HAKARET SUÇUNDA EYLEM VEYA SÖYLEM

Serbest hareketli bir suç olup Hakaretin somut bir fiil veya olgu isnat edilerek mi, yoksa sadece sövmek suretiyle mi işlendiğinin açık bir şekilde tartışılması ve seçimlik hareketlerden hangisiyle hakaretin işlendiğinin belirlenmesi gerekir.[1]  Keza, kişiye herhangi bir olayla irtibatlandırmadan, soyut olarak yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de hakaret suçu oluşur. Kötü bir niteliği veya huyu ifade eden sözler, somut bir fiil veya olguyla irtibatlandırılmadıkları hâlde, yine de hakaret suçunu oluştururlar. Örneğin, bir kimseye “serseri”, “alçak”, “hayvan” denmesi hâlinde, somut fiil isnadı söz konusu değildir. Aynı şekilde kişiye soyut olarak   “hırsız”, “rüşvetçi”, “sahtekâr”, “fahişe” gibi yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de hakaret suçu oluşmaktadır[2].  Yine sen orospusun, kahpesin, adisin, sen başkanıyla birlikte oluyorsun, şerefsiz, a……. koyacağım………, sana skcm ayarlıyor…, seni becereceğim, daha sonra kızını  kendime karı yapacağım, ananın a.na alıştılar, ben bir alıştırır senin ananın a.nı tersinden görürsün, orospunun doğurduğu, , “sinkaf ederim senin ağzını da g… de götür sizi ananı avradını sinkaf ederim, ananızın a.nı sinkaf edeğim, ..si…r git, salak, pisliksin, geri zekalı, beyinsiz ,  öküz, şerefsiz, haysiyetsiz, şerefsiz köpek, ibne,  “orospusun sen, seni si..m, millete g.. verdin, orospu, amn   koyduğumun kızı  vb   sözleri de hakaret suçunu oluşturmaktadır.

Hakaret suçu mağdurun yüzüne karşı işlenebileceği gibi aynı zamanda gıyapta da işlenebilen bir suçtur. Gıyapta işlenen hakaret suçunun unsurlarının oluşması için hakaret suçu işlendiği sırada 3 kişinin bu suçun işlendiği anda söylenen şerefe ve saygınlığa karşı yapılan eylemleri duymuş olması gerekir. Mesajla hakaret başkasına gönderilse bile gıyapta hakaret olarak değerlendirilemez. Mağdurun hazır olması halinde gıyapta hakaretten söz edilemez. Kendileriyle ihtilat edilen kişilerin bir arada bulunmaları ve hakaret sözünü aynı anda öğrenmelerine gerek yoktur. 

Hakaret, kaba söz veya eleştiri kavramları birbirine karıştırılmamalıdır. Eleştiri Anayasal bir hak olup ifade özgürlüğünden kaynaklanması nedeniyle doğası gereği sert bazen de incitici bir üslup gerektirebilir. Eleştirinin içerik ve bağlam açısından birlikte değerlendirildiğinde eleştiri sınırını aşıp da hakaret boyutuna varıp varmadığı kaba söz niteliğinde olup olmadığı somut olayın şartlarına mağdurun sosyo-kültürel konumuna ve failin kullanmış olduğu ifadelere göre somut olay bazında belirlenir[3]. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.10.2008 tarihli ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etme veya sövme şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.  Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir. İnsanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi olarak kabul edilen, ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.

Anayasa’nın 26. maddesinde, “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Bunun yanında, bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye’nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 10. maddesinin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen “bilgi” ve “fikirler” için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM’e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde “demokratik bir toplum“dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.

Bununla birlikte, ifade özgürlüğü de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hem de uluslararası mevzuatlarda yer almaktadır. Nitekim Anayasa’nın 26. maddesinde koruma altına alınan ifade özgürlüğü, aynı maddenin 2. fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilir. Dolayısıyla anılan madde ile Anayasanın 13. maddesine göre, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.

Siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının özel kişilere nazaran daha geniş olduğu gerek iç hukukumuzda gerekse uluslararası mahkeme kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Bu ilkenin gerekçesi, siyasetçilerin, özel kişilerden farklı olarak, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açık olan, kamuoyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih etmeleridir. Açıklamalar ışığında, somut olayda; sanığın paylaşımlarının, muhatabın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, siyasi ve ağır eleştiri niteliğinde olduğu dolayısıyla hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı düşünülmeden, sanık hakkındaki beraat kararının kaldırılarak mahkûmiyet kararı verilmesi, hukuka aykırı bulunmuştur[4]. Eylem veya söylemlerin adil yargılama ilkesi ışığında değerlendirilmek suretiyle, siyasi eleştiri niteliğinde ve/veya ifade özgürlüğü kapsamında olup olmadığının gerekçeli bir şekilde kararda belirtilmesi gerekir.

Hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir. Bu suçun, kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmesi halinde, kişiye ceza verilmez. Hakaret suçunun karşılıklı olarak işlenmesi halinde, olayın mahiyetine göre, taraflardan her ikisi veya biri hakkında verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir. Hakaret suçunun bir hafifletici nedeni suçun haksız fiile karşı tepki olarak işlenmesi halidir. Örneğin bir kişi kendisine yumruk atan bir kişiye, olay esnasında olayın sıcaklığıyla hakaret etmişse, yine hakaret suçu oluşmuştur. Bu durumda hâkimin takdirine göre ceza üçte birine kadar indirilebilir, hatta hiç ceza verilmeyebilir. Aynı zamanda hakaret suçu karşılıklı olarak işlenmişse, yani iki kişi birbirine karşılıklı hakaretler etmişlerse, duruma göre taraflardan biri veya her ikisi hakkında ceza indirimi yapılabilir veya hiç ceza verilmeyebilir.

Avukat Cenk Ayhan APAYDIN

Ceza Hukuku Bilinci Platformu Yöneticisi

Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org



[1] Koca/Üzülmez, Özel Hükümler, 432

[2]  TCK’nın 125.Maddesi’nin gerekçesi.

[3] Apaydın,  Cengiz, Gençlik Ceza Hukuku,  94-95

[4] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 3. 03. 2025 tarihli, 2022/11220 esas ve 2025/3987  sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

HAKARET SUÇU

HAKARET SUÇU (TCK MADDE 125)

Hakaret suçu TCK’nın 125. maddesinde şöyle düzenlenmektedir; (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, 50 29/6/2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanunun 15 inci maddesiyle bu fıkrada yer alan “ya da yakıştırmalarda bulunmak” ibaresi madde metinden çıkarılmıştır. İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.  (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır.

Hakaret suçunun koruduğu değer saygınlık ve şereftir. Madde gerekçesinde; “Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır” biçiminde açıklama yapılmıştır. Hakaret suçu sözlü ve yazılı olarak işlenebildiği gibi gelişen dünyanın etkisiyle, hayatımıza giren sosyal medya aracılığıyla da yaygın bir şekilde de işlenebilmektedir. Sosyal medyanın yaygınlaşması ile herkes her an hakaret suçuna maruz kalabilir. Hakaret suçu ülkemizde önemsenen bir suç olmadığı gibi en yaygın ve en rahat işlenen suçlardan biridir.[1] Ancak kişiye hitaben söylenen her rahatsız edici ifade hakaret suçuyla korunan hukuki değeri ihlal edildiği anlamına gelmemektedir.  Yani hakaret suçunun oluşması için şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte olmalı veya sövme maksadında söylenen kelimelerden oluşması gerekmektedir.[2]

Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir. Olay günü sanığın, müştekilere söylediği kabul edilen sözlerin, muhataplarının onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, kaba[3] ve nezaket dışı hitap tarzı niteliğinde olması halinde hakaret suçunun unsurlarının oluşmaz[4].  Doktrinde fiilin işlendiği çevre ve zamanın şartlarının, mağdurun kişisel durumunun, mesleğinin, siyasi kariyerinin, fail ile mağdur arasındaki ilişkinin, failin yaşının, durumunun ve eğitiminin de göz önünde tutulması gerektiğini ifade etmektedir. [5] Yapılacak değerlendirme sonucunda fiilin objektif olarak şeref ve saygınlığı rencide edecek nitelikte olması gerekmektedir. Mağdurun bundan etkilenmemesi suçun oluşumu bakımından önem arz etmemektedir.[6] Mağdurun şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte olmayan ancak mağdurun alınmasına sebebiyet verecek fillerde hakaret suçunun oluşmasına sebebiyet vermemektedir[7].

Üçüncü fıkrada ise, hakaret suçunun nitelikli şekilleri gösteril­miştir. Hakaret suçu nitelikli unsurlardan birinin kapsamına girecek bir şekilde işlenmişse verilecek cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. Söz konusu nitelikli unsurlar hakaret suçunun; kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, dini inancı yaşama, açıklama veya siyasi düşünce ve kanaatlerini açıklamasından dolayı veya kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi durumlarıdır. Bu unsurlardan en az bir tanesi olayda olmuşsa faile verilecek cezanın alt sınırı bir yıldan fazla olamaz.

Dördüncü fıkrada ise hakaret suçun alenen işlenmesi nitelikli hal olarak kabul edilmiştir. Aleniyet belirsiz sayıda kişilerin hakaret oluşturan sözü duymalarına olanak sağlamak suretiyle suçun işlenmesini ifade eder. Failin hakaret oluşturan sözün duyulması olanağını sağlamış olması yeterlidir. Söylenen sözün fiilen duyulmuş olup olmaması önemli değildir.  Önemli olan duyulabilme olanağının olması olup sosyal medya mecralarında da aleniyet unsuru gerçekleşmektedir. Hakaret suçu ister huzurda ister ihtilatla olsun alenen işlenmişse verilecek ceza altıda biri oranında arttırılır. Diğer bir ifadeyle, hakaret fiili aleni bir ortamda gerçekleşmişse fail daha ağır bir cezaya çarptırılır.

5237 sayılı Kanun’un 125/4. maddesinde öngörülen aleniyetin gerçekleşmesi için olay yerinde başkalarının bulunması yeterli olmayıp hakaretin belirlenemeyen sayıda kişi ve herkes tarafından görülme, duyulma ve algılanabilme olasılığının bulunması, herhangi bir sınırlama olmaksızın herkese açık olan yerlerde işlenmesi gerekmektedir. Somut olayda, hakaret eyleminin gerçekleştirildiği, “Memurların dinlenme saatinde kullandıkları memurlar gazinosunun (lokal)” ne şekilde aleni bir yer olduğu açıklanmadan anılan kanun maddesinin uygulanması, hukuka aykırı bulunmuştur[8].

Avukat Cenk Ayhan APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org



[1] AVUKAT  CENK AYHAN APAYDIN – YAZAR- CEZA HUKUKU BİLİNCİ PLATFORMU YÖNETİCİSİ

[2] Hakeri,  Hakan /Tekin, Derya, Tartışmalı Sorularda Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler,2.Baskı, , Ankara, 2022, 245,247

[3] Sanık Tülay …n katılan K..n’e hitaben söylediği kabul edilen “terbiyesiz” şeklindeki sözün, muhatabın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici kaba söz niteliğinde olduğu ve dolayısıyla hakaret suçunun unsurları itibari ile oluşmadığı gözetilmeden, sanığın beraatı yerine hakaret eyleminin karşılıklı olduğu kabul edilerek ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi…,” bozmayı gerektirmektedir. Yargıtay 4 CD’nin 2016/9515 esas 2020/8059 karar sayılı ilamı.

[4] Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 12. 05. 2025 tarihli, 2023/3458 esas ve 2025/8814 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] Koca/Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümleri, 477,478

[6] Koca/Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, .477; Tezcan/Erdem/Önok, Teorik Ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 641

[7] Koca/Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümleri,.477; Tezcan/Erdem/Önok, Teorik Ve Pratik Ceza Özel Hukuku,  644

[8] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 06. 01. 2025 tarihli, 2022/13422 esas ve 2025/1 sayılı kararı (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

KASTEN İNSAN ÖLDÜRME SUÇLARINDA MAHKEMENİN YOL HARİTASI ( I. BÖLÜM)

KASTEN İNSAN ÖLDÜRME SUÇLARINDA

MAHKEMENİN YOL HARİTASI ( I. BÖLÜM)

1.  Mahkemece ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışılması gerekir.

2.  Mahkemece hükme esas alınan ve/veya reddedilen delillerin açıkça gösterilmesi gerekir. Kararın gerekçeli olması ve somut olay ile bağlantılı olması şarttır.

3.  Mahkemece yapılan yargılama sonucu oluşan vicdanı kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak somut ve kesin verilere dayandırılması gerekir.

4.  Eylemlerin sanık tarafından nasıl gerçekleştirildiğinin deliller ve hayatın olağan akışı çerçevesinde belirlenmesi gerekir.

5.  Dosya kapsamında bulunan uzmanlık raporlarının yeterli ve hüküm kurmaya elverişli olup olmadığının netleştirilmesi gerekir

6.  Eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlenmesi gerekir. Sanık veya sanık müdafisinin taleplerine olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi şarttır.

7.  Meşru savunma veya meşru savunmada sınırın aşılması koşullarının bulunup bulunmadığı ayrıntılı olarak gerekçeleriyle belirtilmelidir. Hukukun gelişmesi ve adaletin tecellisi açısından hukuki kavramların netleştirilerek dosyadaki veriler ışığında incelenmesi gerekir.

8.  Haksız tahrikin uygulanıp uygulanmaması açısından dosya kapsamından maktulden sanığa yönelen haksız söz ya da eylemin bulunup bulunmadığı incelenmelidir.

9.  İstinaf ve/veya temyiz edenlerin hükmü temyize hak ve yetkilerinin bulunup bulunmadığı incelenmelidir.

10. İstinaf veya temyiz süresi gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 2 hafta olup istinaf ve/veya temyiz istemlerinin süresinde olup olmadığı incelenmelidir.

11. Temyizde re’sen temyiz mümkün değilken, istinafta re’sen istinaf mümkündür.

12. Temyizde, hükmü temyiz etmeyen diğer sanıklara sirayet mümkün iken, istinafta mümkün değildir[1].

13. Mutlak hukuka aykırılık halleri hariç olmak üzere temyiz kanun yolunda temyiz eden, hükmün hangi nedenlerle bozulmasını istediğini başvurusunda göstermek zorundayken, istinafta bu nedenleri göstermek zorunlu değildir.

14. Temyiz mahkemesi olarak Yargıtay’ın görevi, dosya üzerinden hukuk normlarının doğru uygulanıp uygulanmadığını denetlemektir. Çünkü delillerin tekrar veya ilk kez ortaya konularak kovuşturma evresindeki gibi bir araştırma yapılması, temyiz aşamasında olanaksızdır. Maddi olaya ilişkin tespitlerin doğru olup olmadığını irdelemek, kural olarak temyiz mahkemesinin görevi değildir. İlk derece mahkemesi hâkimi, delillerin değerlendirilmesinde serbesttir. Olayı açıklığa kavuşturmak, onun sorumluluğu ve yetkisi kapsamındadır. Temyiz hâkiminin bu özgürlüğe müdahale etmemesi gerekir[2].

15. Temyiz yargılamasında, bir olay yargılaması kural olarak duruşma yapılmamaktadır. Bu nedenle dava, yeni baştan görülmemektedir. Mahkemelerin verdikleri son kararlar temyiz kanun yolunda tarafların ileri sürdükleri sebepler yalnızca mutlak hukuka aykırılık yönünden incelenmektedir.[3].

16. İstinaf yargılamasında, olay/öğrenme yargılaması (duruşma) yapılabilmektedir. Mahkemelerin verdikleri son kararlar, hem maddi hem de hukuki yönden istinaf kanun yolunda incelenebilmektedir[4].

17. Eylemin sanıklar tarafından iştirak halinde işlenmesi hallerinde iştirak şekillerinin gerekçeli olarak belirlenmesi ve cezanın doğru bir şekilde saptanması gerekir.

18. Mahkeme iddianamede belirtilen fiil ile bağlı olup eylemin oluş şekline göre kasten yaralama sonucu ölüm mü, kasten insan öldürme mi, kasten öldürmeye teşebbüs mü veya taksirle ölüm mü olduğunun belirlenerek suç vasfı ile yaptırımların doğru bir şekilde saptanması gerekir.

19. İstinaf kanun yoluyla amaçlanan belli bir olayla ilgili doğru bir kararın verilmesi olup temyizde olduğu gibi ülke içinde hukukun aynı şekilde uygulanmasının sağlanması değildir[5].

20. Temyizde delillerle temas edilerek öğrenme muhakemesi yapılmamasına karşılık, istinafta gerektiğinde delil de incelenerek esas hakkında yeni bir karar verilmektedir[6].

  Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
    Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]     Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 774.

[2]     Centel/Zafer, 13. Baskı, 838.

[3]     Çınar, Ali Rıza. Ceza Yargılamasında Temyiz Yolu,  1. Baskı, Ankara,  2006, 177-178.

[4]     Çınar, 178.

[5]     Toroslu/Feyzioğlu, 338.

[6]     Yenisey/Nuhoğlu, 6. Baskı, 846.

CEZA MUHAKEMESİNDE İSTİNAF VE TEMYİZ KANUN YOLLARI ARASINDAKİ FARKLAR

CEZA MUHAKEMESİNDE İSTİNAF VE TEMYİZ KANUN YOLLARI ARASINDAKİ FARKLAR

Temyiz kanun yolu, “hukuki derece yolu”dur. Temyiz yargılamasında, bir olay yargılaması (kural olarak duruşma) yapılmamaktadır. Bu nedenle dava, yeni baştan görülmemektedir. Mahkemelerin verdikleri son kararlar temyiz kanun yolunda yalnızca hukuka aykırılık yönünden incelenmektedir. Maddi olguların saptanması yani maddi sorun ve kanıtların ele alınması temyiz yolunda kabul edilmemiştir. İstinaf yargılamasında ise, olay/öğrenme yargılaması (duruşma) yapılabilmektedir. Mahkemelerin verdikleri son kararlar, hem maddi hem de hukuki yönden istinaf kanun yolunda incelenebilmektedir. Bu nedenle “istinaf yolu” asıl derece yoludur[1]. Diğer bir ifadeyle, istinaf mahkemesinin, uyuşmazlığı maddî ve hukukî yönleri ile tekrar ele almasına ve karar vermesine “davanın yeniden görülmesi” olarak nitelendirilmekte, istinaf yargılamasında “davanın yeniden görülmesi” kuralı geçerli olup temyiz kanun yolunun aksine bozma istisnadır[2].

