve mütalaa olunur.

11.2. Soruşturma ve Yargılamanın Çerçevesi

Soruşturma ve yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapılması gerekir. İddianame düzenlenmesi için gerekli olan yeterli şüphe halinde suça konu taşınmazın imara uygun hale getirilmemesi halinde Cumhuriyet savcılığı tarafından iddianame düzenlenir. İddianamenin kabulüyle başlayan kovuşturma aşamasında ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışılması ile yargılama sonucu oluşan vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırılması şarttır.

11.3. Delil Yokluğundan Beraat Kararı

 Sanık hakkında her ne kadar imar kirliliğine neden olma suçundan 5237 sayılı TCK’nın 184/1 maddesine muhalefet suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmış ise yapılan yargılamada, sanığın atılı suçu işlediğine dair savunmasının aksini kanıtlayacak şekilde mahkûmiyetine yeterli kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinde, sanığın atılı suçu işlediği sabit olmadığı hallerde CMK 223/2-e maddesi uyarınca sanığın beraatına karar verilmelidir. Sanık eğer kendisini vekil ile temsil ettirmiş ise karar tarihinde yürürlükte olan AAÜT uyarınca sanık vekili için tayin ve takdir olunan vekâlet ücretinin maliye hazinesinden alınarak sanığa verilmesine hükmedilmelidir. Ayrıca yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına karar verilmelidir.

11.4. Düşme Kararı

5237 sayılı Kanun’un 184 üncü maddesinin beşinci fıkrası gereğince, kişinin ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde açılan kamu davasının düşmesine karar verilmesi gerekir.

11.5. Mahkûmiyet Kararı

5237 sayılı Kanun’un 184. maddesine aykırılık halinde suça konu yapınan imara uygun hale getirilmemesi veya soruşturma ile yargılamada Cumhuriyet savcılığına veya mahkemeye sunulan yapı kayıt belgesinin suça konu aykırılığın tamamını kapsamadığının anlaşılması halinde sanık bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile güvenlik tedbirine mahkûm edilmekte olup ayrıca yargılama giderleri de sanığa yükletilmelidir.

11.6.  Yargılamaya Egemen İlkeler

Sanığa yükletilen imar kirliliğine neden olma eylemiyle açılan kamu davasında eylemin sanık tarafından işlendiğinin kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların  istinaf ve/veya temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz olarak belirlenmesi  gerekir. Ayrıca mahkeme tarafından vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırılması ile eylemin doğru bir şekilde nitelendirilmesi ve  verilen cezanın suç için kanunda öngörülen cezaların sınırları içerisinde  takdiri indirim sebepleri de gözetilerek belirlenmesi şarttır. Kısa süreli hapis cezasının koşullarının bulunması halinde paraya çevrilmesi ve taksitlendirilmesi gerekir.

11.7.  Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı Verilemeyeceği

Sanık hakkında hükmedilen hapis cezası iki  yılın altında bile olsa  verilen ceza miktarı açısından 5271  sayılı CMK’nın 231/5 maddesi kapsamında kalmakta ise de; sanığın suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen gidermemesi nedeniyle, Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 2017/1212 esas ve 2017/5885 karar  sayılı ilamı doğrultusunda  5237 sayılı  TCK ‘nın 184/5 maddesindeki düzenleme dikkate alınarak sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemez.

11.8. Cezanın Ertelenmesi Kararı Verilebileceği

5237 sayılı  TCK’nın 51. maddesinin (1). fıkrası gereğince sanığa verilen hapis cezasının 2 yıl veya 2 yıldan az olması, getirtilen adli sicil kaydına göre suç tarihinden önce üç aydan fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması halinde, sanığın suçu işledikten sonra yargılama sürecindeki davranışı nedeniyle pişmanlık duyduğu ve tekrar suç işlemeyeceği konusunda kanaat oluşması nedeniyle sanığa verilen cezanın takdiren ertelenmesine karar verilebilmektedir. Mahkemece erteleme veya talebe rağmen ertelememe kararları gerekçeli olmak zorundadır.

11.9. İstinaf veya Temyiz Aşamalarında Sunulan Yapı Kayıt Belgesinin Sonuçları

Sanık müdafisinin istinaf veya temyiz dilekçesi ekinde fotokopi şeklinde yapı kayıt belgesi sunmuş olması karşısında, sunulan belgenin doğruluğu ile suça konu yerdeki eksikliğe ilişkin olarak düzenlenip düzenlenmediği araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi gerekir[44].

Karar kesinleşinceye kadar alınan yapı kayıt belgesi  ile açılan kamu davası düşmektedir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; ”Sanık hakkında, mevcut bodrum ve zemin kat üzerine kaçak olarak ilave 1. normal kat inşaatı yaptığından bahisle kamu davası açıldığı ve davaya konu imalata ilişkin olarak da sanık tarafından yapı kayıt belgesi alındığı gözetilmeden, hatalı değerlendirmeyle sanık hakkında düşme yerine mahkûmiyet kararı verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur”[45].

Sanık hakkında imar kirliliğine neden olma suçundan cezalandırılması talebi ile kamu davası açılmış ise; sanığın ruhsata aykırı suça konu binayı dava açıldıktan sonra yargılama devam ederken imar barışı kapsamında yapı kayıt belgesi aldığı, yapı kayıt belgesinin iptaline ilişkin dosyaya yansıyan bir evrak olmadığı bu hali ile sanığın aykırılık oluşturan durumu eski hale getirip getirmediğinin, yani suça konu binanın imara uygun olup olmadığının somut olayın özelliklerine göre ilgili belediyeden veya İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünden sorulması gerekir.  5237 sayılı TCK’nın 184/5. maddesi gereğince suça konu binanın imara uygun hale getirilmesi halinde açılan kamu davasının düşürülmesine ve yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına karar verilmelidir.

CENK AYHAN APAYDIN

Avukat-Yazar


[1] Giyik, Abdulbaki, İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu, TBB Dergisi 2018 (134), 72.

[2] TCK’nın 184. Maddesinin gerekçesi.

[3] Aslan, Suzan, İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu,  Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Kamu Hukuku Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2019, 2.

[4] Özgenç, İzzet, Genel Hükümler, 193.

[5] Sütçü, Nezih, “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunun Tahlili”, Legal Hukuk Dergisi, Mart, 2005, S: 27, ( 979-995),  984-085.

[6] Yıldız, Ali Kemal,  “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu ”, GÜHFD – Prof. Dr. Erden Kuntalp’e Armağan (C:II), S:2, Y:2004, 294.

[7] Yılmaz Sacit, Çevre Hukuku Bağlamında Türk Ceza Kanunundaki Çevre Suçları,  Ankara,  2013, 176.

[8] Meran, Necati, “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu Üzerinde Bir İnceleme”, Terazi Hukuk Dergisi, S:29, Ocak 2009, (169-185), 171.

[9] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 17. 10. 2024 tarihli, 2023/3670 esas ve 2024/5476sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[10] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 03. 04. 2024 tarihli, 2024/2804 esas ve 2024/4974 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Giyik, 74.

[12] Aslan, 48.

[13] Giyik, 111-112.

[14] Ceyhan, İbrahim, “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu”, CHD, S: 10, Y: 2009, 90.

[15] Giyik, 80.

[16] Özgenç,  İzzet, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi (Genel Hükümler),  3. Baskı, Ankara,  2006, 916.

[17] Aslan, 26-27.

[18] Yıldız, 296.

[19] Ceyhan, 90

[20] Giyik, 111.

[21] Aslan, 27.

[22] Giyik, 81.

[23] Hafızoğulları, Zeki/ Özen Muharrem, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Topluma Karşı Suçlar,  Ankara,  2012, 70.

[24] Aslan, 29.

[25] Çolak, Nusret İlker, İmar Hukuku,  1. Baskı, İstanbul, 2010,  s. 7.

[26] Giyik, 111.

[27] Kalabalık, Halil,  İmar Hukuku Dersleri, 8. Baskı,  Ankara, 2017,  33.

[28] Aslan, 25-26.

[29] Hafızoğulları/Özen,  Çevreye Karşı Suçlar,  651-652.

[30] Aslan, 70.

[31] Aslan, 93.

[32] Çelen Ömer, “Bir İştirak Şekli Olarak Yardım Etme (Asli Fail Yardım Eden Ayrımı)”, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2015,  99.

[33] Sanığın ruhsatlı olan zemin ve birinci katının üzerine yapı ruhsatiyesi almadan ikinci katının betonarme kolon ve kirişlerinden bazılarının betonunu döktüğü ve tuğla duvarlarını kısmen ördüğünün kabul edilmesi karşısında TCK 184/1’de tanımlanan imar kirliliğine neden olma suçunun oluşması için bina yapılmasına yönelik inşa faaliyetine başlanması yeterli olup, sanık tarafından inşaatı sürdürülen yapının, insanların oturmalarına yarayan konut niteliğinde olduğu ve dolayısıyla 3194 sayılı Kanunun 5’inci maddesinde tanımlanan bina kapsamında kaldığı açık olduğu halde, yapılan imalatların –bina tarifine uymayan- yapı niteliğinde kaldığından bahisle yerinde görülmeyen gerekçe ile beraat kararı verilmesi yasaya aykırılık oluşturmaktadır. Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 04.05.2011 tarihli,  8715 esas ve 6187 sayılı kararı.

[34] Aslan, 92.

[35] Arısoy, Mine, “5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu”, Terazi Hukuk Dergisi, Eylül, 2007, S:13, (87-105),  9

[36] TCK’nın 44. Maddesinin gerekçesi.

[37] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 17. 10. 2024 tarihli, 2023/3670 esas ve 2024/5476 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[38] Giyik, 100.

[39] Meran, 181.

[40] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 17. 10. 2024 tarihli, 2023/3670 esas ve 2024/5476sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[41] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 10. 10. 2024 tarihli, 2021/40261 esas ve 2024/12216 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[42] Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 13. 10. 2024 tarihli, 2022/ 7 esas ve 2024/4937 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[43] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 25. 09. 2024 tarihli, 2022/16357 esas ve 2024/11137 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[44] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 15. 10. 2024 tarihli, 2022/9727 esas ve 2024/12549 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[45] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 09. 10. 2024 tarihli, 2021/39355  esas ve 2024/12163  sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

CEZA MUHAKEMESİNDE HUKUKA AYKIRI DELİL VE İSPAT

CEZA MUHAKEMESİNDE HUKUKA AYKIRI DELİL VE İSPAT

Devletin en önemli görevleri insan hak ve özgürlüklerinin özüne dokunmaksızın kamu düzenini ve kamu güvenliğini sağlamaktır. Bu nedenle ceza yargılamasında yargı yoluyla maddi gerçeğin ortaya çıkarılması, faillerin cezasız kalmamaları, kamu ve toplum düzeni için hayati önem taşımaktadır. Diğer taraftan, suç işlemeyenlerin cezalandırılması da bir o kadar toplumsal barışa, adalet inancına ve hukuk düzenine olan güveni ortadan kaldıracaktır[1]. Ceza yargılamasında biçimsel delil yöntemi kabul edilmediği için, hukuka uygun olarak elde edilmiş olan her şey ispat aracı olarak kabul edilebilir[2]. Delil, maddi gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik geçmişte yaşanan olayı resmeden, akla, mantığa ve hayatın olağan akışına uygun olan ve dosya içeriğiyle örtüşerek eylemin bir bölümünü ve/veya tamamını ortaya çıkaran bilgi, belge, iz, emare, bulgu veya beyanlardır.

Ceza yargılamasında delillerin gerçekçi, akılcı, temsil edici, sağlam, güvenilir, elde edilebilir ve hukuka uygun olması gerekir[3]. Duruşmaya getirilmiş ve hâkim huzurunda tartışılmış bulunan deliller hâkimin vicdani kanaatiyle serbestçe takdir edilir. Deliller serbest olduğu gibi delillerin değerlendirilmesi de serbesttir[4].

Ceza muhakemesinde hukuka aykırı deliller göz önünde bulundurulamaz; bu adil yargılanma ilkesinin bir sonucudur. Adil yargılanma ilkesi devlete, suçla mücadelede görev yapan araştırma, soruşturma ve kovuşturma makamlarına hukuka uygun işlem yapma görevi yükler[5]. Ceza muhakemesi işlemlerinin hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillere dayanmaksızın, hukuki, insani, vicdani ve ahlaki olması gerekir.

Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir(CMK m. 217). Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi şarttır (CMK m. 230).

CMK’nın 148. maddesinde, hukuk devleti ilkesine uygun bir şekilde, evrensel ceza hukukuna egemen ilkeler ışığında kurallara aykırı yöntemlerle ifade alma ve sorgu yöntemleri yasaklanmıştır. Yasak sorgu yöntemleri ile şüphelinin veya sanığın özgür iradesini etkileyecek fiillerde bulunulmasına, araçlar kullanılmasına, ruhsal müdahalelerde bulunulmasına, kanuna aykırı bir vaat verilmesine olanak verilmemektedir. Ayrıca şüphelinin veya sanığın müdafisi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifadenin de şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamayacağı belirtilmiştir. CMK’da, delil elde etme yasaklarına aykırı olarak elde edilen delillerin değerlendirilemeyeceğini mutlak şekilde hükme bağlamaktadır. Nitekim maddenin 3. fıkrasında, yasak usullerle elde edilen ifadelerin, rızayla verilmiş olsa dahi delil olarak değerlendirilemeyeceği belirtilmiştir. Sonradan verilen rızanın da geçersiz olduğu kabul edilmelidir[6].

Mahkeme ispat araçlarını serbestçe değerlendirebilmekte olup duruşmada tartışılan delileri vicdani kanaati çerçevesinde hukuki sınırlar çerçevesinde özgürce değerlendirmektedir. İspat araçlarının sadece kanuna değil hukuka da uygun olması ve ispat yasağı kapsamına girmemesi gerekir. Hâkim ne sanığın ikrarı ne bilirkişi raporu veya başka bir ispat kuralıyla bağlı değildir[7].

Delillerin hukuka uygun şekilde elde edilmiş olması, delil toplama/değerlendirme yetkisinin sınırlarını ya da bir başka deyişle maddi gerçeğe ulaşma amacına ilişkin sınırları ortaya koymaktadır (Fatih Birtek, Ceza Muhakemesinde Delil ve İspat, 2016, 1. Baskı, s. 68). Hukuka aykırılık, ister delilin ikame edildiği anda isterse sonradan öğrenilmiş olsun, hukuka aykırı bir delilin ispat aracı olma ya da maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına ve vicdani kanaatin oluşmasında kullanılamayacağı açık olduğundan, hukuka aykırı şekilde ele geçirilen bulgunun delil vasfını kazanabilmesi mümkün olmayıp, CMK md. 206/2-a hükmü ile de hukuka aykırılığı açık olan bulgu ve beyanların delil olarak ortaya konulması dahi engellenmektedir. Hukuka aykırı delillerle gerçekleşen bir ispat, kanun koyucunun aradığı türden bir ispat değildir (Fatih Birtek, Ceza Muhakemesinde Delil ve İspat, s. 69). Hukuka aykırı delillerin vicdani kanaatin oluşumunda dikkate alınmaması, Anayasal değerde bir ilke olup (Anayasa md. 38/6), hâkimin delilleri serbestçe ve vicdani kanaatine göre değerlendirme yetkisinin de yasal sınırını oluşturmaktadır. Ceza muhakemesinde, ne pahasına olursa olsun maddi gerçeğe ulaşma amacı bulunmadığından, hükmün ve dolayısıyla vicdani kanaatin esasını oluşturan delillerin hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş olması gerekir (CMK md. 217/2). Yargıtay Ceza Genel Kurulu 17.11.2009 tarihli 2009/7-160 esas 2009/264 sayılı kararında da bu konuda: ”… hem ‘delil serbestisi’ hem de ‘delillerin yargıçların kanaatine göre takdir edilmesi’ ilkelerinin belli sınırları bulunmaktadır. Bunlardan biri de, mahkemenin, ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabilecek olmasıdır. Başka bir deyişle, hukuk düzeninin yasakladığı yöntemlerle toplanan kanıtlar mahkemece dikkate alınamazlar. Temel hak ve hürriyetlere yasadışı müdahale suretiyle elde edilen delillerin davalarda hükme esas alınmasının hukuka aykırı sayılması ise, çağdaş hukuk sistemlerinin bazılarında yargısal ilkeler, kimilerinde de pozitif hukuk normları sayesinde mümkün olabilmektedir…” şeklinde tespitlerde bulunmuştur. Hukuk sistemimiz de delile değil, hukuka üstünlük tanımış olup; bu doğrultuda, Anayasa md. 38/6’da ”kanuna aykırı elde edilmiş delil”, CMK md. 148/3’te ”yasak usul”, CMK md. 206’da ”kanuna aykırı elde edilmiş delil”, CMK md. 217’de ”hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş delil”, CMK md. 230/1-b, 289/1-i hükümlerinde ise ”hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delil” kavramlarına yer verilmiştir. Anayasa md. 38/6 ve CMK’da yer alan hükümler dikkate alındığında, delil yasakları emredici nitelikte olduğundan, yasak delillere dayanılarak tesis edilen hükmün şüpheli veya sanık lehine olup olmadığının bir önemi olmayıp, yasak delil kullanılarak kurulan hüküm, şüpheli veya sanığın lehine olsa da ”emredici usul kuralına aykırı davranılmış olması nedeniyle” hukuka aykırıdır (Cumhur Şahin, Yargıtay Kararları Işığında Hukuka Aykırı Deliller ve Değerlendirilmeleri Sorunu, 1998, s. 345 vd). Hukuka aykırı deliller, delil elde etme yasakları ve delil değerlendirme yasakları şeklinde alt başlıklarda tasnif edilebilir. Yine, delil elde etme yasakları, delil konusu, ispat aracı ve ispat metodu yasağı şeklinde alt başlıklara ayrılırken; delil değerlendirme yasakları ise, bağımsız değerlendirme yasakları ve bir normdan kaynaklanan değerlendirme yasakları olmak üzere alt başlıklara ayrılmakta olup; teorik mahiyetteki bu ayrımların, yasak delilin hukuka aykırılığına ya da ispat aracı olup olmamasına bir etkisi bulunmamaktadır. (Fatih Birtek, Ceza Muhakemesinde Delil ve İspat, s. 291). Bu konuda Anayasa Mahkemesi, tek başına ya da belirleyici bir şekilde hukuka aykırı delile dayanılmadığı ya da delilin elde edilişindeki hukuka aykırılığın vicdani kanaatin oluşumuna etki etmediği durumlarda, adil yargılanma hakkının ihlal edilmediğini kabul etmektedir (Nilgün Kaya başvurusu, 31.12.2014 tarihli ve 2012/1146 başvuru numaralı kararı, par. 43). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de hukuka aykırı delilin kullanılmasının adil yargılanma hakkını ihlal edip etmediğini her somut olayda, adil yargılanma hakkına ilişkin güvenceleri nazara alarak ve yargılamayı bir bütün olarak değerlendirerek belirlemekte; ceza yargılaması sonucunda verilen hükmün, hukuka aykırı bir delile dayanması halinde bu delil duruşmada ortaya konulmuş, taraflara bu delile karşı itiraz hakkı tanınmış ve hüküm tek başına ya da belirleyici şekilde bu delile dayandırılmamışsa, adil yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna ulaşmaktadır (Schenk/İsviçre kararı, 12.07.1988 tarihli ve 10862/84 başvuru numaralı kararı par. 48; Popov/Rusya kararı, 11.12.2006 tarihli ve 26853/04 başvuru numaralı kararı, par. 187). Bu itibarla, hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin, mevcut yargılamada niteliği belirlendikten sonra artık başka herhangi bir soruşturma veya kovuşturma işleminde kullanılması mümkün değildir. Delilin hukuka uygun olup olmadığı konusundaki tartışmanın sonucunda, eğer mahkeme tarafından bir delilin hukuka aykırı olduğu yönünde kanaate ulaşılırsa, bu delilin içeriğine bakılmaksızın başka yargılamalarda delil olarak kullanılması söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla, bir delilin hukuka aykırı olduğu belirlendikten sonra; bu delil, belge ise bir zarfa koyulmalı, maddi bir bulgu ise adli emanete alınmalıdır. Ancak, devlet sırrı niteliğinde bir delil söz konusu ise, mahkeme kasasında hüküm kesinleşene kadar saklanmasına karar verilmelidir. Dosya kapsamı itibariyle, hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller değerlendirildiğinde; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ulusal ve uluslararası yararları bakımından sakıncası nedeniyle mahkeme kasasında saklanmasına karar verilen mağdur ve müştekilere ait ses ve görüntü kayıtlarının bulunduğu 7’şer adetten 2 takım (1 takımı orijinal, 1 takımı kopya) olmak üzere toplam 14 adet hard disk ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı, Bakanları ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı başta olmak üzere diğer devlet yetkililerinin görüşme içeriklerinin bulunduğu 3 klasörden ibaret belgenin hukuka aykırı olarak elde edilip, oluşturulduğu; hukuka aykırı şekilde elde edilmeleri ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık makamlarının 26.01.2015 ve 06.02.2015 tarihli cevap yazılarına göre Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken devlet sırrı niteliğinde gizli bilgileri barındırmaları sebebiyle başka soruşturma ve kovuşturmalarda delil olarak kullanılamayacakları, yine nitelikleri nedeniyle saklanmalarının yasal dayanağı bulunmadığı, keza söz konusu materyallere ilişkin devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri siyasi veya askeri casusluk amacıyla temin etme suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinde de bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşıldığından, kurulan mahkûmiyet hükümleri Yargıtay incelemesi sonucunda kesinleştiğinde hukuka aykırı şekilde elde edilen devlet sırrı niteliğindeki bilgi ve belgelerin imhalarına karar verilmesi gerektiği kabul edilmiştir[8].