Temyizde sadece hukuksal denetim yapılırken, istinafta hem hukuksal, hem de maddi denetim yapılır. Amacına uygun işletildiğinde temyiz kanun yolundan beklenen denetim bir yerel mahkeme hükmünün hukuksal açıdan maddi hukuk veya usul hukuku kurallarına uygunluğunu denetlemektir. Doğal olanı Yargıtay’ın temyiz kanun yolu kapsamında delil ve ispat konularına karışmaması, önündeki temyiz davasının konusunu oluşturan hükmün içerik gerekçeleri ve veriliş biçiminin hukuka uygunluğunu ilke bazında değerlendirerek hem hukukun birlik ve bütünlüğünün sağlanmasına hizmet etmek, hem de somut olay bakımından hakkaniyete uygun/adaletli bir karar vererek hukuka aykırılıkları gidermektir. Bu anlamıyla temyiz kanun yolu bağlamında Yargıtay, maddi değil, bir hukuki derece mahkemesidir ve istinaftan farklı olarak ilk derece mahkemesindeki dava konusu olayı sil baştan yeniden yargılayıp delilleri değerlendirerek sübut konusunda vicdani hüküm tesis etmez. Yargıtay hukuksal incelemesine önündeki hüküm bakımından ispat konularının sübuta erdiği varsayımından hareketle başlar. Dolayısıyla Yargıtay’ın olay yargılaması yapmadığı ve temyiz kanun yolundaki inceleme konusunun yerel mahkemenin verdiği ve henüz kesinleşmemiş hüküm olduğu gözden kaçırılmamalıdır[3]. İstinaf kanun yoluyla amaçlanan belli bir olayla ilgili doğru bir kararın verilmesi olup temyizde olduğu gibi ülke içinde hukukun aynı şekilde uygulanmasının sağlanması değildir[4]. Diğer bir ifadeyle, temyizdeki esas gayeyi hukukun ülkede aynı şekilde uygulanmasının sağlanarak yüksek mahkeme kararlarıyla hukukun gelişimine rehberlik edilmesi oluşturmaktayken, istinaftaki gayeyi somut olayda doğru ve adil bir kararın verilmesinin sağlanması oluşturmaktadır[5].

Tamamen maddi soruna ilişkin olan aykırılıkların temyiz kanun yolunda denetlenmesi mümkün değildir. Ancak, mahkemenin, elindeki maddi olguları hukuk kurallarına uygun olarak değerlendirip değerlendirmediği ve hükme esas alırken hukuk kurallarına bağlı kalıp kalmadığı Yargıtay tarafından incelenmek zorundadır. Aynı şekilde hukuka aykırılığın, yargılama kurallarının doğru uygulanmaması nedenine dayandığının ileri sürülmesi hâlinde de Yargıtay hem yargılama kuralarına uyulup uyulmadığına hem de bu kuralların uygulanmasına esas teşkil eden ve daha önce mahkemece tespit edilmiş olan maddi vakıaların doğru değerlendirilip değerlendirilmediğini inceleyebilecektir[6]. Bölge Adliye Mahkemeleri kurulmasına ve istinaf kanun yolu işletilmeye başlanmasına rağmen, Yargıtay çoğu olayda, somut dosya bakımından delillerin değerlendirmesi konusuna bizzat gelişmekte ve yerel mahkeme yerine geçerek, delillerin inandırıcılığı konusunda görüş açıklamakta olup bu kararlar hukuka aykırıdır. Delillerin ispat gücü, yönü ve değerlendirmesi, tümüyle yerel mahkeme hâkimine bırakılmalıdır[7].

Klâsik temyizdeki gayeyi, hukukun ülke içinde bir örnek uygulanmasının sağlanması ve yüksek mahkeme kararları ile hukukun gelişmesine rehberlik etmek; istinafta ise gayeyi, somut olayda adil karar verilmesini sağlamak oluşturmaktadır. İlk derece mahkemelerince verilen son kararlarla, fiilin sanık tarafından işlenip işlenmediği sorununu oluşturan maddi meseleyle beraber, suçu işlediği kabul edildiğinde suçun niteliğinin ne olduğu ve cezanın belirlenmesi konularını içeren hukuki mesele hükme bağlanmaktadır[8].

Temyiz mahkemesi olarak Yargıtay’ın görevi, dosya üzerinden hukuk normlarının doğru uygulanıp uygulanmadığını denetlemektir. Çünkü delillerin tekrar veya ilk kez ortaya konularak kovuşturma evresindeki gibi bir araştırma yapılması, temyiz aşamasında olanaksızdır. Maddi olaya ilişkin tespitlerin doğru olup olmadığını irdelemek, kural olarak temyiz mahkemesinin görevi değildir. İlk derece mahkemesi hâkimi, delillerin değerlendirilmesinde serbesttir. Olayı açıklığa kavuşturmak, onun sorumluluğu ve yetkisi kapsamındadır. Temyiz hâkiminin bu özgürlüğe müdahale etmemesi gerekir[9]. Temyizde delillerle temas edilerek öğrenme muhakemesi yapılmamasına karşılık, istinafta gerektiğinde delil de incelenerek esas hakkında yeni bir karar verilmektedir[10].

Temyizde re’sen temyiz mümkün değilken, istinafta re’sen istinaf öngörülmüştür. Temyizde direnme mümkün iken, istinafta mümkün değildir. Temyiz müracaatında temyiz eden, hükmün neden bozulmasını istediğini başvurusunda göstermek zorundayken, istinafta bu nedenleri göstermek zorunlu değildir. Bununla bağlantılı olarak temyizde kural olarak sadece tarafların ileri sürdükleri nedenler dolayısıyla denetim yapılabilecekken (istisna: CMK 289), istinafta tarafların ileri sürdükleri hususlarla bağlılık söz konusu değildir. Temyizde yeniden yargılama mümkün değilken, istinafta mümkündür. Kural olarak, ceza mahkemelerinde verilen hükümlere karşı temyiz yoluna başvurulabilir. Ancak, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilmesi için yasanın bunu açıkça belirtmesi gerekir (CMK 267). İstinafa tabi kararlarda ise, böyle bir ayırım bulunmamaktadır. Temyizde, hükmü temyiz etmeyen diğer sanıklara sirayet mümkün iken, istinafta mümkün değildir[11]. Temyiz kanun yoluyla karşılaştırıldığında, istinaf kanun yolunda daha geniş bir denetim imkânı bulunmaktadır[12]. Doğrudan doğruyalık ve sözlülük ilkelerinin geçerli olduğu istinafta inceleme duruşmalı yapılırken, temyiz incelemesinde duruşma yapılması istisnadır[13].

İstinaf, olağan bir kanun yolu olup ilk derece yargılamasının hem maddi hem hukuksal açıdan tekrarını gerektiren özellikle de elde edilebilecek yeni ispat araçlarıyla birlikte ispat konusunda yeniden değerlendirmenin yapıldığı ve akabinde hukuksal nitelemeye ulaşılan bir ikinci derece kanun yolu yargılamasıdır. Bu yargılamada birinci derece yargılamadaki kovuşturma evresi adeta tümüyle tekrar edilir, bazen yeni deliller elde edilir, kanun yolunun kendine özgü bazı etkileri (örneğin, aleyhe ağırlaştırma yasağı) hariç maddi ve hukuksal açıdan yeni bir karar verilir. Özelikle sübut konusunda, istinaf, yerel mahkemenin sadece sübut konusundaki hatalarını bulmak ve bunu düzeltmek amacını gütmez. İstinafta daha çok, tamamen yeni ve kendine özgü bir yargılamayla tüm dosya kapsamı incelenir ve varsa yeni delillerle birlikte yepyeni bir hüküm verilir. Burada şüphesiz yerel mahkemenin tabi olduğu ispat kuralları aynen geçerlidir[14].

İstinaf yolunun benimsenmediği sistemlerde, denetim görevini üstlenen Yargıtay yalnızca hukuki meseleyi denetlemektedir. İstinaf ilk derece mahkemesinin nihai kararlarının denetlenmesini sağlayan ilk ve asıl denetim yoludur. Yani temyiz kanun yolundan farklı olarak istinafta hem yerel mahkemece yapılan maddi tespitler ve hem de uygulanan normun yerindeliği açısından bir denetleme yapılmaktadır[15].

İstinaf kanun yolunda ilk derece mahkemelerince verilen son kararlar hem maddi yönden yani mahkemelerin delillerin tespiti, değerlendirilmesi ve sübut konusundaki yanılgıları bakımından hem de hukuki yönden yani mahkemelerce sabit kabul edilen olaylarla ilgili olarak hukuk normlarının uygulanmasında hata yapılıp yapılmadığı yönünden inceleme yapılacaktır. Bu incelemeyle, Yargıtay’ın maddi sorunlarla ilgilenmeyip yalnızca hukuki sorunlarla uğraşması yani tam anlamıyla bir temyiz makamı gibi davranması sağlanacaktır[16].

Kanun koyucu; temyizden farklı olarak, istinaf mahkemesi Cumhuriyet başsavcılıklarına sunulması gereken belge ve delilleri ekleme yetkisi vermiştir (CMK md. 278). İstinaf mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca belge ve delil eksikliğinin giderilmesi, muhakemenin hızlandırılmasını sağlayacak bir tedbirdir. Temyiz mahkemesinde ek delil sunarak bunların tartışılmasını sağlamaksa mümkün değildir. Buna karşın istinaf mahkemesinde ilk derece mahkemesinde tartışılmamış bilgi ve belgeleri tartışmak ve ek delil sunmak, gerekirse tutuklama kararı bile vermek söz konusu olmaktadır[17].

İstinaf kanun yolunda, istinafa yönelik itirazları içeren başvurunun yerinde olduğu sonucuna varıldığı takdirde, bölge adliye mahkemesince kural olarak istinafa konu karar ortadan kaldırılır ve yeni bir karar verilir. Buna karşılık Yargıtay, temyize konu kararın yerinde olmadığı sonucuna vardığı takdirde, kural olarak bozma kararı verir. Diğer bir ifadeyle, davayla ilgili yeni bir karar verme yoluna gitmez ve dosyayı karar vermek üzere bölge adliye mahkemesine gönderir[18].

CMK’nın 289. maddesinde öngörülen haller hariç olmak üzere temyizde, yargılama gerekçeye bağlı olarak yapılabilir. İstinaf mahkemesinde ise, yargılama gerekçeye bağlı olarak yapılmaz[19]. İstinaf mahkemesi kendiliğinden her tür araştırmayı yaparak hükmü inceleyerek karar verebilir[20]. Diğer bir ifadeyle, temyiz bakımından Yargıtay’ın, yalnız temyiz başvurusunda belirtilen hususlar ile temyiz istemi usule ilişkin noksanlardan kaynaklanmışsa, temyiz başvurusunda bunu belirten olaylar hakkında inceleme yapacağı şeklinde CMK’nın 301. maddesinde yer verilen düzenlemeye istinaf bakımından yer verilmediğinden istinaf mahkemesi gerek Cumhuriyet savcısı gerekse de tarafların istinaf yoluna başvururken göstermiş oldukları gerekçelerle sınırlı olmaksızın inceleme yapabilir[21]. Kanun istinaf eden ilk derece Cumhuriyet savcısına neden göstermek mecburiyeti yüklemesine rağmen, temyizde hem Cumhuriyet savcısına hem de bütün süjelere neden ve gerekçe gösterme yükümlülüğü getirmiştir[22].

Temyiz kanun yoluna başvurulması üzerine Yargıtay’a gelen dosya, tebliğname düzenleyerek tarafların temyiz istemiyle ilgili görüşlerini bildirmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir (CMK m.297). Oysa istinaf başvurusunda bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet başsavcılığınca varsa dosyadaki tebligat eksiklikleri giderildikten sonra, herhangi bir tebliğname düzenlenmeden dosya bölge adliye mahkemesinin ilgili ceza dairesine gönderilmektedir.

İstinaf kararlarına karşı yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilebilmesine rağmen temyiz mahkemesi olan Yargıtay kararlarına karşı kural olarak yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilemez.

DOÇ. DR. Cengiz APAYDIN
İSTANBUL ANADOLU CUMHURİYET SAVCISI
CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV
HUKUK VE ADALET BİLİNCİ TV
GENÇLİK CEZA PLATFORMU
cezahukukubilinci.org


[1]        Çınar, Ali Rıza. Ceza Yargılamasında Temyiz Yolu. Ankara: 1. Baskı, 2006, 177-178.

[2]        Özen, 2349.

[3]        Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 773.

[4]        Toroslu/Feyzioğlu, 338.

[5]        Sarıgül, Tanju. Ceza Muhakemesi Hukukunda İstinaf. Ankara: 2009, 5. .

[6]        Taner, Fahri Gökçen, “5271 sayılı CMK’nın Temyiz Kanun Yoluna İlişkin Hükümlerinin Yürürlüğe Girmesiyle Ortaya Çıkan Farklılıklar”, Ankara Barosu Dergisi, Nisan 2017, 57.

[7]        Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 774.

[8]        Özen, 2348.

[9]        Centel/Zafer, 13. Baskı, 838.

[10]      Yenisey/Nuhoğlu, 6. Baskı, 846.

[11]      Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 774.

[12]      Oktar, 204.

[13]      Özen, 2351.

[14]      Ünver/Hakeri, 14. Baskı, 766.

[15]      Özen, 2349.

[16]      Toroslu/Feyzioğlu, 337-338.

[17]      Özen, 2349.

[18]    Artuç, Mustafa/Elmas, Mehmet Tevfik, Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf, Ankara 2017, 377.

[19]      Özen, 2350.

[20]      Ersan, Gökçen, “Ceza Muhakemesi Hukukunda İstinaf”, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Ceza Adaleti ve Yönetimi Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008, 11-12.

[21]      Özen, 2352.

[22]      Yenisey/Nuhoğlu, 6. Baskı, 855.

CEZA ADALET SİSTEMİNİN ETKİN OLMASI İÇİN ÖNERİLER

CEZA ADALET SİSTEMİNİN ETKİN OLMASI İÇİN ÖNERİLER

1-Hakaret eyleminin tüm şekilleriyle suç olmaktan çıkarılması, sövme eyleminin ön ödeme kapsamına alınması gerekir.

2–Cumhuriyet savcılarına internette işlenen hakaret ve tehdit suçlarıyla ilgili kamu yararının bulunmadığı durumlarda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verebilmesi yönünde takdir hakkı tanınmalıdır.

3-Ülkemizde yaşanan kasten insan öldürme suçlarının yüzde doksanı ruhsatsız silahlarla işlenmekte olup ruhsatsız silah taşımanın cezası 4 yıl ile 8 yıl arası hapis ve ruhsatsız silah bulundurmanın cezası 3 yıl ile 6 yıl hapis cezası şeklinde ağırlaştırılarak düzenlenmelidir. Ruhsatsız silah taşımak veya bulundurmak öncü suç olup esas suç ya da amaç suç kasten insan öldürme ve yaralama suçudur. Bu nedenle ruhsatsız silah taşımak veya bulundurmak suçları CMK da düzenlenen katalog suçlar kapsamına alınmak suretiyle tutuklama nedeni haline getirilmelidir.

4-Bilişim sistemlerinin kullanımının yaygınlaşması nedeniyle bilişim yoluyla işlenen suçların sayısı ve çeşidi hızla artmaktadır. Bilişim suçlarıyla mücadelede bilişim uzmanları olan bilgisayar ve yazılım mühendislerinin adalet bakanlığı bünyesinde istihdam edilerek delillerin tespiti ve olayın aydınlatılarak maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasında doğrudan savcı veya mahkemeyle birlikte hareket edebilecekleri yasal bir düzenlenmenin yapılması gerekir 

5Sulh ceza mahkemelerinin yeniden kurularak üst sınırı 2 yıl hapis cezası olan suçlar ve adli para cezası gerektiren suçlarda sulh ceza mahkemesinin görevli olduğu belirlenerek binlerce savcının asliye ceza mahkemelerinde duruşmalara çıkarak soruşturmaya harcayacakları emek ve mesai israfının önüne geçilmiş olacaktır. Cumhuriyet savcılarının iş yükünün azalması daha etkin soruşturma yapmalarını sağlayacaktır.

6-Tebligat kanunu hükümlerinin PTT memurları tarafından yeterince bilinmediği ve uygulanmadığı gözetilerek Adalet Bakanlığı bünyesinde adli tebligat memurlarının görevlendirilmesi gerekir.  Tebligat tüm yargı işlemlerinin sonuç doğurabilmesi için gerekli ve önemli bir işlem olup usulsüz tebligat nedeni ile binlerce yargısal işlem geçersiz sayılarak hak kaybı oluştuğu gibi yargıdaki iş yükü de artmaktadır. Ayrıca adli sistemdeki tüm işlemlerin tebligat ile anlam ifade ettiği göz önüne alındığında bu durumun Adalet Bakanlığı bünyesinde çalışan adli tebligat memurları ile etkin bir hale getirileceği açıktır.