Delillerin hukuka uygun olarak toplanabilmesi ve maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya çıkarılabilmesi için hukuk mezunu olan ve Cumhuriyet savcısına doğrudan bağlı olan adli kolluğun hayata geçirilmesi şart olup aklın, bilimin ve hukukun ışığında suç bazında delil toplama tekniklerinin ve stratejilerinin geliştirilmesi gerekir.

Ceza yargılamasında kural olarak ispat külfeti bulunmamasına rağmen uygulamada sanığın suçsuz olduğunu kanıtlaması beklenmektedir. Oysa bu durum olması gereken hukuk açısından sakıncalıdır. Çünkü ceza adalet sistemimizde Cumhuriyet savcısı taraf olmayıp şüpheli veya sanığın aleyhine ve lehine delil toplaması gerekirken sadece aleyhe delil toplaması ve lehe delil toplanması yönündeki taleplere karşı kısmen de olsa isteksiz davranması maddi gerçeği amaçlayan ceza adalet sistemimizin temel ilkelerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.

Hukuka yöntemlerle elde edilen sözde delillerin mutlak anlamda delil değerlendirme yasağı kapsamına girdiği açık olup hiçbir istisna olmaksızın hâkime takdir hakkı da tanınmadığı nettir. Bu nedenle hâkim her hukuka aykırı bir delili mutlak bir şekilde reddedilmeli, dosyadan çıkararak, değerlendirme dışı bırakılmalıdır. Hukuka aykırılığın olduğu yerde ne hukuk devleti ne de adalet kavramları olamaz.

Hâkim hakem olmayıp kolluk görevlilerinin ve/veya Cumhuriyet savcısının getirdiği delillerle hâkim bağlı olmayıp serbestçe delil araştırıp bağımsız bir şekilde duruşmada okunan delilleri değerlendirmektedir. Hâkim, kolektif yargılama faaliyeti ışığında iddia ve savunmalar üzerinden olaylar hakkında sorular sorar, irdeler, çelişkileri ortadan kaldırmaya çalışır, sorgular ve vicdani kanaatiyle bir karar vermektedir. Hâkim somut ispat aracına dayanarak karar verecektir. Ancak ispat araçlarından vicdanına uygun olanına güvenmekte ve dayanmakta serbesttir. Dosya kapsamındaki ispat araçları olayı kısmen veya tamamen temsil etmelidir. Aynı dava içerisinde birkaç olay bulunabilir, bir delil olaylardan biri için kullanılabilirken bir diğeri için kullanılamayabilir[9]. Ancak bu durumun takdirde çelişkiye veya belirsizliklere neden olmaması şarttır. Hâkim hükümde hangi olayı hangi deliler ışığında hükme esas aldığını net bir şekilde belirtmesi gerekir.

Cumhuriyet Savcısı Doç. Dr. Cengiz APAYDIN

Avukat  Cenk Ayhan APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Çınar, Ali Rıza, “Hukuka Aykırı Kanıtlar”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S:55, Ankara 2004, 33.

[2] Centel, Nur/Zafer Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 2003, 5.

[3] Kunter, Nurullah / Yenisey, Feridun / Nuhoğlu, Ayşe, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 2010, 1328 vd; Toroslu, Nevzat / Feyzioğlu, Metin, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara 2008, 171.

[4] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 100.

[5] Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 58.

[6] Özkul, Fatih,” Ceza Yargılamasında Hukuka Aykırı Şekilde Elde Edilen Delillerin Değerlendirilmesi Sorunu”, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Y:5 S: 9, Haziran 2017, 43.

[7] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 100.

[8] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 08.05.2023 tarihli, 2022/39808 esas ve 20232715 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[9] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 102.

GİZLİ SORUŞTURMACI

GİZLİ SORUŞTURMACI

Gizli soruşturmacı, gerektiğinde örgüt içine sızmak, gözetlemek, izlemek, örgüte ilişkin her türlü araştırmada bulunmak ve örgütün işlediği suçlarla ilgili iz, eser, emare ve delilleri toplamak ve muhafaza altına almakla görevlendirilen uydurma bir kimlik altında belli olmayan bir süre içinde faaliyet gösteren bir kamu görevlisidir[1]. Gizli soruşturmacı silahlı veya silahsız suç örgütlerine deşifre etmekte çok önemli bir işleve sahip olup gizli soruşturmacının bir kamu görevlisi olması şarttır.

Silahlı veya silahsız suç örgütleri ile mücadelede örgüt içine kolluk görevlisinin yerleştirilerek, örgütün faaliyetlerinin içerden izlenmesi, takibi ve delilerin tespiti için gizli soruşturmacı tayini önemli bir koruma tedbiri niteliğindedir[2].  Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi tedbirini diğer soruşturma tedbirlerinden ayıran iki özellik bulunmakta olup bunlar gizli soruşturmacıya yeni bir kimlik verilmesi ve uzun süreli olarak görevlendirilmesidir[3]. Gizli soruşturmacı ile tanığın korunması kavramları birbirlerinden farklı kavramlardır. Gizli soruşturmacı, delil elde etme ve fail ya da failleri tespit veya yakalamaya yönelik bir koruma tedbiridir. Tanık ise beyan delili olarak kullanılabilecek ve olay hakkında beş duyu organı ile bilgi sahibi olan kişi ya da kişilerin beyanlarının alınmasıdır[4].

Gizli soruşturmacı ancak soruşturma aşamasında görevlendirilebilmekte olup yasada belirli suçlar için belirli şartların gerçekleşmesi halinde görevlendirilebilmektedir. Gizli soruşturmacının hakları olduğu gibi yükümlülükleri de bulunmaktadır.  Gizli soruşturmacının denetimi, korunması ve faaliyetinin netleşmesi açısından belirli süreli olması ve hâkim kararı ile görevlendirilmesi esası kabul edilmektedir. Gizli soruşturmacı esaslı suç işleyemez, hiç kimseyi suça azmettiremez ve kışkırtıcı olarak suç işlenmesine olanak sağlayamaz.

 Gizli soruşturmacı görevlendirilirken keyfi uygulamalardan uzak durulması, hâkim güvencesinin her aşamada gözetilmesi ve insan haklarına saygılı şekilde soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin gerçekleştirilmesi hukuk devleti olmanın zorunluluğudur[5].

Gizli soruşturmacı görevlendirilebilmesi için işlenen suçun kanunda sayılan ve gizli soruşturmacı kullanılabilecek suçlardan olması, suçun işlendiği konusunda kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması, başka yolla delil elde etme imkânının bulunmaması, suçun örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmiş bir suç olması ve yetkili ve görevli mahkemece bir karar verilmesi gerekir.

Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi CMK’nın 139. maddesinde şöyle düzenlenmektedir;

(1) Soruşturma konusu suçun işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması ve başka surette delil elde edilememesi hâlinde, kamu görevlileri gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebilir. Bu madde uyarınca yapılacak görevlendirmeye hâkim tarafından karar verilir.

(2) Soruşturmacının kimliği değiştirilebilir. Bu kimlikle hukukî işlemler yapılabilir. Kimliğin oluşturulması ve devam ettirilmesi için zorunlu olması durumunda gerekli belgeler hazırlanabilir, değiştirilebilir ve kullanılabilir.

(3) Soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karar ve diğer belgeler ilgili Cumhuriyet Başsavcılığında muhafaza edilir. Soruşturmacının kimliği, görevinin sona ermesinden sonra da gizli tutulur. Soruşturmacı, kovuşturma evresinde tanık olarak dinlenmesinin zorunlu olması halinde, duruşmada hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan veya ses ya da görüntüsü değiştirilerek özel ortamda dinlenir. Bu durumda 27/12/2007 tarihli ve 5726 sayılı Tanık Koruma Kanununun 9 uncu maddesi hükmü kıyasen uygulanır.

(4) Soruşturmacı, faaliyetlerini izlemekle görevlendirildiği örgüte ilişkin her türlü araştırmada bulunmak ve bu örgütün faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili delilleri toplamakla yükümlüdür.

(5) Soruşturmacı, görevini yerine getirirken suç işleyemez ve görevlendirildiği örgütün işlemekte olduğu suçlardan sorumlu tutulamaz.

(6) Soruşturmacı görevlendirilmesi suretiyle elde edilen kişisel bilgiler, görevlendirildiği ceza soruşturması ve kovuşturması dışında kullanılamaz.

(7) Bu madde hükümleri ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir:

a) Türk Ceza Kanununda yer alan;

1. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),

2. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),

3. Silahlı örgüt (madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (madde 315).

b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.

c) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.

Organize suçların toplum için yarattığı yıkıcı tehlike ve gelişen teknolojik gelişmeler karşısında örgütlü olarak işlenen terör ve çıkar amaçlı suçlarla mücadele için ceza muhakemesinde yeni koruma tedbirlerine başvurulması zorunluluğu son 50 yılda zorunluluk haline gelmiş bu kapsamda yer alan koruma tedbirlerinden biri olan gizli soruşturmacı tedbiri pozitif hukukumuza ilk kez 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu ile girmiştir. Daha sonra yürürlüğe giren CMK’nın bu koruma tedbiri 139. maddede yeniden düzenlenmiştir.  CMK’nın 139. maddesi uyarınca gizli soruşturmacı tedbirine ancak CMK’nın 139. maddesinde sayılan katalog içerisinde yer alan suçları işleyen örgüt ve örgüt mensubu suçlu aleyhine başvurulabilir. Örgüt faaliyeti kapsamında işlenmeyen suçlar yönünden gizli soruşturmacı görevlendirilemez. Parada sahtecilik, uyuşturucu madde ticareti ile fuhuş gibi suçlarda faile ulaşmak ve delil elde etmek amacıyla kolluk görevlisinin kimliğini gizleyerek delil toplanmasının hukuka uygun olup olmadığı ile bunun hangi hallerde hukuka uygun sayılacağının tespiti gerekir[6].

            Yargıtay Ceza Genel Kurulu 12/05/2015 tarih, 2014/10-454 esas, 2015/156 sayılı kararında CMK’nın 139. maddesi dışındaki suçlar yönünden de kolluk görevlilerinin CMK’nın 160 ve devamı maddeleri uyarınca Cumhuriyet Savcısı’nın emri doğrultusunda ve genel yetkileri ile görevleri kapsamında, suç ve failini belirlemek ve suçla ilgili delilleri toplamak amacıyla alıcı rolüne girerek suça azmettirmeden ve teşvik etmeden şüpheliden uyuşturucu madde satın almasını mümkün görmüştür. Aynı kararda bu durumda görev yapan görevlinin gizli soruşturmacı değil “gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi” olduğunu, gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisinin suça teşvik etmeden veya azmettirmeden elde ettiği delillerin hukuka uygun olacağına hükmetmiştir.

            AİHM verdiği kararlarda, gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi yöntemine başvuru halinde, yapılan başvuruları AİHM’nin 6. maddesi kapsamında ele almaktadır. Aşağıda AİHM kararlarında kabul edilen ilkelere yer verilecektir. Öğretide “gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisinin “CMK’nın 160 ve devamı maddeleri uyarınca görevlendirilmesi yeterli görülürken, Veli Özer Özbek uygulamada sıkça başvurulan ve muhakemede tanık olarak dinlenebilen gizli soruşturma yapan polis tedbirinin kapsam ve sınırlarının belirsizliği bakımından bunun hukuk devleti bakımından ciddi sorunlar yarattığı düşüncesindedir. (Prof. Dr. Veli Özer ÖZBEK) (CHKD. Cilt 2. sayı 1-2-2014 s. 142.) Dairemizce YCGK’nın kararları, AİHM kararları ve CMK’daki düzenleme bir arada değerlendirildiğinde CMK’nın 139. maddesi dışında kalan suçlar yönünden adli kolluk görevlisinin kimliğini gizlemesi halinde rolü “gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi” olarak kabul edilmektedir. Bu kişinin elde ettiği delillerin hukuka uygun kabul edilebilmesi için aşağıda belirtilen koşulların varlığı aranmaktadır. Gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi hiç bir zaman kışkırtıcı ajan gibi hareket edemez. Önceden failde bulunmayan suç işleme kastı yaratılarak, fail suç işlemeye azmettirilmemelidir. Her ne kadar organize suçlardaki artış uygun önlemler alınmasını gerektirse de adil yargılamadan vazgeçilmemeli bu nedenle amaca ulaşmak uğruna adil yargılama hakkı feda edilerek polisin kışkırtması sonucu elde edilen delil meşru kabul edilmemelidir. (Teixeria de Cortro Peri (36)/ Portekiz davası Başvuru No: 44/1997/828/1034)   Gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi soruşturma sırasında pasif bir davranışta bulunmanın ötesine geçmemeli, suçun işlenmesine teşvik eder bir tarzda etki uygulamamalıdır. (Costro/Portekiz per. 38). Somut olayda polis memurlarının faili suça kışkırtması ve mücadelesi olmadan suçun işlendiğine ilişkin delil elde edilemiyorsa, polis memurunun kışkırtıcı ajan rolüne geçtiğinin ve adil yargılama hakkının ihlal edildiğinin kabulü gerekir. (Aynı yönde Costro-Portekiz per.39).       Mahkemelerce sadece gizli görevlinin tutanaklarına dayanarak değerlendirme yapılmamalıdır, tutanaklar başka sonuca götürecek unsurlarla teyit edilmelidir. (a Contrario, Burak-Hun-Türkiye davası) (Hun-Türkiye davası başvuru no:17570/04).  Sanık suç işleme potansiyeline sahip bir kişi olsa bile somut olayda görevlinin müdahalesinden önce failin suç işleme hazırlığında olduğunun başka delillerle desteklenmesi gerekir. Yani failin müdahale olmadan suçu işleyeceğinin başka delillerle kanıtlanması gerekir. (Hun-Türkiye davası). CMK’nın 160 ve devamı maddeleri uyarınca Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılan bir görevlendirmenin bulunması gerekir. CMK’nın 160 ve 161. maddeleri uyarınca Cumhuriyet Savcısı’nın gizli soruşturma yapan adli kolluk görevlisi görevini, yazılı veya acele hallerde sözlü olarak vermesi gerekir. Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı veya sözlü emri olmadan yine CMK’nın 161/2. maddesi uyarınca adli kolluk görevlisinin Cumhuriyet Savcısı’na bilgi vermeden kimliğini gizleyerek adli işlem yapması hukuka aykırı olup elde ettiği delil de hukuka aykırı olduğundan, bu şekilde elde edilen CMK’nın 216/3. maddesi gereği hükme esas alınamaz. Kimliğin gizlenerek adli işlem ifası olağan bir işlem olmayıp ikincil bir tedbirdir. Bu tedbirin gerekliliği ve orantılılığının mutlaka Cumhuriyet Savcısı tarafından denetlenmesi gerekir. AİHM Hun-Türkiye davasında bu konuya şöyle temas etmiştir. “AİHS sınırları belirlendiğinde ve güvence altına alındığında gizli ajanla müdahaleye tolerans gösterebilir.” AİHM İsviçre-Lüdi kararında İsviçre makamlarının Alman polisi tarafından haberdar edilmesi, olayın soruşturma hâkiminin bilgisi dâhilinde yürütülmesi nedeniyle 6. maddenin ihlal edilmediğine karar vermiştir. (Lüdi-İsviçre kararı başvuru No:12433/86[7]).

Kolluk görevlisinin tutanağı delil olarak kabul edildiğinde diğer delillerle birlikte tutanağa da dayanılıyorsa mutlaka tutanak düzenleyiciler dinlenilmeli, sanığa, tutanak ve düzenleyicilerinin anlatımlarına karşı savunma yapma imkânı sağlanmalıdır. AİHM Calabro-İtalya kararında “Gizli ajanın ifadeleri, başvuranın mahkûmiyetinde belirleyici faktör olmamıştır. Buna ek olarak başvurana yargılama aşamasında, soruşturmada görev alan polis memurlarını sorgulama, polis operasyonunun niteliği ve kullanılan usulleri netleştirme fırsatı vermiştir. Bu nedenle adil yargılama hakkı ihlal edilmemiştir” sonucuna ulaşmıştır. (Başvuru No:58895/0011 Mart 2002). Somut olayda; Asayiş Büro Amirliği’ne gelen fuhuş ihbarı üzerine kolluk görevlilerince belirtilen adrese gidildiğinde, kapıyı Y.. isimli sanığın açtığı,  masaj ücretinin 100 TL olduğunu, istenilmesi halinde cinsel birliktelik ücretinin de 200 TL olduğunu söylediği, 200 TL’lik ücret elden Y.. isimli şahsa verildikten sonra müşteri sıfatındaki  kolluk görevlilerinin binanın alt katına yönlendirildiği, bir süre sonra odaya gelen ve kendisini T… olarak tanıtan mağdur fuhuş için hazırlandığı sırada kolluk görevlilerinin olaya el koyduğu,  sanığın aşamalarda suçlamayı kabul etmemesi, mağdurun da sanığın ifadesini doğrular şekilde, söz konusu iş yerinde masöz olarak çalıştığını, iş yeri işletmecisinin Y… olduğunu, olay günü müşteri zannettiği görevli ile Y…in görüştüğünü, ücreti müşteriden Y…’in aldığını, fuhuş yapmadığını beyan etmesi karşısında polis memurlarının teşvik ve azmettirmesi olmadan burada fuhuş yapıldığına dair delil elde edilememesi karşısında, sanığın beraatı yerine yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle mahkûmiyetine karar verilmesi, yasaya aykırıdır[8].       

Gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kişiler gizli soruşturmacı olarak görev tanımları kapsamında kamu görevlerini ifa ederken, örgüt faaliyetleri kapsamında işlenen suçlara doğrudan katılmadan veya örgüt adına suç işlememek şartıyla, yerine getirdiği görev dolayısıyla cezalandırılmayacaktır[9]. Görev sınırları içerisinde kalmak koşuluyla görevin ifası hukuka uygunluk nedeni oluşturmaktadır. 

Yargıtay’ın bir diğer kararında ise şöyle denilmektedir; Adli kolluk görevlisi “suçu ve failini belirleme, suçla ilgili delilleri toplama” konusundaki genel görevi kapsamında, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmese de, uyuşturucu madde ticareti yapma suçu ile ilgili olarak, alıcı rolüne girerek sanıklardan uyuşturucu madde alabilir. Bu şekilde elde edilen delil gizli soruşturmacının adli kolluk görevlisi olması halinde hukuka uygundur. Adli kolluk görevlisi de olsalar delil toplama faaliyetlerini 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK)  2/e. ve 161/2. maddeleri ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun (PVSK) ek 6. maddesine uygun bir biçimde gerçekleştirmesi halinde ele geçirilen deliller hükme esas alınabilecektir. Bu kapsamda görevlilerin kışkırtıcı ajan sayılabilecek şekilde faili suç işlemeye teşvik ettiği hallerde de ele geçirilen deliller hükme esas alınamayacaktır. Kolluk görevlisinin, daha önceden faaliyetleri çerçevesinde uyuşturucu satın aldığı T.. isimli şahıstan sanığın cep telefonu numarasını öğrenmesi üzerine telefon ile sanığı aradığı ve sanığın  çağırdığı  yere giderek uyuşturucu madde satın aldığı olayda, görevlinin sanık ile telefon üzerinden  irtibat sağlayarak sanığın serbest iradesi dışında uyuşturucu madde satışına teşvik etmesi üzerine suçun konusu olan uyuşturucu maddenin ele geçirildiği, kolluk görevlisinin sanığı suça teşvik etmesi suretiyle elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğu ve Anayasa’nın 38/6. ve CMK’nın 206/2.a maddeleri uyarınca hükme esas alınamayacağı gözetilmeden, sanığın beraatı yerine mahkûmiyetine karar verilmesi, kanuna aykırı, sanık müdafisinin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan, hükmün bozulmasına , 29.06.2022 tarihinde oy birliği ile karar verildi[10].

Gizli soruşturmacı olarak görevlendirilen kolluk görevlilerinin suç tarihinde sanıklardan suça konu uyuşturucuyu satın aldıkları iddiasıyla  sanıklar  hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan açılan davada sanık Ü..’ün mahkemece alınan savunmasında; diğer sanıklara uyuşturucu sattığı iddia edilen olay tarihinde evde bulunmadığını evinin boya badana işini yapması amacıyla evini O…. isimli kişiye verdiğini, evinin diğer yarısında da aynı tarihte 20-22 kişinin kiracı olarak bulunduğunu, diğer sanık H….’i tanımadığını ve güven alımı tutanağı içeriğini kabul etmediğini savunması karşısında; mahkemece dinlenmesinden ara kararla vazgeçilen NGS 189’un CMK’nın 139/3. maddesi hükmü de gözetilerek tanık olarak dinlenilip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ile hüküm kurulması, yasaya aykırıdır[11].

Dava konusu suç uyuşturucu madde ticareti yapma suçu olduğu halde, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suç olmadığı, zira CMK’ın 139. maddesinin 4. fıkrasına göre örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmeyen suçlarda gizli soruşturmacı görevlendirilemeyeceği; yine CMK’nın “Teknik Araçlarla İzleme” başlıklı 140. maddesindeki düzenlemeye göre, sanıkların teknik araçlarla izlenmesine ilişkin bir karar bulunmadığı, gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karara dayanılarak ve CMK’nın 140. maddesi uyarınca ayrıca bir karar alınmadan teknik araçlarla izleme ve görüntüleme ile ses alma işlemi yapıldığı ve mahkemece suçun sübutu gizli soruşturmacı faaliyetleri sonucu tanzim edilen rapora dayandırılmıştır. CMK’nın 217. maddesine göre sanıklara atılı suç hukuka uygun şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Yapılan soruşturma işlemleri kovuşturma kapsamı ve tüm dosya içeriğine göre, suçun sübutunun tespiti için sanıklardan uyuşturucu madde alma/temin etme eylemini gerçekleştiren gizli soruşturmacı kolluk görevlisi ise “suçu ve faili belirleme, suçla ilgili delilleri toplama” konusunda faaliyette bulunabileceklerinden, öncelikle gizli soruşturmacıların adli kolluk görevlisi olup olmadığının araştırılması, adli kolluk görevlisi ise CMK’nın 139/3. maddesi hükmü de gözetilerek tanık olarak dinlenilip tutanak içeriği okunup diyecekleri sorulduktan sonra sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulması ile gizli soruşturmacının adli kolluk görevlisi olmadığının tespiti halinde “suçu ve faili belirleme, suçla ilgili delilleri toplama” konusunda faaliyette bulunamayacaklarından bu yöntemle elde edilen bilgilerin delil olarak değerlendirilemeyeceği hususu gözetilerek sanıkların hukuki durumlarının buna göre belirlenmesi gerekir[12].

Örgütlü suçların soruşturulmasında gizli soruşturmacı tanık olarak yargılamada yer almaktadır. Doktrinde Türk Hukuku’ndaki mevcut durum karşısında, gizli soruşturmacının tanıklığının kabulü, savunma hakkının önemli ölçüde sınırlanmasına hatta çoğu uygulamada askıya alınmasına neden olabilmektedir. Ayrıca  tanıklık kurumu ile de  örtüşmediği belirtilmektedir. Uygulamada bu kişilerin tanık olarak dinlenmesi yoluna gidilmesi durumunda ise, bu kişilerin tanıklığına ilişkin olarak CMK ve TKK’da yer alan, gizli tanıkların dinlenmesine ilişkin hükümler uygulama alanı bulacaktır. Bu bağlamda TKK m. 9/8 gereği bu kişilerin ifadelerinin başka delillerle desteklenmediği sürece, tek başına hükme esas alınamayacağının da unutulmaması gerekmektedir[13].

Gizli soruşturmacının adli kolluk görevlisi olması ve uzmanlık eğitimi alması şarttır. Hukuka uygun yapılmayan tek bir işlem bile gizli soruşturmanın tanıklığına gölge düşürecek olup şüphe halinden sanıklar yararlanacaktır. Gizli soruşturmacı görevi kapsamında kişilere karşı vücut bütünlüğünü ihlal ve yaşam hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik suçları işlememelidir. Gizli soruşturmacının kışkırtıcı ajan gibi hareket etmemesi gerekir. Örgütü ifşa amacıyla da olsa örgüt üyelerini suç işlemeye azmettirmemelidir. Giderek artan suç örgütleri ile mücadele kapsamında özellikle teknik, dijital ve fiziki takip yapılarak suç örgütlerinin hukuki yollarla ortadan kaldırılması yoluna gidilmelidir.

Cumhuriyet Savcısı Doç. Dr. Cengiz APAYDIN

Avukat Cenk Ayhan APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Özbek, Veli Özer, “Türk Hukuku’nda Gizli Soruşturmacının Ceza Sorumluluğu”, Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi, 2014, C. 2, S. 1-2, 138

[2] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 477.

[3] Özbek ve diğerleri, CMK, 465.

[4] Ünver/Hakeri, 18. Baskı, 477.

[5] Tezcan, Durmuş, “Organize Suçluluk ile Mücadele Özel Muhakeme Hukuku Tedbirleri”, Ankara Barosu Hukuku Kurultayı 2000, 12-16 Ocak, C. 2, Ankara, 2000, 140.

[6] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 4. 7. 2022 tarihli, 2020/16578 esas ve 2022/16655 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[7] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 4. 7. 2022 tarihli, 2020/16578 esas ve 2022/16655 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 4. 7. 2022 tarihli, 2020/16578 esas ve 2022/16655 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[9] Demirci,  Ertan , “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu (TCK m. 220)”,  Yüksek Lisans Tezi, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2019,  101.

[10] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 29. 06. 2022 tarihli, 2022/6866 esas ve 2022/8544 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 15. 06. 2022 tarihli, 2021/879 esas ve 2022/7876 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12] Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 14. 06. 2022 tarihli, 2019/8179 esas ve 2022/7818 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13] Eroğlu, 480-481.

TEDBİR NAFAKASI

TEDBİR NAFAKASI

Boşanma davasının açılmasıyla ortak hayat sona erse de eşlerin TMK m. 185/f. son gereğince yardımlaşma borcu ile özellikle onun kaynaklık ettiği somut yükümlerden birini teşkil eden ve TMK m. 186/f. son’da da açıkça düzenlenen evlilik birliğinin giderlerine katılma yükümlülüğü yargılama sürecinde de varlığını sürdürmektedir[1]. Diğer bir ifadeyle, boşanma davasının açılması ile birlikte, eşlerin ayrı yaşama hakkı olsa da evlilik birliği devam etmektedir. Buna bağlı olarak eşlerin birbirlerine karşı bakım yükümlülüğü de devam eder[2].

Hâkimin önüne gelen her davada zorunlu olarak bir eş lehine tedbir nafakasına hükmetmesi gerekmemektedir. Hâkimin görevi, gerekli araştırmayı yapıp eşlerden birinin evlilik birliğinin devamı boyunca sahip olduğu durumunun korunması için diğer eşin maddi katkısına ihtiyacı olup olmadığını belirlemektir. Yani, tedbir nafakasının şartlarının oluşup oluşmadığına bakmalıdır. Kanunda tedbir nafakası ve hükümlerine ilişkin açık bir düzenleme yoktur. Bu kurum genel olarak, mahkeme kararları ışığında, genel hükümler ve diğer nafaka türlerine ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanmasıyla şekillenmiştir. Bu doğrultuda tedbir nafakasına hükmedilebilmesi için gereken şartları genel olarak, açılmış bir boşanma ya da ayrılık davasının olması, eş lehine tedbir nafakasına hükmedilmesinin gerekli olması ve nafaka yükümlüsü eşin ekonomik gücünün bulunması olarak sayabiliriz[3].

Hâkim, eşlerin bakım ve geçimleri için de gereken önlemleri almakla yükümlüdür. Kanun koyucu tedbir nafakasına erkek lehine hükmedilebileceğini de belirtmiş ise de; ülkemizde kadınların büyük çoğunluğunun ekonomik bağımsızlığının bulunmaması ve iş yaşamında kadınlara yönelik negatif bir ayrımcılık bulunması sebebiyle tedbir nafakası büyük oranda kadın lehine hükmedilmektedir[4].

Hâkim eşlerin geçimi konusunda gerekli geçici önlemleri koşulları oluşmuş ise kendiliğinden almak zorundadır. Buna göre, hâkimin, dava devam ederken hangi eşin diğerine hangi oranda katkı sağlayacağını belirlemesi gerekir. Eşin geçimi için alınacak önlem, onun geçimini (infak ve iaşesini) sağlayacak para ödemesidir. Diğer bir ifadeyle, boşanma davası süresince bir eşin diğer eşin barınması ve geçinmesi için ödeyeceği nafakaya, tedbir nafakası denilmektedir[5].  Hâkimin tedbir nafakası kararı alırken dikkate alacağı ölçüt kadın ya da erkeğin bu yönde bir maddi katkıya ihtiyaç duyup duymamasıdır[6]. Hâkim nafakanın miktarını belirlerken hem eşin ihtiyaçlarını hem de nafaka yükümlüsü eşin mali durumun göz önünde tutmak zorundadır[7].

Tedbir nafakası niteliği itibariyle her zaman talep edilebileceğinden mahkeme tarafından talep halinde şartlarının bulunması halinde eş için tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekir. Boşanma davasında geçici tedbir nafakası her zaman istenebilmekte olup geçici tedbir nafakası belirlenirken kural olarak, eşin nafaka yükümlülüğü; eşin tutuklu olması, hükümlü olması, işsiz olması, asker olması, akıl hastası olması gibi durumlarda ortadan kalkmaz[8]. Tedbir nafakası talep eden eşin çalışıyor olması veya bir gelirinin bulunması nafaka yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz[9]. Ancak tarafların sosyal ve mali durumları üzerinden yapılacak inceleme sonucu nafaka miktarını etkileyebilmektedir.

 Yargılamanın tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere göre yapılması şarttır. Mahkeme tarafından dosya kapsamındaki veriler ışığında uyuşmazlığın hukuki nitelendirmesinin doğru yapılması ile uyuşmazlığın çözümü için uygulanması gereken hukuk kurallarının somut olayın özelliklerine göre Yargıtay kararları ışığında belirlenmesi gerekir. Ayrıca dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere ve ispat kurallarına uygun bir yargılama yöntemi benimsenmelidir.

Mahkemenin bir geçici önlem olarak hükmettiği tedbir nafakası eşlerin ihtiyaçları ve ödeme kabiliyetlerine göre belirlenmelidir. Tedbir nafakasının tespitinde hem ayrı yaşama yüzünden ortaya çıkan hem de esasen evlilik birliğinin devamının neden olduğu harcamalar dikkate alınacaktır. Gelir kavramının kapsamına hem kazançlar hem de malvarlığı getirileri olan kira bedelleri veya faiz gibi gelirler girmektedir[10]. Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur dereceleri,  paranın alım gücü, ihlâl edilen mevcut ve beklenen menfaat dikkate alınmalıdır. 4721 sayılı Kanun’un 4 üncü maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile 6098 sayılı Kanun’un 50. ve 51. maddesi hükümleri dikkate alınarak uygun miktarda maddî tazminat takdiri gerekir[11].

Tedbir nafakası maddi imkânları kısıtlı olan eşin bakım ve geçinmesine diğer eşin katkı sunması amacıyla düzenlenmiştir. Tedbir nafakası, boşanma davasının açıldığı tarihten itibaren işlemeye başlamakta olup boşanma kararının kesinleştiği güne kadar devam etmektedir[12].  Tedbir nafakasının tespitinde eşlerin ihtiyaçları ve ödeme kabiliyetlerinin detaylı bir şekilde incelenmesi önem taşımaktadır. Eşlerin eşitliğinin kabul edildiği yürürlükteki hukukumuzda bu değerlendirme yapılırken kural olarak tarafların cinsiyeti dikkate alınmamalıdır[13]. Hâkimin tedbir nafakasına hükmedebilmesi için, maddi imkânları kendi bakım ve ihtiyacına yetmeyen eşin mutlaka kusursuz olması şart değildir[14]. Lehine nafakaya hükmedilecek olan eşin tamamen kusurlu olduğu boşanma nedenleri ortaya çıksa bile, diğer eş boşanma davası süresince nafaka öder[15]. Ancak kadının, bir başka erkekle evliymiş gibi fiilen birlikte yaşadığı, infak ve iaşesinin bu kişi tarafından karşılandığı durumlarda kadın yararına tedbir nafakası tayin edilemez[16]

Tedbir nafakasının gerekliliğinin belirlenmesinin ardından, nafaka miktarının belirlenmesi gerekmektedir. Bu ise, nafaka yükümlüsü eşin ekonomik durumuyla doğrudan ilintilidir. TMK md.186/III‟e göre eşlerden birliğin giderlerine güçleri oranında katkı yapılması beklendiğine göre tedbir nafakasının belirlenmesinde de nafaka yükümlüsü eşin gücü oranında bir miktar belirlenir[17]. Eşlerin geçim miktarı hesabında esasen hem ayrı yaşama yüzünden ortaya çıkan hem de evlilik birliğinin devamının neden olduğu harcamalar dikkate alınacaktır. Somut olayın özelliklerine göre, ayrı bir konutun kullanılmasından kaynaklanan masraflar, aile konutunun kira bedeli, beslenme, giyim, elektrik, su, doğalgaz, internet ve telefon masrafları geçim miktarının tespitinde esas alınacaktır[18].

Geçici tedbir nafakası eşlerden birinin ölmesi, ölüm ve gaiplik karinesi, evliliğin iptal kararının kesinleşmesi, sınırlı sürenin tamamlanması, başkasıyla düzenli yaşanmaya başlanması, boşanma davasından feragat edilmesi, nafakanın kaldırılması, tedbir nafakasından feragat edilmesi hâllerinde ve davanın açılmamış sayılma kararı ile de sona ermesi mümkündür[19].

Boşanma davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin geçimine ilişkin önlemleri kendiliğinden alır. Bununla birlikte, boşanma davasında hâkim, davadan önce alınan önlemleri değiştirebilir veya kaldırabilir. Bu nedenle, hâkim, boşanma davası açılınca ilgilinin bağımsız tedbir nafakası (TMK m. 197) aldığını belirler ve bu miktarı yeterli görürse boşanma davasında ayrıca geçici tedbir nafakası vermeyebilir. Ancak hâkim bağımsız tedbir nafakasını (TMK m. 197) yeterli görmez ise, ayrıca geçici tedbir nafakası verebilir[20].

Tedbir nafakası, boşanma davası sürecine ilişkin geçici bir önlem olup yoksulluk nafakasından farklılık arz etmektedir. Yoksulluk nafakası boşanma davası sonucunda evliliğin sona ermesi yüzünden yoksulluğa düşecek eşe ödenen bir bakım nafakasıdır[21]. Tedbir nafakası, yoksulluk nafakasından farklı olarak koşulları oluşmuşsa boşanma sebebinin ortaya çıkmasında tek başına veya diğer eşe nazaran daha kusurlu olan eş lehine de TMK m. 169 uyarınca tedbir nafakasına hükmedilebilecektir. Aksi yönde bir kabul kusura ilişkin herhangi atıf da içermeyen TMK m. 169 uyarınca tedbir nafakasının geçici hukuki koruma niteliği ile bağdaşmayacaktır[22]. Tedbir nafakasının, boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren yoksulluk nafakası olarak revize edilmesi gerekir. Kadın veya erkek yararına tedbir veya yoksulluk nafakası koşullarının oluşup oluşmadığının somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmesi gerekir. Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş deliller ışığında boşanmaya yol açan olaylardaki, tarafların kusur dereceleri, paranın alım gücü ve ihlâl edilen yararlar dikkate alınarak kadın veya erkek yararına lehine tedbir nafakasına hükmedilmelidir. Boşanma davası kesinleştikten sonra açılan tedbir nafakanın kaldırılmasına yönelik dava mahkemece dava şartı yokluğundan usulden reddedilmelidir.

CENK AYHAN APAYDIN

Avukat-Yazar


[1] Bkz: Yıldırır, s. 825-826.