7-Önleyici hukuk çalışmaları kapsamında ortaöğretim, lise ve üniversite müfredatına ceza hukuku bilinci dersinin sokulması gerekir. Gençlerin ve çocukların kendilerine yönelik işlenen suçlara karşı çıkabilmeleri için haklarını ve özgürlüklerini bilmeleri gerekir. Kendi haklarını ve özgürlüklerini bilen genç başkalarının da hak ve özgürlüklerine de saygı duymayı öğrenecektir. Ceza hukuku bilincine sahip olan çocuklar ve gençler, aile içerisinde, okulda ve yaşamın diğer alanlarında insan hakları ve hukuk güvenliği anlayışlarını geliştirerek, özgür, gelişmiş ve daha az suç işleyen bir toplum yaratabilirler. Ceza hukuku bilincine sahip olan insanların sayısının fazla olduğu ülkelerde daha az suç işlenmektedir. Çünkü demokrasi, hoşgörü, uzlaşma ve farklılıklara karşı saygı kültürü gelişmiştir.

8-Hâkim ve savcıların işleriyle ilgili sorunlar, tespitler ve çözüm önerileri konusunda her yıl bir sayfayı geçmeyecek şekilde çalışma yapılmasının yasal düzenlemeler ve uygulamalar açısından hukuki ve fiili yarar sağlayacağını düşünmekteyiz.

9 -Hâkim ve savcıların uzmanlıklarının yasal bir zemine ve güvenceye kavuşturulması gerekir. Örneğin bir asliye ceza mahkemesi hâkimi istemedikçe hukuk hâkimi olarak atanamamalıdır. Yine aynı kapsamda olmak üzere Cumhuriyet savcıları belli alanlarda uzmanlaştırılmalıdır. Örneğin bilişim savcısı, uzlaştırma savcısı veya infaz savcısı şeklinde en az üç alanda uzmanlaşarak iş bölümünde ve diğer alanlarda görevlendirme yapılamaması hususu yasal bir zemine ve güvenceye kavuşturulmalıdır.

10. Vergi Kanunu’na muhalefet suçları açısından şirket kurmanın sıkı şekil şartlarına tabi tutulması gerekir. Şirket kuran kişinin gerçek kimliğinin araştırılması, malvarlığı yönünden ve yapmayı amaçladığı işler açısından yeterli bir inceleme yapılması gerekir. Çünkü uygulamada hayali işler açısından cahil kişiler iş bulma ve/veya para vaadi ile kandırılmak suretiyle şirketler kurulmakta olup hayali ve sahte faturalar ile vergi kanununa aykırılık oluşturan suçlar işlenmektedir. Ayrıca bu durum terör örgütleri, suç örgütleri ve mafya açısından da bir finans kaynağı olarak kullanılmaktadır.

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN
Cumhuriyet Savcısı
Cenk Ayhan APAYDIN
Avukat-Yazar

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

GENÇLİK CEZA PLATFORMU

cezahukukubilinci.org

YASA DIŞI BAHİS SUÇLARI VE HUKUKA AYKIRI DELİL

YASA DIŞI BAHİS SUÇLARI VE HUKUKA AYKIRI DELİL

  1. Genel Olarak

7258 Sayılı Yasanın 5. Maddesine göre, kanunun verdiği yetkiye dayalı olmaksızın; a) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. b) Yurt dışında oynatılan spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarının internet yoluyla ve sair suretle erişim sağlayarak Türkiye’den oynanmasına imkân sağlayan kişiler, dört yıldan altı yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. c) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişiler, üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. ç) Kişileri reklam vermek ve sair surette spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarını oynamaya teşvik edenler, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. d) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarını oynayanlar mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından beş bin liradan yirmi bin liraya kadar idari para cezası ile cezalandırılır. Bu madde kapsamına giren suçlarla bağlantılı olarak, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarının oynanmasına tahsis edilen veya oynanmasında kullanılan ya da suçun konusunu oluşturan eşya ile bu oyunların oynanması için ortaya konulan veya oynanması suretiyle elde edilen her türlü mal varlığı değeri, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin hükümlerine göre müsadere edilir. Bu madde kapsamına giren suçlardan dolayı, tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. Bu madde kapsamına giren suçlarla ilgili olarak, 4/5/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun erişimin engellenmesine ilişkin hükümleri uygulanır. Bu madde kapsamına giren suçların işlendiği işyerleri mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından ihtarda bulunmaksızın üç ay süreyle mühürlenerek kapatılır. İş yeri açma ve çalışma ruhsatına sahip işyerlerinin ruhsatları mahallin en büyük mülki idare amirinin bildirimi üzerine ruhsat vermeye yetkili idare tarafından beş iş günü içinde iptal edilir.

Spor müsabakaları üzerinde, kanunla gösterilen merciler veya bu mercilerin yine mevzuata dayalı olarak izin verdiği özel hukuk kişilerinin dışında kalan gerçek veya tüzel kişilerin bahis veya şans oyunu düzenlemeleri, 7258 sayılı Kanun ile yasaklanmıştır. Hukukumuzda kanunun verdiği yetki olmaksızın diğer spor dallarında gerçekleştirilen müsabakalara ilişkin bahis veya şans oyunu oynatılması, Türkiye’den erişim sağlanması, bunların reklam ve sair suretle özendirilmesi ya da bu oyunlara ilişkin para transferine aracılık edilmesi suç olarak düzenlenmiştir[1]

7258 sayılı Kanun’un 5/1.  fıkranın (a), (b), (c) ve (ç) bentlerinde düzenlenen suçlar ile 5237 sayılı Kanun’un 228 inci maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında düzenlenen suç bakımından 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun;

a) 128 inci maddesinde yer alan taşınmazlara, hak ve alacaklara el koyma,

b) 135 inci maddesinde yer alan iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması,

c) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın 139 uncu maddesinde yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi,

ç) 140 ıncı maddesinde yer alan teknik araçlarla izleme, tedbirlerine ilişkin hükümler uygulanabilir. Bu Kanunda tanımlanan suçlara ilişkin delil veya emarelerin tespiti hâlinde Spor Toto Teşkilat Başkanlığı, doğrudan Cumhuriyet başsavcılığına başvuruda bulunabilir. Soruşturma sonunda verilecek kovuşturmaya yer olmadığı kararları Spor Toto Teşkilat Başkanlığına tebliğ edilir ve Spor Toto Teşkilat Başkanlığı bu kararlara itiraz edebilir. Bu Kanunda tanımlanan suçlar dolayısıyla açılan davalarda mahkeme, iddianamenin bir örneğini Spor Toto Teşkilat Başkanlığına tebliğ eder. Başvuru yapılması hâlinde Spor Toto Teşkilat Başkanlığı açılan davaya katılan olarak kabul edilir.

7258 Sayılı Kanun’un 5/a maddesinde, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar hakkında  cezai müeyyide öngörülmüştür. Oynanılan bahsin yurt içinde olması önemli olmadığı gibi oynatılan sistemin Türkiye’de kurulu olup olmasının da bir önemi bulunmamaktadır.

            7258 Sayılı Kanun’un 5/b maddesinde, yurt dışında oynatılan spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarının internet yoluyla ve sair suretle erişim sağlayarak Türkiye’den oynanmasına imkân sağlayan kişiler, hakkında  cezai müeyyide öngörülmüştür. Oynanılan bahsin yurt içinde olmasının önemli olmayıp, oynatılan sistemin Türkiye dışında olup olmadığı önemlidir. Bu hüküm ile bahis oynatmaya yer ve imkân sağlamak suç olarak düzenlenmiştir.

7258 Sayılı Kanun’un 5/c maddesinde, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişiler hakkında  cezai müeyyide öngörülmüştür. Bu fıkra ile bahis oynatma işlemlerinde para nakil işlemlerine aracılık suçunu düzenlenmiştir.

 7258 Sayılı Kanun’un 5/ç maddesinde, kişileri reklam vermek ve sair surette spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarını oynamaya teşvik edenler hakkında  cezai müeyyide öngörülmüştür. Bu  fıkra ile bahis işlemlerinde reklam suretiyle oynamayı teşvikin cezalandırıldığı belirtilmiştir.

Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarını oynayanların eylemi suç olmayıp idari para cezasını gerektirmektedir.

 Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarının oynanmasına tahsis edilen, oynanmasında kullanılan ya da suçun konusunu oluşturan eşya ile bu oyunların oynanması için ortaya konulan veya oynanması suretiyle elde edilen her türlü mal varlığı değeri Türk Ceza Kanunu’nun eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin hükümlerine göre müsadere edilir. Bu madde kapsamına giren suçlardan dolayı, tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

Spor müsabakalarında yasadışı bahis veya şans oyunlarına ilişkin 7258 sayılı Kanun’a aykırılık suçlarını herkes işleyebilir.  Diğer bir ifadeyle, bu suçların özgü suç niteliği taşımazlar[2].  7258 sayılı  Kanun’’un m.5/1-a ve b hükümlerinde düzenlenen yasadışı bahis veya şans oyunu suçlarıyla korunan hukuksal yarar, ilgili mevzuat gereği verilen yetkiye dayanarak bahis ve şans oyunu düzenleyen kuruluşlar ile bu kuruluşlardan pay alan kamu kurum ve kuruluşlarının malî çıkarlarıdır. Yasadışı bahis veya şans oyunu oynatılması ya da buna yer veya imkân sağlanması fiilleriyle, hukuk düzeninin kabul ettiği sınırlar çerçevesinde faaliyet gösteren kişi veya kuruluşların çıkarları da doğrudan doğruya zarar görmektedir[3].

2.  SORUŞTURMAYA İLİŞKİN KORUMA TEDBİRLERİ

7258 sayılı Kanun’un 5. maddesi’nin ç fıkrasındaki suç açısından cezaların alt sınırı gözetildiğinde, örgütlü suç ile birlikte işlenmemesi halinde eğer kaçma ve/veya delilleri karartmaya yönelik kuvvetli suç şüphesi oluşturan olgular bulunmuyorsa gözaltı veya tutuklama tedbirlerinin işletilmesinde hukuk güvenliği ve kamu düzeni açısından hukuki ve fiili yarar bulunmamaktadır. Ancak 7258 Sayılı Kanun’un 5. maddesi’nin maddelerinde düzenlenen a-b-c fıkralarındaki suçlar   açısından  somut olayın özellikleri ve dosyadaki delillere göre suçun işlendiği hususunda kuvvetli şüphe varsa, tutuklamaya sevk edilmelidir.  Belirtilen olayların oluş ve işleyiş şekli göz önünde tutularak dosyadaki deliller ışığında cezaların caydırıcılığı ve ıslah edici fonksiyonları kapsamında gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin işletilmesinde koşullarının oluşması şartıyla kamu düzeni açısından hukuki ve fiili yarar bulunmaktadır.

Soruşturma aşamasındaki ifade sırasında şüphelinin müdafisi yoksa CMK’nın 151/3. maddesi gereğince alt sınırı 5 yılı geçmediğinden müdafi görevlendirilme zorunluluğu bulunmamaktadır.

7258 Sayılı Yasanın 5. Maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (c) ve (ç) bentlerinde düzenlenen suçlar ile 5237 sayılı Kanun’un 228 inci maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında düzenlenen suç bakımından 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun;

a) 128 inci maddesinde yer alan taşınmazlara, hak ve alacaklara el koyma,

b) 135 inci maddesinde yer alan iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması,

c) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın 139 uncu maddesinde yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi,

ç) 140 ıncı maddesinde yer alan teknik araçlarla izleme, tedbirlerine ilişkin hükümler uygulanabilir.

El koyma, iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması, gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ile teknik araçlarla izleme tedbirlerinin CMK’ya uygun bir şekilde uygulanması şart olup aksi halde hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş deliller hükme esas alınamayacağı gibi dosyadan da çıkarılması gerekir. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 116. ve 119. maddelerinde arama kararının hangi hallerde ve ne şekilde alınacağı kanun koyucu tarafından açıkça düzenlenmiş olup, mahkemece verilmiş usulüne uygun bir arama kararı olmadığı gibi gecikmesinde sakınca bulunan hal nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından da verilmiş bir yazılı arama izni ya da Cumhuriyet savcısına ulaşılamaması nedeniyle kolluk amirince verilmiş yazılı arama emri de bulunmaması karşısında, hukuka aykırı arama sonucu ele geçen bilgisayar ve kupon yazıcısının yasak delil niteliğinde olduğu, bilgisayar üzerinde yapılan incelemede atılı suçun işlendiğine dair deliller ele geçirilmesinin sonucu değiştirmeyeceği, …, kaldı ki bahsi geçen maddede öngörülen usule de uyulmadığı, bu itibarla hukuka uygun şekilde görevlendirilmiş gizli soruşturmacı olmayan kolluk görevlilerinin bu suretle elde ettiği deliller de hukuka aykırı olduğundan hükme esas alınamayacağı, başkaca da sanığın atılı suçu işlediğini gösterir her türlü şüpheden uzak kesin delil ve sanığın ikrarının da bulunmadığı nazara alındığında, Anayasanın 38/2, 5271 sayılı Kanun’un 206/2-a, 217/2 ve 230/1 maddelerine göre, hukuka aykırı surette elde edilen delillere dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı gözetilmeden, sanığın beraatı yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur”[4].

  • EYLEM

 7258 sayılı Kanun kapsamında “spor müsabakaları üzerinde” bahis ve şans oyunlarına ilişkin fiiller suç olarak kabul edilmiştir. Bir spor dalı olan e-spor kapsamındaki müsabakalar üzerinde kanuna dayalı olmaksızın bahis veya şans oyunu oynatılması, bu oyunların oynanması için yer veya imkân sağlama, yurtdışındaki bahis veya şans oyunlarına erişim sağlanması, bu oyunların reklam veya sair yolla özendirilmesi ve bu oyunlara ilişkin para nakline aracılık etme fiillerinin 7258 s. Kanun kapsamında suç oluşturmaktadır[5].

Serbest hareketli bir suç olup suçunun maddi unsurunu oluşturan eylemler, 7258 Sayılı Kanun’un 5/a maddesinde açıkça belirtilmiştir. Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatma  veya  oynanmasına yer veya imkân sağlama fiilleridir. Oynatılan bahsin yurt içinde olmasının önemli olmayıp oynatılan sistemin Türkiye’de kurulu olup olmadığın önemlidir.

7258 Sayılı Kanun’un 5/b maddesindeki eylemler şöyledir; Yurt dışında oynatılan spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarının internet yoluyla ve sair suretle erişim sağlayarak Türkiye’den oynanmasına imkân sağlamaktır. 7258 Sayılı Kanunun 5/b maddesinin yurt dışında (oynanılan bahsin yurt içinde olmasının önemli olmayıp, oynatılan sistemin Türkiye dışında olup olmadığının önemli olduğu) bahis oynatmaya yer ve imkân sağlama eylemleri cezalandırılmıştır.

7258 Sayılı Kanun’un 5/a ve 5/b maddesindeki suçlarını oluşabilmesi için teknik ve ilmi veriler ile yurt dışı veya yurt içi olduğu sabit olup  bahis oynatılan bilgisayar, cep telefonu, sistem ve benzeri unsurların  da bulunması gerekir[6]. Bahis oynatılan internet sitesinin yurt içi mi yoksa yurt dışı mı olduğunun tespitine göre eylem 7258 Sayılı Kanun’un 5/a ve 5/b maddesindeki suçları oluşturmaktadır. Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir;” Sanığın 7258 sayılı Kanun’a aykırı şekilde bahis oynattığı kabul edilen sitelerin yurtdışı kaynaklı olup olmadığının tespiti gerektiğine işaret edildiği, dosya kapsamına göre de işyeri, bilgisayar ile telefondaki bulgularda sanığın erişim sağladığı sitelerin “…kazan.com” ve “…bahis217.com” siteleri olduğunun anlaşıldığı, buna karşılık 07.03.2022 tarihli tutanakta, dosya ile ilgisi tespit edilemeyen… bet.com ve …-bet.net sitelerine yönelik tespit yapıldığı cihetle, sanığın erişim sağladığı bahis sitelerinin yurtdışı kaynaklı olup olmadığı duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirlenip sonucuna göre sanığın hukukî durumunun takdir ve tayini gerekirken, eksik araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi kanuna aykırı bulunmuştur”[7]

7258 Sayılı Kanun’un 5/c maddesindeki eylemler şöyledir; Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık etme eylemleri cezalandırılmıştır.

7258 Sayılı Kanun’un 5/ç maddesindeki eylemler şöyledir; Kişileri reklam vermek ve sair surette spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarını oynamaya teşvik etme eylemleri cezalandırılmıştır.  Ancak buradaki reklam verme veya oynamaya teşvik kavramları belirsiz olup hukuki öngörülebilirlik açısından hangi eylemlerin reklam verme veya oynamaya teşvik kapsamına girdiğinin yasadaki tanımlar kısmında kanunilik ilkesi açısından tanımlanması gerekir. Ayrıca kişilerin bilgisi veya rızası dışında görüntü ve/veya videolarının iradeleri dışında bahis sitesinde yayınlanması eylemlerinin suç oluşturmayacağı açıktır. Eylemlerin iradi olmaması halinin suç oluşturmayacağı ceza hukukunun temel ilkelerindendir.

7258 Sayılı Kanun’un 5/d maddesindeki eylemler şöyledir; Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarını oynamak  eylemleri  idari para cezası ile müeyyide altına alınmıştır.

7258 sayılı Kanun’un 5/d maddesine aykırılık halinde,  belirtilen madde gereğince idari para cezasının uygulanması gerekir. Ancak idari yaptırım kararı verilmesini gerektiren kabahat fiilinin ve bu fiilin işlendiğini ispata yarayacak bütün delillerin açıkça ve denetime esas bir şekilde belirtilmesi gerekir. Nitekim Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 10/07/2019 tarihli ve 2018/6852 esas, 2019/10768 karar sayılı ilamında değinildiği üzere, itiraza konu idari para cezası karar tutanağının, idari para cezasını gerektirecek kabahat fiilini ve bu fiilin işlendiğini ispata yarayacak bütün delillerin açıkça içermemesi usul ve yasaya aykırılık oluşturmaktadır.

7258 sayılı Kanun’un 5. Maddesi kapsamında düzenlenen suçlara konu olacak oyunun “bahis” ya da “şans oyunu” niteliği taşıması gerekir. Diğer bir ifadeyle, spor müsabakaları üzerinde düzenlenen bir oyunun bahis veya şans oyunu niteliği taşımaması hâlinde 7258 sayılı kanunun 5. maddesinde düzenlenen suçlar oluşmaz.  7258 sayılı Kanuna aykırılık suçlarının ortaya çıkabilmesi için öncelikle ilgili kurum ve kuruluşlarca düzenlenen spor müsabakaları üzerinde oynanan bahis veya şans oyunu niteliği taşıyan bir oyunun bulunması şarttır.  Ayrıca bu oyunun mevzuat dışı olması gerekmekte olup 7258 sayılı Kanun’un verdiği yetkiye dayalı olmaksızın oynatılması şarttır[8].

4. MANEVİ UNSUR

Bu suç taksirle işlenmez ancak doğrudan kastla işlenebilir. Saik önemli olmayıp özel kast da aranmaz. Suç kastının tespiti çok önemlidir.

7258 sayılı Kanununa aykırılık oluşturan suçları açısından ilgili kurum ve kuruluşlarca düzenlenen spor müsabakaları üzerinde oynanan bahis veya şans oyunu niteliği taşıyan bir oyunun veya bahsin bulunması gerekmektedir.  Bu oyun ve bahsin 7258 sayılı Kanun’un verdiği yetkiye dayalı olmaksızın oynatılması şarttır. Bu suretle kanun koyucunun 7258 sayılı kanun kapsamında düzenlediği suçlara ilişkin hukuka aykırılık unsuruna suç tipinde yer verdiği görülmektedir. Bahis veya şans oyununun kanunun verdiği yetkiye dayalı olmaksızın oynatılması tipikliğin bir unsuru niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla failin kastının hukuka aykırılığı da kapsadığı açık olup 7258 sayılı Kanuna aykırılık suçları ancak doğrudan kastla işlenebilmektedir[9].

5. İŞTİRAK

İştirak; bir kişi tarafından işlenebilen suçun, birden fazla kimsenin önceden işbirliği yapmaları sonucu gerçekleştirmeleri olarak tanımlanmıştır. İştirak bakımından kural olarak bir özellik taşımaz.

6. TEŞEBBÜS

Bu suça teşebbüs mümkündür. 

7. İÇTİMA

Örgüt suçlarıyla birlikte işlendiğinde hem örgütlü suçlardan hem de 7258 Sayılı Kanuna aykırılık suçundan ayrı ayrı soruşturma yapılarak gerçek içtima hükümleri gereğince hüküm kurulmalıdır.

7258 Sayılı Kanun’un 5/c maddesi parasal işlemlere aracılık fiilini düzenlemekte olup, değişik tarihlerde parasal hareketlere aracılık eylemlerinin kül halinde 5/c maddesindeki suçu oluşturduğu, 7258 Sayılı Kanun’un 5/c maddesinin bünyesinde teselsülü barındırdığı, aynı amaca yönelik birden fazla banka veya hesaptan para çekme eylemlerinin TCK 43.maddesi kapsamında değerlendirilmemesi gerekir[10].

8. GÖREVLİ MAHKEME

Görevli mahkeme asliye ceza mahkemesidir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 12/1.  fıkrasına göre, davaya bakma yetkisi, kural olarak suçun işlendiği yer mahkemesine aittir.

9. ZAMANAŞIMI

TCK madde 66’da belirtildiği üzere çeşitli suçlar bakımından dava zamanaşımı gerçekleştiğinde, kanunda gösterilen sürelerin geçmesiyle belirli bir suçtan dolayı dava açılamayacağı gibi, açılmış olan davaya da devam edilemez. 7258 Sayılı Yasanın 5. maddesinde düzenlenen a-c ve ç fıkralarındaki suçlar açısından, TCK madde 66/1-e gereğince, dava zamanaşımı sekiz yıldır. Ancak b fıkrasındaki suçun müeyyidesi itibariyle üst sınırının 6 yıl olması nedeniyle TCK madde 66/1-d gereğince, dava zamanaşımı on beş yıldır.

10. SORUŞTURMA VE DELİLLENDİRME

Bu suçlar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından re’sen soruşturulur.  Cumhuriyet savcısı şikâyet, ihbar veya başka bir suretle suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrendiği anda gerekli araştırma ve delil toplama sürecini tamamlayarak kamu davası açılmasını gerektirir yeterlilikte delil elde ederse iddianame düzenler. Ön ödeme, uzlaştırma veya seri muhakeme usulleri uygulanamaz. 

7258 Sayılı Kanun’un 5. maddesine aykırılık oluşturan suçlardaki soruşturma ve delillendirmenin suç bazında yapılması gerekir. 7258 Sayılı Kanun’un 5.1-c maddesine aykırılık suçunda banka kayıtlarının tamamının temin edilerek uzman bilirkişiden para nakline aracılık eden kişi veya kişilerin hesap hareketlerinin  tespiti gerekir. Nitekim Bölge Adliye Mahkemesi’nin aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; Somut olayda; dosya arasında bulunan sanıkla ilgili banka kayıtlarından suç tarihi olan 01/01/2011 ila 22/05/2014 arası döneme denk gelen kısımlarının ilgili bankadan celp edilip, konusunda uzman bilirkişiye tevdii edilmek suretiyle, “A) Atılı suçun 01/01/2011 ila 22/05/2014 arası döneme ilişkin denetime açık olacak şekilde hesaplara kaç işlem ile kaç TL geldiği, kaç işlem ile kaç TL’nin çıktığı veya çekildiği, B) Bu para gönderme ve çekmenin mobil veya internet ortamından yüz yüze olmayan yöntemlerle gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği, C) Bu paraların herhangi bir mal ve hizmet sunumu veya ticari bir işlem karşılığı olup olmadığı, bu miktar para giriş ve çıkışlarının sanığın sosyo ekonomik durumuna göre makul olup olmadığı, D) Para giriş çıkışlarında bahis, bet ve benzeri bir açıklamanın bulunup bulunmadığı, E) Suç tarihlerine denk gelen dönem içerisinde sanığın bu paraları bizzat banka içerisinden hesap belgesi veya makbuz yöntemiyle tahsil edip etmediği yahut bu paraları üst hesaplara gönderip göndermediği, F) Banka hesabına toplam yatan ve bu hesaplardan toplam çıkan para miktarı ile işlem sayısının ne olduğu” hususlarında açıklamalı rapor alınması gerekirken alınmaması,  CMK’nın 289/1 maddesi kapsamında hukuka kesin aykırılık niteliğinde olduğundan bozmayı gerektirmektedir”[11].

7258 Sayılı Kanun’un 5. maddesine aykırılık oluşturan suçların örgüt suçlarıyla birlikte işlenmesi halinde ortada bir örgütün olup olmadığının titizlikle araştırılması gerekir. Soruşturma ve yargılama sürecindeki tüm işlemlerin hukuka uygun olarak yapılması,  iddia ve savunmalar ışığında hükme esas alınan tüm delillerin duruşmada okunarak, şikâyet ve savunmalara yönelik tespitlere ve beyanlara ilişkin taraflara diyeceklerinin sorulması adil yargılanmanın bir gereğidir.  Yargılama aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların istinaf ve/veya temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve özleri değiştirmeksizin tartışılması gerekir. İddianamenin soruşturmaya, yargılamanın ise iddianameye uygun bir şekilde olması şarttır. İddianamede belirtilmeyen eylemlerden dolayı yargılama yapılarak hüküm kurulamaz. Mahkemelerce vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırılması ile sanıkların örgütlü suçlara katılma iradesini açıkça ortaya koyan eylemlerinin ve söylemlerinin, zaman, nitelik ve nicelik olarak yaptığı katkı itibariyle bir bütün olarak değerlendirilerek suçu vasfının, sanığın suça iştirakinin ve sanığın kusurunun titizlikle araştırılarak gerekçelendirilmesi gerekir. Bu kapsamda sanıkların veya müdafilerinin savunmalarının inandırıcı gerekçelerle reddedilerek veya kabul edilerek verilen kararın tüm tarafları tatmin etmesi ve adalet duygusunu incitmemesi amaçlanmalıdır[12]

Örgütlü suç birden fazla kişinin hiyerarşik düzeyde, disiplinli, sürekli, kamu düzenini bozduğu varsayılan, aynı amaca yönelik suçları işlemek için oluşturulan örgütün işlediği suçlardır[13]. Suç örgütleri hem bireylere zarar vermekte hem de toplumun ekonomik, sosyal, yasal ve politik düzenini bozmaktadır. Suç örgütleri hem yerel hem de küresel ölçekte uyuşturucu madde ticareti, kara para aklama, insan ticareti, silah kaçakçılığı, yolsuzluk ekonomisi ve siyasetin kirlenerek kokuşmasında büyük etki alanına sahiptirler[14].

7258 sayılı Kanun’un 5. maddesine 01/02/2018 gün ve 7078 sayılı kanunun 23 maddesi ile ekleme yapılarak bu suçlarda iletişimin tespitine dair CMK’nın 135 ve teknik araçlarla takibe dair CMK’nın 140 maddelerinin uygulanabileceği yönünde hüküm eklenmiştir. Ortada bir örgütün olup olmadığının sayı, hiyerarşik yapı, elverişlilik ve devamlılık açısından incelenmesi gerekir. Eğer ortada bir örgüt yoksa örgüt kapsamında yapılan dinlemeler, takipler ve örgüt suçlarına özgü diğer deliller geçersiz hale gelmektedir. Nitekim İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin  örgütün unsurlarına ilişkin bir kararında şöyle denilmektedir; Sayı olarak; Sanıklara isnat edilen örgüt kurma ve örgüt üyeliği yönünden en az 3 kişi olma şartının iddianamedeki şüpheli sayısı ve hüküm verilen sanık sayısı itibariyle oluştuğu, hiyerarşik yapı olarak; En üst yönetici sıfatındaki kişinin tespit edilmediği, üst yönetici sayılabilecek örgüt üyeliğinden haklarında hüküm kurulan Serkan …, Kerem .. ve Umut…’ın tape kayıtlarında ve bilirkişi raporunda tüm sanıklar yönünden panel yöneticisi olduklarının belirtildiği, arkadaş topluluğunu aşan şekilde dikey yapılanmayı gösterir işe alma, emir verme, kişinin işini sonlandırma, maaş belirleme şeklinde çalışma usul ve esaslarına yönelik iştirak ilişkisini aşan örgüt hiyerarşisi unsurunun bulunmadığı, iş bölümü yönünden; Panelci tabir edilen haricinde üst kasacı, alt kasacı, ATM’ci, cepbankçı gibi coğrafi bölge ve fiziki mekan tanımlı unsurların gerçekleşmediği, yaptırım olarak; Çalışılan işten kovma, kovulma, avans kesme, yetkili mercilere şikayet yapılması halinde üstlere bildirme gibi tape kayıtlarında kişinin iç dünyasında etki doğuracak iradesi üzerinde korkutuculuk unsuru olacak ve organizasyon içerisinde kaldıkları müddetçe talimatları yerine getirme veya çıkılamaması yönünden konuşmaların bulunmadığı, elverişlilik yönünden; Haberleşme programı olmakla beraber araç gereç yönünden fiziki takibe konu para teslimini içerir tutanakların bulunmadığı, devamlılık yönünden; Niteliği itibariyle devamlılık arz edecek 7258 Sayılı Kanun’un 5/1-c maddesinin dışına çıkılacak şekilde başkaca amaç ve araç suçların bulunmadığı, suç işleme çeşitliliği yönünden; Mutlaka birden fazla suçun işlenilmesinin amaç edinilmesinin bir unsur olmadığı ancak, devamlılık arz eden araç gereç ve elverişliliğe ait şartların tutanaklar itibariyle mevcut olmadığı, Somut olayda; Yargıtay 19. Ceza Dairesinin örgüt kurma yönetme ile üyelik suçlarından 29/03/2021 gün, 2020/2391 Esas – 2021/3771 Karar sayılı kararlarından hareketle hiyerarşik olarak dikey yapılanma olarak hiyerarşik ilişkinin bulunmaması, yönetici ve üyeler arasında fiziki mekan ve coğrafi tanım gibi iş bölümü şartlarının bulunmadığı, üyeleri için iç huzuru bozacak irade unsuru üzerinde korkutuculuğu ön plana çıkarır yaptırımın gerçekleşmediği, araç gereç ve fiziki takibe dair para teslimleri yönünden de tutanak tespitinin bulunmadığı, suç işleme çeşitliliği ve devamlılık unsurunun da gerçekleşmediği ve böylece suçun unsurlarının oluşmadığı halde yerel mahkemece yazılı şekilde sanıkların mahkumiyetlerine dair karar verilmesi, usul ve yasaya aykırılık oluşturmaktadır[15].

 Bilişim sistemini oluşturan bilgisayar, cep telefonu, tablet vesaire cihazların suçun unsurları, suçun vasfı ve deliller açısından titizlikle incelenmesi gerekir.  Nitekim İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “ Somut eylemin adli emanette bulunan bilgisayarların incelenmek suretiyle bahis oynatılan sitenin yurt içi mi yoksa yurt dışı mı olduğunun tespitine göre 5/a veya 5/b maddesine göre uygulama yapılması gerekir”[16].

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından dosya kapsamındaki eylemlerin ve delillerin net bir şekilde ortaya konulması gerekir. Soruşturma ve kovuşturmalarda masumiyet karinesi ihlal edilmeden hukuki sınırlar içerisinde kalınması ve dosyanın magazinleştirilmemesi gerekir.

İddianamede hangi şüphelinin hangi eylem veya eylemleriyle kanunilik sınırları içerisinde kalmak kaydıyla hangi suçu ne şekilde işlediğinin delilleriyle birlikte ortaya konulması şarttır. Genel geçerli ifadelerle şüphelileri veya sanıkları suçlamak yerine bilimsel ve teknik veriler ışığında somut delillerle atılı suçun belirtilmesi adil yargılanma ilkesi açısından bir gereklilik oluşturmaktadır.   

Somut olayın özelliklerine göre,  arama ve el koyma kararı ile bilgisayar kütüklerinde arama ve kopyalama kararlarının hukuka uygun olması, arama ve el koyma işlemlerine yönelik tutanakların Ulusal Yargı Ağı Bilişim sisteminde mevcut olması,  arama ve el koyma işleminin sulh ceza mahkemesi kararında belirtildiği tarih ve saatler arasında yapıldığının tespiti şart olup arama kararında belirtilen saatler dışında herhangi bir arama veya el koyma işleminin yapılmaması gerekir. 

Bilgisayar ve kütüklerinde arama usulü 5271 sayılı Kanun’un 134. maddesinde düzenlenmiş olup, somut delillere dayanan kuvvetli suç şüphesinin varlığı halinde şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilmelidir.

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından bilişim sistemleri ile tarih ve saatte hangi yasadışı bahis sitelerine girildiği ne kadar para yatırıldığı,  sitelere giriş ve çıkışlar, ne sıklıkla girildiği, reklam yapılmışsa reklamın ne şekilde ve nasıl yapıldığı,  yapıldığı tarih,  reklam yapan kişinin diğer faillerle arasındaki para ve telefon trafiği,   reklam yaptığı iddia edilen kişinin sosyal medya fenomeni olup olmadığı,  reklam yapan kişinin ünlü olup olmadığı, tanınır olup olmadığı, reklamın insanlar üzerinde bahis oynamayı özendirip özendirmediği ve reklamın teşvik içeriğine sahip olup olmadığı gibi hususlarda bilirkişi incelemesi yapılmalıdır. İdarenin tek taraflı açık kaynak bilgileri ile gözaltı ve/veya tutuklama işlemi yapılmamalıdır. Bilirkişinin kolluk görevlisi olmaması ve alanında uzman bir teknik personel olması şarttır.

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından tanık ifadeleri çok önemli olup yasa dışı bahis oynayanlar olayın mağduru olmayıp yasa dışı bahis oynama eyleminin failleridir. Ancak tanık olarak yeminsiz olarak ifade vermelerinde hukuki bir sakınca bulunmamaktadır.

İhbar veya şikâyetin kapsam ve içeriği, şikâyet veya ihbar sonucunda kolluk tarafından yapılan incelemelere dair tutanak içerikleri,  usule uygun olarak alınan iş yeri ve bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına yönelik karar ve anılan karar uyarınca yapılan arama neticesinde ele geçen bahis bültenleri, üzerinde farklı isimler yazılı kuponlar ve bilgisayar kütüklerinde yapılan inceleme uyarınca düzenlenen raporlar incelendikten sonra yeterli delil bulunuyorsa gözaltı kararı verilmelidir. Şüpheli gözaltındayken varsa tanık ifadeleri alınarak kuvvetli suç şüphesi oluşturan hallerde 7258 Sayılı Kanun’un 5. maddesinde düzenlenen a-b-c fıkralarındaki suçlar açısından somut olayın özellikleri ve dosyadaki delillere göre suçun  işlendiği hususunda kuvvetli şüphe varsa,  koşullarının oluşması şartıyla  şüpheli veya şüpheliler  tutuklamaya sevk edilmelidir.  