[2] Mustafa Dural/Tufan Öğüz/ Mustafa Alper Gümüş, Türk Özel Hukuku (Aile Hukuku), C:3,  Filiz Kitabevi, İstanbul,  2014, s. 131.

[3] Aziz Erman Bayram, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Tedbir Nafakasına Dair 25.10.2018 Tarihli ve 2017/2-1891 Esas 2018/1577 Karar Sayılı Kararının Değerlendirilmesi”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Y:2019, S. 144,  ss. 213-247, s. 217 vd.

[4] Akıntürk/Ateş, s. 284.

[5] Dural/Öğüz/Gümüş, s. 131.

[6] Gelgeç, s. 781.

[7] Akıntürk/Ateş, s. 284-285.

[8] Gençcan,  s. 852.

[9] Selahattin Sulhi Tekinay, Türk Aile Hukuku, 7. Baskı, İstanbul Üniversitesi Yayınları,  İstanbul, 1990, s. 345.

[10] Yıldırır, s. 856-857.

[11] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2. 12. 2024 tarihli, 2024/7633 esas ve 2024/9345 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[12] Akıntürk/Ateş, s. 284-285.

[13] Yıldırır, s. 829.

[14] Akıntürk/Ateş, s. 285.

[15] Oğuzman/Dural, s. 136.

[16] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin., 13.01.2015  tarihli,  2014/27865 esas ve  2015/250 sayılı kararı (akt- Orhan Şafak, Boşanma Davasında Geçici Hukuki Koruma Tedbirleri, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, (Danışman Prof. Dr. Murat Atalı), Ankara,  2016, s. 115.

[17] Mehmet Erdem, Aile Hukuku, 2. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara,  2019, s. 184.

[18] Bkz: Yıldırır, s. 830-831.

[19] Gençcan,  s. 873.

[20] Gençcan,  s. 868. 

[21] Mesut Öcal, Yoksulluk Nafakasının Süresi, On İki Levha Yayınevi, İstanbul,  2019, s. 20.

[22] Bkz: Yıldırır, s. 838.

BOŞANMA SÜRECİNDE EŞLERİN BARINMASINA İLİŞKİN GEÇİCİ HUKUKİ KORUMA ÖNLEMLERİ

 BOŞANMA SÜRECİNDE EŞLERİN BARINMASINA İLİŞKİN

GEÇİCİ HUKUKİ KORUMA ÖNLEMLERİ

Boşanma davasının açılması ile eşlerin birlikte yaşama ara verme haklarının doğar. Hâkimin kararına dayanmayan bu geçici önlem açısından boşanma davasının çekişmeli veya anlaşmalı olması belirleyici olmayıp ayrı yaşama yetkisi ilgili davanın haklı olup olmamasından da bağımsız şekilde mevcuttur. Eşlerin ayrı yaşama hakkı, boşanma davasının reddi kararının kesinleşmesi veya davanın geri alınması ile kural olarak sona erecektir[1]. Hâkimin eşlerin barınmasına ilişkin bir önlem alması gerekir. Diğer bir ifadeyle, aile konutu olan ortak konutta hangi eşin oturacağının belirlenmesi gerekir[2]. Hâkim, talep olmasa bile somut olayın özelliklerine göre davanın devamı süresince eşlerin barınmasına ilişkin önlemleri kendiliğinden almak zorundadır[3]. Eşlerin yaşam koşulları üzerinden ayrı yaşam düzeninde anlaşamaması halinde hâkim bir hukuki koruma tedbirine hükmetmek durumundadır.

 Hâkim ortak konuta kimin oturacağına ilişkin değerlendirmeyi dosyadaki deliler ve hayatın olağan akışı çerçevesinde yapar. Bu kararı verirken hâkim somut olayın özelliklerine ve tarafların özel durularına göre değerlendirmeler yaparak tarafları koruyu önlemlere hükmetmelidir. Örneğin koca mülkiyetinde olan konutu aynı zamanda işyeri olarak kullanıyorsa home ofis olan evi başka bir yere taşıyarak zarara uğrayabilir. Bu durumda hâkimin kocanın aile konutunda oturmaya veya çalışmaya devam etmesine, buna karşılık karının başka bir eve çıkmasına karar vermesi gerekir. Bu kararın verilmesinde konutun mülkiyetinin hangi eşe ait olduğunun veya kim tarafından kiralandığının bir önemi bulunmamaktadır[4].  Ayrıca hâkimin, eşlerin barınması konusunda önlem kararı almasında eşlerin ayrı yaşamakta haklı olup olmadıklarının, davayı kimin açtığının veya kimin kusurlu olup olmadığının da bir önemi bulunmamaktadır[5]. Alınacak önlem barınma ihtiyacı olan eşin bu ihtiyacının giderilmesine yöneliktir. Yapılan inceleme sonucunda hangi eşin barınma ihtiyacı içinde olduğu tespit edilmeli ve konut ona tahsis edilmelidir. Bu tahsis konutun tamamının tahsisi şeklinde olabileceği gibi, konutun bir bölümünün tahsisi şeklinde de olabilir. Hâkim, gerekli gördüğü takdirde ortak konutun tahsisinin yanında eşlerin dağ evi, yazlık evi gibi oturulabilir diğer konutlarının da tahsisine veya kullanımına ilişkin karar alabilir[6].

Eşlerin ayrı yaşama hakkı, boşanma davasının reddi kararının kesinleşmesi veya davanın geri alınması ile kural olarak sona erecektir. Ancak ortak hayat sebebiyle eşlerden birinin kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddi biçimde tehlikeye düşerse ilgili eş ayrı yaşamaya ancak TMK m. 197 gereğince evlilik birliğinin koruma önlemi altında devam edebilecektir[7].

Eşlerin kanun gereği sahip olduğu yetkiye dayanarak aile konutundan ayrılması, ilgili taşınmazın niteliğini kural olarak değiştirmez. TMK m. 194/f. 1 gereğince malik eş, boşanma yargılaması boyunca da diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutunu devredemeyecek veya üzerindeki hakları sınırlandıramayacak; kira sözleşmesine dayalı kullanılan aile konutunun kullanımının sözleşmeye taraf olmayan eşe özgülenmesi durumunda ise hem TMK m. 194/f. 1 hem de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 349. maddesinin ilk fıkrasına göre âkit eş diğerinin açık rızası olmadıkça sözleşmeyi feshedemeyecektir[8].

Hâkim, boşanma davası açılınca davanın devamı süresince aile konutunun eşlerden birine bırakılması ile birlikte uyuşmazlık hâlinde evde kalması gereken veya evden ayrılan eşe verilmesi gereken eşyalar konusunda da kendiliğinden bir karar vermelidir[9]. Diğer bir ifadeyle hâkim, eşyaların eşler arasında dava sonuçlanıncaya kadar geçici olarak paylaşımına karar verirken, eşyaların mülkiyetinin kime ait olduğuna bakmak zorunda değildir. Tarafların ihtiyaçları göz önünde tutulmak suretiyle eşyaların kullanımını taraflar arasında gerekli gördüğü biçimde belirleme hususunda hâkimin geniş takdir hakkı bulunmaktadır[10].

Boşanma davası açılınca barınmaya ilişkin alınabilecek barınma önlemlerinden biri de eşlerden birine ait olan aile konutunun tapu kaydına davanın devamı süresince geçerli olacak şekilde geçici olarak aile konutu şerhi konulmasıdır[11]. Geçici olarak aile konutu şerhi konulması için konutun mülkiyetinin taraflardan birine ait olması veya taraflardan biri tarafından kiralanması gerekir. Eğer konut eşlerin anne veya babaları ya da kardeşlerine ait ise geçici olarak aile konutu şerhi konulamaz. Yasa koyucunun eşlerin olası mağduriyetlerinin önlenmesi amacıyla bu konuda yasal bir düzenleme yapması gerektiğini düşünmekteyiz. Taraflardan birinin ailesine ait bir konutta eşlerden biri lehine geçici olarak aile konutu şerhi konulamaması mağduriyetleri büyütmekte özellikle kadın ve çocuklar açısından büyük tehlike ve/veya zararlara sebebiyet verme riskini barındırmaktadır.

Müşterek çocukların bulunmadığı evliliklerde, sınırlayıcı olmamak kaydıyla, tarafların iş, yaş, sağlık durumları ve yeni bir konut bulabilme olanağının varlığı araştırılmakta olup aile konutunun kullanımının tahsisinin kime daha yararlı olacağı tespit edilemiyorsa somut olayda kimin konuttan ayrılmasının beklenebilir olduğu belirlenmelidir. Hâkimin somut olayda özellikle eşlerin sosyal ve mali durumlarını değerlendirmesi sonucunda aile konutu tahsis kararı vermesi de mümkündür[12].

Aile konutunun kullanımının tahsisine ilişkin değerlendirmede bulunurken tahsis kararı açısından ortak konut üzerindeki mülkiyet hakkının veya sınırlı aynî hakkın kime ait olduğu veya zilyetliğin dayandığı borç ilişkisine kimin taraf olduğu önem taşımamaktadır. Boşanma yargılaması boyunca evlilik birliği varlığını koruduğu için aile konutuna ilişkin bütün koruyucu hükümler etkisini sürdürür. Bu korumanın somut olayda yetersiz kaldığına kanaat getirilmesi durumunda hâkimin bu taşınmaza ilişkin gerekli her türlü geçici hukuki korumayı almasına da bir engel bulunmamaktadır[13].

Geçici olarak aile konutu şerhi konulmasına ilişkin kararlar aile mahkemesi tarafından somut olayın özellikleri ve tarafların talepleri gözetilerek hâkim tarafından kaldırabilir, değiştirebilir veya yerlerine yenilerini koyulabilir[14]. Aile mahkemesi tarafından verilen aile konutu şerhi konulmasına ilişkin kararlar itiraza tabi olup bir sonraki numaralı aile mahkemesi tarafından itiraz incelemesine konu olabilmektedir. İtiraz üzerine mahkeme hukuka uygunluk ve yerindelik denetimi yapılmak suretiyle dosya kapsamında bulunan ve/veya dosyaya sonradan sunulan delilleri serbestçe değerlendirmek suretiyle takdir hakkının yerinde kullanılıp kullanılmadığını araştırmak zorundadır. Özellikle tarafların sosyo-ekonomik ve mali durumları üzerinde bir inceleme yapılmalıdır. Ayrıca aile konutuna ihtiyacı olan eşin konutunun aile konutu olması ve eşin diğer eşin ailesi ile birbirlerini olumsuz etkileme ihtimali olan hallerde konut ihtiyacının farklı bir şekilde çözülmesi gerekir.

Aile konutunun eşlerden birine geçici olarak tahsis edilmesi halinde taşınmazın bakımı da dâhil olmak üzere gerekli olan çeşitli masrafların eşlerce paylaşılmasına yönelik veya malik eşin konuttan ayrılmasına dair düzenlemelere de aile hâkimi karar verilebilir[15].

Ortak konutun ihtiyaç sahibi eşe tahsisinin yanında, hâkimin müdahalesini gerektirebilecek diğer bir mesele ise ev eşyasının ya da ortak eşyaların tahsisi sorunudur. Öyle ki, eşlerin evlilik birliği içinde ya da daha önceden sahip olduğu veya ortak kullandığı eşyalar olabilir. Hayatın olağan akışına uygun olan konutun tahsis edildiği eşin konuttaki eşyaları kullanması olması olmakla birlikte, bazı hallerde belirli eşyaların tahsisi sorunu gündeme gelebilir. Örneğin ortak konutun erkek eşe tahsis edilmesi halinde evde terzilik yapan bir kadının sahip olduğu dikiş makinesinin ya da ortak konut kendisine tahsis edilmeyen evden çalışan yazılımcı eşin kullandığı sunucuların kim tarafından kullanılacağı gibi konuların çözüme kavuşturulması gerekir. Hayatın olağan akışı ışığında eşyaların işini devam ettirebilmesi için ihtiyacı olan eşe tahsis edilmesi gerekir.  Bu konuda eşler arasında çatışma yaşaması halinde hâkimin müdahale etmesi gerekmekte olup hâkim tarafından TMK md.169 anlamında bir önlem alınması şarttır. Böyle bir durumda hâkimin gerekli araştırmayı yapıp eşyanın ve/veya eşyaların ihtiyacı olan eşe tahsisi yönünde karar vermesi gerekir[16].

CENK AYHAN APAYDIN Avukat- Yazar

                                                            


[1] Yıldırır Efe Can, “TMK M. 169 Uyarınca Boşanma Davası Süresince Eşlere İlişkin Alınan Geçici Önlemler”,  İstanbul Hukuk Mecmuası, 81 (3), 817-860, s. 856.

[2] Akıntürk Turgut/ Ateş Derya Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku 2. Cilt, Yenilenmiş 21. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul,  2019, s. 283.

[3] Oğuzman Kemal/ Dural Mustafa, Aile Hukuku, 2. Baskı, Filiz Kitapevi, İstanbul, 1998, , s. 136 

[4] Akıntürk/Ateş, s. 283.

[5] Ayan Serkan, Evlilik Birliğinin Korunması,  Türkiye Barolar Birliği Yayını,  Ankara, 2004,  s. 295.

[6] Mehmet Akif Tutumlu, Teorik ve Pratik Boşanma Yargılaması Hukuku, C: 2, 2. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara,  2009, s. 1160.

[7]Yıldırır,  s. 823.

[8] Bkz: Yıldırır, s. 825-826.

[9] Gençcan, Ömer Uğur, Boşanma, Tazminat ve Nafaka Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2013, s. 845.

[10] Akıntürk/Ateş, s. 284.

[11] Gençcan, s. 845.

[12] Bkz: Yıldırır, s. 824-825.

[13] Yıldırır, s. 856.

[14] Gençcan, s. 841.

[15] Bkz: Yıldırır, s. 826.

[16]  Gelgeç Berrak Genç, “TMK md.169 Gereğince Boşanma veya Ayrılık Davası Süresince Alınabilecek Geçici Önlemler”, İMHFD, C: 8, S: 2, İstanbul, 2023, ss. 771-799, s. 779.

ÇOCUKLARA İLİŞKİN GEÇİCİ HUKUKİ KORUMA ÖNLEMLERİ

ÇOCUKLARA İLİŞKİN GEÇİCİ HUKUKİ KORUMA ÖNLEMLERİ

  1. Müşterek Çocuğun Eşlerden Hangisiyle Yaşayacağı

TMK m.169‟a göre hâkimin boşanma veya ayrılık davası sırasında alabileceği geçici önlemlerden bir diğeri de çocukların bakım, korunma ve varsa mallarına ilişkin önlemlerdir. Evlilik birliğinin devam ettiği bu sürede eşlerin ayrı yaşama haklarının olması çocukların dava açılmadan önceki düzenlerinin değişmesi sonucunu doğurur. Bu değişikliklerin en önemlisi şüphesiz ki çocuk veya çocukların anne ve babasıyla birlikte değil de onlardan biriyle yaşayacak olmasıdır. Eşler arasında çocuğun kiminle kalacağına ilişkin bir anlaşma olması halinde bu anlaşma çocuğun da menfaatineyse bu karar uygulanır. Fakat bir karar alınmamış olması ya da tarafların anlaşamamış olması hâkimin müdahalesini gerektirir. Böyle durumlarda TMK m.169 hâkime, tarafların talebine gerek olmadan çocuğun menfaatini göz ederek bu konuda resen geçici önlem alma yetkisini tanımıştır. Bu bağlamda alınacak olan önlem çocuk veya çocukların eşlerden hangisiyle yaşayacağına karar verilmesidir[1].

Çocuğun/çocukların eşlerden birinin yanında bırakılmasına karar verilmiş olması, diğer eşin velayet hakkını ortadan kaldırmaz. Hâkim çocuğun menfaatlerini gözeterek eşlerden birine velayeti geçici olarak verebilir[2].  Hâkimin velayet hakkını, özellikle çocukların yararını göz önünde tutarak, hangi eşe vereceğine karar vermesinin ve velayet vermediği eş ile çocuklar arasındaki kişisel ilişkileri de düzenlemesi Türk Medeni Kanunu’nun 169. maddesine göre geçici önlem niteliğindedir[3].

Evlilik birliği devam ederken velayetin anne ve baba tarafından birlikte kullanılması esas olduğuna göre, hâkimin boşanma davası devam ederken TMK’nın.169. maddesi gereğince çocuğun kimin yanında kalacağına ilişkin aldığı karar velayete ilişkin bir düzenleme olmayıp madde metninde de açıkça belirtildiği üzere evlilik birliğinin dava süresince korunması ve devamına yönelik alınan geçici bir önlemdir[4].

  • İştirak Nafakası

Eşler boşanma davası açıldıktan sonra boşanma kararı kesinleşinceye kadar ayrı yaşama hakkına sahip oldukları için,  ergin olmayan çocukların hangisinin yanında kalacağına hâkim karar verecektir[5]. Ergin olmayan çocuğun eşlerden birinin himayesine bırakılması konusunda eşler arasında bir anlaşma var ise, hâkim, bu anlaşmayı mümkün olduğunca dikkate alması gerekir[6]. Çocukların bakımına katkıda bulunmak üzere, çocukları kendisine bırakılmamış eşin ödeyeceği nafakaya iştirak nafakası denilmektedir[7].

İştirak nafakası talep üzerine yabancı ülke parası üzerinden belirlenebilmektedir. Taraflar arasında geçerli bir anlaşma bulunmadıkça ülke parası üzerinden hükmedilen iştirak nafakası para ödeme suretiyle ifa edilecek olup bu edimin ayın olarak karşılanması mümkün değildir[8]

Medeni Kanunu m. 169’a göre boşanma davasının devamı süresince çocuk kendisine bırakılmayan eş ile ilgili olarak, çocuğun bakım ve geçimine ilişkin yükümlülüğü de belirlemesi gerekir. Diğer ifadeyle hâkim, boşanma davası devam ederken çocuk kendisine bırakılmayan eş hakkında,  tarafların mali durumlarını gözeterek çocuğun bakımına katkıda olması açısından bir tedbir nafakası belirleyebilir[9]. Kendisine çocuk bırakılmayan eş dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere tedbir nafakası ödeme yükümlülüğü altındadır.

Boşanma aşamasındaki eşlerin müşterek çocuklarına karşı görev ve yükümlülükleri kural olarak çocukların ergin olmalarına kadar devam etmektedir. Dolayısıyla eşlerden birinin diğerinden talebinin olmadığını beyan etmesi talep tarihinden geriye doğru sonuç doğurmakta olup ileriye dönük haktan feragat edilemez[10].

Hâkim çocuğa verilecek nafaka miktarını belirlerken; çocuğun ihtiyaçlarını, çocuğun gelirlerini, eşlerin ödemeyi kabul ettikleri miktarı ve eşlerin yaşam koşulları ve ödeme güçlerini dikkate almalıdır (TMK m. 330). Ayrıca ergin olmayan çocuk çalışarak kendi geçimini sağlıyorsa hakkında tedbir nafakası kararı verilemez[11].

Hâkimin tedbir nafakasını belirlerken sahip olduğu takdir yetkisinin sınırını, özellikle Yargıtay kararları ışığında, hakkaniyet, evlilik birliğinin korunması için önlemin alınmasının gerekliliği ve tarafların menfaati oluşturur. Bunlar, hâkimin uygulayacağı genel kriterler olmakla birlikte, her somut olayda o olayın özelliklerine ve alınması gerekli tedbirin niteliğine göre karar verilir[12].