Şüpheli hakkında düzenlenen Masak raporunun ve/veya soruşturma dosyasının bir bütün halinde temin edilerek teknik konularla ilgili bilirkişi incelemesi de yaptırılarak yasa dışı bahis oynatmak amacıyla bilişim sistemlerinin kurulup kurulmadığı, hangi site veya siteler üzerinden bahis oynatıldığı, şüpheliler arasındaki örgütsel veya iştirak ilişkisinin tespiti ile yasa dışı bahis oynayanlar açısından ise faillerin oynamak amacıyla para transferi yapıp yapmadığının hesap hareketleri incelenmek suretiyle tespit edilerek ortaya çıkacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir.

SONUÇ

Yasadışı bahis ve şans oyunu suçlarında dar anlamda suçtan zarar gören Spor Toto Teşkilat Başkanlığı olup geniş anlamda suçtan zarar gören kamu yani devlettir. Vergi kaybı nedeniyle devlet zarar görmekte ise de; asıl zarar gören toplumu oluşturan bireylerdir. Bahis ve şans oyunlarının tamamı umut tacirliği olup bireysel ve toplumsal gelişmeyi engellemekte olup kolay kazanma kültürünü topluma egemen kılmaktadır. Bireylerin emeksiz ve kolay para kazanma hırsının kötü niyetli kriminal kişiler tarafından vergisiz olarak istismarı da suç olarak düzenlenmiştir. Bu suçla korunan hukuki yararların öngörülen cezalarla orantılı olması ve soruşturma ve yargılamaların magazinselleşmemesi gerektiği kanaatindeyiz.

Örgüt halinde işlemenin kolaylığı gözetilerek yasadışı bahis ve şans oyunu suçlarının nitelikli hal olarak düzenlenmesi gerekir. Gözaltı, yakalama ve tutuklama işlemlerinin ceza hukukunun temel ilkelerine uygun yapılması ve adalet duygusunun incitilmemesinden hukuku devleti açısından bir gereklilik bulunmaktadır.

Soruşturması veya kovuşturması devam eden şüpheli veya sanıkların kullandıkları yasadışı bahis ve şans oyunu sitelerinin soruşturma veya kovuşturmaya rağmen kapatılmaması ve organizasyonun engellenmemesi suçla mücadelenin etkin yapılmaması izlenimini vermektedir.

CENK AYHAN APAYDIN

Avukat-Yazar


[1] Belci, Ozancan,  Spor Müsabakalarında  Yasadışı Bahis Ve Şans  Oyunu  Suçları, Süleyman Demirel Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, (2021),  11(2), 379-418. https://doi.org/10.52273/sduhfd..988484, 1.

[2] Erbaş, Rahime /Tokgöz, H. Begüm, “Türk Ceza Hukukunda ‘Ultima Ratio’ İlkesi Bağlamında Spor Müsabakalarına Dayalı Bahis ve Şans Oyunları”, 5. Türk-Kore Ceza Hukuku Günleri Karşılaştırmalı Hukukta Ekonomik Suçlar Uluslararası Sempozyumu Tebliğler Kitabı, Editör. İzzet Özgenç, Cumhur Şahin ve Faruk Turhan, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2020, C. II, ss. 1719-1754, 1739.

[3] Belci, 413-414.

[4] Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 15. 04. 2024 tarihli, 2021/5681 esas ve 2024/3942  sayılı kararı. İhbar üzerine, sanığın işlettiği isimsiz vasfı belirsiz yere gidildiği, kolluk görevlilerinden birisinin müşteri rolüne bürünerek bahis oynadığı, daha sonra mahkemece verilmiş bir arama kararı ya da gecikmesinde sakınca bulunan hal nedeniyle Cumhuriyet savcısı ya da kolluk amirinin yazılı emri olmaksızın diğer kolluk görevlilerinin de içeri girdiği, iş yerinde bulunan bilgisayar ve kupon yazıcısının muhafaza altına alındığı ve sanığın 7258 sayılı Kanun’a muhalefet suçundan cezalandırılması istemi ile kamu davası açıldığı anlaşılmıştır. Sanık savunmalarında; iş yerinin bir yakınına ait olduğunu, kendisinden emaneten bakmasını istediğini, yasadışı bahis oynatıldığını bilmediğini beyan etmiştir.

[5] Belci, 388.

[6] İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 32. Ceza Dairesi’nin30. 01. 2024 tarihli, 2024/ 346 esas ve 2024/281 sayılı kararı.

[7] Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 9. 09. 2024 tarihli, 2024/1608  esas ve 2024/6598  sayılı kararı.

[8] Belci, 412.

[9] Belci, 412.

[10] İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 32. Ceza Dairesi’nin30. 01. 2024 tarihli, 2024/ 346 esas ve 2024/281 sayılı kararı.

[11] İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 32. Ceza Dairesi’nin2. 02. 2024 tarihli, 2024/ 458 esas ve 2024/393 sayılı kararı.

[12] Apaydın, Cengiz/Apaydın, Cenk Ayhan, Yargıtay Kararları Işığında Suç Örgütleri, Ankara 2024, 1.

[13] Özek, Çetin, “Organize Suç”, Prof. Dr. Nurullah Kunter’e Armağan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul 1998, s. 195

[14] Dönmezer, Sulhi, “Örgütlü Suçların Önlenmesi ve Değerlendirilmesi”,  Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Armağanı, C:I, Ankara: 2008, 176-177.

[15] İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 32. Ceza Dairesi’nin30. 01. 2024 tarihli, 2024/ 346 esas ve 2024/281 sayılı kararı.

[16] İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 32. Ceza Dairesi’nin15. 01. 2024 tarihli, 2024/ 189 esas ve 2024/81 sayılı kararı.

TIBBİ HATALAR

TIBBİ HATALAR

Hasta ile hekim arasındaki süregelen ilişkide, temel insan haklarından olan “sağlık hakkı” söz konusu olduğundan, hekimden beklenen, her tür tıbbi uygulamasında hastasına karşı yüksek özen ve dikkatle uygulama yapmasıdır. Bu dikkat ve özen hekimin hasta ile ilk karşılaştığı andan, sağlık kontrolünde aydınlatma ile başlayıp tanı ve tedavi süreci ile devamında varsa cerrahi uygulama ve post-operatif dönem takibi ile son kontrol muayenesi şeklinde gerçekleşecektir. Hekimin sorumluluğunun doğmaması için, tüm aşamalarda ayrı ayrı hukuka uygunluk şartı aranacaktır. Tanı ve tedavi doğru olsa bile hastayı sonrasında ilgisiz bırakan hekim görevini eksik veya kusurlu ifa etmiş sayılacaktır. Yine hekimin doğru tanı ve tedavisine rağmen hastada komplikasyon, hukukça izin verilen risk dediğimiz zarar mevcutsa bu kez hekimden beklenen, komplikasyon yönetimindeki dikkat ve özen içeren davranış ve uygulamalar ile tıp ve meslek etiği kurallarını ifa etmesidir. Sonuçta yine amaç hasta yararına; hastanın aydınlatılması ve rızasıyla, hastaya zarar vermeden veya en az zararla iyileştirmeye yönelik tıbbi yardım ve sağlık hizmeti sunumudur. Bu bağlamda hastanın iradesi ile gerek tıbbi standartlar gerekse tıp meslek etik ilkeleri hekimin görev alanını belirlemektedir[1].

Tıbbi müdahale hatalarını teşhis, tedavi ve tedavi sonrası izleme aşamasındaki hatalar olarak sınıflandırabiliriz. Tıbbın temel alanları dışında uzmanlık alanlarının da standart oluşturacak şekilde mevzuat anlamında belirlenmesi tıp hukukunun gelişmesi için zorunluluk oluşturmaktadır.

Teşhise yönelik hatalar, yapılan muayene sonucu istenen testlerdeki eksiklikler, kullanılan testlerin veya test yöntemlerinin güncel olmaması kaynaklı hatalar olabileceği gibi testlerin istenmesi ve/veya test sonuçlarının hekim tarafından tıp biliminin standartlarına uygun olarak değerlendirilmemesidir[2].

Tedaviye yönelik hatalar, tedavi amaçlı olarak uygulanan operasyon veya diğer tedavi prosedürlerinin sonuçlandırılması sürecinde yapılan hatalar, verilen ilaç veya diğer tedavi edici tıbbi ürünlerin dozu veya metodu ile ilgili hatalar, hastalara uygunsuz bakım yapılmasına yönelik olarak ortaya çıkan hatalar, tedavi hataları kategorisindedir. Tedavi hataları, hastaların hastane yatış süresinde ve hatta ölüm oranında artışa neden olması nedeniyle oldukça önemli bir kısmını oluşturur[3].

Tedavi sonrası hastanın izlenmemesi ve takibinin yapılmaması da tıbbi uygulama hatasını oluşturmaktadır. Hekimin herhangi bir neden belirtmeden hasta ile ilgilenmeyi reddetmesi, hastayı ameliyat sırasında veya hemen sonrasında terk etmesi, hastayı tıbbi standartlara aykırı olarak erken taburcu etmesi veya ilaç yazma ile kontrole çağırmadaki özensizlikler de cezai ve hukuki sorumluluğa neden olmaktadır[4].

Tıbbi müdahale sırasında meydana gelen komplikasyonun tıp bilimi standartlarına uygun yönetilememesi hali de tıbbi uygulama hatası olup olasılık dahilinde olan ancak somut olayın özelliklerine göre beklenmeyen komplikasyonu tıbbın standartlarına uygun yönetememe hali de tıbbi  uygulama  hatası  olarak  nitelendirilecektir.

Tıbbi müdahale hatasının oluşması için; müdaha­leyi gerçekleştirecek kişinin normal şartlarda sahip olması gereken bilgi ve yeteneğe sahip olmaması (bilgisizlik, acemilik) veya bilgili, yetenekli olduğu halde o andaki dikkatsiz ve özensiz tavrı (dikkatsizlik, tedbirsizlik) sonu­cunda müdahaleyi, yapılması gerektiği şekilde yapmaması gerekir. Tıbbi müdahale hataları yapılmaması gereken bir şeyin yapılması şek­linde olabileceği gibi, yapılması gereken bir şeyin yapılmaması şeklinde de olabilir. Her ikisinde de hatalı uygulama vardır[5].

Tıbbi uygulama hatası, standardın altında kalınması veya üstüne çıkılması ile söz konusu olabileceği gibi, icrai bir hareketle veya ihmali bir hareketle de söz konusu olabilir. Bu itibarla hekimin objektif özen yükümlülüğünü ihlali, bir müdahaleyi gerekli olduğu şekilde yapmaması şeklinde söz konusu olabileceği gibi, gerekli müdahaleyi hiç yapmaması şeklinde de olabilir. Dolayısıyla hareketin ihmali veya icrai olması arasında bir fark gözetilmemelidir”[6].

Tıbbi uygulama hatasının; yapılmaması gerekli davranışın yapılması (icrai) veya yapılması gereken bir davranışın yapılması (ihmali) suretiyle ortaya çıkabileceğini söylemek mümkündür.Anestezi muayenesi yaptırmadan hastanın ameliyata alınması ve anestezi komplikasyonu nedeniyle hastanın yaşamını yitirmesi; intrauterin ölüm olayında hastanın doğum yaptırılmadan sevk edilmesi[7] ameliyat edilen hastanın karnında gaz tampon ve ameliyat araç – gereci unutulması, disk ameliyatında, disk materyalinin çıkarılırken diske bitişik olan damar yaralanması nedeniyle hastanın yaşamını yitirmesi; meslek ve sanatta acemilik nedeniyle ameliyat sahasına uzak bir alanda büyük damar yaralanmasına sebebiyet verilmesi; ameliyat esnasında gerekli özenin gösterilmemesi, göğüs ağrısı şikâyetiyle gece acil servise müracaat eden hastaya kalp grafisi çekilmeden kas spazmı/ kas iltihabı (artrit) teşhisi ile evine gönderilmesi ve hastanın kısa bir süre sonra kalp krizinden ötürü yaşamını yitirmesi; trafik kazası neticesinde yaralanarak geldiği acil serviste gerekli röntgen grafisi çekilmemesi sonucu hastanın akciğer kanamasından (hematoraks) dolayı yaşamını yitirmesi; ayağına paslı cisim batması sonucu gelen hastaya  aşı yapılmaması neticesinde hastanın ilerleyen günlerde tetanoz hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmesi gibi haller tıbbi uygulama hatasına örnek gösterilebilir[8].

Doktorların tıbbi hatalar kapsamındaki fiilleri aynı zamanda ceza kanunları açısından suç teşkil ediyorsa cezai yaptırımlar da söz konusu olabilir. Ülkemizde, hekimlere özgü bir tıp kanunu veya TCK’da hekimlere özel maddeler bulunmamaktadır[9]. Tıbbi hatalar basit taksir veya bilinçli taksir şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Örneğin, karın ağrısı şikâyeti ile gelen bir hastayı muayene eden hekim, bilgisizlik, deneyimsizlik veya ilgisizlik nedeniyle gerçekte var olan akut apandisit tanısını koyamaz da başka bir teşhis üzerinden tedavi verip hastanın yaşamını tehdit eden sonuçlara yol açarsa basit taksir söz konusudur. Eğer hekim, hastanın akut apandisit olabileceğini düşündüğü ve bu hastalığın sonuçlarını bildiği hâlde bir şey olmayacağını ümit ederek hastayı evine gönderip şikâyetleri daha da artarsa gelmesini söylerse bilinçli taksir söz konusu olur[10].

Tıbbi hatalar kuşkusuz en önemli sonucu, hata nedeni ile hastaların yaşadığı sorunlar, sakatlıklar, hatta ölümlerdir. Bunlara ek olarak, artmış sağlık harcamaları ve üretim kaybı sayılabilir. Daha geniş çaplı bakıldığında, tıbbi hatalar, sistemin kalitesinin ya da kalitesizliğinin doğrudan bir göstergesi niteliğindedir[11]. Hekim hatalarını önleyici uygulamalar geliştirilmesi ve her branşın bunu kendi içinde yaparak diğer branşları da tamamen göz ardı etmemesi gerekir[12].

Hekimlik hayati öneme sahip bir meslek olup bilimsel, hukuki ve etik hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Sadece hasta değil hastanın yakınları ve toplum açısından bir kişinin ruh ve beden sağlığı önemlidir. Yapılan işin önemi ve sonuçları gözetildiğinde öncelikle zarar vermemek daha sonra da en doğru teşhis ile en doğru tedavinin seçilmesi şarttır.

 Özetle tıbbi hatalar tıp biliminin standartlarına aykırılık sonucu hastanın durumunun kötüleşmesi veya zarar görmesi olarak tanımlanmaktadır. Tıbbi müdahalenin hem tıp biliminin gereklerine hem de mevzuata uygun olması gerekir.  Diğer bir ifadeyle, tıbbî müdahalenin hukuka uygun kabul edilebilmesi için, müdahalenin hem mevzuata hem de tıp biliminin çağdaş standartlarına uygun olması şarttır.

Tıp biliminin standartlarına aykırı bir müdahale, hastanın rızasıyla gerçekleştirilmiş olsa bile, hukuka uygun değildir.  Hekimin tedavide uygulanacak olan tıbbî müdahale yönteminin belirlenmesinde, hastanın ruh ve beden sağlığına yönelik tehlikeyi ve/veya zararı artırmaması gerekir.  Hekimin risk oranı yüksek bir tedavi yöntemini seçmesi halinde rızanın hukuka uygun bir şekilde alınması, hastanın aydınlatılması ve olası olumsuz sonuçların da belirtilmesi gerekir. 

Hastayı tedaviye yönelik olarak tıp bilimi standartları kapsamında alınan riskler koşularının oluşması şartıyla tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getirmektedir. Ancak alınan riskin hastanın iyileşmesi açısından en az zararlı bir tedavi yöntemini seçmeye ilişkin olması gerekir. Bu durumun somut olayın özelliklerine göre müdahalenin gerekliliği gözetilerek tıp biliminin gelişimi de dikkate alınmak suretiyle titizlikle incelenerek değerlendirilmesi gerekir. Riskin amaçlanan iyileşme ile orantılı olması şarttır. 

CENK AYHAN APAYDIN

Avukat-Yazar


[1] Sunay Akyıldız,  “Tıbbın Uygulanmasından Doğan Tazminat Davaları ve Temel Unsurları”, Tıp Hukuku Dergisi, C:I, S:1,İstanbul 2012,  s. 213.

[2] Barlıoğlu, s. 30.

[3] Lale  Karabıyık ,  “Yoğun Bakımda Sık Yapılan Hatalar”, Yoğun Bakım Dergisi, 2012, C. X, S. 1,

s. 44.

[4]Oğuz/ Polat /Işıl Pakiş,  “Tıbbı Uygulama Hatalarında Hekim Sorumluluğu”, Acıbadem

Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, İstanbul, 2011, C. II, S. 3,  s.  119-120.

[5] Savaş,  s. 43.

[6]Hakeri, Tıp Hukuku,  s. 339.

[7]Hancı, s.  58.

[8]Birtek, s. 5.

[9] Faruk Özalp, “Hekimin Taksirle Yaralama Suçu”, TAAD, Ankara, 2011, Y:2,S:5, s. 567.

[10] Barlıoğlu, 118.

[11] Ahmet  Çolak,  “Nöroşirurjide Malpraktis,” Türk Nöroşirurji Dergisi, 2002, Y: 12 S: 1, 94.

[12]Yener Ünver, “Sağlık Alanında Ceza Hukuku Sorumluluğunun Temel Prensipleri”, https://legalbank.net/belge/saglik-alaninda-ceza-hukuku-sorumlulugunun-temel-prensipleri/3051119/malpraktis , 5, (Erişim Tarihi: 03.05.2024), s.  10.

TERÖR VE TERÖRİZMİN FİNANSMANI

 TERÖR VE TERÖRİZMİN FİNANSMANI

A. Genel Olarak

Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir[1]. Burada yapılan tanımlama, her ne kadar terör tanımı olarak verilmiş olsa da asıl anlatılan terörizmdir. Çünkü terörizm kavramı amaç ve eylemleri birlikte değerlendirildiğinde özellikle şiddet, korku, kargaşa, ölüm, silahlı çatışma ve dehşet olgularının birleştiği devamlılık arz eden sözde siyasal içerikli ve kurumsallaşmış bir sisteme yönelik eylemlerdir[2]. Terörizm hiçbir barışçıl amaca hizmet edemez. Terörizmin görünürde sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi veya ideolojik nedenler varmış gibi gözükse bile özünde gizli ve sinsi çıkar çatışmaları ile jeopolitik ve/veya jeostratejik amaçlar yatmaktadır.

Terör; şiddet unsurunu içeren, ideolojik yönü olan, içinde gerçekleştiği toplumu korkutmayı ve sindirmeyi hedeflemenin yanı sıra siyasi iktidarın gücünü zayıflatmayı ya da tamamen ortadan kaldırmayı, sosyal yapıya zarar vermeyi ve hedef aldığı toplum içinde karşıt kutupların oluşmasını, hatta alınan önlemler karşısında devlet ile halkı karşı karşıya getirmeyi amaçlayan bir yapı ve örgütlenme biçimidir. Dolayısıyla terör, kısaca politik, ideolojik ya da dinsel hedeflere ulaşabilmek amacıyla gerçekleştirilen planlı şiddet hareketleridir. Ülkemizde de terörizm, uzun bir süredir gündemimizde önemli bir yeri işgal etmektedir. Uzun yıllardır yaygın bir şiddet uygulayan, toplumun belirli bir kesimini baskı altına almak suretiyle etkinlik alanı sağlamaya çalışan PKK, MLKP, DHKP – C, TİKKO ve DEAŞ gibi terör örgütleri, ülkemizde kapanması mümkün olmayan pek çok yara açmıştır. Bu gibi örgütlerin yanında; toplumun dinamiklerini kullanarak ve değer yargılarını sömürerek, devlet içerisinde gizli bir şekilde yapılanan ve sahte mehdilik temeline dayanan bir terörist yapılanma da bulunmaktadır. Bu yapılanma talimatlar yoluyla kolektif biçimde mobilize olmuş, anayasal kurumlara örgüt üyelerini yerleştirmek suretiyle devletin tamamını ele geçirme refleksiyle hareket etmiştir. Mülkiye, adliye, emniyet, eğitim ve ordu içerisinde kendi özel hiyerarşisi ile illegal şekilde kadrolaşmış, devletin tüm kurumlarına yerleştirdiği örgüt üyeleri ile devleti kendisine hizmet eder hale getirmiş ve adeta devlet içerisinde ayrı bir devlet yapısı oluşturmuştur. Uzun süredir bu konuda faaliyet gösteren ve bu durum deşifre olunca, bir darbe girişimine yeltenen FETÖ/PDY örgütü, terör ve organize suçlulukla mücadeleyi farklı bir boyutu ile ülke gündemine yeniden taşımıştır. Asıl amaçları gelir elde etmek olmayan ve çoğu zaman siyasal hedefleri bulunan terör örgütlerinin, her açıdan varlıklarını devam ettirebilmek için mali kaynağa ihtiyaçları olduğu konusunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Dolayısıyla terör örgütleri de mali kaynak bulma çabası içerisine girmektedirler. Günümüzde yabancı devletlerin terör örgütlerine eskisi kadar rahat yardım yapamaması, terör örgütlerinin kendi mali kaynaklarını yaratma ihtiyacını daha fazla hissetmelerine neden olmuştur[3].

Özetle terör örgütleri silah/mühimmat/insan gibi teknik ve eleman ihtiyaçlarını karşılayabilmek, eylemlerini gerçekleştirebilmek, diğer operasyonel faaliyetlerini yürütebilmek, organizasyonlarının işleyişini sürdürebilmek amacıyla siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, dinsel, mezhepsel ve ideolojik etki alanına sahip olabilmek için finansman kaynaklarına ihtiyaç duymaktadırlar. Bu doğrultuda da yasal veya yasadışı yöntemlerle işleyen çeşitli finansman kaynakları bulunmaktadır. Terör örgütlerinin finansman kaynaklarının büyük çoğunluğu uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı gibi yasa dışı gelirler üzerine kurulu olsa da küresel erişime sahip terör örgütleri yasal yöntemlerle ya da hayır kurumları vasıtasıyla bağışlar üzerinden finansman sağlayabilmektedirler[4].

B. Terörün Finans Kaynakları

1. Örgüte Yapılan Mali Yardımlar

Terör örgütleri propaganda yoluyla örgüt üyelerinden veya örgüte üye olmamakla birlikle örgüte yardım edenlerden örgüte yardım toplamaktadır. Örgüte yapılan mali yardımlar örgüte doğrudan gelir aktarmak şeklinde olabildiği gibi örgütle organik bağı olan ve yasal görünümlü dernek, vakıf, şirket vb. gibi tüzel kişiler üzerinden dolaylı şekilde de gerçekleşebilmektedir[5]. Doğrudan bağış talepleri: Web siteleri, sohbet grupları ve hedefli elektronik postalar aracılığıyla taraftarlarını ikna ederek doğrudan bağışlar talep etmektedirler[6].

2. Vakıf ve Derneklerin Kullanımı

Kar amacı gütmeyen vakıf ve derneklerden, terör örgütleri ile organik bağı bulunanların kamuoyuna yansıtılan meşru amaçlarının arkasına gizlenen gerçek amacın örgüte finans yaratmak olduğu, günümüzde bilinen bir gerçek olup yasal görünümlü vakıf ve dernekler üzerinden terör örgütlerine kaynak aktarılması en sık başvurulan yöntemlerden biridir. Kâr amacı gütmeyen tüzel kişilikler, örgütler tarafından oluşturulup yasal kazançların aktarılması ile de terör örgütlerine destek verilebileceği gibi, Mali Eylem Görev Gücü (FATF) raporlarında belirtildiği üzere, örgüt tarafından oluşturulmasa da bu kurum ve kuruluşların örgüt tarafından suiistimal edilmeleri de mümkündür. Mali Eylem Görev Gücü’nün “Dokuz Özel Tavsiye” olarak bilinen değerlendirmesinde bu husus şu şekilde açıklanmış ve ülkelere birtakım tedbirlerin alınması yönünde tavsiyelerde bulunulmuştur: “Kar amacı gütmeyen kuruluşlar özellikle istismara açıktır ve ülkeler bunların; Terörist örgütler tarafından yasal varlık süsü verilerek, Varlıkların dondurulması önlemlerinden kaçmak amacı da dâhil olmak üzere, terörizmin finansmanının sağlanması amacıyla kendi çıkarları doğrultusunda kullanılarak, yasal amaçlı fonların el altından terörist örgütlere saptırılmasını gizleyerek veya saklayarak, kötüye kullanılmasını engelleyecek tedbirleri almalıdır.” Bu gibi durumlarda, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar doğrudan örgütle ilişkili olmasa da, bu kurumlarda çalışan ya da yönetici gibi pozisyonlardaki örgüt üyelerine para aktarılmış olmakta ve bu şekilde terörle ilişkilendirilemeyecek ve denetlenemeyecek bir fon sağlanması amaçlanmaktadır[7]. Özetle suç örgütleri hayır kurumlarının paravan olarak kullanılması yoluyla sözde bir kesimi giydirmek, beslemek ve eğitmek gibi açık bir amaçla, ancak bağışta bulunanların cömertliğini şiddet eylemlerini finanse etmek için kullanmak gibi gizli bir niyetle para toplayarak hayır kurumlarından yararlanmak suretiyle teröre finans sağlamaktadırlar[8].

3. Basın ve Yayın Araçları

Terör örgütleri, basın ve yayın yoluyla propagandalarını yaptıkları gibi, bu organlar sayesinde önemli bir gelir kaynağı da elde edebilmektedirler[9]. Basın ve yayın araçları hem beyin yıkamada hem de gelir elde etmekte etkin bir şekilde kullanılmaktadır.

4. Ticari Faaliyetler

Terör örgütlerinin propaganda sonucu sağladığı fonlar sayesinde toplanan sermayenin bir kısmı yasal görünüm kazandırılması amacıyla ticari faaliyetlere aktarılabilmektedir. Terör örgütlerinin bu yöntemi kullanmasının nedeni ticari işletmeler ile terör örgütleri arasındaki bağlantının kamu otoritesince tespitinde yaşanan zorluklardır. Yine ticari faaliyet sırasında çeşitli dolambaçlı yöntemler kullanılarak, elde edilen meşru ticari kazanç ile örgüte sağlanan fon arasında geçişkenlik, perdeleme ve karartma uygulanmasının mümkün olması bu yöntemin terör örgütlerince kullanılmasının en önemli nedenlerindendir. Ticari faaliyet maksadıyla kurulan şirketlerin doğrudan terör örgütünün elde ettiği fonlar ile kurulması mümkün olduğu gibi başlangıçta meşru kaynak ve sermaye ile kurulmuş olmasına karşın zaman içerisinde örgütle kurulan organik bağ sonucu örgütün faaliyetlerine tahsis edildiği de bilinen ve yaşanan bir gerçekliktir[10].

Terör örgütleri kendi varlıklarını sürdürebilmek ve etkinlik alanlarını genişletmek amacıyla teknolojik gelişmelerle birlikte fonlarını yönetebilmek ve bir noktadan diğerine nasıl aktarılabilecekleri konusunda internet üzerinden daha kolay ve hızlı yönetim ile küresel transferler sağlayan kripto paraları kullanmaya başlamışlardır. Kripto paraların takibinin ve kontrolün zor olduğu internet üzerinden terör örgütleri açısından finansman yaratma ve değer aktarma avantajına sahip olduğunu açık bir tehlikedir. Terör örgütlerinin kripto paraları kullanma arayışında olmalarının temel sebebi, bu paraların ulusal para birimlerine göre anonim olmasıdır. Kripto paraların, bir banka veya finans kurumu gibi bir üçüncü tarafa güvenmeden ağ etkinliği hakkında fikir birliği sağlayan açık kaynaklı P2P değer aktarım ağlarına ve bu ağlara erişimi sağlayan özel anahtarlı para cüzdanlarına sahip olması, ayrıca Dark Wallet gibi kripto paraları kullanan kişilerin kimliğini potansiyel olarak gizleyebileceği programların geliştirilmesi bu anonimliğin oluşmasını sağlamıştır[11].

5. Sosyal Etkinlikler

Konser, şölen, sergi ve gösteri gibi sosyal etkinlikler yoluyla da terör örgütleri tarafından yüksek tutarlı paralar toplanabilmektedir[12]. Tamamen örgüte para aktarmaya yönelik görünürde masum bir sosyal etkinlik aslında terörizmin kaynağı olabilmektedir. Burada ayrımın evrensel hukuk ilkeleri ışığında yapılması gerekir. İdeolojik yakınlık veya kurgu üzerinden gerçekten masum sosyal faaliyetlerin de terörle ilişkilendirilmesi hukuk devleti açısından sakıncalı olduğu gibi adalet duygusunu da incitecek nitelikte sonuçlara sebebiyet verebilecektir.

6. Örgütün Suç Faaliyetlerinden Elde Ettiği Gelirler

Terör örgütleri büyük çaplı uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti, göçmen kaçakçılığı, yağma ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama gibi suçlardan gelir elde etmektedir. İşlenen suçlar örgütün yapısına göre değişiklik ve çeşitlilik gösterebilmektedir. Terör örgütleri büyüdükçe ve güçlendikçe işledikleri suçların ve bu suçlardan elde ettikleri gelirlerin boyutu da büyümektedir[13].

Örgütlü suçlarla mücadelede özellikle kara paranın aklanmasının önlenmesi, yasadışı yollarla elde edilen suç gelirlerinin akış yönünün izlenmesi ve kara paranın mülkiyetinin devlete geçirilmesi veya müsadere edilmesi gibi önlemlerle birlikte kolluğun ve yargı makamlarının eğitilmesi, yasama faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi önemlidir. Avrupa ülkelerinde örgütlü suçla mücadele amaçlı uygulamalar ABD’deki uygulamalarla benzerlikler göstermektedir. Polisiye önlemlerin yanı sıra örgütlerin yakın olarak izlenebilmesi için trol uygulaması ve gizli görevli kullanılması gibi yöntemler Avusturya, Fransa ve Danimarka’da uygulanmaktadır. Teknik araçlarla izleme yöntemleri ise, İsviçre, Hollanda ve Danimarka’da kullanılmaktadır[14].

Doç. Dr. Cengiz APAYDIN                                                                            Avukat-Yazar

 Cumhuriyet Savcısı                                                                            Cenk Ayhan APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1]12.04.1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1.maddesi.

[2] Çağlar, Ali, Terör ve Örgütlenme. AMME İdaresi Dergisi, (1997), 30 (3), 120.

[3] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[4]  Akçacı, Taner/Gök, Ali, “Terörizmin Finansmanı ve Kripto Paralar”, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Türk Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi Nisan 2023 Cilt: 8 Sayı: 1, 33.

[5] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[6] Akçacı/Gök, 36.

[7] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[8] Akçacı/Gök, 36.

[9] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[10] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Akçacı/Gök, 43.

[12] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[13] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 22.06.2022 tarihli, 2021/1375 esas ve 2022/3727 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[14] Şenocak, Şenol, Örgütlü Suçlarla Mücadelede Özel Soruşturma Tedbirleri Teknik Araçlarla İzleme Kontrollü Teslimat, Bahçeşehir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Hukuku Anabilim Dalı; Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2015, 101.

TEMYİZ DENETİMİNİN SINIRLARI

TEMYİZ DENETİMİNİN SINIRLARI

Temyiz incelemesi, kural olarak, temyiz dilekçesi veya ek temyiz dilekçesinde ileri sürülmüş noktaları kapsayacaktır[1]. Diğer bir ifadeyle, temyiz eden tarafların (Cumhuriyet savcısı veya diğer taraflar) hükmün neden dolayı bozulmasını istediklerini (yani temyiz sebebini) göstermek mecburiyeti vardır[2]. CMK’nın 294. maddesinde temyizde neden gösterme zorunluluğu ve süreci şöyle düzenlenmiştir;  Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır. Temyiz sebebi, ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabilir, şeklinde düzenlenmiştir. Bu hükme göre, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde temyiz edenin, hükmün hangi hukuka aykırılıklar içerdiğini ve hangi sebeplerden dolayı hükmün bozulmasını istediğini yani temyiz sebeplerini temyiz dilekçesinde göstermek zorundadır. Diğer bir ifadeyle, temyiz dilekçesinde olağan bir yargı yolu olan temyiz denetiminin çerçevesinin ortaya çıkarılması açısından hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığının anlaşılır ve net biçimde açıklanması şarttır. Kesin hukuka aykırılık nedenleri temyiz dilekçesinde gösterilmese bile re’sen inceleme konusu yapılır. Katılan ve/veya sanık tutanağa sözlü beyanda bulunmak suretiyle temyiz davası açarsa, dosyanın, hiç olmazsa kanun yolu konusu yapılan hükmün hukuka uygunluk denetimi yapılarak incelenmesi sağlanır. Tutanak düzenleyen kâtibin, katılan ve/veya sanığa temyizde gerekçe göstermek zorunda olduğu belirtmesi ve kanundaki hükümlere uygun bir temyiz talebinin tutanak altına alınmalısı şarttır. Kesin hukuka aykırılık nedenleri dışındaki hallerde Yargıtay temyizin gerekçesi olarak belirtilen nedenlere şekli olarak bağlı olmamakla birlikte içerikleri açısından bağlıdır. Tutanağın veya temyiz dilekçesinin tek başına temyize ilişkin olması gerekir. Tutanakta veya temyiz dilekçesinde ilk derece mahkemesinin veya bölge adliye mahkemesinin kararının hangi noktalardan hukuka aykırılıklar içerdiği ve temyiz konusu yapıldığı belirlenebilir olmalıdır. Eğer suç bazında kısmi bir talep söz konusu ise temyizin sınırlı olduğu belirtilmelidir[3].

Ceza Muhakemesi Kanunu, temyiz dilekçesi ya da temyiz isteği konusundaki beyanda, hukuka kesin aykırılık hallerinin gösterilmesinin zorunlu olmadığını belirtmiştir (m.289/1). Çünkü yasada yazılı hallerde hukuka kesin aykırılık var kabul edildiği için, bunların temyiz dilekçesinde ya da beyanda gösterilmesi zorunlu değildir. Böylece, yasada sayılan hukuka kesin aykırılıklardan biri bulunduğunda temyiz dilekçesinde ya da beyanda gösterilmese de Yargıtay’ca bunlar gözetilecektir[4].

Temyiz eden tarafından bir muhakeme hukukuna aykırılık ileriye sürülüyorsa, bunun hangi muhakeme kuralına aykırılık içerdiği netleştirilmelidir. Örneğin, soruşturmanın genişletilmesi, delil araştırılması talebinin haksız ve gerekçesiz bir şekilde reddi ya da müdafi tayini talebinin haksız bir şekilde reddi, ön ödeme, uzlaştırma veya seri muhakeme yoluna gidilmeden kamu davası açılmasına rağmen yargılamaya devam edilerek hüküm kurulduğu, dosya içeriği kapsamında somut olaylar ile yargılamanın hangi aşamasında hangi muhakeme hukukuna aykırılık yapıldığı belirtilerek genel ifadeler kullanılmaksızın açıklanmalıdır[5].