  • Çocuk İle Geçici Şahsi İlişki Kurulması

Çocuk ile kişisel ilişki kurulması, velâyet hakkına sahip olmayan veya çocuğun kendilerinden alındığı ana ve baba açısından, Türk Medeni Kanunu m. 323-324 hükümlerinde; üçüncü kişiler açısından ise m. 325 hükmünde düzenlenmiştir. Hem ana babanın, hem de üçüncü kişilerin çocuk ile kişisel ilişki kurmaları, ancak mahkeme kararıyla gerçekleşebilir. TMK’nın 326/son maddesine göre, çocuk ile kişisel ilişkiye karar verilene dek, velayet hakkına sahip olan ya da çocuk kendisine ihtiyati tedbir olarak bırakılmış olan kişinin rızası dışında kişisel ilişki kurulamaz[13].

Kişisel ilişki kurma hakkı; ergin olmayan çocuk ile ebeveynleri arasındaki iç ilişkiyi kurma ve koruma amacına hizmet etmektedir[14]. Çocukla kişisel ilişki kurma hakkı “velayet hakkından bağımsız” olarak, kişilik hakkının içeriğinde yer alan bir değerdir. Bu sebeple bu haktan feragat edilemez ve hak devredilemez[15]. Çocukla kişisel ilişki kurulmasının amacı, kendisine geçici velayet hakkı verilmeyen ana veya baba ile çocuk arasındaki bağın sürdürülmesi ve bunların çocukla aralarında oluşabilecek yabancılaşmanın engellenmesi, çocuğun gerekli ilgi ve şefkatten yoksun kalmasının önüne geçilerek ruhsal ve fiziksel gelişiminin sürdürülmesi ve mevcut sevgi saygının sürdürülerek manevi bağların koparılmamasıdır[16].

Boşanma davasının devamı süresince hâkim, çocuklar için gerekli olan geçici önlemleri re’sen alır[17]. Boşanma davasının davanın devamı süresince hâkim, çocuğun eşlerden birisine bırakılması kararı ile birlikte, diğer eşin çocuk ile olan geçici şahsi ilişkilerini de kendiliğinden belirlemelidir[18]. Eşlerden her biri, kendisine bırakılmayan çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını isteyebilir (TMK m. 323). Eşlerden biri, diğerinin; çocuk ile kişisel ilişkisini zedelemekten, çocuğun eğitilmesi ve yetiştirilmesini engellemekten kaçınmakla yükümlüdür (TMK m. 324/1). Çocukla geçici kişisel ilişkinin düzenlenmesinde hâkim, çocuğun yararını öncelikle gözetmelidir[19]. Çocukla kişisel ilişki kurulması konusunda ebeveynlerin menfaatleri ile çocuğun menfaatlerinin çatışması olasılığında “çocuğun menfaatleri” korunarak, çocuğun menfaatlerine üstünlük tanınmalı, ana babanın menfaatleri ikinci planda gündeme gelmelidir. Başka bir ifadeyle, çocuğun yararı kavramı birincil ve en üst ilke olarak dikkate alınmalı ve hâkim çocuğun yararı kavramı ekseninde kararlara hükmetmelidir[20].

Tüm uluslararası pozitif hukuk metinlerinde ve ulusal hukuk sistemlerinde “çocuğun yararı” kavramının tanımlanmasından özellikle kaçınılmış, bu kavramın somut olaydaki çocuğun yaşı, olgunluğu, kişiliği, ihtiyaçları, yetenekleri, sağlığına bağlı olarak ve çocuğun içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapıya göre farklılık gösterecek esnek bir çerçeve kavram olarak nitelendirilmiştir[21]. Burada önemli olan çocuğun menfaatlerinin nasıl ve kim tarafından belirleneceğidir. Çocuğun menfaatlerinin belirlenmesi bir uzmanlık işi olup uzmanlar tarafından tarafların sosyal ve ekonomik durumu ile çocuğun maddi ve manevi olarak ihtiyaçlarının karşılanarak çocuğun kişiliğini geliştirmesinin sağlanmasına ilişkin temel koşulların belirlenmesi gerekir. Uygulamada alınan sosyal inceleme raporlarının temel beklentileri karşılamaya yetmediği açık olup uzmanların nitelik ve nicelik olarak artırılması ile çalışma koşullarının aklın ve bilimin ışığında yenilenmesinde bir gereklilik bulunmaktadır.

Çocuk ile anne veya baba arasında hem kişisel ilişkinin kurulup kurulmaması noktasında hem de kişisel ilişkinin içeriğinin belirlenmesinde ayırt etme gücüne sahip küçüğün dinlenmesi çocuğun menfaatlerinin belirlenmesi açısından bir zorunluluktur.  Ayırt etme gücüne sahip bir çocuğun, kişisel ilişki kurmaktan kaçınması, kişisel ilişkiyi reddetmesi halinde kişisel ilişki kurma talebinin de çocuğun yararına uygun olmaması sebebiyle reddedilmesi şarttır. Çünkü çocuğun yüksek menfaatleri gözetildiğinde çocuğun şiddetle kişisel ilişkiyi reddetmesine rağmen kişisel ilişkinin zorla kurulması mümkün olmadığı gibi, böyle bir durum çocuğun kişilik hakkının ihlalini de oluşturur[22]. Şahsi ilişki kurulması geçici bir önlem olsa bile çocuğun maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi temel amaçtır.

Türk Medeni Kanunu’nda kişisel ilişki hakkının tanımı yapılmamıştır. Kişisel ilişki hakkı,  velâyet hakkı bulunmayan ana veya babanın müşterek çocukları ile görüşmesini, belirli gün ve saat dilimleri içerisinde baş başa vakit geçirmesini, dilediği iletişim araçları aracılığıyla haberleşmesini kapsayan bir haktır[23]. Diğer bir ifadeyle, çocukla kişisel ilişki kurulması çoğunlukla çocuğu ziyaret etme, onunla buluşup görüşme, onun yanında sınırlı bir süre için birlikte kalma şeklinde gerçekleşse de, bununla sınırlı değildir. Telefonla, e-posta, kısa mesaj ve görüntülü iletişim yöntemleri gibi her türlü iletişim şekli bu kapsamda yer almaktadır[24].

Çocuklarla Kişisel İlişki Kurulmasına Dair Avrupa Sözleşmesi m. 4/ III uyarınca; çocuğun, gözetim olmaksızın ana veya babasından birisiyle kişisel ilişkisinin sürdürülmesi, onun yüksek yararına değilse, ana veya babasıyla gözetim altında kişisel ilişki kurma imkânı ya da diğer şekillerde ilişki kurma imkânı da öngörülecektir[25].

Çocukla kişisel ilişki kurma hakkı esasen anne ve babaya tanınmış bir hak olup, üçüncü kişiler bakımından istisnai olarak kabul edilmiştir[26]. Olağanüstü hallerden herhangi birinin varlığı, üçüncü kişilerin çocukla kişisel ilişki kurmasına tek başına olanak vermemekte olup kişisel ilişkinin aynı zamanda çocuğun yararına da hizmet etmesi şarttır. Ebeveynlerin çocukla kişisel ilişki kurmasında, en başta çocuğun yararı gözetildiği gibi çocukla kurulacak kişisel ilişkide de çocuğun yararı ebeveynlerin yararından üstün tutuluyorsa üçüncü kişilerin çocukla kişisel ilişki kurmasında da çocuğun yararı üçüncü kişilerin yararına nazaran ön planda tutulur. Çocuğun büyük annesi veya büyük babası ile kişisel ilişki kurmasında ya da çocuğun diğer kişilerle olan ilişkisinin sürdürülmesine yönelik isteğini açıkça ortaya koyduğu varana mevcut hallerde, kişisel ilişkinin çocuğun yararına olduğundan söz edilir[27].

 Üçüncü kişilerin çocukla kişisel ilişki kurulması istemlerinde, hâkimin ileri sürülen sebeplerin olağanüstü olup olmadığı, ilişkinin kurulması halinde çocuğun yararlarının zedelenip zedelenmeyeceği gibi hususlar ile tarafların yaşadığı çevrelerin araştırılması, çocuğun görüşünün alınması ve uzmanlardan inceleme raporlarının ve görüşlerinin de alınarak karara bağlanması gerekir[28]. Hısımlar kavramı altında başta büyük ana ve büyükbabalar olmak üzere çocuğun ayrı yaşadığı kardeşleri, amca hala, dayı, teyze gibi çocuk ile yakın ilişkisi bulunan diğer hısımlar da sayılmaktadır. Üçüncü kişi kavramı sadece hısımlarla sınırlı değildir. Hısımlar dışında kalan özellikle üvey ana baba, koruyucu ana ve baba, biyolojik baba “üçüncü kişiler” çerçevesinde gösterilmektedir[29].

Anne ve baba, çocukla kişisel ilişki kurarken, çocuğun huzurunu bozmaktan kaçınmak durumundadır. Bu ifade ile kast edilen, kişisel ilişkinin çocuğun bedeni, ruhi veya ahlaki yönden gelişimine zarar vermesi veya henüz zarar vermese de böyle bir tehlikeye maruz bırakmasıdır. Özellikle ana veya babanın ağır ruhsal bozukluklarının bulunması, alkol ya da uyuşturucu bağımlılığı olduğunda çocukla kişisel ilişki kurma hakkı tanınmaz[30]. Geçici kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzuru tehlikeye girer veya ana ve baba bu haklarını öngörülen yükümlülüklerine aykırı olarak kullanırlar veya çocuk ile ciddi olarak ilgilenmezler ya da diğer önemli sebepler varsa, kişisel ilişki kurma hakkı reddedilebilir veya kendilerinden alınabilir (TMK m. 324/2).

Kişisel ilişki kurulmasıyla ilgili bütün düzenlemelerde çocuğun oturduğu yer mahkemesi de yetkilidir. Boşanmaya ve evlilik birliğinin korunmasına ilişkin yetki kuralları saklıdır. Çocuk ile kişisel ilişkiye yönelik bir düzenleme yapılıncaya kadar, velâyet hakkına sahip veya çocuk kendisine bırakılmış kişinin rızası dışında kişisel ilişki kurulamaz (TMK m. 326).  Çocukla kişisel ilişkinin düzenlenmesine ilişkin davalarda Aile Mahkemeleri, Aile Mahkemelerinin kurulmadığı yerlerde Asliye Hukuk Mahkemeleri görevlidir. 

  • Çocukların Mallarının Yönetimi

Evlilik birliği devam ederken velayet hakkına birlikte sahip olan anne ve babanın malların yönetilmesinde göstermeleri gereken özen yükümlülüğüne aykırı davranmaları halinde hâkim tarafından alınabilecek önlemler Türk Medeni Kanunu’nun velayete ilişkin kısmında (md.352-362) düzenlenmiştir.  Bu kısımda yer alan önlemlerin boşanma veya ayrılık davası devam ederken çocuğun mallarının korunması gerektiği ölçüde uygulanması da mümkündür. Buna göre hâkim, malların yönetimi ile ilgili talimat verebilir, eşlerden bilgi isteyebilir ve hatta gerekli gördüğü hallerde malların tevdi edilmesine ya da güvence gösterilmesine karar verebilir (md.360). Malların tehlikeye düşmesi halinde ise yönetimi kayyıma bırakabilir (md.361/III). Aynı önlemler, yönetimi eşlerde olmayan malların korunması amacıyla da alınabilir (md.361/II). Alınan bu önlemler geçici nitelikte olduğundan boşanma kararının kesinleşmesiyle son bulur[31].

Avukat Cenk Ayhan APAYDIN


[1] Gelgeç, s. 789.

[2] Akıntürk/Ateş, s. 286.

[3]  Ahmet Kılıçoğlu,  Aile Hukuku,   Turhan Kitapevi, Ankara,  2015, s. 153.

[4] Erdem, s. 153; Gençcan, s. 908.

[5] Akıntürk/Ateş, s. 285-286.

[6] Bilge Öztan, Aile Hukuku, 4. Baskı,  Turhan Kitapevi, Ankara,  2004, s. 454

[7] Akıntürk/Ateş, s. 286.

[8] Öztan, s. 754.

[9] Gençcan,  s. 912. 

[10] Somut olayda davalı çocuk için nafaka istemediğini açıklamış ancak daha sonra yalnızca çocuk yönünden tedbir ve iştirak nafakası talebinde bulunmuştur. Çocuk yönünden talep tarihinden hükmün kesinleşmesine kadar tedbir, boşanma hükmünün kesinleşmesinden sonra iştirak nafakasına hükmetmek gerekir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 5. 11. 2003 tarihli, 2003/13364 esas ve 2003/14917 sayılı kararı (özel arşiv).

[11] Öztan,  s. 456

[12] Gelgeç, s. 796.

[13] Harun Bulut,  Velayet (Çocukla Kişisel İlişki Kurulması) ve Nafaka Davaları, Beta Yayınevi, İstanbul,  2007, s. 47.

[14] Canan Yılmız, “Yargıtay Kararları Işığında Çocukla Kişisel İlişki Kurulması”, Public and Private International Law Bulletin, Volume: 35, Issue: 1, 103-141, s. 105.

[15] Gül Doğan,” Çocuk ile Kişisel İlişki Kurabilme Hakkı”, Prof. Dr. Ergon Çetingil ve Prof. Dr. Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı Armağanı, İstanbul,  2007, s.530.

[16] Yeliz Yücel, “Türk Medeni Hukukunda Boşanma Halinde Velayet, Çocukla Kişisel İlişki Kurulması ve Çocuğun Korunması”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Ana Bilim Dalı, İstanbul,  2018, s. 120

[17] Orhan, s. 122.

[18] Dural/Öğüz/Gümüş, s. 132; Öztan, s. 454.

[19] Orhan, s. 122.

[20] Saibe Oktay Özdemir, “Boşanma Davalarında Çocuklara İlişkin Kararlar Bakımından Çocuğun Dinlenme Hakkı”, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’ye Armağan, C:II, İstanbul,  2009, s.1225,

[21] Bkz: Gülçin Elçin Grassinger, “Çocuğun Menfaati Gereği Görüşünün Alınmaması Gereken Durumlar”, Prof. Dr. Rona Serozan’a Armağan, C.I, İstanbul,  2010,  s. 825. 

[22] Bkz: Yılmaz, s. 114.

[23] Remzi Demir, “Türk Medeni Kanunu’na Göre Çocukla Kişisel İlişki Kurulması”, DÜHFD, C: 25, S: 42, Y: 2020, ss. 169-195, s. 190.

[24] Mustafa Dural/Tufan Öğüz/ Mustafa Alper Gümüş, Türk Özel Hukuku (Aile Hukuku), C:3,  Filiz Kitabevi, İstanbul,  2016, s. 335.

[25] Yılmaz, s. 131.

[26] Gül Doğan, “Çocuk İle Kişisel İlişki Kurabilme Hakkı”, Prof. Dr. Ergon A. Çetingil ve Prof. Dr. Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı Armağanı, Çizgi Basım, İstanbul,  2007, s. 529.

[27] Fulya Erlüle, “Çocuk İle Kişisel İlişki Kurulması”, MÜHF-HAD. C:16, S. 1-2, ss.182-200, s. 197.

[28] Demir, s. 189.

[29]Bkz: Yılmaz, s. 133.

[30] Demir, s. 190-191.

[31] Gelgeç, s. 792.

CEZA MUHAKEMESİ HUKUKUNDA OLAĞAN VE OLAĞAN ÜSTÜ KANUN YOLLARI

CEZA MUHAKEMESİ HUKUKUNDA

OLAĞAN VE OLAĞAN ÜSTÜ KANUN YOLLARI

Anayasa’nın 138/4. maddesi uyarınca yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. Bu nedenle yargılama makamlarınca verilen kararların incelenmesi ve bu kararlardaki hataların giderilmesi yine yargılama makamlarınca gerçekleştirilir[1].

Kanun yolu, yargılama makamının verdiği kararda aykırılık bulunduğu ileri sürülerek, uyuşmazlığın çözülmek üzere başka bir yargılama makamı önüne getirilmesidir[2]. Her insan yanılabileceği için, verilen hükmün yeniden gözden geçirilmesi ve hataların düzeltilmesi olanağı bulunmalıdır. Bu, adil yargılama ilkesinin olmazsa olmaz şartlarındandır. Muhakeme süjelerinin başvurusu halinde ve istisnai hallerde bu başvuru olmadan da, kanun yolu adli organlarının bu hükmü denetlemesi gerekir. Başvuran kimse tamamen sübjektif değerlendirmesiyle dahi hükmü hukuka aykırı bulsa ve bu süreç hükmün kesinleşmesini ve keza infazını dahi geciktirse, koşulları varsa, bu kanun yoluna başvurmak hakkına sahiptir[3].

Hâkimler veya mahkemeler tarafından verilen kararların denetlenmesi amacıyla başvurulan hukuksal çarelere kanun yolları adı verilmektedir[4]. Kanun yolları, ceza soruşturması veya muhakemesi sırasında yapılması olası hatalar için öngörülmüş hukuki çarelerdir. Kanun yoluna başvurmak bir hak olup, bu hakkın kullanılması kanunla düzenlenir[5].  Diğer bir ifadeyle, kanun yollan, yargılama makamları tarafından verilen ve hukuka aykırı veya yanlış olduğu ileri sürülen kararların, kural olarak, başka bir makam tarafından tekrar incelenmesini sağlayan yasal yollardır. Kanun yolları, aleyhine kanun yoluna başvurulan kararların denetlenmesine ve gerekiyorsa düzeltilip değiştirilmesine olanak tanır[6]. Kanun yollarının öncelikli amacı, hatalı olan kararlardaki bu hatanın kural olarak bir başka makam tarafından düzeltilmesini sağlamaktır[7]. Davaya bakan mahkemenin yargılama sırasında verdiği hatalı ve gerçeğe aykırı olmayan kararlara karşı bir başka mahkemenin üst mahkeme sıfatıyla denetiminde hukuki yarar bulunmaktadır. Bu hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. İşte bunu sağlamak üzere ceza muhakemesi hukukunda kanun yolları kabul edilmiştir[8].  Yargıçlar da her insan gibi yanılabilirler ya da yargıçlarca verilen kararlar tarafları tatmin etmeyebilir. Bu halde tarafların başvurabileceği bazı hukuki çareler öngörülmüştür. Yargılama makamlarınca verilen kararların, söz konusu kararları verenlerden başkaları tarafından incelenmesi hem hukukun doğru bir şekilde uygulanmasına hem de kişilerdeki adalet duygusunun tatminine hizmet eder[9].

Kanun yolu başvurusu, ilk derece makamları önünde tamamlanan bir yargılamayı üst mahkemeler önüne taşır. Bu tür bir kanun yolunun bulu­nup bulunmadığı kararın niteliği, veren makam, zaman ve ilgili kişi kadar diğer kanuni düzenlemeler dâhil, birçok etkene bağlı olarak değerlendiri­lir[10]. Kanun (yasa) yolları, ceza yargılaması sistematiği içerisinde birden fazla amaca hizmet etmekte ve birey yararı ile kamu yararı bu noktada adeta örtüşmektedir. Bu nedenle yasa yolları insan hakları içerisinde değerlendirilmekte ve uluslararası insan hakları metinlerinde de yer almaktadır[11].

Kanun yolları bakımından önemli bir amacı da ülkede içtihat birliğinin sağlanması oluşturur. Zira keyfi ve adaletsiz olmadığını belirten bir hukuk uygulamasının bir hukuk çerçevesi içinde içtihat birliğine ihtiyacı vardır. Bir ülkede yürürlükte olan bir kanun, uygulama alanı bulduğu olaylarda farklı şekilde anlaşılırsa ve farklı içtihatların varlığına sebebiyet verirse artık o ülkede hukuki güvenlikten bahsedilemez. Zira içtihat birliği herkesin kanun önünde eşitliğinin prensibinin sağlanmasında önemli bir yere sahiptir[12].

         Kanun yollarında da “davasız yargılama olmaz ilkesi” geçerlidir. Bir yargılama makamının kararındaki hukuka aykırılığın giderilebilmesi için aykırılığı ileri süren tarafından kural olarak bir dava açılması gerekir. Bu davaya, kanun yolu davası, muhakemeye ise denetim muhakemesi denilmektedir [13].

      Hukuk sistemimizde hukuken geçersiz nitelikteki kararların kendiliğinden yok sayılmasını düzenleyen bir hüküm bulunmamaktadır. Bu tip kararlar, olağan veya olağanüstü kanun yolları vasıtasıyla, hukuken geçersiz olduklarına ilişkin bir tespit yapılmadıkça şeklen varlıklarını koruyacaktır. Aksi durum, mahkeme kararlarının bağlayıcı olduğuna dair Anayasa’nın 138. maddesine uygun düşmeyeceği gibi, sübjektif ve keyfi yaklaşımlarla kararların uygulanmaması gibi hukuka uygun olmayan sonuçların doğmasına da yol açabilecektir[14].

Kanun yolları iki ayrı açıdan ayrıma tabi tutulabilir. Öncelikle, henüz kesinleş­memiş olan veya kesinleşmiş bulunan kararlara karşı gidilebilen kanun yolları olmak üzere ki, bunlardan ilkine olağan kanun yolları, ikincisine olağanüstü kanun yolları adı verilmektedir. İlkine örnek olarak itiraz, istinaf ve temyiz gösterilebilir. İkinci grup altında ise, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın itirazı, kanun yararına bozma ve yargılamanın yenilenmesi sayılabilir. İkinci ayrım ise, kanun yolu muhakemesinde yapılacak olan denetimin niteliğine göre yapılan ayrımdır. Buna göre, yapılan denetim fiili (maddi) denetim olabileceği gibi hukuki denetim veya ikisi de olabilir. İtiraz ve istinaf fiili ve hukuki denetim amacını taşırken, temyiz sadece hukuki denetim amacına yöneliktir[15]. Diğer bir ifadeyle, olağan kanun yolları kendi içinde “asıl derece veya ikinci derece” kanun yolu ve “hukuki derece” kanun yolu olmak üzere ikiye ayrılır. İkinci derece kanun yolunda uyuşmazlık konusunun hem maddi hem de hukuki yönden incelenmesi yapılmaktayken; hukuki derece kanun yolunda kararın yalnızca hukuki yönden incelenmesi söz konusudur. İkinci derece kanun yolu uyuşmazlık konusu yapılan kararın ara karar ya da son karar olmasına göre itiraz ve istinaf olmak üzere iki çeşitken; hukuki derece kanun yoluysa temyizdir[16].  Temyiz yolu, sadece hukuki meseleye ilişkin aykırılık uyuşmazlıklarını halletmek üzere kabul edilmiştir[17].

Kanun yolları, aleyhine kanun yoluna başvurulan kararların denetlenmesine ve gerekiyorsa düzeltilip değiştirilmesine olanak tanır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 7 No.lu Protokol’ün1 2. maddesiyle sanığın, hakkında verilen hükmün daha yüksek bir mahkeme tarafından yeniden gözden geçirilmesini isteme hakkı kabul edilmiştir. Protokol’e göre, yasada gösterilen hafif suçların ya da kişinin ilk aşamada en yüksek dereceli mahkemede yargılandığı hallerin bu hakkın kapsamı dışında bırakılması mümkündür[18].

 Yargılama aşamasında hâkim veya mahkemece verilen kararlar ile kanun yolu aşamalarında delillerin hukuka uygunluk denetiminin nasıl yapılacağı CMK’da düzenlenmiştir. Kanun yolları olağan ve olağanüstü kanun yolları şeklinde ikiye ayrılır. Kesinleşmemiş kararlara karşı gidilen kanun yolları itiraz, istinaf ve temyiz olup, bunlar olağan kanun yollarıdır. Buna karşılık olağanüstü kanun yolları olarak isimlendirilen kesinleşmiş kararlara karşı başvuru kanun yolları ise, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın itirazı, kanun yararına bozma ve yargılamanın yenilenmesidir.  AİHS’nin 6. ve Anayasanın 36/1. maddeleri ile teminat altına alınan adil yargılama hakkı kapsamında kalan ve ceza yargılama hukukunun temel ilkelerinden olan “Çifte yargılama yasağı/Ne bis in idem” kuralı gereğince, nihai bir kararla mahkûm edilen ya da beraat eden kimse, aynı egemenlik alanı içinde aynı fiilden dolayı yeniden yargılanamaz ve cezalandırılamaz. AİHS 7 nolu protokolün 4. maddesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 14/7. maddeleri de bu kuralı güvenceye bağlamıştır. Ne var ki, asıl amacı maddi gerçeğe insan onuruna yaraşır biçimde ulaşmak olan ceza yargılamasının, adli hatalar nedeniyle mutlak hakikate ulaşamaması muhtemel ve vakıadır. Bu nedenle kesin hükmün otoritesine istisna olmak üzere olağanüstü yasa yolları benimsenmiştir. 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesinde düzenlenen kanun yararına bozma, 311-314. maddelerinde düzenlenen yargılamanın yenilenmesi ve 308. maddesinde yer alan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı da bu istisnalardandır[19].

  Yargı makamlarınca verilen bir kararın hatalı olup olmadığını belirlemek için  bir tali ceza muhakemesi yapılır. Her kanun yolu, kural olarak bir derecedir. Kanun yolu muhakemesinde yetkili olan başka bir makamın da, kural olarak, daha yüksek makam olması gerekir. Kanun yolu davasına konu olan hukuka aykırılıklar, sübut meselesine veya hukuki meseleye ilişkin olarak verilen hükmün hatalı olması sonucunu doğurdukları için (hüküm hatası), bunlar “düzeltme”, “geri alma”, “geri alma”, “bozma”, “ıslah” ve “yenileme” çarelerine başvurularak giderilir[20].

Kanun yollarından birine başvuran taraf, bu başvurusunu geri almasından veya başvurunun red edilmesinden ileri gelen giderleri öder. Kanun yollarına başvuran Cumhuriyet savcısı ise, sanığın ödemek zorunda bulunduğu giderler Devlet Hazinesine yükletilir. Kanun yoluna başvuranın istemi kısmen kabul olunmuş ise, mahkeme uygun gördüğü şekilde giderleri bölüştürür. Kesinleşmiş bir hüküm ile sonuçlanan bir duruşma hakkındaki yargılamanın yenilenmesi isteminden ileri gelen giderler hakkında da aynı hüküm geçerlidir. Eski hâle getirme isteminden doğan giderler, hasım tarafının esassız karşı koymasından meydana gelmiş değilse, bu istemi ileri sürene yükletilir (CMK 330).

DOÇ. DR. CENGİZ APAYDIN

İSTANBUL ANADOLU CUMHURİYET SAVCISI

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

HUKUK VE ADALET BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Kunter, Nurullah. Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku. İstanbul: 1989, 1007.

[2] Kunter, Nurullah/ Yenisey , Feridun .  Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi

Hukuku, İkinci Kitap, Ceza Muhakemesinin Yürüyüşü. İstanbul: 13. Baskı, 2005,1090- 1091.

[3] Haller/Conzen, 339 (akt- Ünver, Yener//Hakeri, Hakan. Ceza Muhakemesi Hukuku: Ankara: 14. Baskı,  2018, 741).

[4] Ünver/Hakeri,  742.

[5]Özbek, Veli, Özer/Kanbur, Mehmet, Nihat/Doğan, Koray/ Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker. Ceza Muhakemesi Hukuku. Ankara: 6. Baskı, 2011, 76.

[6]  Centel/Zafer, 13. Baskı, 793.

[7] Güngör, Devrim. Ceza Muhakemesinde İstinaf. Ankara: 2016, 15.

[8] Özbek ve diğerleri,  767.

[9] Toroslu/Feyzioğlu, 319-320.

[10] Volk, 296 (akt- Ünver/Haker, 742).

[11] İnan, Kubilay. Ceza Yargılamasında Yasa Yolları. Ankara: 2006, 39

[12] Yüce, Turhan Tufan. Türk ve Alman Ceza Muhakemesinde Kanun Yolları. Ankara: 1967, 13.

[13]  Centel/Zafer, 13. Baskı,   795.

[14] Yargıtay 17. Ceza Dairesi’nin, 10. 12. 2019 tarihli, 2019/11827 esas ve 2019/15704  sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır). 

[15] Ünver/Hakerİ, 14. Baskı, 742.

[16] Toroslu/Feyzioğlu, 322; Yenisey/Nuhoğlu, 6. Baskı, 817.

[17] Yenisey/Nuhoğlu, 6. Baskı, 817.

[18] Centel /Zafer, 13. Baskı,  793.

[19] Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, 06. 12. 2019 tarihli, 2019/6717 esas ve 2019/8145 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır). 

[20] Yenisey/Nuhoğlu, 6. Baskı, 818.

BOŞANMA DAVALARINDA GEÇİCİ HUKUKÎ KORUMALARA İLİŞKİN ESASLAR

BOŞANMA DAVALARINDA GEÇİCİ HUKUKÎ KORUMALARA İLİŞKİN ESASLAR

Boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır (TMK m. 169). Bu hüküm, hâkime takdir yetkisi tanıyarak bu durumların çözüme kavuşturulması için hâkimin geçici önlem alarak re’sen müdahalesini mümkün kılmaktadır. O halde davanın açılmasıyla birlikte hâkimin, dava süresince eşlerin mali ve kişisel haklarının korunması ve evlilik birliğinin devamının sağlanması için bir önlem alınmasına gerek olup olmadığına bakmaktır.  Bu yönde bir önlem alınmasının gerekli olması halinde hâkim öncelikli olarak eşlerin alınacak önleme ilişkin bir fikir birliği içinde olup olmadığını dikkate almalıdır. Tarafları dinleyerek önlemin gerekliliği ve şekline karar verecek olan hâkim, onların alınacak önleme ilişkin uzlaşmalarını da isteyebilir[1].

 Boşanma davalarındaki geçici önlemleri, boşanma davasının açılmasından kararın kesinleşmesine kadar geçen yargılama sürecinde hukuki koruma sağlamayı hedeflemektedir.  Yasa koyucu boşanma davası açılınca eşlerin ve çocukların zarar görmelerini engelleyerek tarafları maddi ve manevi olarak korumak amacıyla asgari koşulları oluşturacak tedbirlere hükmedilmesi gereğini ortaya koymuştur.

Boşanma davası ile birlikte eşler arasındaki çekişme ve anlaşmazlığın görünür hale gelmesi eşleri birbirine hasım hale getirebilmektedir. Özellikle kadının ve çocukların boşanma sürecinden zarar görme olasılıkları yüksek olup kadın ve çocukların olası tehlikelere karşı korunması gerekir. Bu nedenle Medeni Kanun, boşanma davası açıldıktan sonra hâkimi gerekli geçici önlemleri almaya yükümlü kılmıştır[2]. Hukuki korumu tedbirleriyle, geçici de olsa, boşanma davası görülürken hem evlilik hem de eş ve çocukların maddi ve manevi bakımdan zarar görmeleri engellenmiş olacaktır[3]. Yargılama süresince eşler arasında geçici bir düzen sağlayan aile hukukuna özgü bu geçici hukuki korumalar aynı zamanda yargılamanın boşanmayla sona ermemesi durumunda eşlerin ortak hayatı tekrardan kurmaları bakımından yardımcı olma işlevini de sahiptir[4].

  Boşanma davası açılmış olsa da yargılama sürecinde evliliğin sona ermemiş olmasından kaynaklı olarak taraflar ve çocukları açısından evlilik birliğinden hak ve borçlar doğmaya devam etmektedir[5].Yasa koyucu alınacak önlemleri teker teker sayıca sınırlı olarak saymamış, örnek niteliğindeki bazı önlemleri belirterek genel çerçeveyi belirlemek suretiyle önlemlerin tespiti ve sınırlarının tayinini hâkimin takdirine bırakmıştır[6].

Uzun süren yargılama süreci eşler arasında sona ermeyen fakat fiili ya da hukuki değişikliğe uğrayan evlilik birliğinin bu değişikliklere uygun şekilde devam ettirebilmesi ihtiyacını daha da ortaya koyar. Eşlerin fikir birliğinde olmadığı konularda da TMK md.169 uyarınca hâkimin takdir yetkisi neticesinde müdahalesi mümkün olacaktır. Madde metninden açıkça anlaşıldığı üzere hâkim, eşlerin barınması, geçimi, mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin alınmasını gerekli gördüğü geçici önlemleri alacaktır. Bu önlemler ise somut olarak ortak konutta hangi eşin kalacağının belirlenmesi, çocukların bakımının nasıl sağlanacağı ya da eşin diğer eşin geçimine ne derece katkıda bulunacağının belirlenmesi gibi konularda karşımıza çıkmaktadır[7].

Hâkimin somut olayın özelliklerine göre bir veya birden fazla geçici koruma tedbirine hükmetmesi ve değişen şartlara göre tedbirlerin çeşidini ve süresini güncellemesi gerekir. Hâkimi bunu resen yapmak zorunda ise de; tarafların talepleri ve uzman görüşmeleri geçici korumu önlemlerinin alınmasında ve devamında hayati önem arz etmektedir.

TMK m. 169 hâkime re’sen harekete geçme yetkisi tanısa da eşlerin mahkemeden boşanma yargılaması süresince bu düzenleme uyarınca geçici önlem alınmasını veya hükmedilen geçici hukuki korumanın değiştirilmesini talep etmelerine de bir engel bulunmamaktadır. Kaldı ki uygulamada genellikle TMK m. 169 uyarınca geçici önlem alınmasını eşler talep ettiğinden hâkimin re’sen harekete geçme yetkisini kullanmasına çoğunlukla gerek kalmamaktadır[8].

TMK m. 169 uyarınca hükmedilebilecek geçici önlemlere ancak boşanma davası açıldıktan sonra karar verilebileceğinden görevli ve yetkili mahkeme bu davayı görmekle görevli ve yetkili mahkemedir. Görevli mahkeme 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4. maddesinin ilk bendi uyarınca aile mahkemesi olup yetkili mahkeme ise TMK m. 168 uyarınca “eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir[9]. Boşanma davalarındaki geçici önlemler, kesin hüküm niteliğinde olmayıp talep üzerine veya resen mahkemece değiştirilebilmektedirler.

TMK’nın.169. maddesi gereğince alınabilecek geçici önlemlere bir çerçeve çizmenin mümkün olmayıp[10] hâkim, takdir yetkisi çerçevesinde gerekli gördüğü önlemleri dava başında talep üzerine ve/veya re’sen alabilmektedir. Bu nedenle hâkim dava dilekçesini ve eklerini inceleyerek somut olayın özelliklerine göre davanın başında veya devamında gerekli inceleme ve araştırmaları yaparak taraflar ve varsa çocuklar açısından alınması gereken önlem veya önlemleri tespit etmelidir.

Boşanma davası sürecinde alınabilecek geçici önlemler sınırlı sayıda olmayıp hâkim, takdir yetkisi çerçevesinde gereklilik ve ölçülülük kriterleri çerçevesinde tarafların huzurunu ve yaşam düzenini korumaya yönelik olarak gerekli gördüğü önlemleri talep üzerine ve/veya re’sen alabilmektedir. Bu nedenle hâkim dava dilekçelerini ve dosya kapsamındaki uzman raporları da dâhil olmak üzere tüm ekleri inceleyerek somut olayın özelliklerine göre davanın başında veya devamında gerekli inceleme ve araştırmaları yaparak taraflar ve varsa çocuklar açısından alınması gereken geçici önlem veya önlemleri almalıdır.

Boşanma davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin ve varsa çocukların mallarının yönetimi ile çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri alırken diğer eşin kusurlu olduğu yönündeki iddiaları göz önünde tutamaz. Eşlerin barınması, geçimi, çocukların kimde kalacağı, çocuklarla şahsi ilişki kurulması, eşlerin veya çocukların bakımı veya mallarının yönetimine ilişkin alınmasını gereken önlemler geçici olup bu önlemler boşanma kararının kesinleşmesi ile sona ermektedir. Ayrıca önlemlerin talep üzerine veya re’sen kaldırılması veya değiştirilmesi mümkün olup bu kararlar kesin olmayıp itiraza tabidir.

CENK AYHAN APAYDIN

                                                             Avukat- Yazar


[1] Ali İhsan Özuğur, Gerekçeli-Açıklamalı-İçtihatlı Nafaka Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2015, s. 30.

[2] Turgut Akıntürk/Derya Ateş, Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku 2. Cilt, Yenilenmiş 21. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul, 2019, s. 283.

[3] Serkan Ayan, Evlilik Birliğinin Korunması,  Türkiye Barolar Birliği Yayını,  Ankara, 2004, s. 290.

[4] Esra Günay İnan, Aile Hukukunda Geçici Hukukî Himaye Tedbirleri, Adalet Yayınevi, Ankara, 2018, s.121.

[5] Süleyman Topak, Boşanma Davalarında Yargılama Usulü, On İki Levha Yayınevi, İstanbul, 2021, s. 420.

[6] Kemal Oğuzman/ Mustafa Dural, Aile Hukuku, 2. Baskı, Filiz Kitapevi, İstanbul 1998, s. 134.

[7] Berrak Genç Gelgeç, “TMK md.169 Gereğince Boşanma veya Ayrılık Davası Süresince Alınabilecek Geçici Önlemler”, İMHFD, C: 8, S: 2, 2023, ss. 771-799, s. 775.

[8] Efe Can Yıldırır, “TMK M. 169 Uyarınca Boşanma Davası Süresince Eşlere İlişkin Alınan Geçici Önlemler”,  İstanbul Hukuk Mecmuası, 81 (3), 817-860, s. 848.

[9] Bkz:Yıldırır, s. 851.

[10] Gelgeç, s. 796.

BANKA VEYA KREDİ KARTINI KÖTÜYE KULLANMA SUÇLARINDA İÇTİMA

BANKA VEYA KREDİ KARTINI KÖTÜYE KULLANMA SUÇLARINDA İÇTİMA

Ceza hukukunda banka veya kredi kartlarını kötüye kullanma suçları kavramı hızla değişmekte ve gelişmekte olup,  işlenme şekilleri öngörülemeyecek şekilde uygulamada karşımıza çıkmakta ve ceza hukukunun önemli ve problemli alanlarından birini oluşturmaktadır.  5237 sayılı TCK’nın banka veya kredi kartlarını kötüye kullanma suçlarının unsurlarını değiştirerek bağımsız suçlar olarak bilişim alanında suçlar başlığı altında yeniden ele alması, önemli bir gelişme olmakla birlikte, kurumun uygulama alanının ve bilişim suçlarının, teknolojinin gelişmesine paralel olarak işlenme şekillerinin hızla değişmesi uygulamada özellikle suçların içtimaı ile ilgili olarak ciddi sorunlara sebebiyet vermektedir.