Temyiz eden tarafından bir maddi hukuka aykırılık ileriye sürülüyorsa, suç vasfının yanlış nitelendirilmesi, ceza normunun hiç uygulanmaması, yanlış uygulanması veya hatalı uygulanmasının açıkça belirtilmesi gereklidir. Örneğin, olayda hukuka uygunluk nedenlerinin bulunduğu, kast veya taksirin oluşmadığı, kusurluluğu kaldıran veya azaltan nedenlerin bulunduğu, mazeret nedenlerinin bulunduğu, haksız tahrikin bulunduğu, cezanın şahsileştirilmesinde yasaya uygun gerekçeler kurulmadığı, eylemin hukuki uyuşmazlık niteliğinde olduğu veya sanığın atılı suçu işlediğine ilişkin mahkûmiyete yetecek miktarda her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı açıkça belirtilmelidir[6].

Bölge adliye mahkemesinin temyiz olunan hükmünün Yargıtay’ca hukuka uygun bulunması hâlinde temyiz isteminin esastan reddine karar verilir.  Yargıtay, temyiz edilen hükmü, temyiz başvurusunda gösterilen, hükmü etkileyecek nitelikteki hukuka aykırılıklar nedeniyle bozar. Bozma sebepleri ilâmda ayrı ayrı gösterilir. Hüküm, temyiz dilekçesinde gösterilen sebeplerle bozulduğunda, dilekçede açıklanmış olmasa bile saptanan bütün diğer hukuka aykırılık hâlleri de ilâmda gösterilir. Hükmün bozulmasına neden olan hukuka aykırılık, bu hükme esas olarak saptanan işlemlerden kaynaklanmış ise, bunlar da aynı zamanda bozulur[7].

Taraflarca hukukuna aykırılık iddiasının temyiz nedeni olarak açıkça ileri sürülmesi gerekmektedir[8]. Muhakeme hukukuna aykırılık iddiasına dayanan temyiz taleplerinde Yargıtay hem muhakeme normunun doğru uygulanıp uygulanmadığını, hem de ilk derece veya bölge adliye mahkemelerince muhakeme normunun uygulandığı olayın doğru tespit edilip edilmediğini denetleyecektir. Temyiz dilekçesinde muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz sebebi olarak gösterilmemesi ya da gösterilmekle birlikte hükme etki edecek nitelikte olmadığının anlaşılması durumunda usul hükümlerine uygunluk bakımından sadece 5271 sayılı CMK’nın 289. maddesi kapsamında hukuka kesin aykırılık hâlleriyle sınırlı bir temyiz incelemesi yapılacak, inceleme sırasında tespit edilen ancak hükmü etkilemeyen muhakeme hukukuna aykırılıklar Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmayarak kararda işaret edilmekle yetinilecektir.  Temyiz nedenleri dışında, Yargıtay resen hukuka aykırılık halleri tespit ederse, bu hukuka aykırılık hallerinin sanığın lehine veya aleyhine olup olmadığına bakmaksızın hükmü bozar[9].

Yargıtay, ileri sürülen muhakeme hukukuna ilişkin temyiz nedenlerinin tamamı hakkında bir karar vermek zorunda değildir. Bu bağlamda sözgelimi, mahkemenin kanuna uygun olarak kurulmamış olduğu yönündeki temyiz nedenini yerinde görmüş ise, artık ileri sürülen diğer temyiz nedenlerini incelemeyebilir. Buna karşılık maddi hukuka ilişkin temyiz nedenleri tüm yönleriyle incelenir[10].

Yargıtay’ın temyizde sebep gösterme zorunluluğunu belirleyen bir kararında şöyle denilmektedir; İstinaf mahkemelerinin Türk yargı sistemine dâhil olmasıyla kanun yolu yargılamasında yeni bir anlayışı benimseyen kanun koyucunun, hem maddi olay hem de hukuki denetim yapacak olan istinaf başvurusunda sebep gösterme zorunluluğu öngörmezken (5271 sy. CMK madde 273/4), incelemesi hukuki denetimle sınırlı (CMK madde 294/2) olan temyiz yolunda; mülga 1412 sayılı CMUK’tan (madde 305.) da farklı şekilde, re’sen temyiz tercihinden vazgeçerek, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde/layihasında temyiz edenin hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini/temyiz sebeplerini göstermek zorunda olduğunu (CMK madde 294/1) şart koşmuş ve temyiz dilekçesinin temyiz sebeplerini içermemesi durumunda; tıpkı başvurunun süresi içinde yapılmaması, hükmün temyiz edilemez olması ya da temyiz edenin buna hakkı bulunmaması hallerinde olduğu gibi usulüne uygun açılmış bir temyiz davasından bahsedilemeyeceğinden temyiz isteminin reddedilmesini (CMK madde 298) emretmiş (Yenisey/Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku s. 923, Centel/Zafer Ceza Muhakemesi Hukuku s. 826, Şahin/Göktürk Ceza Muhakemesi Hukuku s. 278) olmasına, anılan Kanunun 289. maddesinin, usulüne uygun açılmış bir temyiz davasının “sınırlı inceleme ilkesinin” bir istisnasını teşkil etmesine (Yenisey/Nuhoğlu, s.905), şartları ve usulü açık bir şekilde ortaya konulmak şartıyla (AİHM Galstyan/Ermenistan Başvuru No; 26986/03 15.01.2007 t.) öngörülen usul şartlarına uyulmaması sebebiyle kanun yolu başvurusunun reddedilmesinin bu hakkın ihlali sonucunu doğurmayacağının (AİHM Sjöö/İsveç Başvuru No; 37604/97) da istikrar kazanmış yargısal kararlarla kabul edilmesine nazaran; bölge adliye mahkemesi kararının sanık müdafiine 11.05.2019 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edilmesine karşın sanık müdafiinin anılan kararı 31.10.2019 tarihinde gerekçe göstermeden temyiz ettiği, CMK’nın 295/1. maddesinde öngörülen yasal süresi içerisinde ya da inceleme tarihine kadar gerekçeli temyiz dilekçesi vermediği de anlaşılmakla; temyiz isteminin 5271 sayılı CMK’nın 298. maddesi uyarınca reddine, karar verilmiştir[11].

Temyiz süresi gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki hafta olup 5271 sayılı  CMK’nın 288. maddesine göre,  ‘temyiz, ancak hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayanır. Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır. CMK’nın  294. maddesinde ise  temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır. Temyiz sebebi ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabilir, denilmektedir. Yine CMK’nın  301. maddesi gereğince, Yargıtay, yalnız temyiz başvurusunda belirtilen hususlar ile temyiz istemi usule ilişkin noksanlardan kaynaklanmışsa, temyiz başvurusunda belirtilen  temyiz konuları hakkında incelemeler yapar.  Özetle Yargıtay mutlak hukuka aykırılık halleri hariç olmak üzere sadece temyiz dilekçesinde belirtilen sebeplere yönelik olarak temyiz incelemesi yapabilmektedir.

DOÇ. DR. CENGİZ APAYDIN                             AVUKAT -YAZAR

CUMHURİYET SAVCISI                                    CENK AYHAN APAYDIN


[1] Erdem, Mustafa Ruhan/Şentürk, Candide. Ceza Muhakemesinde Kanun Yolları. Ankara 2018, 220.

[2]  Yenisey, Feridun /Nuhoğlu Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, 6. Baskı, 884.

[3] Apaydın, Yasa Yolları, 190.

[4] Çınar, Ali Rıza, Ceza Yargılamasında Temyiz Yolu. Ankara: 1. Baskı, 91. 5271 sayılı CMK’nın 288. maddesinin “Temyiz, ancak hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayanır. Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır.”, aynı Kanunun 294. maddesinin “Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır. Temyiz sebebi ancak hükmün hukuki yönüne ilişkin olabilir.” ve aynı Kanunun 301. maddesinin “Yargıtay, yalnız temyiz başvurusunda belirtilen hususlar ile temyiz istemi usule ilişkin noksanlardan kaynaklanmışsa, temyiz başvurusunda bunu belirten olaylar hakkında incelemeler yapar. Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 6. 07. 2022 tarihli, 2021/15317 esas ve 2022/10904 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[5] Apaydın, Yasa Yolları, 191.

[6] Apaydın, Yasa Yolları, 191.

[7] Apaydın, Yasa Yolları, 191.

[8] Nitekim Yargıtay’ın aynı doğrultudaki bir kararında şöyle denilmektedir; “ Sanık K..hakkında kurulan hükmün incelenmesinde: 5271 sayılı CMK’nın 288. ve 294. maddelerinde yer alan düzenlemeler ile CMK’nın 289.  maddesinde   sayılan   kesin  hukuka  aykırılık   halleri  dikkate  alınarak   sanık  K..müdafisinin temyiz dilekçesindeki eksik araştırma yapıldığına, delillerin takdirinde hataya düşüldüğüne, iddianameye konu edilen eylem dışına çıkılarak mahkumiyet kararı verildiğine dair temyiz sebeplerinin hükmün hukuki yönüne ilişkin olduğu belirlenerek anılan sebeplere bağlı olarak yapılan incelemede,  ticari taksi şoförü olan sanık K..’ın, 14.07.2016 tarihinde temyiz dışı sanık E..’de uyuşturucu madde bulunduğunu bilerek onu evine götürmek suretiyle uyuşturucu madde naklettiği kabul edilen olayda; temyiz dışı sanık E…’nin beyanları ve tüm dosya kapsamı itibariyle, üzerinde uyuşturucu ve uyarıcı madde ele geçmeyen sanık K…’ın, savunmasının aksine, temyiz dışı sanık E…’de ele geçen toplam 457,9 gr esrar maddesi ile ilgisi olduğuna veya bu maddeyi bilerek naklettiğine ilişkin mahkûmiyetine yetecek, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeden sanığın beraatı yerine mahkûmiyetine karar verilmesi, kanuna aykırı, sanık müdafisinin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesinin  sanığın mahkûmiyetine dair kararı hukuka aykırı bulunduğundan, 5271 sayılı CMK’nın 302/2. maddesi uyarınca, bozulmasına, bozmanın niteliğine  göre sanığın salıverilmesine, başka bir suçtan hükümlü ya da tutuklu bulunmadığı takdirde salıverilmesinin sağlanması için ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına, 28/02/2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7165 sayılı Kanunun 8. maddesi ile   5271 sayılı CMK’nın 304/2 . maddesine eklenen (b) bendi uyarınca takdiren dosyanın gereği için bozma kararının içeriği doğrultusunda Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesine gönderilmesine, 26.12.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi”. Yargıtay 20. Ceza Dairesi’nin, 26.12. 2019 tarihli, 2018/4546 esas ve 2019/7605 sayılı kararı. (UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[9] Apaydın, Yasa Yolları, 192.

[10] Volk, §  36 no.42  (akt- Erdem/Şentürk, 221).

[11] Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 10.05. 2022 tarihli, 2021/1933 esas ve 2022/2592 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

SUÇ ÖRGÜTÜNÜN ZORUNLU UNSURLARI

SUÇ ÖRGÜTÜNÜN ZORUNLU UNSURLARI

1.Üye Sayısının En Az Üç veya Daha Fazla Kişi Olması

Bir suç örgütüne katılma iradesine sahip olup örgütlenmeye dâhil olma maksadıyla hareket eden,  örgüt tarafından kabul gören, örgüt disiplinine, hiyerarşisine bağlı ve bu konumda makul bir süre geçiren kişiler örgütün üyesi olarak kabul edileceklerdir[1]. Ceza hukuku irade serbestisini esas alır. Bu eylemlerin varlığı dışa yansıyan gözlemlenebilen bir takım davranışları gerektirir. Yalnızca yeterli sayıda kişinin suç işlemek üzere anlaşmaları da örgütün varlığı açısından yeterli olmayıp organize bir yapının mevcudiyeti de gerekli olup salt anlaşma farklı bir eylem türüdür[2].

Örgüt kurma suçunda, en az üç kişinin suç işlemek amacıyla örgüt kurma konusunda anlaşmaları halinde suç oluşmakta, örgütün yapısı, sahip bulunduğu organizasyon yeteneğini ortaya koyan üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde ise, bir objektif cezalandırılabilme şartının varlığı nedeniyle örgüt kuranlar veya yönetenler cezalandırılmaktadır. Dolayısıyla, somut tehlikeyi oluşturacak olan örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından aranan bu elverişlilik hususu gerçekleşmemişse, failler hakkında objektif cezalandırılabilme şartının bulunmaması nedeniyle cezalandırılamayacaklar[3]

2. Üyeler Arasında Hiyerarşik Bir Yapı Bulunması

Örgüt ya da örgütlenmeden anlaşılması gereken, en az üç kişinin hiyerarşik yapılanma ve işbölümü içerisinde birden fazla belirsiz sayıdaki suçları işlemek üzere anlaşarak sürekli birliktelikleridir[4]. Suç örgütünün varlığının kabul edilebilmesi için bulunması gerekli bir diğer unsur, organize ve hiyerarşik bir yapılanmanın mevcudiyetidir. Söz konusu unsur, ilgili maddede, örgüte yardım edenlerin sorumluluğu düzenlenirken kullanılan, “örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte” ibaresi ile dolaylı olarak ifade edilmiştir. Söz konusu hiyerarşik yapılanmanın basit bir düzeyde bulunması yeterli olup, askeri bir disiplinin mevcudiyeti aranmayacaktır[5]. Diğer bir ifadeyle, örgütün varlığı için soyut bir birleşme yeterli olmayıp, örgüt yapılanmasına bağlı olarak gevşek veya sıkı bir hiyerarşik ilişki olmalıdır[6]. Hiyerarşi katı veya gevşek olabilir. Görev dağılımı şart olmamakla[7] birlikte kimin örgüt kurucusu kimin örgüt yöneticisi ve kimin örgüt üyesi olduğunun belirlenebilir olması gerekir.

Soyut bir birleşmeyi aşan örgütsel bir yapının bulunduğunun kabul edilebilmesi için, örgüt içinde, kesin nitelikte olmasına gerek bulunmamakla beraber,  örgütün amacı doğrultusunda bir işbölümü kapsamında belirsiz suçlar için de olsa görev dağılımının bulunması şarttır. Yönetici ve üyeyi ayırt edecek nitelikte yöneticilerin ve üyelerin birbirlerinden ayırt edilebilecek kriterlerin belirlenmesi gerekir.  Yönetici sıfatı bütün örgütsel yapıya hâkim olma anlamını taşımamakta olup, organizasyon içinde alt derecelerde de olsa, diğer üyeleri yöneten, bunların hiyerarşik üstü olanlar da yönetici olarak kabul edilecektir. Bununla birlikte, askeri nitelikte veya karmaşık, resmi bir hiyerarşik yapının aranacağı anlaşılmamalıdır. Örgüt içerisinde çıkar çatışmaları veya hırslardan dolayı örgüt üyelerinin yöneticilere başkaldırmaları, onları pasif hale getirmeleri daima mümkündür. Bu sıfatların yer değiştirmesi, yöneticinin üye haline gelmesi de söz konusu olabilir. Ancak hiyerarşik bir yapının, kavram olarak, yöneten emir ve talimat vererek sözünü dinleten yöneticilerin varlığı şarttır[8].

Yatay ilişkiler bir örgütün varlığını anlamına gelmez. Aynı doğrultuda olmak üzere kişiler arasındaki akrabalıktan, iş yerindeki olağan çalışma pozisyonlarından kaynaklanan ilişkiler, örgüt suçundaki hiyerarşik yapılanma olarak görülmemelidir. Nitekim uygulamada vakıf, dernek, şirket ve hatta kamu tüzel kişilerinin yöneticileri ile üyeleri yahut çalışanları arasındaki ilişkilerin örgütsel hiyerarşik yapıya benzetilerek, bu suç kapsamında mütalaa edildiği görülmektedir. Bu hususta, örneğin, bir belediye başkanının örgüt yöneticisi olduğu iddia edildiğinde, kamu hukuku tüzel kişisi olan belediyenin görev ve yetkileri kapsamında, belediyede çalışan kişilerle, belediye başkanı arasında kamu idaresinin işleyişinden kaynaklanan ast-üst ilişkisinin bulunmasının olağan olduğu, kamu hukukundan kaynaklanan bu özelliğin örgütün niteliklerinden hiyerarşik yapıyla bir ilgisinin bulunmadığı, örgütün bu tür yasal yapılanmaların dışında, kendisine özgü bir kuruluşunun, varlığının araştırılmasının gerektiği açıktır[9].

Örgütsel hiyerarşinin örgütü amacı doğrultusundaki kriminal işlerle sınırlı olması gerekir. Örgüt yöneticilerinin veya kurucularının emir ve talimatları kapsamında legal bir şirkette çalışan kişilerin örgüt hiyerarşisi içerisinde mütalaa edilmesi hukuken kabul edilemez. Suç örgütüne ait şirketteki çaycı, muhasebeci, şoför veya sekreterin örgüt hiyerarşisi içinde olduğu iddiasıyla makul şüphe olmaksızın soruşturma ve/veya kovuşturmanın süjesi haline getirilmesi masumiyet karinesine açıkça aykırılık oluşturmaktadır. Ayrıca bireylerin ve toplumun adalete olan inançlarının sarsılmasına neden olmaktadır.

Özetle örgüt soyut bir birleşme olmayıp içerisinde suça bulaşmış ve örgütsel faaliyetlerde bulunan kişileri bünyesinde barındıran ve hiyerarşik bir ilişkinin egemen olduğu bir yapıdır. Bu hiyerarşik ilişki, bazı örgüt yapılanmalarında gevşek bir nitelik taşıyabilir. Bu ilişki dolayısıyla örgüt, mensupları üzerinde hâkimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmaktadır[10].