5237 sayılı TCK’da, “kaç tane fiil varsa o kadar suç, kaç tane suç varsa o kadar ceza vardır” ilkesi benimsenmiş olsa da TCK’nın birinci kitabının ikinci kısmının beşinci bölümünde bileşik suç (madde 42), zincirleme suç (madde 43) ve fikri içtima (madde 44) bu ilkenin istisnaları olarak belirtilmiştir[1]. İştirak halinde faillerin bir suçta birleşmeleri söz konusu iken, içtimada suçların tek failde toplanması söz konusu olmaktadır[2].

            TCK’nın 42. maddesine göre, “biri diğerinin unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturması dolaysıyla tek fiil sayılan suç” bileşik suçtur. Bileşik suçta, birden çok suç vardır, ancak ya iki suç bir araya gelerek bir başka suçu oluşturmaktadır ya da bir suç diğerinin ağırlaştırıcı nedenini oluşturmaktadır[3].  TCK’nın 245/1. madde ve fıkrasında tanımlanan suç bileşik suç tanımına girmemektedir. Çünkü bileşik suçta, unsur ya da ağırlaştırıcı nitelik taşıyan suçun, bileşik suç olarak kabul edilen söz konusu suç içinde ayrıca ve açıkça gösterilmesi gerekmektedir. Bu gereklilik kanuni birleşme şeklinde gerçekleşmektedir[4]. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 1984 yılında verdiği bir kararda[5], “…mürekkep (birleşik) suç kendisini meydana getiren suçlara yasal olarak bölünmesi mümkün olmayan bir bütündür. Eriyen ve eriten başka ifade ile kaynaşan suçlardan biri diğerinin unsurunu veya ağırlaştırıcı sebebini teşkil ettiğini yasada açıkça gösterilmesi şarttır… bu şart, suçların ve cezaların kanuniliği prensibinin gereğidir…”ifadesiyle, bileşik suçta kanuni birleşme şartına vurgu yapmıştır. Oysaki TCK madde 245/1’de yer alan ifadeye bakıldığında herhangi bir suçun ayrıca ve açıkça gösterilmediği görülmektedir.

Bu suçun bileşeni olabilecek nitelikteki suç tipleri, hırsızlık (TCK md. 141), güveni kötüye kullanma (TCK md.155), dolandırıcılık (TCK md.157) ve yağmadır (TCK md.148). Ancak bu suç tipleri TCK madde 245/1’de açıkça bir araya getirilmemiştir. Dolayısıyla bu suçlar ile TCK madde 245/1 arasında bileşik suç ilişkisi yoktur ve bu durumda fail gerçek içtima kuralları gereğince her suçtan ayrı ayrı cezalandırılmalıdır[6]. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Oluşa ve dosya içeriğine göre, sanığın, yakınana ait kredi kartını zorla aldıktan sonra şifresini öğrenip 570 TL tutarında harcama yaptığının anlaşılması karşısında, sanık hakkında ayrıca kredi kartının kötüye kullanılması suçundan ceza verilmesi gerektiği gözetilmeden, söz konusu eylemin yağmanın bir unsuru kabul edilerek eksik ceza tayini, karşı temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır”[7].

Öte yandan kredi kartının kötüye kullanılmasına yönelik olarak yapılan hile ile şifrenin ve kartın ele geçirilmesi sonucunda kredi kartının kötüye kullanılması hallerinde dolandırıcılık suçu oluşmayıp sadece TCK’nın 245/1. maddesinde düzenlenen banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu oluşacaktır[8]. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “Başkasına ait kredi kartının kötüye kullanılması suretiyle yarar sağlama suçunun oluşabilmesi için 5464 sayılı Yasanın 3. maddesi uyarınca kartın fiziksel olarak kullanımı gerekmeyip kart bilgilerinin kullanılması yeterli olduğu cihetle; sanığın, mağdur Yaşar ve katılan Hüseyin’e ait kredi kartı bilgilerini ele geçirip kullanmak suretiyle internet üzerinden alışveriş ve havale yapmaktan ibaret eylemlerinin mağdur sayısınca TCK’nın 245/1. madde ve fıkrasında  yazılı suçu oluşturacağı gözetilmeden, yazılı şekilde nitelikli dolandırıcılık suçundan mahkumiyet kararları verilmesi, yasaya aykırı, sanık müdafisinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken CMUK’nun 321. maddesi gereğince bozulmasına, 29.02.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi”[9].          

Banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçunun bileşik suç olarak düzenlenmediğine ilişkin ileri sürülebilecek bir başka gerekçe ise,  hâkim, somut olayda kanunun kendisine verdiği yetkiyi aşmamak kaydıyla ceza miktarını tayinde takdir hakkına sahiptir. Buna göre, TCK’nın 245/1. madde ve fıkrasındaki suçun işlenmesi halinde, bu suçun bileşeni olabilecek suçlar ile bu suç arasında yaptırım bakımından oluşacak uyumsuzluk ortada bir bileşik suçun olmadığına ilişkin delili kuvvetlendirmektedir. Örneğin, hırsızlık suçunun basit şekli için bir yıldan üç yıla, güveni kötüye kullanma suçunun basit şekli için altı aydan iki yıla kadar hapis ve adli para cezası, dolandırıcılık suçunun basit şekli için ise bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar hapis cezası öngörülmüştür. Her üç suçun nitelikli halleri gerçekleştiği takdirde ise cezanın yedi yıla kadar ulaşması mümkündür. Yağma suçunun basit şekli için altı yıldan on yıla kadar, nitelikli halinin gerçekleşmesi halinde ise on beş yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. TCK madde 245/1’de yer alan suç için ise öngörülen ceza, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ve beş bin güne kadar adli para cezasıdır. Durum böyle iken,  hırsızlık, güveni kötüye kullanma ve dolandırıcılık suçlarının bu suçun bileşeni olacağı kabul edilse bile, suçun yaptırımı açısından bu sayılan suçların nitelikli halleri; yağma suçunun ise hem basit hem nitelikli hali açısından TCK madde 245/1’in bileşik suç kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir[10]

Maddi neticenin tek olması bir başka ifadeyle dış dünyada meydana gelen değişikliğin tek olması, ihlalin, dolayısıyla, meydana gelen suçun da her zaman için tek olması sonucunu doğurmamaktadır. Bazı durumlarda dış dünyada meydana gelen netice tek olmasına rağmen, kanunun bu neticeyi iki ayrı hükümde suç olarak düzenlemesi dolayısıyla iki ayrı suçun varlığı söz konusu olmaktadır. Bu durumda, sorun, TCK madde 44’te düzenlenen fikri içtima gereğince, faile bunlardan en ağır cezayı gerektiren hükmün uygulanması şeklinde çözüme kavuşturulacaktır. Nitekim “bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet verme” şeklinde tarif edilen fikri içtima gerçekte birden fazla olarak ortaya çıkan her biri bağımsız suç teşkil eden neticelerde, faile meydana gelen her suç için ayrı ceza verilmesini engelleyen bir kurumdur.

Bu anlamda, hırsızlık suçu ile TCK madde 245/1’in aynı olayda söz konusu olduğu bir somut olay bakımından, ortada iki fiil mi yoksa tek bir fiil mi olduğu sorunu gündeme gelecektir. Örneğin, failin, mağdurun içinde para ve kredi kartı bulunan cüzdanını çalması ve ardından bu kart ile ATM’den para çekmek suretiyle yarar sağlaması halinde, fail ortada tek fiil olmasından hareketle TCK’nın 44. maddesi uyarınca sadece TCK madde 245/1’den mi cezalandırılacak yoksa 5237 sayılı Kanun uyarınca hem hırsızlık suçundan hem de TCK madde 245/1’de düzenlenen suçtan ayrı ayrı mı cezalandırılacaktır?  Bu konuda doktrinde bir görüş[11], TCK madde 44’ün uygulanması gerektiğini ve faile sadece banka ve kredi kartlarının kötüye kullanılmasından dolayı ceza verilmesi gerektiğini belirtmekte ve failin çantayı çaldığı fakat çantadan sadece kredi kartını alarak, çantayı ve içindekileri attığı bir durumu söz konusu görüşünü gerekçelendirmek adına örnek olarak vermektedir.  Doktrinde bir diğer görüş[12] tarafından savunulan ve bizim de katıldığımız görüşe göre ise,  5237 sayılı TCK’da “kaç tane fiil varsa o kadar suç, kaç tane suç varsa o kadar ceza vardır” ilkesi benimsenmiş olduğundan, her somut olayda fiil sayısının ortaya konması ve fiil sayısı kadar ceza verilmesi gerekmekte ve dolayısıyla faile hem hırsızlık suçundan hem de banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçundan ayrı ayrı ceza verilmelidir[13]. Yargıtay’ın mülga 765 sayılı kanun döneminde verdiği bir karara[14] göre, “Sanığın, yakınanın bulunmadığı sırada iş yerine girerek O’nun çantasından bir miktar Türk Lirası ile banka ve kredi kartlarını, gündüzün çalma eylemi, TCK’nın 491/4. maddesine uygun, ayrı bir suç oluşturduğu; Sanığın, yakınana ait şifresini bildiği ve rızası dışında ele geçirdiği bankamatik kartı ile ATM’den para çekmesi eylemi de, ayrıca TCK’nın 525/b-2 maddesindeki suçu oluşturduğu; gözetilmelidir.”

Aynı yorum tarzı banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçunu işlemek amacıyla kartın dolandırıcılık yapılarak alınması halinde de geçerli olacak ve faile her iki fiilden dolayı ayrı ceza verilecektir[15]. Yağma suçu ile banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçunun bir arada olduğu bir somut olayda, örneğin, failin, mağdurdan yağma suretiyle kredi kartını alması ve kartı kullanarak yarar sağlaması halinde, ilki yağma ikincisi ise banka ve kredi kartının kötüye kullanılması olmak üzere iki ayrı fiil vardır ve fail her iki fiilinden dolayı ayrı ayrı cezalandırılmalıdır[16]. Yargıtay 6.CD’si 2007 yılında verdiği bir kararda[17]da olaya aynı yönden baktığı görülmektedir. Bu karara göre, “Sanığın mağdura ait banka kartlarını rızası olmadan ele geçirerek kullanmak suretiyle kendilerine yarar sağlamaları eyleminin, 5237 sayılı TCK’nın 245/1. maddesine uyan ayrı bir suç oluşturduğu gözetilmeden, yazılı şekilde uygulama yapılması ve 16/12/2005 tarihinde işlenen yağma suçunun iş yerinde işlendiğinin anlaşılması karşısında bozma nedeni yapılmamış; diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.”  Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında şöyle denilmektedir; “Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 30.03.2010 gün, 2010/17-65 esas-karar no’lu ve 04.03.2014 gün, 1439/104 sayılı ilamında belirtildiği üzere veya Kredi Kartlarının kötüye kullanılması suçu, yasadaki düzenleniş şekli göz önüne alındığında banka veya kredi kartının hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi durumunda oluşabilecek hırsızlık, yağma, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık gibi suçlar ile banka veya kredi kartlarını kötüye kullanma suçu arasında gerçek içtima kuralının uygulanarak failin her bir suçtan ayrı ayrı cezalandırılması gerektiği, 5237 sayılı TCK’nın 245/1. maddesindeki “her ne surette olursa olsun” ifadesinin ise banka veya kredi kartlarının sadece hukuka uygun yollardan ele geçirilmesini kapsadığı cihetle, suç tarihinde sanıkların bulunduğu ATM’ye gelen müştekinin para çekimine yardımcı olmaları için kartını sanıklara vermesi, sanıkların el çabukluğu ile kartı ATM’ye takmış gibi yaparak bankomatın kartı yutmuş olduğunu müştekiye söylemeleri, müştekinin bankomattan ayrılması üzerine ellerindeki kartla müştekinin hesabından para çekmeleri şeklinde gerçekleşen eylemde, dolandırıcılık suçunun unsurlarının oluşmadığı, ancak sanıkların, katılanın ekonomik değer taşıdığından kuşku bulunmayan menkul mal niteliğindeki kredi kartını sahibinin rızası dışında alması eylemlerinin hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden,  yazılı şekilde karar verilmesi, yasaya aykırı, sanıkların temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 321. maddesi gereğince (bozulmasına), 25.02.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi”[18]

Kartın mutlaka bir suç işlemek suretiyle ele geçirilmiş olması da şart değildir. Fail kartı tamamen hukuka uygun bir şekilde de ele geçirmiş olabilir. Bu halde ise ilk hareket suç olmayacağından içtima sorunu da ortaya çıkmaz. Elde edilen kartın kullanılması esnasında bir bilişim sistemine girme (m.243/1) ve var olan verileri başka yere gönderme (m.244/2) fiilleri de söz konusu olabilecektir. Bu halde fikri içtimadan söz edilmeli fail daha ağır ceza öngören m.245/1’den cezalandırılmalıdır[19]. TCK’ nın 43. maddesinin 1. ve 2.fıkralarına göre,  bir suçun aynı kişiye karşı farklı zamanlarda veya farklı kişilere karşı aynı zamanda işlenmesi halinde zincirleme suçtan bahsedilebilecektir. Zincirleme suçun söz konusu olabilmesi için kural olarak, aynı suç en az iki kez işlenmelidir. Bu suçlardan biri teşebbüs halinde kalmış, diğeri tamamlanmış olabileceği gibi; her iki eylem de teşebbüs aşamasında kalmış olabilir.

TCK madde 245/1 incelendiğinde bu suç tipinin TCK madde 43/1’ de düzenlenen zincirleme suç şeklinde işlenmesi mümkün iken[20] aynı şeyi madde 43/2’de düzenlenen zincirleme suç bakımından söylemek pek mümkün görünmemektedir. Çünkü doktrinde de haklı olarak savunulduğu[21] gibi, bu suç her ne kadar “bilişim alanına karşı suçlar” başlığı altında düzenlenmiş olsa da öncelikli olarak korunan hukuki yarar bireyin veya kurumun mal varlığına aittir. Dolayısıyla, bu suç bakımından zincirleme suç kurallarının uygulanabilmesi için her seferinde kullanılan veya kullandırılan kartların aynı kişiye veya kuruma ait olması gerekir. Diğer bir ifadeyle, aynı bankanın farklı kart sahiplerine ait kartların kullanılması durumunda, kart sahibi sayısınca suç oluşmaktadır. Bu hükmün düzenleme amacı ile korunan hukuki yarara daha uygun olacaktır. Aynı hamile ait kartın birden fazla kullanılması halinde zincirleme suç hükmü uygulanacaktır. Örneğin, başkasına ait kredi kartının fail tarafından değişik zamanlarda birden fazla kullanılması halinde tek suçtan hüküm kurulacak, ancak faile verilecek ceza zincirleme suç kapsamında TCK’nın 43/1. maddesi gereğince arttırılacaktır[22].

 Burada üzerinde durulması gereken konu, işlenen suç sayısının belirlenmesi bakımından, kart sahibi sayısının mı, kullanılan kart sayısının mı yoksa kartı çıkaran banka sayısının mı esas alınacağıdır. Yargıtay, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 18.10.2011 tarihinde vermiş olduğu karara kadar istikrarlı bir biçimde,  suçun işleniş şekli bakımından  ‘kart sayısını’ esas almış[23] ve bu görüş doktrinde de taraftar[24] bulmuştur. Doktrindeki bir diğer görüşe göre ise,  yasada başkasına ait banka ya da kredi kartından söz edilmektedir. Öte yandan m.245/1 ‘de gerçek bir kredi kartı söz konusu olup, kart hamili bu sıfatla ilk ve doğrudan muhataptır. Böyle olunca asıl olan hamil olup, kartın hangi banka tarafından düzenlendiği önemini yitirir ve ikincil bir niteliğe bürünür.  Bu nedenlerle TCK’nın 245/1. maddesi bakımından kart hamili esas alınmalı, aynı bankanın farklı hamillere ait kartlarının kullanılması halinde hamil sayısınca suç oluştuğu kabul edilmelidir. Buna karşılık aynı hamile ait farklı banka kartları bakımından ise zincirleme suç hükümleri uygulanmalıdır. Yine aynı hamile ait aynı kartın birden fazla kullanılması durumunda da zincirleme suçun oluşacağı ifade edilmelidir. Bununla birlikte zincirleme suçtan ancak suçun farklı zamanlarda işlenmiş olması halinde söz edilebileceğinden[25] aynı zaman diliminde işlenen suçlar bakımından zincirleme suç hükmünün uygulanmaması gerekmektedir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;  “Sanığın haksız ele geçirdiği kredi kartı ile S…. Kuyumculuk isimli işyerinden aynı zamanda, biri saat 15.48, diğeri ise, saat 15.51 ‘de olmak üzere iki alışveriş yaptığı göz önüne alınarak (bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesinden bahsedilemeyeceği gözetilmeden zincirleme suç hükümleri uygulanmak suretiyle fazla ceza tayini hukuka aykırıdır”[26].

Yargıtay birden fazla kartın her birinin birden fazla kez kullanılarak suçun işlenmesi halinde her bir kart ile ilgili, kendi içinde zincirleme suç hükümleri uygulamaktaydı[27]. Yargıtay böyle bir durumda kart sahibiyle birlikte kartı çıkaran banka veya finans kurumunu da dikkate almaktaydı[28]. Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2011 tarihinde verdiği kararda[29], suçun mağdurunun kart sahibi olduğu, tüzel kişiliğe sahip olan bankanın suçtan zarar gören olabileceğinden hareketle, zincirleme suçun uygulanmasında kart sahibinin esas alınması gerektiğinin altını çizmiştir. Söz konusu bu kararın ardından, Yargıtay’ın kararlarını bu yönde verdiği görülmektedir[30]. Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında şöyle denilmektedir; “Ayrıntıları Ceza Genel Kurulu’nun 18.10.2011 gün ve 6/166-213 sayılı kararında açıklandığı üzere; 5237 sayılı TCK’nın 245/1. madde ve fıkrasında düzenlenen başkasına ait banka veya kredi kartını kötüye kullanmak suçunun mağduru hesap sahibi kişiler olup, aynı kişiye ait farklı bankalarca tahsis edilmiş birden fazla banka veya kredi kartının değişik tarihlerde kullanılması halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanabileceği, ancak kart ve kullanım sayısı ile yarar miktarının TCK’nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın ve zincirleme suç hükümleri nedeniyle cezada yapılacak artırım oranının belirlenmesi sırasında değerlendirilmesi gerektiği gözetilmemesi suretiyle eksik ceza tayin edilmesi yasaya aykırı, sanığın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Kanunun 8/1 maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 321. maddesi uyarınca bozulmasına, 02.03.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi”[31].  