3. Suç İşlemek Amacıyla Birleşme

 Suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşme yeterli olup, örgütün varlığının kabulü için suç işlenmesine gerek bulunmadığı gibi işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün olmakla birlikte, zorunluluk arz etmemektedir. Örgütün faaliyetleri çerçevesinde suç işlenmesi halinde, fail, örgütteki konumuna göre, üye veya yönetici sıfatıyla cezalandırılmasının yanında, ayrıca işlenen suçtan da cezalandırılacaktır[11]. Suç işlemek için örgütlenme, suç işlemek için anlaşma anlamına gelmez. Bu ayırım TCK’nın 314-316 maddelerinin karşılaştırılmasıyla ortaya çıkmaktadır[12].

Amaç suç kavramı, belli bir takım suçların özel olarak tehlikelilik arz eden ve bu nedenle ayrıca cezalandırılması öngörülen hazırlık hareketleri açısından kullanıldığında anlam taşımaktadır. Örneğin TCK’nın 314. maddesinde yer alan silahlı örgüt, sadece maddede sayılan amaç suçları işlemek için kurulabilir ve bu örgüt gerçek anlamıyla amaç suçları işlemek için işlenen bir araç suç niteliğindedir[13].

Faillerin örgütlenerek işlemek istedikleri fiillerin aynı veya farklı olması önem arz etmez. Suçların şikâyete tabi olup olmaması[14], faillerin bir kısmının kusur yeteneğine sahip olup olmaması, suçların gerçek kişilere veya tüzel kişilere yönelik olarak işlenmesi fark etmemektedir.

Hukuka uygun şekilde kurulmuş olan veya hukuka uygun amaçlar çerçevesinde faaliyet gösteren kuruluşlar veya oluşumlar bünyesinde işlenmiş münferit suçları “suç örgütü” saymak mümkün değildir. Çünkü bu ihtimalde bir araya gelme, belirsiz birtakım suçları işlemek amacına yönelik bulunmadığından, sadece ilgili suçu işleyen kişi veya kişilerin münferit o suçla ilgili sorumluluğuna gidilmesi gerekir[15]. Örgütün sürekli nitelikte basit bir yapılanma olsa bile, örgüt için organize bir yapının ve belirsiz suç işleme programının bulunması şarttır[16].

4. Örgütün Devamlılığı

 Örgüt niteliği itibariyle devamlılığı gerektirdiğinden, kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilecektir[17]. Bir örgütün varlığından bahsedebilmek için örgütlenme olgusunun devamlılık arz etmesi gerekir. Örgütlenmenin devamlılığı bu suça da mütemadi olma özelliği vermektedir[18].  Örgütlenmenin belirsiz süreli ve belirsiz suçlara ilişkin illegal bir iradeyi ortaya koyması gerekir. Belirli suçları işlemek amacıyla bir araya gelinmesi suç örgütünü değil suça iştirak durumunu ortaya koymaktadır.

Suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütten bahsedilebilmesi için devamlılık şarttır. Buna göre, diğer unsurlar olan üye sayısı, hiyerarşik, organize bir yapılanma ve elverişlilik bulunsa bile, bu birleşmenin süreklilik arz etmemesi, ömrünün belirli bir veya birden fazla suçun işlenmesi ile sınırlı olması halinde suç işlemek amacıyla kurulmuş örgütün varlığından bahsedilemeyecektir. Diğer bir ifadeyle,  süreklilik arz ettiği kabul edilmeyen birleşmeler, örgüt olmayıp iştirak hükümlerinin uygulanması gerekir[19].  Ancak örgüt faaliyeti çerçevesinde hiyerarşik bir yapı içerisinde belirli ya da belirsiz birden fazla suçu işlemek amacıyla bir araya gelmiş olan, fakat sonrasında dağılıp sonlanan birlikteliklerde örgüt kurma suçundan sorumluluk doğacaktır. Diğer bir ifadeyle, faillerin bir araya gelerek birleşmelerinin süreklilik göstermesi, suçu iştirak boyutundan ayırmaktadır[20].

Örgüt niteliği itibarıyla devamlılığı gerektirdiğinden, kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgütten değil iştirak iradesinden söz edilebilecektir. Ancak, amaçlanan suçları işlemede kolaylık sağladığı için işlenmesi amaçlanan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan örgütün varlığı için, amaç suçları işleme zorunluluğu olmadığı da dikkate alındığında, devamlılığın belirlenmesi noktasında yalnız amaç suçların sürekli bir şekilde işlenmesi değil, öncelikli olarak, amaç suçları sürekli biçimde işleme kararlılığının mevcut olup olmadığının araştırılması zorunludur[21].

Örgün örgütlü suçluluk, belli bir süreklilik arz edebileceği gibi geçicilik de arz edebilir.  Örgütlü suçluluk, süreklilik gösterdiğinde, bu suça, genel olarak çok failli suçlar denmekte, fail çokluğu suçun maddi unsurunu oluşturduğundan, fail çokluğu, “zorunlu iştirak” olarak ifade edilmektedir. Birden çok kişi geçici olarak bir araya gelerek, aralarında işlemeyi kastettikleri bir suçu birlikte işleyebilirler. Bu halde, suça iştirak söz konusu olmaktadır. Suça iştirak TCK’nın 37-41.maddelerinde düzenlemiştir[22].

5. Örgütün Üye, Araç ve Gereç Açısından Elverişliliği

 Örgütün suçları işlemeye elverişli, üye, araç ve gerece sahip olunması gerekmektedir[23]. Diğer bir ifadeyle, örgütün “amaç suçları” işlemeye elverişli bir yapıya, üye sayısı ile araç ve gerece sahip olması gerekmektedir[24]. Elverişlilik amaç suçlar yönünden hayatın normal akışına uygun şekilde üye sayısı, yapılanma şekli ile mevcut araç ve gereçlerin etkililiği üzerinde yapılmakta olup örgütün korkutucu ve iradeyi sakatlayacak düzeyde bir organizasyon olması gerekir.

Bir grup kişinin, suç işleyerek ekonomik kazanç elde etmelerinin daha kolay olacağı ve böyle bir yapı kurmaları gerektiği yönünde anlaşmaya vardıklarını kabul edelim. Bu kişilerin belli bir zaman aralığı geçmeden, örgütsel faaliyet olarak kabul edilecek bir takım fiiller gerçekleştirmeden, hiyerarşik yapı oluşmadan, suç örgütü haline geldikleri sonucu çıkarılamaz. Örgütün oluşması için saf istek, inanç ve bu yöndeki irade beyanlarının ortaya çıkması yeterli değildir. Örgütsel yapıyı bir araya getirenlerin bir takım eylemler ile bu durumun dış dünyaya yansımasını sağlamaları da gereklidir[25].

Elverişliliğin aranmasından da anlaşılacağı gibi, kanun basit bir birleşmeyi değil de, kamu için tehlike yaratacak nitelikteki fiilî birleşmeyi cezalandırma yoluna gitmiştir. Bu suçu basit bir birleşmeden ayıran hususlar da, birden fazla suç işleme amacı ve bu amaç bakımından elverişlilik ve devamlılık gösteren bir yapıdır[26]. Kanun, suçun oluşmasında, fail sayısının üç olmasını yeterli görmemekte, ayrıca örgütün yapısının, sahip bulunduğu üye sayısının, araç ve gereçlerin işlenmesi amaçlanan suç veya suçları işlemeye elverişli olmasını aramaktadır[27]. Örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması aranır. Aksi halde, elverişli bir örgütten söz edilemez. Somut olayın özelliğine göre, işlenmesi amaçlanan ya da işlenen suçlardan hareket edilerek; faillerin şahsi özellikleri, fail sayısı, bulundurulan ya da kullanılan araçların tür ve özellikleri, amaç suçun işleneceği yer, zaman gibi hususlar, elverişliliğin değerlendirilmesinde dikkate alınmalıdır[28]. Üç kişinin bir araya gelerek dolandırıcılık suçu işlemek maksadıyla belirli mağdurlara yönelik eylemlerinin örgüt çerçevesinde işlendiğini iddia etmek ceza hukukuna egemen ilkelere açıkça aykırılık oluşturmaktadır. Örgütün yapısı gereği mağdurları korkutacak nitelikte olup mağdurların istemeden hareket etmelerini sağlayacak düzeyde etkili olması gerekir. Diğer bir ifadeyle, örgütün suç işlemeyi kolaylaştıracak güçlü, hızlı ve etkili bir hareket kabiliyetine sahip olması gerekir.

Örgütün faaliyetinin işlenmesi amaçlanan suçların işlenmesi bakımından elverişli veya yeterli olup olmaması işlenecek olan o suçlar için gereklidir, ama salt suç işlemek için örgüt kurma suçu için gerekli değildir. Ancak, fail sayısı suçun işlenmesine elverişli olmakla birlikte, TCK ‘nın 220. maddesi hükmünde fazladan bir unsur yer aldığından, suçun oluşmuş sayılması için, üç veya daha fazla kişinin salt örgütleşmiş olması yetmemekte; örgütleşmenin, işlenmesi amaçlanan suçun veya suçların gerçekte işlenmesini sağlayacak yeterlilikte olması gerekmektedir. Örneğin, banka, işyeri, vs., soygunculuğu yapmak amacıyla çete kurmuş olan kişilerin, fiilin suç olması için sadece bir araya gelip örgütleşmeleri yetmemekte; ayrıca, örgütün; araç – gereç, donanım, lojistik, vs. bakımdan, işlenmesi amaçlanan bu suçları gerçekleştirebilecek bir yeterliliğe ulaşması gerekmektedir. Örgütleşme böyle bir yeterliliğe ulaşılmamışsa, salt örgütleşme, kanun karşısında hazırlık hareketidir. Yasada açıkça suç sayılmadığı sürece hazırlık hareketi cezalandırılmamaktadır[29].

6. Belirsiz Sayıdaki  Suçları İşleme  İradesi

TCK’nın 220. maddesi belirsiz sayıda suçu işlemeye yönelik niyetin varlığını yeterli görerek, belirli bir amaç için birleşenleri ya da belirli şekilde zarar vermeyi planlayanları henüz suç faaliyeti içerisinde bulunmadıkları halde cezalandırmaktadır[30]. Suç örgütlerinin belki de en ayırt edici unsuru, bunların belirsiz sayıda suçları işlemek için süreklilik arz edecek şekilde kurulmuş olmalarıdır. Suç işlemek amacıyla birleşmenin süreklilik arz etmemesi, yalnızca belirli bir veya bir takım suçları işlemek amacıyla meydana getirilmiş olması halinde bu unsurun varlığından söz edilemeyecektir. Yani, sürekli nitelikte bir yapının varlığı söz konusu olmayacaktır. Birden fazla kişi tarafından konu ve sayı yönünden sınırlanmış suçların işlenmesi, örgütün varlığının kabul edilebilmesi için yeterli değildir. Bu gibi durumlarda iştirak hükümleri uyarınca uygulama yapılması gerekir[31]. Örgütün varlığı için hangi suçun işleneceğinin somutlaşması gerekli değildir.

Örgütün sayısı belirsiz suç işleme ideali etrafında birleşme ile kurulması yeterli olup amaçlanan suçların işlenmesi gerekmez. Ancak örgütsel yapı dâhilinde suç işlenmese bile,  suç işlemek amacı etrafında suç işleme iradesini ortaya koyan fiili bir birleşmenin varlığı yeterli sayılmaktadır[32].

Suç örgütleri tarafından işlenen ve/veya öngörülen suçlar birbirleri ile bağlantılı, benzer suçlar olabilecekleri gibi, birbirlerinden tamamen alakasız, farklı türden suçlar da olabilirler[33]. Belirsiz sayıda suç işleme kararının örgütü oluşturan herkes açısından mevcut olması gerekir. Bu karar üzerinde fikir birliğinde olmayanlar örgütün yöneticisi veya üyesi olamaz. Belirsiz suç işleme kararı yani örgütsel devamlılık düşüncesi olmaksızın örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenecek tek bir suça herhangi bir şekilde katılmak genel iştirak kuralları çerçevesinde değerlendirilecektir. Örgütün belli bir takım suçları işlemek konusundaki kararını somutlaştırmış olması bu unsuru ortadan kaldırmaz. Yani örgüt yapılanması bazı suçların işleneceği kararını almış, bu konuda bir takım hazırlık hareketlerine girişmiş olabilir. Bu durum, işlenecek suçun konusunun somutlaşmış olduğu ve dolayısıyla belli bir suçu işlemek amacıyla bir araya gelinmiş olduğu anlamına gelmez. Ancak, belirsiz sayıda suç işlemek amacı, örgütsel yapının sürekliliğine de işaret etmektedir. İşleneceği belirlenmiş yani konu itibariyle somutlaşmış suçların dışında, bir takım suçların da işleneceği konusunda fikir birliği olduğunu ortaya koymaktadır. Belirsiz sayıda suç işleme iradesine sahip olmayanlar yönetici ve/veya üye olarak değerlendirilemezler[34]. Ancak bu ölçütlerin tespitinde ispata ilişkin sorunlar ortaya çıkmaktadır. Şüphenin olması halinde şüphenin aydınlatılamaması halinde yargılama aşamasında sanıklar lehine yorum yapmak gerektiği izahtan varestedir.

Cumhuriyet Savcısı Doç. Dr. Cengiz APAYDIN

Avukat Cenk Ayhan APAYDIN

CEZA HUKUKU BİLİNCİ TV

cezahukukubilinci.org


[1] Evik, Vesile Sonay, Çıkar Amaçlı Örgütlenme Suçu, İstanbul, 2004,  256

vd.;  Özgenç, İzzet, Suç Örgütleri,  Ankara, 2010, 27 – 28; Kavlak, 369.

[2]  Sancar, Türkan Yalçın, Çok Failli Suçlar, Ankara 1998, 142-143.

[3]  Dönmezer,  Sulhi, “Organize Suçla Mücadele”, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi – Prof. Dr. Kemal Oğuzman’a Armağan, Yıl: 1, S.: 1, 2002,  7.

[4] Evik, Vesile Sonay, Suça İştirakte Yardım Edenin Ceza Sorumluluğu,  335.

[5] Karcılıoğlu, 128: Evik, Vesile Sonay, Suça İştirakte Yardım Edenin Ceza Sorumluluğu,  335.

[6] Yargıtay CGK, 3.4.2007 tarihli, 2006/10-253 esas ve 2007/80 sayılı kararı.

[7] Soyaslan, 451.

[8] Bkz. Karcılıoğlu, 107-108.

[9] Yenidünya/İçer, 802.

[10] “Tüm sanıkların örgüt lideri olarak kabul edildiği, örgüt üyesinin bulunmadığı, F, T ve F‘ın dede, oğul ve torun oldukları, aralarındaki akrabalık ilişkisiyle tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, örgüt oluşturmak için sanık sayısının yeterli ve sanıkların bazı olaylar açısından aralarında iştirak iradesinin bulunduğu anlaşılmış ise de,  sanıkların aralarında gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişki ile işbölümü ve suç işleme iradesinde devamlılığın saptanamadığı ve örgüt mensubu olarak kabul edilen kişiler arasında organize olmuş bir birliktelikten söz edilemeyeceği anlaşılmakla, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı gözetilmeden, yüklenen suçtan sanık M  hakkında mahkumiyet kararı verilmesi, yasaya aykırıdır. Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 20. 12. 2021 tarihli, 2021/29677 esas ve 2021/29590 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[11] Yargıtay CGK, 3.4.2007 tarihli, 2006/10-253 esas ve 2007/80  sayılı kararı.

[12] Soyaslan, 451.

[13]Karcılıoğlu, 128.

[14] Soyaslan, 451.

[15] Yenidünya/İçer, 802.

[16] Bkz: Evik, Vesile Sonay, Suça İştirakte Yardım Edenin Ceza Sorumluluğu, 335.

[17] Yargıtay CGK, 3.4.2007  tarihli, 2006/10-253 esas ve  2007/80  sayılı kararı.

[18] Soyaslan, 451.

[19] Alacakaptan, Uğur; “Çıkar Amaçlı Suç Örgütü Kurma Suçu”, Prof. Dr. Çetin Özek Armağanı, İstanbul 2004, 59.

[20] Yılmaz, 414.

[21] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 20. 12. 2021 tarihli, 2021/29677 esas ve 2021/29590 sayılı kararı ((UYAP isimli Yargıtay kararlarına özel erişim sağlayan sistemden alınmıştır).

[22] Hafızoğulları/Kurşun, 28-29.

[23] Yargıtay CGK, 3.4.2007 tarihli, 2006/10-253 esas ve 2007/80 sayılı kararı. Elverişlilik açısından, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun, örgütün yapısı, üye sayısı, araç ve gereçleri yönünden somut olayda incelenmesi gerekmektedir. Örgütün asıl suçları gerçekleştirebilecek fiili olanaklara sahip olup olmadığı yönünden inceleme yapılmalıdır. Burada önemli olan husus, elverişlilik unsuru kapsamında yapılan değerlendirmenin, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından yapılmasıdır. Bu kapsamda kişilerin amaç suçları gerçekleştirmek için organize bir şekilde bir araya gelmeleri sonucunda oluşmuş olan kuruluş süreklilik gösteriyorsa örgüt kurma suçu oluşacaktır. Yılmaz, 414.

[24]  Evik, Vesile Sonay, Suça İştirakte Yardım Edenin Ceza Sorumluluğu,  335.

[25]Karcılıoğlu, 123.

[26] Özek, Çetin,   “Organize Suç”, Prof. Dr. Nurullah Kunter’e Armağan, İstanbul, 1998, 197.

[27] Hafızoğulları/Kurşun, 37.

[28]Yenidünya/İçer, 803-804.

[29] Hafızoğulları/Kurşun, 38-39.

[30] Dönmezer, Sulhi / Erman, Sahir, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, 14. Baskı, C. II,  İstanbul,

2019,  79.

[31] Karcılıoğlu, 128.

[32] Yenidünya/İçer, 803.

[33]  Kavlak, Cihan, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu,  Ankara 2011, 551.

[34] Karcılıoğlu, 114.