Kanaatimizce Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararından sonra “kart sayısı” nı dikkate almak yerine “kart sahibi” ya da 5464 sayılı Kanun’un ifadesiyle “kart hamili” sayısını dikkate alarak verdiği kararlar, ceza adaletinin ve ölçülülük ilkesine uygun olarak cezalandırmadan beklenen kamu yararının sağlanması bakımından yerindedir. Çünkü aksi halin kabulü halinde hakkaniyete uygun olmayan çok ağır cezalarla karşı karşıya kalınacaktır. Örneğin, kart hamiline ait beş ayrı kredi kartını kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlayan failin beş ayrı suç işlediği kabul edilecek ve beş kez cezalandırılacaktır[32]. Oysaki somut olayda, kart hamiline ait birden fazla kartın kullanılması halinde, TCK madde 43’ün amaç ve ruhuna uygun olacak şekilde, verilen örnek bakımından değerlendirilme yapıldığında faile beş ayrı ceza verilmesi yerine “kart hamili” esas alınmak suretiyle, fail hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanması kusurun ağırlığına, akla, hukuka uygun daha adil ve sağlıklı kararlar verilmesi adına doğru bir çözüm tarzı olacaktır. 5237 sayılı TCK’nın 245/1. maddesinde düzenlenen başkasına ait banka veya kredi kartını kötüye kullanmak suçunun mağduru hesap sahibi olan gerçek ya da tüzel kişiler olup aynı kişiye ait fakat farklı bankalarca tahsis edilmiş banka veya kredi kartı sayısı nedeniyle bağımsız suçtan bahsedilemez. Aynı kişiye ait farklı bankalarca tahsis edilmiş birden fazla banka veya kredi kartının değişik tarihlerde kullanılması halinde zincirleme suç hükümleri uygulanır. Mahkemece, suçta kullanılan kart sayısı ve kullanım sayısı, kartın ele geçirilme şekli ile failin elde ettiği haksız menfaat miktarını göz önünde tutularak TCK’nın 61. maddesi gereğince temel cezanın belirlenmesi ve TCK’nın 43. maddesi gereğince zincirleme suç hükümleri nedeniyle cezada yapılacak artırım oranının belirlenmesi sırasında cezanın alt sınırdan ölçülü ve orantılı bir şekilde arttırılması gerekmektedir[33].

DOÇ. DR. CENGİZ APAYDIN

İSTANBUL ANADOLU CUMHURİYET SAVCISI

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

HUKUK VE ADALET BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Taşdemir, 321; Yılmaz, 283.

[2] Taşdemir, 324.

[3] İpekçioğlu, Pervin Aksoy, “Türk Ceza Kanunu’nda Bileşik Suç”, AUHFD, 61 (1) 2012, 46.

 [4] Toroslu, Nevzat.  Ceza Hukuku Genel Kısım. Ankara: 2012,  335.

[5] YCGK’nun 13.02.1984 tarihli, 1983/1-322 esas ve 1984/64 sayılı kararı ( özel arşiv).

[6] ”5237 sayılı TCK’nın 245/1. maddesindeki banka veya kredi kartlarını kötüye kullanma suçu bileşik suç olarak düzenlenmemiş olup, yasa maddesinde geçen “her ne surette olursa olsun” ifadesi banka veya kredi kartlarının sadece hukuka uygun yollardan ele geçirilmesini kapsamaktadır. Bunun sonucu olarak; sanığın kurduğu düzenek ile ATM makinesine para çekmek için gelen mağdurların şifresini de öğrenmek suretiyle ele geçirdiği, ekonomik değeri bulunduğunda kuşku bulunmayan menkul mal niteliğindeki banka kartı ile başka bir ATM cihazına gidip para çekmesi şeklinde gerçekleştirdiği eylemlerinde, banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçu yanında hırsızlık suçu da oluşmaktadır”. Yargıtay, CGK. 30.03.2010,  2010/11-17 esas ve 2010/65 sayılı kararı (özel arşiv).

[7] Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin, 26.01. 2016 tarihli, 2013/28218 esas ve 2016/133 sayılı kararı (UYAP isimli Hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8] Özbek ve diğerleri, 954; Dülger, 3. Baskı, 503.

[9] Yargıtay 8.  Ceza Dairesi’nin, 29.02. 2016 tarihli, 2015/10798 esas ve 2016/2341 sayılı kararı. (UYAP isimli Hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[10] Yılmaz, 284.

[11]Taşkın, 81-82.

[12] Yılmaz, 286-287.

[13] Özbek ve diğerleri, 954.

[14]Yargıtay, 6.CD, 01.02.2002 tarihli, 2001/17027 esas  ve 2002/1016 sayılı kararı, YKD, C.29, S.3, Mart 2003, s.474-475. Bu kararlara örnek olarak bkz. Yargıtay, 6.CD, 17.03.2008 tarihli, 2007/9503 esas ve 2008/7144 sayılı kararı; Yargıtay. 11.CD, 04.04.2012 tarihli, 2012/17699 esas ve 2012/4696 sayılı kararı( özel arşiv).

[15] Yılmaz, 289.

[16]Yılmaz, 288-289;  Karagülmez’e göre, somut olayın özelliği dikkate alınmak suretiyle, yağma suçunun cezası madde 245/1’de belirtilen cezadan daha ağır olduğu için her iki fiilin gerçekleştiği hallerde fail yalnızca yağma suçundan cezalandırılmalıdır. Bkz. Karagülmez, 208.

[17] Yargıtay,  6.C D, 09.07.2007 tarihli,  2006/21709 esas ve 2007/8944 sayılı kararı. Bkz. Yılmaz, 289, dp. 79.

 [18] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin, 25.02. 2016 tarihli, 2015/13685 esas ve 2016/2225 sayılı kararı (UYAP isimli Hâkimler ve Cumhuriyet Savcılarına Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır). Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında ise şöyle denilmektedir; “Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 30.03.2010 gün ve 17-65 sayılı kararı ile benzer bir çok kararında da belirtildiği üzere; 5237 sayılı TCK’nın 245/1. maddesinde hükme bağlanan banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçunun kanundaki düzenleniş şekli göz önüne alındığında bileşik suç olarak düzenlenmediği, bu suçla birlikte oluşabilecek diğer suçlara kanunda öngörülen ceza miktarlarının da, bu suçun bileşik suç olarak düzenlenmediğini açıkça ortaya koyduğu, bu nedenle, banka veya kredi kartının hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi durumunda oluşabilecek hırsızlık, yağma, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık gibi suçlar ile banka veya kredi kartlarını kötüye kullanma suçu arasında gerçek içtima kuralı uygulanarak failin her bir suçtan ayrı ayrı cezalandırılması gerekeceği; kaldı ki, somut olayda Halikarnas şirketinde 2000 yılından itibaren sigorta satış, prim ve bedellerini tahsil elemanı olarak çalışan sanığın, 29.12.2005 tarihine kadar müşterilerden elden tahsil ettiği sigorta primlerini şikayetçi şirketin acentesi olduğu Koç Allianz Sigorta şirketi adına borç kaydettiği ve kendi uhdesinde tuttuğu, yine müşterilerden Özgür …..’den 05.01.2005 tarihinde alınan 631,40 TL’yi, Şebnem …’den 15.05.2005 tarihinde alınan 196,57 TL’yi, Ümit …dan alınan 4.761,00 TL’den 761 TL’sini muhasebe kayıtlarına geçirmediği, daha sonrasında ise 14.02.2006 ile 13.07.2006 tarihleri arasında uhdesinde bulunan paralarla ilgili muhasebe kayıtlarını tutturabilmek için müşterilerin kredi kartı bilgilerini kullanarak şirkete ait pos makinesinden mail order yolu sanki tahsilat yapmış gibi 23.367,82 TL parayı çektiği ve sanki tahsilat yapmış gibi kasaya işlettiği de iddia edilerek kamu davasının açıldığının anlaşılması ile sanığın 03.01.2006 tarihli savunmasında, banka ya da nakit olarak ödeme yapan müşterilerin makbuzlarını sistemden kesmediğini, kart ile ödeme yapmaları nedeniyle mükerrer ödemeye sebep olduğunu ve Koç  Allianz’a yapılacak ödemeleri geciktirmemek adına tahsilat yapamadığı müşterilerin ödemelerini diğer müşterilerin kartlarından tahsil ettiğini, işlerin aksamaması amacıyla bu şekilde davrandığını belirtmesi karşısında; maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer vermeksizin ortaya çıkarılması bakımından, suç tarihleri itibariyle sigorta poliçeleri ile ilgili olarak sanık dışında tahsilat yapan personel bulunup bulunmadığının araştırılması ile kredi kartlarından hatalı çekim yapılarak mağdur olan ve hatalı çekim neticesinde poliçeleri ödenmiş olan müşteriler ile şikayetçi şirketin kayıtlarına göre, 2008 yılı alıcılar hesabında görünen müşterilerinden tahsil edilemeyen 80.871,37 TL bakiyenin müşteriler bazında sorgulanması amacıyla, bu kişilerin açık kimlik ve adreslerinin temin edilmesinden sonra tanık sıfatıyla beyanlarına başvurularak, tahsil ve tediye ilgili sanığa elden ya da banka yoluyla ödeme yapıp yapmadıkları, buna ilişkin ellerinde belge bulunup bulunmadığı (sigorta belgeleri ile slip ya da banka havale makbuzu gibi), bu kapsamda, sigorta parasını ödediğini beyan eden ve borçlu görünen müşteriler adına belge düzenlenip düzenlenmediği, düzenlenmiş ise sonrasında iptal işleminin yapılıp yapılmadığı, dilekçe vermelerine müteakip zararlarının ne şekilde karşılandığı hususlarının sorulması ile verecekleri belgelerin denetime elverişli olacak şekilde dosya arasına alınması, ayrıca katılan şirket ile müşterileri arasındaki ticari ilişkiye dair ticari defter,  muhasebe  ve  bilgisayar kayıtları, irsaliye, fatura ve ödemelere ilişkin diğer belgelerin tamamının getirtilerek, sanığın hangi tarihte hangi karttan ne şekilde çekim yaptığı ile müşterilerden para tahsil edip etmediğinin araştırılması ve Koç Allianz’a müzekkere yazılarak, katılan şirket ile suç tarihlerinde yapılan poliçe ödemelerine ilişkin defter ve kayıtların istenilmesi ile katılan şirketin ödemelerini zamanında yapıp yapmadığının sorulmasından sonra dosyanın bilirkişiye tevdii sağlanarak, Koç Allianz ile katılan şirket kayıtları karşılaştırılıp, katılan şirket tarafından tahsil edilmesine rağmen Koç Allianz’a eksik ödeme yapılıp yapılmadığının da tespit edilmesi, yine dinlenen tanık beyanları da dâhil olmak üzere toplanan tüm deliller doğrultusunda, elden ya da banka yoluyla müşterilerden yapılan tahsilata rağmen sanığın bunları kayıtlara yansıtıp yansıtmadığı, başka bir deyişle katılan şirketin sanığın eylemi nedeniyle zarar görüp görmediği ve bu zararın ne kadar olduğunun kesin olarak tespiti ile sonucuna göre hukuk durumunun tayin ve takdiri yerine, eksik inceleme ve hukuka aykırı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması, kanuna aykırı olup, katılan vekilinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesine istinaden halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca hükmün bozulmasına, 29.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi”. Yargıtay 15. Ceza Dairesinin, 29.02. 2016 tarihli, 2013/30497 esas ve 2016/2225 sayılı kararı. (UYAP isimli Hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[19] Özbek ve diğerleri, 954.

[20] Yılmaz, 285; Özbek, 1042.

[21]Doğan, Koray, “Bilişim Suçları ve Yeni Türk Ceza Kanunu”, HAEHD, Y.2, S.6-7, Ekim (2005), 313.

[22] Taşdemir, 325.

[23]5237 sayılı TCK’nın 245/1. Maddesinde öngörülen banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçunun, hükmün düzenleme amacı ve düzenleniş biçimi ile korunan hukuki menfaat gözetildiğinde kart sayısınca oluşacağı ve zincirleme suç hükmünün de aynı kartın farklı zamanlarda birden fazla kullanılması halinde uygulanacağı gözetilmeden aynı şikâyetçinin farklı bankalara ait birden fazla kredi kartının hukuka aykırı şekilde kullanılması eyleminde zincirleme suç hükümleri uygulanmak suretiyle tek mahkûmiyet kararı verilerek eksik cezaya hükmolunması yasaya aykırılık oluşturmaktadır”.  Yargıtay 11. C.D, 12.11.2007 tarihli, 2007/7255 esas ve 2007/7837 sayılı kararı.  Aynı yönde diğer kararlar için bkz. Yargıtay.11. CD., 11.2.2009 tarihli, 2009/5563 esas ve 2006/784  sayılı kararı;  Yargıtay 11. CD., 16.3.2009 tarihli, 2009/6485 esas ve 2009/2456 sayılı kararı.

[24] Esen, 650.

[25] Özbek ve diğerleri, 953-954.

[26] Yargıtay 11.Ceza Dairesi’nin,  3.11.2008 tarihli,  2006/3081 esas ve 2006/6468 sayılı kararı ( özel arşiv).

[27]Şikâyetçi ile eşine ait olan iki ayrı kredi kartını ele geçirip, birden fazla kullanan sanıkların eylemleri, zincirleme iki ayrı suçu oluşturur…” Yargıtay 11.Ceza Dairesi’nin, 10.7.2006 tarihli, 2006/3081 esas ve 2006/6468 sayılı kararı ( özel arşiv).

[28] Yargıtay 2011 tarihinde verdiği bir kararda, faillerin bir kişiye ait iki farklı banka tarafından çıkarılan banka veya kredi kartlarının yağma suretiyle elinden alıp, bu kartların farklı zamanlarda olmak üzere toplamda altı ayrı işlemde ATM’de kullanılmak suretiyle yarar sağladıkları bir olayda, banka sayısınca banka veya kredi kartlarının kötüye kullanıldığı yönünde karar vermiştir.  Yargıtay, 6.C. D, 04.05.2011 tarihli, 29973 esas ve 6581 sayılı kararı ( özel arşiv).

[29]Sanıkların eylemleri sonucu malvarlığında azalma meydana gelen, diğer bir ifade ile suçun mağduru olan kişi kart hamilidir. Kart hamilinin malvarlığına yönelik bu suçun banka veya kredi kartları aracılığıyla işlenmiş olması korunan hukuki yararın katılanın malvarlığı olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Suçta kullanılan banka ve kredi kartlarının hangi bankaya ait olduğunun da suçun oluşumu bakımından bir önemi bulunmamaktadır. Suçun mağduru kart hamili olduğuna göre Özel Dairenin banka sayısınca suç oluşacağı yönündeki bozma nedeninde isabet bulunmamaktadır. Öte yandan, sanıkların katılandan yağma suretiyle elde ettikleri iki bankaya ait banka ve kredi kartları ile değişik zaman aralıklarında toplam 6 kez para çekme işlemi yaptıkları, banka yazılarından işlemlerin değişik zamanlarda yapıldığının kesin olarak belirlendiği anlaşıldığından sanıklar hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.” YCGK, 18.10.2011 tarihli, 2011/6-166 esas ve 2011/213 sayılı kararı ( özel arşiv).

[30]Sanığın aynı mağdura ait farklı bankalardan verilmiş iki adet kredi kartını haksız olarak ele geçirip her iki kredi kartı ile ayrı ayrı alışveriş yapmak suretiyle yarar sağlaması şeklinde gerçekleşen eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 245/1, 43. maddelerinde öngörülen zincirleme suretiyle banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçunu oluşturacağının gözetilmemesi.” Yargıtay 11.Ceza Dairesi’nin, 16.11.2011 tarihli, 2008/16323 esas ve 2011/21710 sayılı kararı ( özel arşiv).

[31] Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin, 2.03. 2016 tarihli, 2015/10340 esas ve 2016/2516 sayılı kararı. (UYAP isimli Hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[32] Aynı doğrultuda olmak üzere Taşdemir’e göre, “bir” kelimesini, herhangi bir varlığı belirsiz olarak gösteren sayı olarak anlamak gerekir. TCK’nın 245/1. maddesi  “Bilişim Alanında Suçlar” başlığını taşıyan bölümde düzenlenmekle birlikte sözü edilen madde ile, ağırlıklı olarak malvarlığı değerleri korunmaktadır. Suç ile bilişim sistemi aracılığıyla hukuka aykırı yarar sağlanması önlenmek istenmiş, bilişim alanı ile bu alanın güvenliği de korunmak istendiği için bu bölümde düzenlenmiştir. Bu suçla korunan hukuki yarar karma bir nitelik taşımaktadır. Öte yandan fıkranın içerdiği ceza gözetildiğinde ceza adaleti ve hakkaniyeti yönünden farklı sonuçlara da ulaşılmaktadır. Örneğin; bir kişinin üç kartı çalınıp, her karttan çok az miktarlarda harcama yapıldığında sanığın üç ayrı suç işlediğinin kabulü ile üç kez cezalandırılması sonucuna varılacaktır. Burada mağdur “kart hamili’dir. Aynı kart hamiline ait birden fazla kartı bir şekilde ele geçirerek kullanan kişi hakkında TCK’nın 245/1 ve 43/1. maddeleri uygulanmalıdır. Zira kart hamili (mağdur) aynıdır. Böyle bir uygulama 43. maddenin konuluş amacına da uygun düşecektir. Taşdemir,  324.

[33] Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “5237 sayılı TC’nın 245/1. madde ve fıkrasında düzenlenen başkasına ait banka veya kredi kartını kötüye kullanmak suçunun mağduru kart sahibi olan gerçek ya da tüzel kişiler olduğu, aynı kişiye ait birden fazla banka veya kredi kartının değişik tarih ve zamanlarda kullanılması halinde, kart sayısına göre bağımsız ayrı suçlardan bahsedilemeyeceği, kart ve kullanım sayısı ile yarar miktarına göre TCK’nın 3 ve 61. maddeleri uyarınca temel ceza ile zincirleme suç hükümleri nedeniyle cezada yapılacak artırım oranının değerlendirilmesi gerektiği gözetilerek, somut olayda; sanıkların, aynı banka tarafından mağdura tahsis edilen iki bankamatik kartı ile değişik zamanlarda para çekme ve harcama yapma şeklindeki eylemlerinin TCK’nın 245/1, 43. maddelerine uyan tek suç oluşturacağı gözetilmeden, sanıklar hakkında yazılı şekilde iki ayrı suçtan hüküm kurulması, yasaya aykırılık oluşturmaktadır”. Yargıtay 8. Ceza Dairesinin, 25. 01. 2016 tarihli, 2015/9775 esas ve 2016/949 sayılı kararı(UYAP isimli Hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir diğer kararında ise şöyle denilmektedir; “Sanığın kırk kişiye ait kart bilgilerini ele geçirip kullandığı kabul edilerek kurulan hükümde, her kartın kullanım sayısı ve elde edilen menfaat miktarları farklı olduğu anlaşılmakla, uygulamanın her kart yönünden ayrı ayrı yapılıp kullanım sayıları ve yarar miktarları dikkate alınarak TCK’nın 61. maddesi uyarınca temel cezaların ve zincirleme suç hükümleri nedeniyle cezalarda yapılacak artırım oranlarının ayrı ayrı belirlenip değerlendirilmesi gerektiğinin gözetilmeyerek hüküm kurulması, bozmayı gerektirmektedir”. Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin, 16. 11. 2016 tarihli, 2015/14348 esas ve 2016/10470 sayılı kararı. (UYAP isimli Hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).